30 Ekim 2008 Perşembe

MENDERES; 'VASİYET-EMANET' VE DEMOKRAT PARTİ
Mustafa Nevruz SINACI
Süleyman Soylu Başkanlığında 'Beyaz Yürüyüş' ünü tamamlayan Demokrat Parti, 15- 16 Kasım 2008 Cumartesi-Pazar günü 9. Olağan Büyük Kongresini yapacağını açıkladı. (26 Ekim 2008 tarihli gazeteler)
Haberi duyunca, 5.05.2007 günü Doğru Yol Partisi (DYP, Mehmet Ağar) ile Anavatan Partisi (ANAP, Erkan Mumcu) arasında yaşanan tatsız-tuzsuz, seviyesiz tartışmalar, basına yansıyan demagoji-polemik ve iğrenç atışmalar geldi aklıma. (01 Nisan 2007 - 14 Mayıs 2007 tarihleri arası)
Doğrusu olayın en önemli aktörlerinden biri de bendim.
En azından öyle sanıyordum. Derdim siyasi gelenek, kanun-ahlâk ve hukuk bakımından dört başı mamur bir birleşme ve bütünleşme olsun idi.
Fakat sonradan öğrendim ki, mesele ne logo, ne tüzük ve ne de program değil; Sadece ve yalnızca para imiş. (NOT: Halk Partisi (CHP) Amblemini hiç değiştirmedi !...Ya, bizimki ?..)
Sonraki hezimet malum, buna 'DP'nin bedduası denir. Bilen bilir. Amma lâkin en iyisini Mehmet Ağar, Erkan Mumcu ve Murat Uzman'la Aydın Menderes bilir. Hani şu: "Çarşıya kadar değil, pazara kadar değil, mezara kadar meselesi.." O'da, BDP'yi 'para meselesinden' DP'ye katmıştı. Şık olmadı, iyi gelmedi. Başta Cemal Külâhlı, Rasim Cinisli ve muazzam bir teşkilât olmak üzere, çok değerli bir kadro harcandı gitti!.. Buna asla hakları yoktu.Netice itibarıyla:2007'de DYP'nin adı "Demokrat Parti" olarak değişti.AP'nin ilk logosu (kutsal) kitap'ı tekmeleyip hışımla savuran at, sırtını halka dönüp AB'ye karşı oturdu.
Oysa DP'nin başvurduğu Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) idi, sonra AT oldu…
Şimdi de AB!..
Ne Atatürk'ün vasiyet ettiği buydu ve ne de Başvekil Menderes'in. Ama CHP ve MHP'nin bile zerresinden taviz vermediği logo'ya, tüzüğe ve programa DYP samimiyet ve sadakatle sahip çıkamadı. Çıkmadı. AP'ye sahip çıkabildi mi sanki?
Ya! AP içinde Demokrat Parti'lilere? Olay bu kadar basit değil.
Mesela 72'ler harekatı nedir? (1971-1972 ihraçları)
Örneğin: DP son 10. Olağan Büyük Kongresini 02 Mayıs 2004'de yaptı. Şu hale nazaran silsile takip edilerek, tarihe, mana ve misyona saygı duyularak bu kongrenin 11. Olağan Büyük Kongre olarak ilânı gerekti. Yine bu kongrede, (halâ umulur ve beklenir ki) büyük bir samimiyet-sadakat, geleneğe saygı, ahde vefa ve tazimle revize edilip YCBS tarafından onaylanan 2002 DP tüzüğü hayata geçsin, kongre no'su 11. olsun,
"Yeter !.. Söz
Milletindir"...anlamına gelen logo onaylansın ve zımmi iktidarı süren DP; Beyaz Yürüyüşten sonra "İktidar Yürüyüşüne" başlasın.Bakınız! Şehit Başvekil, Merhum Adnan Menderes'in apaçık bir 'emanet, vasiyet ve dava sahiplerine işaret' anlamına gelen son sözlerine:
"Size dargın değilim. (Biz) Sizin ve diğer zavallıların iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyoruz. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki: "-Hürriyet uğruna ortaya koyduğu başını on yedi sene evvel alamadığınız için size müteşekkirdir." İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme bu kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki; Milletçe, bir gün kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendilerinizi yine ben, 1950'de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden çekinip korkmayacaktınız! Ancak, milletçe el ele vererek ölüm (masumiyetim-eserlerim ve naaşım); Ölünceye kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Buna rağmen, merhametim, yine de sizinle beraberdir."…dedikten sonra yüksek sesle şahadet getirerek ruhunu teslim ederek Rahmet-i Rahman'a yürümüştür. (Prof. Dr. İsa Kayacan, Mezarlık Kültürümüzden Örnekler, s: 366)
İ ş t e !.....
Ülkeyi içinde bulunduğu kaos, bunalım ve buhrandan kurtaracak; Dikta, despot ve mütegallibeye; "Yeter!.. Söz Milletindir" diyecek; 48 yıl sonra tekrar millet iradesini devlet idaresine taşıyacak; Cumhuriyet'i Demokrasiyle buluşturup adalet ahlâkı, hak ve hukuk'u hakim kılacak dava-misyon, gelenek ve gerçek mefküre budur. Şimdi, 'isim değiştirdiği zehabıyla' omuzlarına aldığı yükün ve yükümlülüğün farkında olmayan kadim DYP'li kardeşlerime soruyorum: "Gerçek:'DEMOKRAT PARTİ' olmaya var mısınız?"
GELENEK.,
VE İZLENECEK
"GERÇEK YOL"
BUDUR.....
gercek.demokrat@hotmail.com,
P.K. 118 [06442] Yenişehir-ANKARA
DP., 7. ve 9. dönem Genel Başkan Yardımcısı, Siyaset Bilimc-Hukukçu, Araştırmacı-Yazar, son Tüzük Kom. Başkanı.,
*** (makalenin tam metni)***
MENDERES 'VASİYET-EMANET' VE DP
Mustafa Nevruz SINACI
Süleyman Soylu Başkanlığında 'Beyaz Yürüyüş' ünü tamamlayan Demokrat Parti, 15- 16 Kasım 2008 Cumartesi-Pazar günü 9. Olağan Büyük Kongresini yapacağını açıkladı.
Haberi duyunca, 5.05.2007 günü Doğru Yol Partisi (Mehmet Ağar) ile Anavatan Partisi (Erkan Mumcu) arasında yaşanan tatsız-tuzsuz, seviyesiz tartışmalar, basına yansıyan demagoji-polemik ve iğrenç atışmalar geldi aklıma. Doğrusu olayın en önemli aktörlerinden biri de bendim. En azından öyle sanıyordum. Derdim siyasi gelenek, kanun-ahlâk ve hukuk bakımından dört başı mamur bir birleşme ve bütünleşme olsun idi. Fakat sonradan öğrendim ki, mesele ne logo, ne tüzük ve ne de program değil; Sadece ve yalnızca para imiş.
Sonraki hezimet malum, buna 'DP'nin denir. Bilen bilir. Amma lâkin en iyisini Murat Uzman'la Aydın Menderes bilir. Hani şu: "Çarşıya kadar değil, pazara kadar değil, mezara kadar meselesi.." O'da, BDP'yi 'para meselesinden' DP'ye katmıştı. Şık olmadı, iyi gelmedi. Başta Cemal Külâhlı, Rasim Cinisli ve muazzam bir teşkilât olmak üzere, çok değerli bir kadro harcandı gitti!.. Buna hakları yoktu. Amma onlar aşağıdaki gerçekleri bilmiyorlardı.
ÖZETLE: "1950-1960 Dönemi: Bilindiği gibi DP,1950' de oyların %53.3 ünü, 1954'de %56.6'sını ve 1957 'de %47.3' ünü almış, 1960 ta da bir erken seçim sözü verilmiş iken (26 Mayıs 1960, A.Menderes Eskişehir Mitingi) dünya tarihinde eşi-emsali görülmemiş ve doğrudan tek partiye karşı yapılmış antidemokratik ve yasadışı kara bir darbe yapılarak, cebren ve hile ile gerici, çıkarcı, yobaz, çağdışı ve halk düşmanı bir kesimce iktidardan uzaklaştırılmıştır. Bu cihetle DP, hukuken ve fiilen iktidarı devam eden ve bu durumunun resmen kabulü lazım gelen "masum ve mazlum bir misyon" mesabesindedir.
DP 10 yıllık iktidar dönemi; Türk halkının açlık, kıtlık, yokluk, cehalet, sefalet, fakirlik, kriz bunalım ve buhran, yoksulluk, işsizlik ve kıtlığın hüküm sürdüğü ve Cumhuriyet tarihinde "az gelişmişlik ve geri kalmışlığın" en kritik noktaya dayandığı yerden başlar. Aynı dönemde siyaset yozlaşmış, rüşvet, yolsuzluk, ayırma-kayırma ve suiistimal almış yürümüş, çok katı, karanlık ve despot, bir dikta rejimi halkı canından bezdirmiştir.
Türkiye tıpkı bugünkü gibi yaşanamaz ve tahammül edilemez bir haldedir. Dahası milli değerler ve manevi mukaddeslere karşı oluşturulan düşmanca tavır ve politikalar, prototip insan yaratma eğilimi, yok edilen köylü, esnaf ve malını çalmaya zorlanan çiftçi ile "yol vergisi + milli koruma kanunu" adı ardında sürüp giden halk partisi güdümlü jandarma zulmü.. Bunun yanında Halk Partisi saflarında yerleşen, belirginleşen ve giderek devleti bütünüyle ele geçiren, sömürgen bir "mutlu azınlık" buna mukabil ezilen, üzülen ve ıstırap çeken bir "çarıklı çoğunluk". İşte DP bütün bunlara son verdi. İktidar olduğu gün Cumhuriyeti demokrasi ile buluşturdu, halkı devleti ile barıştırdı. Büyük Atatürk' ün en büyük hasret, emel, hayal ve idealini gerçekleştirdi. Millet idaresini, devlet idaresine taşımak suretiyle 1946 dan beri ilk kez "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir." ilke ve vecizesini hayata geçirdi.14 Mayıs 1950, O güne kadar eşi benzeri görülmeyen bir büyük coşkuyla kutlandı ve "DEMOKRASİ BAYRAMI" ilan edildi. Ayrıca; Atatürk' ün programını bütünüyle uygulamak suretiyle, Cumhuriyet tarihinin en büyük değişim-dönüşüm, kalkınma-gelişme, bütün alan ve sektörleri içine alan (çok yönlü) yeniden yapılanma, çağdaşlaşma ve modernleşme hareketini gerçekleştirdi. İşsizlik kısa sürede sıfırlandı. Bütün ekonomik göstergeler en yüksek düzeye çıkarıldı. Milletimiz yok olan milli, ilmi, maddi-manevi, sosyal, bilimsel ve kültürel değerlerine kavuşturuldu. Halk devletle, devlet halkla barıştı. İnsan Hakları, anlayış, barış, adalet, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi bütün kurum ve kuralları ile evrensel norm, standart ve kriterleri ile hayata geçirildi. Alevi ve Roman (Çingene) vatandaşlarımıza ilk kez Nüfus hüviyet cüzdanı verilerek kimlik ve kişilik kazandırdı. Tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi, TL'nin kıymeti arttı. Doların değeri değişmedi. NATO normlarına göre 10 yılda 100 yıl karşılığı (dünya tarihinde eşi–emsali görülmemiş) bir kalkınma ve iktisadi-siyasi-manevi-sosyal-bilimsel ve kültürel gelişme ve büyüme hareketini hayata geçirdi. Sosyal devlet, Cumhuriyet ve laiklik ilkesini çağdaş modern ve muasır düzeyde, norm-standart, kriter ve ilkelere kavuşturdu. Toplumsal barış, karşılıklı anlayış huzur, varlık, bolluk zenginlik ve refah ortamı sağladı. Ülkemizi geri, çağdışı, ilkel bir durumdan kurtarıp dönemin birinci sınıf dünya devletleri düzeyine ulaştırdı. Milli, moral ve manevi değerleri geliştirdi. İnsan Hakları, Adalet ve Hukuk hayata geçti.
DP mefküresi; 46 ruh-dava ve misyonu olarak, TC' nin, geleneksel ve evrensel bir devlet olma sürecini tamamladı. İçeride ve dışarıda onurlu, itibarlı ve muteber devlet trendini yakaladı. Dış politikada barış itimat ve istikrar dönemini başlattı Türkiye lehine en kalıcı, geleceğe yönelik anlaşma ve ittifakları oluşturdu. (BM-NATO-AET) Kıbrıs konusunu çözümledi. Lozan'a rağmen tekrar "Milli Dava" düzeyine taşıdı. Fakirlik, yoksulluk, yolsuzluk ve cehaleti yendi. İşsizliği sıfırladı. Sendikacılık, sosyal güvenlik sigorta ve emeklilik, iş güvenliği ve iş barışını getirdi. Endüstriyel, ekonomik ve teknolojik kalkınma ve gelişme yanında iyi insan, onurlu ve sorumlu vatandaşlık bilincini geliştirdi. Eğitim kalitesini yükseltti. ODTÜ dâhil yeni üniversite ve eğitim kuruluşları oluşturdu. Tarım-Ticaret ve Sanayi Odaları ile Meslek birliklerini kurdu. Dış ticareti ve turizmi geliştirdi. Özelleştirme, yabancı kredi, dış finansman gibi sözcükleri ilk defa iktisat ve ticaret hayatına ve devlet literatürüne kattı. Tarımdan enerjiye akıllara durgunluk veren ve 1949 a göre %500' lere varan ve %26' ları bulan bir kalkınma, yatırım üretim ve sanayileşme atılımını hayata geçirdi"
Netice itibarıyla 2007'de DYP'nin adı "Demokrat Parti" olarak değişti. AP'nin ilk logosu (kutsal) kitap'ı tekmeleyip hışımla savuran at, sırtını halka dönüp AB'ye karşı oturdu. Oysa DP'nin başvurduğu Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) idi, sonra AT oldu… Şimdi de AB!.. Ne Atatürk'ün vasiyet ettiği buydu ve ne de Başvekil Menderes'in.
Ama CHP ve MHP'nin bile zerresinden taviz vermediği logo'ya, tüzüğe ve programa DYP samimiyet ve sadakatle sahip çıkamadı. Çıkmadı. AP'ye sahip çıkabildi mi sanki? Olay bu kadar basit değil. Örneğin: DP son 10. Olağan Büyük Kongresini 02 Mayıs 2004'de yaptı. Şu hale nazaran silsile takip edilerek, tarihe, mana ve misyona saygı duyularak bu kongrenin 11. Olağan Büyük Kongre olarak ilânı gerekti. Yine bu kongrede, (halâ umulur ve beklenir ki) büyük bir samimiyet-sadakat, geleneğe saygı, ahde vefa ve tazimle revize edilip YCBS tarafından onaylanan 2002 DP tüzüğü hayata geçsin, kongre no'su 11. olsun, "Yeter !.. Söz Milletindir" anlamına gelen logo onaylansın ve zımmi iktidarı süren DP; Beyaz Yürüyüşten sonra "İktidar Yürüyüşüne" başlasın. Bakınız! Şehit Başvekil, Merhum Adnan Menderes'in apaçık bir 'emanet, vasiyet ve dava sahiplerine işaret' anlamına gelen son sözlerine:
"Size dargın değilim. (Biz) Sizin ve diğer zavallıların iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyoruz. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki: "-Hürriyet uğruna ortaya koyduğu başını on yedi sene evvel alamadığınız için size müteşekkirdir." İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme bu kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki; Milletçe, bir gün kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendilerinizi yine ben, 1950'de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden çekinip korkmayacaktınız! Ancak, milletçe el ele vererek ölüm (masumiyetim-eserlerim ve naaşım) ; Ölünceye kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Buna rağmen, merhametim, yine de sizinle beraberdir." dedikten sonra yüksek sesle şahadet getirerek ruhunu teslim ederek Rahmet-i Rahman'a yürümüştür.(*)
İşte! Ülkeyi içinde bulunduğu kaos, bunalım ve buhrandan kurtaracak; Dikta, despot ve mütegallibeye "Yeter!.. Söz Milletindir" diyecek; 48 yıl sonra tekrar millet iradesini devlet idaresine taşıyacak; Cumhuriyet'i Demokrasiyle buluşturup adalet ahlâkı, hak ve hukuk'u hakim kılacak dava-misyon, gelenek ve gerçek mefküre budur. Şimdi, 'isim değiştirdiği zehabıyla' omuzlarına aldığı yükün ve yükümlülüğün farkında olmayan kadim DYP'li kardeşlerime soruyorum: "Gerçek DP olmaya var mısınız?"
* (Prof. Dr. İsa Kayacan, Mezarlık Kültürümüzden Örnekler, s: 366)
MAKALEYE 'Sebahattin KIZILTAŞ' dan BİR YORUM:
05.11.2008 tarihinde sebahattin kiziltas yazmış:
Rahmetli Menderes'in vefatından sonra başımıza, bu memleketin kırk yılını yiyen mason Süleymen Demirel'i getirenlere hakkımı helal etmiyorum. Demirel, bu memleketin kırk yılını yedi. Her halde yetmedi ki onun halefleri bir kırk yıl daha istiyorlar. Artık yeter söz milletindir. Bundan sonra morrisonlar değil, bu memleketin gerçek evlatları memleketi yönetmeli. Buna da izin çıkmıyor. Hala işbirlikçiler bu memleketi yönetiyor. Millete sahip çıkanları da hemen paketleyip kenara koyuyorlar. Tıpkı Erbakan hoca gibi. Bu ne zamana kadar devam edecek?Tabiki millet uyanıncaya kadar. Millet ne zaman uyanır? İrtica yaygaralarının masonların ve onların uşaklarının yaygaraları olduğunu ve bu milleti sevenlerin irtica diye bir dertlerinin olmadığını anladıkları zaman. Bu zaman çok yakındır.
*** Fatih Terim'in Maaşı,
Hükümet ve Sosyal Adalet
Mustafa Nevruz SINACI
Türkiye Futbol Federasyonu Milli Takımlar Sorumlusu Fatih Terim'in hizmet sözleşmesi 23 Ekim 2008 tarihinde; Yıllık 3 Milyon 120 bin YTL (3 trilyon 120 milyar TL) bedel/ücretle 2012'ye kadar uzatıldı. (24 Ekim 2008 tarihli gazeteler) Bu miktar aylık olarak hesaplandığında 260 bin YTL/TL bazında 260 milyar ve günlük 8 milyar 670 milyon lira etmektedir. Yani bir bakan veya milletvekili maaşı kadar günlük ücret!...
Federasyonun dayanağı ise devlettir. Federasyon, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve halkı adına iş görür. Benzerlik yönünden bir karşılaştırma yapacak olursak, Türkiye'nin iki yıllığına BM Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği'ne seçilmesi olayını gösterebiliriz. Milletçe sevinerek ve büyük ümitler beklentisiyle taktirle karşılanan bu teşebbüs sürecinde aracılar ve lobicilere 50 milyon dolar (50x1.66=83 trilyon TL) dağıtıldığı bizzat Sayın Dışişleri Bakanı tarafından açıklanmıştır. Ki bu, bütçede hiçbir karşılığı olmayan ve halkın rızası hilâfına tasarruf edilen bir rüşvettir. Tasarruf sahibi ise hükümet; Başka bir deyişle bu hükümet, salt aynı gayeye matuf mezkür maaş bağlamaya göz yumarak müsamaha etmiş olsa da, bu tasarruf bilinç yoksulu fakir-fukara ve garip-guraba Türk halkı nazarında büyük haksızlık, sosyal adalet ve eşitlik ilkelerine alenen aykırılık, apaçık bir yolsuzluk ve hovardalıktır.
Buna mukabil şu, (600'lü yılların İran hükümdarı) ateşperest Nü-şi'revan misal gâvur (!) dediğimiz Hollandalının yaptığına bir bakın: "Hollanda hükümeti, kamu kurum ve kuruluşlarıyla devletin ortak (taraf-muhatap) olduğu yarı resmi büyük şirketlerde çalışan üst düzey yöneticilerin yıllık gelirlerine 'toplumsal tepkiler nedeniyle' sınır getirdi" (Anayurt Gazetesi, 27 Ekim 2008-Pazartesi) HAYRET Kİ, NE HAYRET!..
Olağan ve doğal olarak bu jest Türk hükümetinden umulur ve beklenirdi. Zira bizde zenginler ve fakirler, memurlar, işçiler ve emekliler, üreticilerle tüketiciler, çalışanlarla yan gelip yatanlar, aracı-tefeci-komisyoncu, kayıt içi ve kayıt dışılar arasındaki uçurum akıllara ziyan. Buna yukarda örneklediğimiz taban ve tavan ücretleri, kategorik olarak çalışan ve emeklilerin kendi aralarındaki ayrıcalık, imtiyaz, akıl-mantık, hukuk ve ahlak dışı farklılıkları da eklediğimizde iş çığırından çıkıyor. Sanki ülkemizde, İnsan haklarını gözeten bir tek kurum veya kuruluş, Cumhuriyet Savcıları, Yargı, Yasama, Devlet Denetleme Kurulu ve devletin olmazsa olmaz şartı, her hangi bir "denetim" organı yok gibi… Hollanda'ya nazaran çok ayıp, utanç ve hicap verici bir durum!.. Bir tarafta 8-9 bir YTL arası aylık maaş alan (sözde) millet-vekilleri; Diğer tarafta bu miktarın günlük olarak verildiği bir federasyon görevlisi. Öteki Türkler ise, açlık ve yoksulluk sınırı altında eziliyor. İnsanca falan değil, sadece 'hayatta kalabilme' mücadelesi veriyor.
DEVLET İDARESİ VE MİLLET İRADESİ
Devletin vücut nedeni halk ve hak'tır. Hükümetlerin mutlak felsefesi de: "Milleti yaşat ki devlet yaşasın" şiarı (ilkesi) olmak zorundadır. Zira hükümetler halk için vardır. Halk'a hizmet HAK'a hizmet değil midir? Şu hale nazaran; Her fırsatta, millet iradesinin demokratik tecelli-i sonucu iktidar olduğunu haykıran Recep Tayip Erdoğan, partisi ve hükümetinin bu ve buna benzer antidemokratik, haksız-bilinçsiz, hukuk ve ahlak dışı tasarruflarının tasvip edilmesi, onaylanması ve uygun görülmesi mümkün değildir.
BAŞBAKANLIK BLOKAJI
Üstüne üstlük, Tansu Çiller ve Ana-Sol hükümetleri zamanında cadde başlarına nizamiye (güvenlik kontrol noktası) konulduğunda, Başbakanlık halka kapatıldı, milletten soyutlandı diye kıyametler kopartılmış, yer yerinden oynamıştı. Şimdi Başbakanlığın güvenliği veya Başbakan'ın geliş güzergâhıdır bahanesiyle yollar kesilmekte ve Adalet Bakanlığı'nın duvar dibinde yer alan ODTÜ, 100.Yıl dolmuş durakları dahi kapatılarak (28, 29 ve 31 Ekim) vatandaş haksız ve gereksiz yere yollarda süründürülüp perişan edilmektedir. Buna kimsenin hakkı yoktur. Müteddit defalar tekrarlanan durak kapatma olayı, başta Ankara Valisi ve belediye başkanı olmak üzere, bütün yetkili ve sorumluların ayıbıdır.
Zira hükümetin, bakanların ve millet memurlarının görevi her hususta adaletli olmak, hukuk ve ahlâk kurallarına uymak, uymayanları tedip ve terbiye etmek, ekmek parası peşinde koşan, ıstırap ve çile içinde yaşam mücadelesi veren halkımıza hayatı kolaylaştırmaktır. Kaldı ki o halkın kahir ekseriyeti açlık ve yoksulluk sınırında hayat sürmekte, kronikleşen pahalılık, ulaşım ve doğalgaz zamlarından akıl almaz derece olumsuz etkilenmekte ve günden güne daha da fakirleşip yoksulluk girdabında üzülüp-ezilmektedir.
Bu, sözde siyaset kurumları, yönetici kesim, adalet cihazı, yargı-yasama ve kayıt dışı edinim erbabı için çok utanç verici bir durum değil midir? Zira şu geldiğimiz nokta itibarıyla ülkemizde refah içinde, varlık ve bollukla yaşayan, dünya standartlarında zengin sayılan insan/aile sayısı genel nüfusun % 5'ini geçmemektedir. Sonra gelen mutlu azınlıkta fazla değildir. Çeşitli verilere göre, artık orta sınıf bağlamında telakki edilen halkın yüzdesi de en fazla ancak bunların toplamı kadardır.
YA GERİSİ !...
İş bununla da kalmamakta, yönetim adeta halkı fakirleştirmek için seferber olmuş gibi bir görüntü vermektedir. Hele şu derin çelişkiye bir bakın! Hükümet, Diyanet İşleri Başkanlığının dört kişilik bir aile için Ramazan ayında belirlediği fitre rakamlarına 6 YTL X 4 = 24 X 30 = 720 YTL'ye mukabil; Yine (yetkili) bir kamu kurumu olan DİE marifetiyle açlık sınırını aynı kategori için 225 YTL olarak tespit ve ilan edebilmekte; İlgili Genel Müdür'se bir TV kanalında "bizden istenen bu" diyebilmektedir… Açıkçası: Bu hükümete göre Türkiye'de 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 225 YTL'dir. Sendikalar ve STK'lara göreyse bu rakam: Açlık Sınırı'nda en az üç kat, 675 YTL, Yoksulluk Sınırı'nda da 6 kat. Yani: 1.350 YTL'dir. Şu hale nazaran mevcut hükümet ve Başbakan nasıl olur da Fatih Terim'e 260 milyar lira aylık, 8 milyar dolayında günlük ücret verebilir? Kendileri her türlü insan hakkı, demokrasi, adalet, hukuk ve ahlak norm, ilke, standart ve kriterlerine aykırı olarak 9.000 YTL (9 milyar ve asgari ücretin yaklaşık 18 katı civarında) aylık maaş alırken; Niçin? Aylık maaşları miktarınca Fatih Terim'e günlük ücret öder; Fakir-fukara ve garip-guraba vatandaşı neden süründürür ve Terim'e niye bu kadar maaş verirler? İlgilinin diğer Türk vatandaşlarına kıyasen artı değeri ve milli ekonomiye reel katkısı nedir? Eğer ülkemizde insan hakları, adalet, hukuk, sosyal sorumluluk, demokrasi ve Yargı varsa bu durum sorgulanmalı ve mutlaka yargı konusu yapılmalıdır.
NEDEN?
Çünkü! Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenler "yurdu ve milleti" öz'lerinden çok değil; Hiç olmazsa "ÖZ'LERİ KADAR" sevsinler, Anayasa gereği eşitlik ilkesine uysunlar ve en değerli unsurumuz olan insanlarımızı bir bütün olarak "adaletle" kalkındırsınlar-geliştirsinler, memnun ve mutlu edebilsinler diye!...
Aksi takdirde ülkemizde ne adalet, ne de hukuk ve ne de 'insan hakları' yok demektir.

28 Ekim 2008 Salı

DÖRDÜNCÜ KUVVET SORUNU VE MEDYA TERÖRÜ
Mustafa Nevruz SINACI
Ülkemizde yaklaşık elli yıl önce başlayan ve giderek güç kazanan sübjektif gazetecilik dönem itibarıyla ticari haberciliğe dönüşmüş, objektivitesini yitirmiş, çürüme ve yozlaşmanın zirvesine dayanmış bulunmaktadır. Daha açık, net, reel ve güncel tabiriyle bu, “gazetecilik = habercilik/medya” alanı varlık nedeninden uzaklaşmış, amaçlarından sapmış ve yozlaşmadan yana taban yapmış bulunmaktadır.
Şu haliyle gazetecilik, yayıncılık ve genelde ‘medya’ sektörü, kahir ekseriyeti insanlık aleyhine hüküm süren, edinim hırsıyla gözü dönmüş, kanun-kural tanımayan, hırsla-ihtirasla tek belirleyici olmaya ve dünyayı yönetmeye kalkışan ‘çok sorunlu bir küresel sektör’ olarak karşımıza çıkmıştır. Üstelik sektörün içyapısı da sorunludur. Medya patronları ilkeli-onurlu ve sorumlu gazeteciliğe tahammülsüz; Medeni, ahlaki ve hukuki standartlar dâhilinde bile olsa, her tür ulusalcılık, milliyetçilik, insani boyut ve bilinç toplumuna karşıdırlar.
Özellikle AB (Karen Foog ve diğerleri) ile ABD (Soros) Açık Toplum Örgütleri ve bunlara paralel oluşturulan siyasi ve ticari medya yoluyla küresel emperyalizm, yeni (modern) kölelik adı verilen bir küresel sermaye ve yoğun sömürü hareketine öncülük etmektedir.
Aysberg’in su üstünde kalan ve görünen yüzüyle bu hareket; Yer yüzünde dördüncü kuvvet olarak kalmak ve dünya barışına hizmet etmek yerine, bütün erklerinde önüne geçerek ‘tek hâkim güç-tek kuvvet’ olma yoluna girmiş görünmektedir.
BU BİR SORUN VE MEDYA TERÖRÜDÜR
Araştırma bağlamında bütün ayrıntıları ile inceleyeceğimiz ve değerlendireceğimiz bu sorunsal, olağan ve doğal hayatın bütün usul, unsur, uzantı ve kapsamı üzerinde etkilidir. Etki, bilhassa özgürlük ve güvenlik, hürriyet-hâkimiyet ve bağımsızlık ile demokrasi, insan hakları, adalet ve hukuk kavramları üzerinde çok büyük bir erozyon, çürüme-yozlaşma biçiminde kendini göstermektedir. Dolayısıyla bu eski Yugoslavya’nın bölünmesinden, Sovyetlerin parçalanmasına, son Gürcistan olayları ve Türkiye’de yıllardır faaliyetini sürdüren anarşi, terör ve tedhiş örgütüne kadar; Dünya barışını (öz’de değil!) sözde ‘adalet-hukuk, barış ve demokrasi’ adına tehdit eden bir oluşumdur.
Bu nedenle, gazetecilik-basın, yayın ve medya konusunun artık masaya konulması ve bütün ayrıntılarıyla incelenmesi, irdelenmesi ve doğal-yasal sınırlarına çekilmesi gerekir.
Şimdi bunun tam zamanıdır.
Gelinen nokta itibarıyla ‘medyacılık’ da diyebileceğimiz ‘gazetecilik’ öyle garip, gerçek dışı, sanal ve sahteleşmiştir ki; Varlık nedeni, mana ve muhteva (içerik-kapsam) bağlamında halkı aydınlatmak, eğitmek, “objektif habercilik ve tarafsız yorumculuk” ilkesi çerçevesinde “yönetimin denetlemesine, siyasetin kontrol ve koordine edilmesine” katkıda bulunmak olan medya, bahse konu süreçte çok farklı bir misyon üstlenerek adeta halkın yani, yönetilenlerin karşısına dikilmiş ve yönetenlerin safında yer almıştır.
Oysa medyanın yeri, hükümet yanlışı veya karşıtı olmak değil; Tıpkı sivil toplum kuruluşu (enciyo) tanımında-kavramında yer alan “hükümet dışı” olmak, kamu-millet iradesi adına her derece ve düzeyde özgürce halkı temsil ve iletişim-bilişim görevini hakkıyla ve lâyıkıyla yerine getirmektir. Genel olarak matbuatın ve gazeteciliğin tarihi ve tabii görevi de zaten budur. Bu nedenledir ki, basına; Yasama, Yürütme ve Yargı’dan sonra gelen “dördüncü kuvvet” denilmiştir. Dördüncü kuvvetin başta gelen görevi bilgilendirme, yol gösterme, yönetimi takip, kontrol ve denetlemedir.
ÖZGÜRLÜK VE GÜVENLİK
Özellikle günümüz Türkiye’sinde çok tartışılan “Özgürlük ve Güvenlik” sorunu ve bu kronikleşmiş sorunsala çözüm üretme sorumluluğu bakımından bütün alan, kapsam, uzantı ve unsurlarıyla medya hayati bir önemi haizdir. Bu önem, değer, doğrudan sosyal sorumluluk, insani ve ahlaki yükümlülük, medyayı bir ticaret alanı olmaktan çıkartır ve doğal olarak demokratik hayatın vazgeçilmez unsuru haline getirir.
Dolayısıyla medya çok büyük bir sorumluluk ve yükümlülük altındadır.
Çok açık bir ifadeyle; İnsan Hakları, Adalet Ahlakı, Hukuk, özgürlük ve güvenliğin teminatı “bağımsız ve tarafsız/objektif” gazeteciliktir. Bu anlamda gazetecilik ve/veya güncel deyimi ile medya, Siyasi partiler için Anayasa da yapılan tanıma paralel bir fonksiyon icra etmekle memur ve mükellef bulunur. Yani: Demokrasinin vazgeçilmez unsurları, millet iradesinin olağan ve doğal uzantısı-yansıması basım ve yayın organlarıdır.
TÜRKİYE MEDYASININ MİSYONU: İLİM VE AKIL’DIR
Konuyla ilgili ayrıntılara geçmeden önce, Cumhuriyetin kuruluş temelleri ve temayüz (gelişme, büyüme, çağdaş medeniyet seviyesine yükselme) ilkeleri konusunda ‘kurucu irade’ adına Mustafa Kemal Atatürk’ün bütün Türk halkı, Milletin şair’i, yazarı-çizeri ve medyasına hitabı, emanet ve vasiyetini arz edeyim.
İLİM ve AKIL “HAYATTA, EN HAKİKİ MÜRŞİD İLİMDİR”
“Ben, manevi miras olarak hiçbir âyet, hiçbir doğma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz (ödün) vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, aslâ değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.
Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.
Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver (eksen) üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, mânevi mirasçılarım olurlar.” (Kemalist Devrim ve İdeolojisi, İsmet Giritli – 1980)
İNSANLIK ALEMİ VE TÜRK YURTTAŞLARI İÇİN HEDEF:
“İnsanlar daima yüksek, soylu ve kutsal amaçlara yürümelidirler.
Bu davranış biçimidir ki, insan olanın vicdanını, aklını ve tüm insanlık kavramlarını doyurur. Bu şekilde yürüyenler ne kadar büyük esirgemezlikler gösterirlerse o kadar yükselirler ve bu hareket biçimi mutlaka alnı açık olur. Çünkü, alnı açık, aklı açık, kalp ve vicdanı açık (vicdanı hür, irfanı hür) insanlar tarafından yönetilebilen toplumlar, ancak bu anlamda hareketlerin takipçisi olabilirler., Güneşsiz kalmış bir dünya; İçinde “düşünce özgürlüğü olmayan” bir ülkeden daha iyidir.” (S.D. Cilt: 3, TDTE Yayını-1989, Sayfa: 119)
“Biz, cahil dediğimiz zaman mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz.
Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa, okumuş olanlardan “en büyük cahiller” çıktığı gibi, klâsik tahsil görmemiş olanlardan da ‘hakikati gören alimler’ çıkabilir.” (24 Ekim 1919 – Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Cilt: 3, Sayfa: 14, TDTE yayını, 1989)
Bu ruh, hedef, anlam ve bağlamda ve Cumhuriyetin temel ilkeleri korunarak; 15 Temmuz 1950 tarih ve 5680 Sayıyla çıkartılan Basın Kanunu, 24 Temmuz 1960’dan günümüze irdelene-parçalana paçavraya dönen basın mevzuatı ile 05 Aralık 1951 tarih ve 5846 Sayılı Kanunla kaim Telif Hakları Yasası veya namı diğer Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, hak kavramına ilişkin hukuki ve cezai prosedür dahil günümüz medyasının serencamını da gözden geçirmek gerekir diye düşünüyorum. Dolayısıyla değişen ve gelişen şartlar muvacehesinde negatif sürece giren gazetecilik mesleğinin 09 Haziran 2004 tarih ve 5187 Sayılı Kanun bağlamında da incelenmesi gerekir.
ÖZELEŞTİRİ, YÜZLEŞME VE HESAPLAŞMA ZORUNLULUĞU
Daha açık bir deyimle: Öncesi 1990’lı yıllara dayanan ve fakat ancak 2007 yılında gün yüzüne çıkartılabilen ‘Ümraniye’ soruşturması (ergenekon davası) ile gündeme gelen 27 Mayıs kalkışması ve sonraki dönemin ‘TEMİZ ELLER’ operasyonu çerçevesinde sorgulanıp ‘kamu vicdanı’ ve mahkemelerde yargılanması Türk basını için de zorunlu hale gelmiştir. Bunu mevcut iktidar yapmak zorundadır. Zira açıkça görülmüş ve anlaşılmıştır ki, son 50 yıl içinde vaki bütün olumsuzluk, devlet-millet aleyhine suç, anarşi-terör, tedhiş ve Türk İnkılâbına aykırı teşebbüslerde medyanın dahli (payı) vardır.
Bir başka açıdan bakıldığında bu dönemde, medyanın esas görevini yapmadığı, halk, yani Cumhuriyetin (devletin) gerçek sahibi millet yerine, başkaca güçlere (dahili ve harici bedhahlara) hizmete yöneldiği ve yeltendiği gözlenmektedir. Elbette başta Anadolu Basını olmak üzere bütün veçheleriyle bu tahrik ve dezinformasyonun bütünüyle dışında kalan, hak ve halk düşmanlarının karşısında yer alan, hatta gerçeği görerek yıllardır tam bir azim, irade ve kararlılıkla haykırarak halkı uyaran gazeteler ve gazeteciler de vardır.
Burada insani ve vicdani bir borç olarak minnet ve şükranlarımı iletirim ve belirtirim.
Ancak önce “Türk basınının ‘olması, korunması ve yaşatılması gereken’ temel ilke, objektif norm, kriter ve standartlara bir bakalım: Ki, miyarımız (ölçümüz) belli olsun.
TÜRKİYE CUMHURİYET BASINI NEDİR VE NASIL OLMALIDIR?
“Memlekette basın hürriyetinin de; (namuslu) demokrat (ve dürüst) bir idareye lâyık olgunlukla kullanılmasında daha dikkatli bulunulacağını ümit ederim. Hürriyeti kötüye kullanmanın doğurduğu birçok felâketleri çekmiş olan bu memlekette, bu dikkate özellikle gerek olduğu kanaatindeyim. (1930-Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 1–TİTE, 1945)
“Basın Hürriyetinin sakıncalarının giderilmesinin, yine basın hürriyeti ile mümkün olduğuna dair, bu büyük meclisin yol gösterme ve düzenleme sahasında tespit ettiği saygı duyulan esaslar, eğer Cumhuriyetin ruhu olan “faziletten” yoksun kendini bilmezlere, basında eşkiyalık fırsatı verirse, eğer halkı aldatan ve doğru yoldan çıkanların fikir sahasındaki kötü ve uğursuz etkileri, tarlasında çalışan masum vatandaşların kanlarını akıtmasına, yuvalarının dağılmasına sebep olursa ve en sonunda bozgunculuğun en zararlısını göze alan bu gibi doğru yoldan sapanlar, kanunlarda mevcut aksaklık ve açıklıklardan yararlanma imkânını bulurlarsa, Büyük Millet Meclisi’nin yola getirici ve ezici kudretinin müdahale ve uyarması elbette görevi olur. (1924-Atatürk, S.D., Cilt: 1-1945 /TİTEY-296)
“...Bununla birlikte, basın serbestisinden meydana gelecek kötülükleri ortadan kaldıracak etkili vasıta, asla geçmişte zannedildiği gibi, basın hürriyetini kısıtlayan hususlar değildir. Aksine, basın hürriyeti’ nden doğacak sakıncaların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetinin kendisidir.” (1930-Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Prof. Afet İnan, 1969-Türk Tarih Kurumu Yayını)
“Gazeteler, kanunun ve toplum çıkarlarının aksine bir olaya şahit ve bir bilgiye sahip oldukları taktirde gerekli yayında bulunmalıdırlar., Memlekette kalem hürriyetinin de, demokrat bir idareye lâyık olgunlukla kullanılmasında ‘daha dikkatli olunacağını’ ümit ederim., Şuradan ve/veya buradan gelecek günlük fikirlere, sahte ve yanıltıcı sözlere asla önem vermeyecek bir olgunluk esastır. (1923-30 Atatürk, S.D., Cilt: 1-2, 1945 - 1952 / 296)
“Vatandaşı; Millete karşı milletin büyüyüp yaşaması için alınan tedbirlere karşı harekete geçirmek en büyük ihanettir. (1931-Atatürk’ün Adana Seyahati, Taha Toros-1981)
“Demokrasi müesseselerinin başında basın hürriyeti olduğuna inananlar asil bir davanın takipçisidir. Basının üç işlevi vardır.
Birincisi; Basın, halkı ülke sorunlarından ve siyasi partilerin bu sorunlarla ilgili önerilerinden halkı haberdar etme ve eğitme yükümlülüğü.
İkincisi; Basın, vatandaş şikâyetinin serbest bir kürsüsü’dür.
Üçüncüsü: Basın hükümetlere yön vermelidir.
Çünkü, “Bugün memlekette vazifesini bilen, güçlüklerle uğraşabilen siyasilere rağmen, siyaset adamlarına akıl verebilecek dirayette ve basirette gazetecilerimiz vardır. (Muhalefette İ. İnönü, 1956-1959, s. 95-113 / F. Otyam, Şu Bizim İ. Paşa, 1984 s. 107)
İşte, Türkiye Cumhuriyeti’nin Gazetecilik ve Basın (medya) ilkeleri budur.
Birinci bölümde yer alan kurucu unsurun basın-yayın/medya konusunda irad edip ortaya koyduğu temel ilke, düstur ve yol, mutlak surette yönetim erki, gazeteciler-yazarlar ve yayıncılar tarafından sahiplenilmeli, onurlu ve sorumlu yurttaşlarca takip edilmeli, tam bir dikkat, özen ve hassasiyetle, tavizsiz-ivazsız bir biçimde uygulanması sağlanmalıdır.
Devletin sağlıklı gelişimi, halkın, huzur-güven, zenginlik ve mutluluğu ile bu ortamı sağlamakla memur ve mükellef hükümetlerin namuslu, dürüst ve demokrat bir yönetim politikası uygulamalarının emel şartı, vazgeçilmezi budur. İdarede meydana gelecek bir olumsuzluk, sorumsuzluk, görevi kötüye kullanma, zaaf veya ihmalin sorumlusu basındır.
SORUMLULUKTA ŞÜMUL (KAPSAM)
Bu sorumluluk en başta Cumhurbaşkanına, TBMM Başkanlığı ve milletvekilleri ile istisnasız bütün vatandaşlarımıza aittir. Şurası mutlaka bilinmelidir ki: İlgisizlik, lâkaytlık ve sorumsuzluk (bencillik ve bana-necilik) ulusun ve sürdürmeye çalıştığımız medeniyetin sonu, insanlığın felaketi, ilmin iflâsı, cumhuriyet ve demokrasinin sükut nedeni olabilir.
Nitekim olmaya doğru hızla gitmektedir de…
Zira cumhuriyet ve demokrasi: İlmen, fennen, bedenen ve ruhen kuvvetli ve yüksek seciyeli; Bir başka deyişle “yurdu ve milleti özünden çok seven” namuslu-dürüst nesillerin koruması, sahiplik ve sorumluluğu altındadır.
Sorumsuz varlıklar aynı zamanda onursuz, onursuzlar ise yurdun, milletin, cumhuriyet, adalet, hukuk ve demokrasinin dumura uğramasına neden olacak kadar insani değerlerini yitirmiş varlıklardır.
Bu varlıklar genellikle haymatlos karakterine sahiptir.
Hiç kaygı duymadan “KIRMIZIDA GEÇEBİLİR”, rüşvet alabilir, hırsızlık-yolsuzluk yapabilir, toplumun vermiş olduğu hak, görev, yetki, makam-memuriyet ve sorumluluğu istismar ve suiistimal edebilirler.
Yani, her onursuz ve sorumsuz potansiyel bir suçlu olup; Potansiyel suçluların üretim ve yaratım unsuru (Milli Eğitimin zaafı, isabetsiz müfredatı ve) medyadır. Bu nedenle basın-yayın/medya, daima gözaltında tutulacak, özenle takip olunacak ve ilkeleri hassasiyetle uygulanıp-korunacak önem ve değerdedir.
Ve yine bu nedenledir ki! Medyanın makul alanlar ve sınırlar dışında, insanlığın mahvına neden olacak kadar muhteris (hırs ve ihtiras sahibi) ilimi ve ahlaki değerlerden uzak, din tüccarı, siyaset simsarı ve paraya tapan mahlukun eline geçmemesi zorunludur.
Şunu asla unutmayalım ki! İnsan hakları, adalet-hukuk ve demokrasinin olmazsa olmaz, kesinlikle vazgeçilmez ve ödün verilmez ilkesi namuskârlık, milli birlik-bütünlük, yönetimi denetleme ve devlete-millete karşı “BİLİNÇLİ” bireysel sorumluluktur.
Keza demokrasi, ‘sadece ve yalnızca’ kamu-halk ve hak esaslı doğrusal bir rejimdir.
Demokraside hiçbir özgürlük bireysel ve genel güvenliğin, kamu yararının, ülkenin birlik, huzur, tesanüt (uyumluluk, anlayış, barış ve tolerans) şartının önüne geçemez. Bir kişi veya kurumun özgürlüğü asla ve kesinlikle başka bir birey veya kurum özgürlüğüne kısıt, tahdit (sınırlama) ve baskı getiremez. İşte bu anlam ve bağlamda aşağıda gösterilen hedef, (konuyla ilgili olarak) Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri için mutlak bir emirdir.
BASIN HÜRRİYETİNİ İSTİSMAR, SUİİSTİMAL VE ÇÖZÜM
“Basın Hürriyetinin sakıncalarının giderilmesinin, yine basın hürriyeti ile mümkün olduğuna dair, bu büyük meclisin yol gösterme ve düzenleme sahasında tespit ettiği saygı duyulan esaslar, eğer Cumhuriyetin ruhu olan “faziletten” yoksun kendini bilmezlere, basında eşkiyalık fırsatı verirse, eğer halkı aldatan ve doğru yoldan çıkanların fikir sahasındaki kötü ve uğursuz etkileri, tarlasında çalışan masum vatandaşların kanlarını akıtmasına, yuvalarının dağılmasına sebep olursa ve en sonunda bozgunculuğun en zararlısını göze alan bu gibi doğru yoldan sapanlar, kanunlarda mevcut aksaklık ve açıklıklardan yararlanma imkânını bulurlarsa, Büyük Millet Meclisi’nin yola getirici ve ezici kudretinin müdahale ve uyarması elbette görevi olur.” (1924-Atatürk, S.D., Cilt: 1-1945 /TİTEY-296)
Bu, kurucu unsurun TBMM ve Milletvekillerine açık bir emridir.
Ancak çözüm: Faziletten soyutlanan, eşkıyalık yapan, tüyü bitmemiş yetimin hakkına sahip çıkmayan, rüşvet, yolsuzluk ve suiistimallerin üstüne gitmeyen, anarşiye öncülük, terör ve tedhişe, dahili ve harici bedhahlara yardım-yataklık, öncülük ve sözcülük yapan medya organlarının kapatılması ve susturulması da değildir; Medya kendi mecraında (yolunda-yatağında) tedip ve terbiye edilmeli; Aleni tahrik, şiddet ve haksız hakaret içermediği sürece, Söz söyleme ‘ifade’ hürriyetinin kutsal olduğu çok iyi bilinmelidir.
Yukarda açıklanan usul, esas, ilke ve kriterleri gözetmeyen yönetimlerse, şahsi ikbal ve ihtiras ile malul, işbirlikçi veya mütegallibe (zorba, hüküm ve hâkimiyetini millet idesini hiçe sayarak haksız, adaletsiz, zor, baskı, şiddet, devlet terörü ve zulümle yürüten) addolunur.
SORUN GİDERME METODU VE ÇÖZÜM YOLU
“...Bununla birlikte, basın serbestisinden meydana gelecek kötülükleri ortadan kaldıracak etkili vasıta, asla geçmişte zannedildiği gibi, basın hürriyetini kısıtlayan hususlar değildir. Aksine, basın hürriyeti’ nden doğacak sakıncaların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetinin kendisidir.” (1930-Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Prof. Afet İnan, 1969-Türk Tarih Kurumu Yayını)
Bu usul kadim “medeni siyaset” kavramında ifadesini bulan, geleneksel Türk, İslâm ve Osmanlı için de aynıdır. Itlaf (infaz) değil! Islah etmek. Şu kadar ki, Ziya Paşanın dediği gibi: “Nush (nasihat, uyarma, ikaz) ile uslanmayanın hakkı tektir. Tektir (ihtar) ile (aklını başına devşirmeyen) uslanmayanın hakkıysa kötek (fiili ceza-darp, dayak) tır.
BASIN VE YAYIN (MEDYA) AHLAKI
Bu konuda Esra Ekşi isimli değerli bir Gazeteci-Yazar kardeşimizin Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi ile Basın-Yayın (medya) ahlakı üzerine yaptığı bir röportajdan alıntılar yapmak ve bazı örnekler vermek istiyorum.
Önce Esra Ekşi’nin ‘gazetecilikle ilgili’ düşünceleri: “Gazetecilik kahramanlığı gerektiren bir şey değil. Zaten özünde gazeteci esas itibariyle gözlemcidir. Gazeteci kendini olayın dışında tutar. Olayın içine karıştığı, girdiği zaman o, gazeteci kimliğini kaybetmiş eylemci kimliğine bürünmüş olur." Ve söyleşi:
EE, - Sizce Basın Ahlakı Nedir?
OE, - Basın ahlakı, özünde herhangi bir insanın ahlak kuralları anlayışı değil. Ama bunu basın platformuna taşırsak, bence hem kendine hem de okuyucusuna hem de mesleğine saygı diye toparlayabileceğimiz üç nokta arasındaki bağı kurduğunuz ve üçünü de birlikte götürdüğünüz zaman basın ahlakına tam olarak uyarsınız. Tekrar ediyorum, kendine, mesleğine ve okuyucusuna... Bu nasıl olabilir? Gerçeğe saygılı olabilirsiniz, onu bozmadan, abartmadan, okuyucuya verebilirsiniz, insanların özel hayatına gereksiz yere burnunu sokan bir meslek anlayışından kaçarsınız, kamu yararını ön planda tutan bir meslek uygulamasını sürdürürsünüz... Uzatmayayım, aşağı yukarı bu çerçeve içinde olaya baktığınız zaman basın mesleğinde ahlak kurallarına uyarsınız. Birde bunun Basın Konseyi tarafından somuta indirgenişi var. Hem 1961 yılında kaleme alınmış 10 maddelik Basın Ahlak Yasası, hem de diğer ülkelerde aynı amaçla kaleme alınmış metinleri inceledikten sonra çalışma grubunun ortaya çıkardığı 16 maddelik bir metin var. Basın Meslek İlkeleri dediğimiz bu maddeler olayı somut olarak ifade eder ve o çerçeve içinde incelenir. Gerçi bunu zaman gösteriyor ki bazı eksiklikler var ama bu 16 madde en azından bu günkü aşamada basın ahlakı dediğimiz esas ve uyulması gereken ana ilkelerdir.
EE, - Türkiye'de basın, özellikle özel televizyonlar yayın politikalarında basın ahlak ilkelerine ne kadar uyuyor?
OE, - Dünyada genelde böyle bir şikâyet var. Basından şikâyet etmeyen bir ortam yok diyebilirim. Son bir belge okudum. Onda bir tek Litvanya'da basına güven var. Yapılan ankete göre ilk etapta % 60 küsurlara inen bir güven duygusu var. Ama yinede İngiltere'de, ABD'de, Türkiye'de yapılan yoklamalarda görülebilen sonuç, genel olarak basına güvenirlik dediğimiz kavramın olumsuz algılanmakta olduğudur. Türkiye'de bunun böyle olduğunu düşünüyorum.
Ama dönüp dolaşılan bir nokta var. Bu genel bir noktadır. Kamuoyu en sonunda basına daha çok itibar ediyor. Basının verdiği mesajlara daha fazla kulak veriyor. Bu basının her şeye rağmen güvenirlilik düzeyinin toplumdaki diğer kurumlara oranla özellikle resmi kurumlara kıyasla daha çok olduğunu gösteriyor. Ama basın meslek ilkelerine uymayan, sansasyona kaçan daha çok var. Yalan, yanlış haber de bir hayli var. Ama bütün bunları topladığımız ve bir yere vardığımızda diyorsunuz ki çoğulcu demokraside birbirimizin yanlışlarını ortaya koymaya bizi zorlayan bir mekanizma var.
İşte onlar en sonunda ortak aklın çizgisini bulmamıza yardım ediyor ve diyoruz ki biri yalan söylüyorsa öbürü onu düzeltir ve sonunda medya dünyasında sen hangisinin doğru söylediğini ayırabilecek kadar süzgece sahipsen oradan yararlanmak mümkündür.
EE, - Kahraman gazeteci kimdir? Böyle bir şey olabilir mi? Gazetecinin işi zaten iyi haber yapmak değil midir?
OE, - Gazetecilik kahramanlığı gerektiren bir şey değil. Zaten özünde gazeteci esas itibariyle gözlemcidir. Gazeteci kendini olayın dışında tutar. Oyanın içine karıştığı, girdiği zaman o, gazeteci kimliğini kaybetmiş, eylemci kimliğine bürünmüş olur. Hasan Tahsin bunun çok ilginç bir örneğidir. Hasan Tahsin gazetecilik kimliğini taşıyan bir eylemcidir. Yunan ordusunun karşısına çıkıp kahramanca yürüdüğü zaman Türkiye'nin vatanını seven evladı olarak o olayın içindeydi, gazeteci olarak değil. O’nu saygıyla anlamak lazım, ama vatanı böylesine savunduğu için. Ben yaptığını iyi bir gazetecilik olarak kabul etmiyorum. Gazetecilik ayrı bir şeydir. Gazetecilik insanları, o olayları götürecek, eyleme dönüştürecek kamuoyunu yaratmak olayıdır.
EE, - İletim geleceğin gazetecilerine neler söylemek istersiniz?
OE, - Sanıyorum bütün bu söylediklerimde geleceğin gazetecileri için söylenebilecek her şey var. Yani kendisini başkalarından akıllı saymayarak mesleğine, okuyucusuna ve kendisine saygısını hiçbir zaman elinden kaçırmayarak, iyi bir gazeteci olunabilir.
Gerisi ayrı (!) bir konudur.
YORUM:
Dikkat ederseniz verilen cevaplar aslında sorulan sorulara cevap değil. Çok güncel. Politik ve yuvarlak. Açıklamalarda sarahat (açıklık-netlik), nicelik-nitelik, milli değerlere itibar, manevi ağırlık ve ulusal kimlik yok. Çok genel ve kapitalist-emperyalist, ticari yayıncılık bağlamında evrensel. En önemlisi de: Yukarda Atatürk’ün vecizelerinde, daha doğrusu emir, vasiyet ve emanetinde öngördüğü ilkelerden eser yok.
Bahse konu 10 maddelik 1961 ilkeleri ise, gasp, demokrasiyi lağv ve Atatürk Anayasasını ilgadan suçlu bir kalkışma, dikta despotluk dönemi özenti ve saptamaları. Bunların tamamının Lozan Antlaşması, 1923-1938 Atatürk uygulamaları ve Türk İnkılâbı ile Atatürk ilkeleri perspektifinde revize edilmesi gerek. Yani, yapılan söyleşide, (her ne kadar iyi niyetli olarak) bahse konu edilse de tam bir açıklık, özgün bir tanım-tavsiye, öngörü yok.
Yeri gelmişken hemen dikkatinize arz edeyim: Basın Ahlak Yasası, basın çalışanı gazetecilerin uymayı kabul ve taahhüt ettikleri, yasal dayanağı olmayan bir anlaşma metnidir.
Bu yasa, hemen akla gelecek türden TBMM tarafından onaylı, yazılı ve resmi bir ‘kanun’ değildir. 14 Şubat 1952’de Uluslararası Basın Enstitüsü'nün ilkeleri Türkiye için de geçerli sayılmıştır. Ayrıca, 1960 darbe sürecinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” adı altında bir metin hazırlamış ve bu metin, 24 Temmuz 1960 tarihinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın ortak girişim sonucu düzenlenen törenle, gazeteciler ve yayın kuruluşları temsilcileri tarafından imzalanmıştır.
Hatırlatma ve yukarıdaki röportajla ilişkilendirme bakımından ele alıyorum. İşte o metnin özgün hükümleri:
1. Gazetecilik mesleği, kişisel yarar için ve kamu zararına kullanılamaz.
2. Ahlaka aykırı ve müstehcen yayın yapılamaz.,
3. Şeref ve haysiyetlere karşı haksız yayın yapılamaz, kişi ve kurumlar aleyhinde iftirada bulunulamaz..,
4. Din istismarı yapılamaz.,
5. Haberler doğruluğuna emin olunmadan yazılamaz.,
6. Taraf tutan fikirler haber metninde verilemez.,
7. Yayınlanmamak kaydıyla verilen bilgiler yayınlanamaz.,
8. Yanlış yayınlar dolayısıyle gönderilen tekzipler en kısa zamanda yayınlanır.
Bu sekiz madde ışığında mevcut basını mütalaa edin ve gözden geçirin lütfen. Mevut ve münteşir (yayını devam eden) basın-yayın (medyanın) kaç tanesi bu şartlara uymakta; Kişisel yarar gözetmeden kamu yararına yayın yapmakta? Ahlaka aykırı müstehcen yayın yapmamakta! Şeref ve haysiyete itibar etmekte, din istismarı yapmamakta, haberleri dosdoğru vermekte, taraf tutmamakta, taahhüt ve kayıtlara uymakta ve gönderilen tekzipleri mutlaka yayınlamakta!... Bilen varsa beri gelsin.
Bunun dışında bir de, Basın Konseyince 15 Aralık 2001 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe konulan; “Basın Konseyi İletişim Meslek İlkeleri” konu başlıklı bir metin daha bulunmaktadır. Sağlıklı ve mukayeseli bir değerlendirme yapılabilmesi bakımında bu ilkeleri de dikkatinize arz ediyorum. Buyurun:
BASIN KONSEYİ İLETİŞİM MESLEK İLKELERİ
1-Yayınlarda hiç kimse; ırkı, cinsiyeti, sosyal düzeyi ve inançları nedeniyle kınanamaz, aşağılanamaz.
2-Düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğünü sınırlayıcı; genel ahlak anlayışını, din duygularını, aile kurumunun temel dayanaklarını sarsıcı ya da incitici yayın yapılamaz.
3-Kamusal bir görev olan gazetecilik, ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilemez.
4-Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan ve iftira niteliği taşıyan ifadelere yer verilemez.
5-Kişilerin özel yaşamı, kamu çıkarlarının gerektirdiği durumlar dışında, yayın konusu olamaz.
6-Soruşturulması gazetecilik olanakları içinde bulunan haberler, soruşturulmaksızın veya doğruluğuna emin olunmaksızın yayınlanamaz.
7-Saklı kalması kaydıyla verilen bilgiler, kamu yararı ciddi bir biçimde gerektirmedikçe yayınlanamaz.
8-Bir basın organının dağıtım süreci tamamlanmadan o basın organının özel çabalarla gerçekleştirdiği ürün, bir başka basın organı tarafından kendi ürünüymüş gibi kamuoyuna sunulamaz. Ajanslardan alınan özel ürünlerin kaynağının belirtilmesine özen gösterilir.
9- Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmedikçe hiç kimse "suçlu" ilan edilemez.
10-Yasaların suç saydığı eylemler, gerçek olduğuna inandırıcı makul nedenler bulunmadıkça kimseye atfedilemez.
11-Gazeteci, kaynaklarının gizliliğini korur. Kaynağın kamuoyunu kişisel, siyasal, ekonomik ve benzeri nedenlerle yanıltmayı amaçladığı haller bunun dışındadır.
12-Gazeteci görevini, taşıdığı sıfatın saygınlığına gölge düşürebilecek yöntem ve tutumlarla yapmaktan sakınır.
13-Şiddet ve zorbalığı özendirici yayın yapmaktan kaçınılır.
14-İlan ve reklam niteliğindeki yayınların bu nitelikleri, tereddüte yer bırakmayacak şekilde belirtilir.
15-Yayın tarihi için konan zaman kaydına saygı gösterilir.
16-Basın organları, yanlış yayınlardan kaynaklanan cevap ve tekzip hakkına saygı duyarlar.
BİR BAŞKA AÇIDAN:
Şimdi bir de; konuya daha farklı bir açılım kazandırmak amacıyla “Yardımcı Doçent Doktor Emel Baştürk Akça’nın TASAM’da yayınlanan 04 Ekim 2008 tarihli ‘Habercilikte Yeni Arayışlar Ve Hak Haberciliği’ başlıklı makalesini inceleyelim:
Emel Baştürk Akça; “Bağımsız İletişim Ağı’nın hak haberciliği” konulu, “Batman’da yaşananlarla ilgili olarak Sabah gazetesi’nin haberi”, Curran, James’in “Medya ve Demokrasi: Yeniden Değer Biçme” ve “Uzun, Ruhdan (2006)”, “Gazetecilikte Yeni Bir Yönelim: Yurttaş Gazeteciliği” eser, inceleme ve araştırmalarını baz alıp referans gösterdiği özgün bir çalışma.
Önce inceleme, değerlendirme ve önermeyi dikkatle okuyalım:
BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞI’NIN HAK HABERCİLİĞİ
“Medya ve özelde de gazeteciliğe/haberciliğe liberal demokrasilerin işleyişi içinde atfedilen hayati rol bir süredir tartışılmaktadır. Medyada yaşanan tekelleşme, doğru düşünceye, düşüncelerin serbest pazarında ulaşılabileceğini savunan liberal görüşü sorunlu hale getirmiştir. Çünkü düşünceler serbest bir pazarda dolaşma imkânını çoktan yitirmiş, haber ve bilgi tekelleri oluşmuştur. Bu yazıda medyanın geldiği bu noktada haberciliğin yeniden demokrasiyi besleyen temel alanlardan birisi haline gelebilmesi için ortaya konan farklı yaklaşımlar ele alınmıştır. Liberal yaklaşımın tam karşısında konumlanan eleştirel perspektif içinde dile getirilen barış gazeteciliği ve hak haberciliği kavramları açıklanmaya çalışılmıştır.
LİBERAL DEMOKRASİ VE HABERCİLİĞİN SORGULANMASI
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 1990’lı yıllar, kimi çevrelerce kapitalizmin mutlak zaferinin ilan edildiği yıllar olduğu kadar, liberal demokrasinin mevcut süreçlerinin de sorgulandığı yıllar olmuştur. Bir yandan liberal ekonomiye geçiş yapmaya çalışan Bağımsız Devletler ve Doğu Avrupa ülkeleri batıyı kendilerine model alırken, bir yandan da aslında bu modelin demokrasiyi ne kadar sağladığı da tartışılıyordu.
Bu sorgulama süreci, liberal demokrasinin vazgeçilmez bir parçası olarak değerlendirilen gazetecilik ve daha genel anlamda medyanın rol ve işlevlerinin de sorgulanması sonucunu doğurdu. Habercilik, hem medyanın ekonomik yapısı, hem de habercilik pratikleri açısından yeniden masaya yatırıldı.
DOĞRU DÜŞÜNCE VE DÜŞÜNCE PAZARI
Liberal görüşün savunduğu gibi, doğru düşünceye düşüncelerin serbest pazarı içinde ulaşabilmek mümkün müydü? Yoksa gittikçe yoğunlaşan tekelci sistem içinde düşüncelerin serbestçe dolaşımı zaten mümkün değil miydi? Ekonomi-politik yaklaşımlar bu sorular ışığında medyanın ekonomik yapısının, haberciliğe yansımalarını tartışmaktaydı. Liberal yaklaşıma göre kitle iletişim araçlarının özel mülkiyet elinde bulunması ve siyasal iktidar tarafından bu araçların doğrudan baskı altında tutulmaması, iletişim özgürlüğünün temel ve yeter şartlarıdır. Ancak zamanla medyada yaşanan tekelleşme, düşüncelerin pazarda serbestçe dolaşımı ilkesini geçersiz kılar, haber ve bilgi tekelleri oluşmasına neden olur. Böylece liberal yaklaşımın gazeteciliğe yüklediği işlevler de tartışmalı hale gelir.
HABERCİLİK VE TÜCCARLIK !...
Haberciliğin içine düştüğü bu durum, liberal yaklaşıma hem içeriden, hem de dışarıdan eleştirileri beraberinde getirir. Yine liberal yaklaşım içinde kalınarak üretilen düzeltme çabaları, Avrupa’da “kamu hizmeti”, ABD’de ise “toplumsal sorumluluk kuramı” adı altında karşımıza çıkmaktadır. Bu düşünceye göre haberciler her şeyden önce bir kamu hizmeti yapmaktadırlar ve kamunun çıkarlarını ön planda tutarlar.
Bu hizmetin iyi bir biçimde yerine getirilebilmesi için de habercilerin, bazı profesyonellik ilkelerine bağlı kalmaları gerekir. Başka bir ifadeyle, pazarın koşulları, düşüncelerin serbestçe dolaşımını kısıtlayıcı bir işlev görse de gazetecinin/habercinin profesyonel bir sorumluluk içinde olması bu kısıtlamayı ortadan kaldırmanın bir aracı olabilir. ‘Profesyonel sorumluluk’ ideolojisi, aslında liberal yaklaşıma bir eleştiri getirmekten çok, piyasanın işleyişini eleştirmektedir. Önerdiği çözüm ise Curran’ın da işaret ettiği gibi yapısal bir reform yapmadan, medyanın demokratik rolünün onarılmasına yöneliktir. “Haberin aktarılmasında sansasyona ve önemsizleştirmeye dönük pazar baskılarının, bilgilendirmeye bağlılıkla ortadan kaldırılabileceği düşünülür”.
PROFESYONEL SORUMLULUK MODELİ
Haberciliğin temel vurgusu özgürlüklerden, habercilerin sorumluluğuna kaymıştır. Habercilikte standart değerler belirlenmesi, haber değeri kriterlerinden haber yazımına, haberin sunumuna kadar her alanda belirli kriterler saptanmış olması, haberciliği kamuya ya da topluma karşı sorumlu kılmanın yoludur. Profesyonel sorumluluk modeli, elde edilen bilgileri doğrulamada, farklı kaynaklara yer vermede ve muhalif yorumlamaları aktarmada belli kuralların benimsenmesini önerir. Medyada etik üzerine yapılan çalışmaların büyük bölümü de haberciliği belli standartlara bağla çabasının ürünleridir.
Ancak bu çabalar, medyanın ekonomi-politik yapısını, medya-iktidar/ideoloji ilişkisini tartışma dışı bıraktıkları için buz dağının görünen kısmını düzeltmeye çalışmaktan öte sonuçlar doğurmamaktadır.
Liberal yaklaşıma dışarıdan gelen eleştiriler ise, yaklaşımın basın özgürlüğünün temel kriteri olarak gördüğü kitle iletişim araçlarının özel mülkiyet elinde bulunması düşüncesinden başlayarak, profesyonellik ideolojisini de sorgularlar. Kitle iletişim araçlarının kar amacı güden özel şirketlerin elinde olması, medyanın özgürlüğünü sağlamaktan çok, onu piyasanın baskısı altına sokmuştur. Tiraj/rating kaygısı, reklam verenlerin baskısı, siyasal iktidarla olan ilişkiler basın özgürlüğünün önündeki temel engeller olarak durmaktadır. ‘Profesyonel sorumluluk’ ideolojisi ise bütün bu yapının sorumluluğunu habercilerin üzerine yüklemekte, haberde yanlılık/taraflılığı habercinin kasıtlı manipülasyon çabasına indirgemektedir. Oysa ki, haberciler ‘doğru’ ve ‘dürüst’ habercilik yapmayı ilke edinse bile medyanın yapısı ve hatta profesyonellik ilkelerinin kendisi bir yanlılığa neden olmaktadır. Liberal görüşe dayanan etik çalışmalarının büyük bölümünde olduğu gibi, ‘iyi’, ‘doğru’ haberin kriterlerini, kurallarını belirlemeye çalışmak, öncelikle şu düşünceleri ön kabul olarak almak demektir;
1- “iyi”, “doğru”, “gerçek” haber diye mutlak kavramların olabileceği, 2- Yine bu kavramlara karşılık gelecek haber üretiminin de mümkün olabileceği,3- Basın Ahlak İlkeleri’nin, “doğru”, “dürüst” bir gazeteciliğin yegâne sağlayıcısı oldukları…
ELEŞTİREL YAKLAŞIM
Eleştirel yaklaşım, haberin ‘gerçek’in kendisi olduğu düşüncesini reddeder. Haber, gerçeğin yeniden inşasıdır. Dolayısıyla ‘gerçeği’ olduğu gibi yansıtan bir haber biçiminden söz edilemez. Ayrıca habercinin tarafsız olabileceği düşüncesini de reddeder. Habercinin de bir ideolojisi vardır ve haber, her şey önce dili kullandığı için önce toplumdaki baskın ideolojiden, sonra da habercinin ideolojisinden bağımsız olamaz. Habercilikte standart kurallar, haberi ‘doğru’ ve ‘tarafsız’ kılmaz. Aksine bu kurallar, değerler ya da kriterler, haberdeki yanlılığı gizlemenin araçlarına dönüşmüştür.
Her gün meydana gelen yüzlerce olaydan hangilerinin haber olarak seçileceğini belirleyen haber değeri kriterleri, hangi konuda kimin görüşüne başvurulacağını belirleyen ‘akredite haber kaynağı’ tanımı, haberlerin manşette ya da iç sayfalarda değerlendirilmesini sağlayan ‘öncelik sıralaması’ ya da hiyerarşisi, tekelci piyasa koşulları içinde işleyen bir medya ortamında biçimlenmiştir. Bu kriterlerin bir sonucu olarak haber metinleri, ekonomik ve siyasal iktidarı ve egemen söylemi yeniden üreten metinlerdir. Haberler, söylem seçkinlerinin görüşlerine başvurularak oluşturulur ve onların iktidarı yeniden kurulur.
EKONOMİK VE SİYASAL GÜCÜN ROLÜ
Ekonomik ve siyasal güce sahip olmayan (kadınlar, çocuklar, yoksullar, işçiler, engelliler ya da muhalifler) medyada ancak olumsuz biçimde haber olurlar. Yoksullukları nedeniyle muhtaç duruma düştüklerinde, cinayete kurban gittikleri ya da istismar edildiklerinde haber bültenleri ya da gazete sayfalarında görünürler.
Bu durumlar dışında görüşlerine çok az başvurulur.
Hatta kurban olduklarında bile yaşadıkları mağduriyeti kendi dillerinden anlatmak imkânına sahip olamazlar. İşte bu nedenle haberin kendisinin –kasıtlı bir manipülasyon çabası olmasa da – yalnızca belli kesimlerin sesine kulak veren, yanlı ve dolayısıyla hak ihlalleri içeren metinler oldukları kabul edilmektedir. Eleştirel yaklaşımın medyanın iktidar/ideolojiyle olan ilişkisi ve haber metinlerinin yapısal olarak yanlılık taşıyan metinler olduğuna ilişkin görüşleri, ideolojiyle ilgili çalışmaların da yoğunlaşmasıyla büyük ölçüde kabul görmüştür. Şimdi üzerinde durulan şey, haberde yapısal yanlılığa neden olan profesyonel haber pratiklerinin dönüştürülmesi çabasıdır. ‘Alternatif habercilik’, ‘hak haberciliği’, ‘barış gazeteciliği’ gibi isimler altında habercilikte yeni arayışlara tanık olunmaktadır.
HAK HABERCİLİĞİ
‘Hak haberciliği’ kavramına Bağımsız İletişim Ağı (BİA2)’nın isim babalığı/anneliği yaptığı söylenebilir. Farklı bir habercilik anlayışını tartışan BİA, geçtiğimiz yıl İletişim Fakültesi öğrencilerine “Hak Haberciliği” ödülleri vererek, haberci adaylarının bu konuda bilinçlenmesine öncülük etmeye çalıştı.
Hak haberciliği kavramı öncelikle, medya metinlerinin ve özelde de haber metinlerinin hak ihlalleriyle dolu olduğu düşüncesinden yola çıkmaktadır. Haberciler, kendilerine öğretilen egemen haber üretme ‘stratejileri’ne bağlı kalarak haber yaptıklarında, -bu yapının kendisinden kaynaklı olarak- hak ihlallerine neden olurlar. Haber etiğine ilişkin kurallar da bu hak ihlallerini engellemek için yeterli değildir. Çünkü bu durum haberin, etik olup olmamasından daha farklı bir şeydir. Haber metinleri etik kuralları ihlal etmediği durumlarda da hak ihlallerine neden olabilmektedirler.
Örneğin son birkaç yıldır Batman’da yaşanan kadın ölümlerini, dokuz genç kızın intihar karşıtı eylemine kadar gündeme taşımamak bir hak ihlalidir. Haber değeri kriterleri açısından Batman’da yaşananlar, ölü sayısı ciddi rakamlara ulaşana kadar haber değeri taşımamıştır. Haberde kullanılan dil, farklılıkları ötekileştiren, ayrımcı bir dildir. Kadınlarla ilgili haberlerde bu ayrımcılığı açık biçimde görmek mümkündür.
Haberlerde, kadınlar eğer fail konumundaysalar, metin içinde cinsiyetlerine yönelik bir vurgu neredeyse her zaman mevcuttur. “Kadın bakanın şaşırtan açıklaması”, “kadın bakan bir kadını kurtardı”, “kadın şoför alkollü çıktı”, “kızlar sokak ortasında kavga etti”… gibi örnekler medyada karşımıza çıkan haber başlıklarından bir kaçı.
HABER DİLİ
Habercilikte standartlaşmış kurallar, haber dilini de belirler. Örneğin, siyasal iktidarın açıklamaları “belirtti”, “bildirdi”, “açıkladı” gibi kesinlik bildiren ifadelerle verilirken, sendikalar, işçi temsilcileri gibi sivil toplum örgütleri ve muhalif grupların açıklamaları iddia düzeyinde kalır. Bu sunuş biçimi, mevcut iktidarı meşrulaştırır, ona olan güveni tazeler. İktidar/güce sahip olmayanların düşünceleri, yapıp ettikleri ise en başından ikincil konuma itilir. Peki, hak haberciliği dediğimiz şey nedir?
Hak haberciliği, haberdeki hak ihlallerini, ötekileştirmeyi, yok saymayı ortadan kaldırmak için belirli ilkeler, kurallar belirlemekten öte, habercilerin habere ve hak ihlaline bakışını değiştirecek girişimlere ihtiyaç duyulduğunun altını çizmektedir. Habercilik, yalnızca olay yerinde/anında olup biteni ‘doğru’ biçimde yansıtmanın ötesinde bir sorumluluk gerektirmekte, insan hak ve özgürlüklerine duyarlı bir bakış ve dilin yerleştirilmesi gerekmektedir.
POZİTİF AYRIMCILIK VE MEDYA
Hak haberciliği, medyanın tarafsız olamayacağı düşüncesini daha da ileriye taşıyarak, idealize edilen biçimiyle bir tarafsızlık söz konusu olsa bile, böyle bir tarafsızlığı hedeflememektedir. Medya, tarafsızlık bir yana, medyada sesini duyuramayanların, görünür olamayanların sesini duyurmak yönünde taraflı olmalıdır.
Başka bir ifadeyle medyada pozitif ayrımcılık yapılmalıdır.
Benzer biçimde barış gazeteciliği de yalnızca habercilerin değil, tüm medya çalışanlarının, savaşta tarafsız olmasını değil, barıştan yana tavır alması gereğini savunur.
Hak haberciliği kavramı iki şeye işaret etmektedir.
Birincisi, insan hakları ihlallerinin medya tarafından izlenmesi, haber yapılması, böylelikle korunup iyileştirilmelerine, demokratikleşmeye katkıda bulunulmasıdır. Başka bir ifadeyle medyanın insan hakları ihlalleri konusunda, bu alanda çalışan örgütlerle birlikte hareket ederek, ihlallerin önlenmesi için çalışması arzulanır.
Yukarıda verilen Batman’da yaşanan kadın ölümleri örneğinde oldu gibi medyanın Batman’da yaşananları, ölü sayısının büyüklüğüne bakmaksızın takip etmesi, arkasında yatan nedenleri araştırması gerektiğini savunur.
İkincisi ise ilkini bir adım daha ileriye götürerek, medyanın hem hak ihlallerinin takipçisi olması, hem de bizzat medya tarafından yapılan hak ihlallerinin de ortadan kalkması gibi bir düşünceyi ifade eder. İşte bizzat medya tarafından yapılan hak ihlallerini önlemin yolu da egemen haber pratiklerini, standart kuralları sorgulamak ve dönüştürmekten geçmektedir.
BİA2 ve kadın örgütleri işe medyada kadınlara yönelik olarak kullanılan ayrımcı ifadeleri ortadan kaldırmaya çalışmakla başladılar. Kadının medyada görünür olması, kendini bir iktidarın dolayımına ihtiyaç olmaksızın ifade edebilmesinin yollarını aradılar. Bunun için kadınların kendi yayın organlarına sahip olmaları, kendi haberlerini kendilerinin yapması gibi yollar denendi. Ancak bu girişimler şunu gösterdi ki ana akım medyada bir değişiklik yaratılmadığı sürece, bu tür girişimlerin istenen hedefe ulaşabilmesi çok zor.
Şimdi farklı bir habercilik anlayışının daha geniş kitlelere anlatılması ve bu habercilik örneklerinin çoğaltılması gerekmekte…
İNSAN HAKLARINA DUYARLI HABERCİLİK
Bunun için iletişim fakültelerinden başlayarak, medya çalışanlarına insan haklarına duyarlı bir habercilik anlayışı için eğitimler verilmesi başvurulabilecek yollardan biri.
Nitekim BİA2 hem çeşitli seminerlerle, hem yayımladığı kitaplarla hak haberciliğini anlatmaya çalışmakta. Ancak, insan haklarına duyarlı bir haberciliğin yalnızca habercilerin eğitilmesi yoluyla sağlanabileceğini düşünmek, bizi liberal yaklaşım içinde anlattığımız ‘profesyonel sorumluluk modeli’ ile aynı noktaya getirmektedir.
Daha açık bir ifadeyle, habercilerin insan haklarına duyarlı bir bakış geliştirmesi gereğine vurgu yaparak, sorumluluğu habercilerin omuzlarına yüklemektedir.
BARIŞ GAZETECİLİĞİ
Barış gazeteciliği, hak haberciliği gibi arayışlar, medyanın yarattığı hegemonyaya direnme, bir karşı hegemonya yaratabilme umudu olarak oldukça önemli çabalardır.
Ancak medyanın ekonomik yapısını göz ardı ederek, habercilikte bir değişim yaratabilmek oldukça zordur. Habercilikte yeni arayışların, liberal yaklaşım içinde geliştirilen reform çabalarına yöneltilen eleştirilerden uzak kalabilmesi için ekonomi-politik yaklaşımla desteklenmeye ihtiyacı vardır.”
YORUM:
Akademik bir yaklaşımla yapılan bu araştırma da, tıpkı güncel versiyonları ve yakın dönem örnekleri gibi, gazeteciliği salt habercilik düzeyinde ele almakta, esas amaç, mana ve muhteva daraltmakta, güncel sorunlar irdelenmemekte ve adeta mukayesesiz bir mesleki kavram kargaşası ortaya çıkmaktadır.
Bu durum, şimdilerde yıkılma ve yok olma aşamasına gelen vahşi kapitalizm, insani değerler düşmanı sosyalizm, henüz net bir tanıma kavuşamamış liberalizm ve aleni insanlık düşmanlığı 70 yıllık uygulama sonucu sabit emperyalizm ile komünizmin (sömürgeciliğin) doğal ve beklenir sonucudur. Zira bunların tamamı hırs ve ihtirası öne çıkaran sistemlerdir. Oysa Türk İnkılâbı ‘insanı öne çıkaran’ ve ‘insan için devlet’ kavramını esas alan bir rejimdir. Ki, bu rejimin temeli ‘insanı yaşat ki devlet yaşasın’ inancını racidir.
Bu bağlamda mevcut medya insan hakları adalet ve hukuka da saygılı değildir.
Temeli Birinci Dünya Savaşı öncesine dayanan ve İkinci Dünya Savaşı ile ivme kazanan ‘yenidünya düzeni’ ütopyasınca üretilen hegemonik anlamda profesyonel gazetecilik, ilk bölümlerde tanımladığımız profesyonel sorumluluk ilkesini dejenere etmiş; İlerleyen süreçte gazetecilik haberciliğe, ‘objektif habercilik ve tarafsız yorumculuk’ da maalesef hâkim güç (iktidar) yalakalığı ile bir çeşit halk dalkavukluğuna dönüşmüştür.
Bu durum “liberal demokrasinin vazgeçilmez bir parçası olarak değerlendirilen gazetecilik ve daha genel anlamda medyanın (medyacılığın) güncel etki, rol ve işlevlerinin de sorgulanması sonucunu doğurmuş; Habercilik, hem medyanın ekonomik yapısı, hem de habercilik pratikleri açısından” yeniden masaya yatırılmasını zorunlu kılmıştır.
Türk basın mevzuatı da 5680 Sayılı Kanunla başlayıp (1950) 5187 Sayılı yasaya (2004) kadar yaşanan süreç de, bu değişim ve dönüşümün olumsuz etkilerinden oldukça nasiplendi. Dünya örneklerinde olduğu gibi bizde de zaman içinde sektörde/medyada oluşan tekelleşme, düşüncelerin pazarda serbestçe dolaşımı ilkesini geçersiz kıldı. Buna paralel haber ve bilgi tekelleri oluştu. Tarihi ilkeler bir kenara itildi ve unutuldu. Böylece, gerçekten liberal yaklaşımın gazeteciliğe yüklediği işlevler tartışmalı hale gelerek sorunlaştı.
Avrupa’nın yıllar sonra kavradığı, basın-yayın ve gazeteciliğin “kamu hizmeti”, ABD’ nin ise “toplumsal sorumluluk kuramı” adı altında karşımıza çıkardığı sözde yeni düşünceler aslında Türk İnkılâbının temel fikirleridir. Bu sözde yeni düşünceye göre (gazeteciler değil) haberciler her şeyden önce bir kamu hizmeti yapmaktadırlar ve kamunun çıkarlarını ön planda tutmak zorundadırlar. Yani çağdaş (!) denilen dünyanın bu gün geldiği nokta, Türkiye’nin ta 1930’larda bulunduğu ve yaşadığı noktadır.
SONUÇ: Bu gün kısaca ‘medya’ dediğimiz ancak, zaman içinde bütünüyle habercilik alanında kene gibi yoğunlaşan devasa bir sektöre dönüşen iş kolu; Ekonomik ve politik yapısını (sırtını) medya-iktidar/ideoloji ilişkisine dayamış bulunmaktadır. Bu meyanda halk arasında sıkça dile getirilen “medya-mafya-siyaset” söylemi boşuna değildir. Sektörün çıkar ilişkilerine dayalı bu yönü tabulaştırıldığı, tartışma dışı bırakıldığı ve bir nevi dokunulmazlık zırhına büründürüldüğü için görünen kısım sadece buz dağının su üstünü temsil eder. Görünmeyen yüzü çok, karmaşık, girift, karanlık, çözümsüz ve derindir.
Mesele demokrasi, hukuk ve ahlaktan uzaklaşma, hegemonlaşma, tekelleşme ve tröstleşme sürecinde vuku bulan Liberalleşme sorunudur. Konuyla ilgili dışarıdan gelen eleştiriler ise, yaklaşımın basın özgürlüğünün temel kriter olarak gördüğü kitle iletişim araçlarının özel mülkiyet elinde bulunması düşüncesinden başlayarak, profesyonellik ideolojisini de sorgulamaktadır. Kitle iletişim araçlarının kâr amacı güden özel şirketlerin elinde olması, medyanın özgürlüğünü sağlamaktan çok, onu piyasa baskısı altına sokmuştur.
MEDYANIN İŞTİGAL (FAALİYET) ALANI
Oysa medyanın (gazeteciliğin) tarafsızlık ve bağımsızlığını koruyabilmesi ve bu özelliğin sürdürülebilir olabilmesi için medya şirketi, patronları, ortak ve iştirakçilerinin; Basımevi (matbaa), yayınevi, ajans, gazete, dergi, radyo, televizyon ve web dışında hiçbir imkan, kaynak, iş ve iştigale sahip olamamaları zorunludur. Aksi takdirde, yani medya patronlarının bakkal dükkanı dahil başkaca iktisadi, sınai ve taahhüt işleri yapmaları halinde bunlardan şantaj, baskı, rüşvet, istimal, yolsuzluk ve ülkemiz düşmanları ile iştirak ve işbirliği dahil her şey beklenebilir.
Tiraj/rating kaygısı, reklâm verenlerin baskısı, siyasal iktidarla olan ilişkiler basın özgürlüğünün önündeki temel engeller olarak durmaktadır. ‘Profesyonel sorumluluk’ ideolojisi ise bütün bu yapının sorumluluğunu habercilerin üzerine yüklemekte, haberde yanlılık/taraflılığı habercinin kasıtlı manipülasyon çabasına indirgemektedir.
Oysaki haberciler ‘doğru’ ve ‘dürüst’ habercilik yapmayı ilke edinse bile medyanın yapısı ve hatta profesyonellik ilkelerinin kendisi bir yanlılığa nedendir. Liberal görüşe dayanan etik çalışmalarının büyük bölümünde olduğu gibi, ‘iyi’, ‘doğru’ haberin kriterlerini, kurallarını belirlemeye çalışmak, öncelikle şu düşünceleri ön kabul olarak almak demektir;
Sorunsalın irdelenmesinde baz alınan ‘eleştirel yaklaşım’ haberin ‘gerçek’in ta kendisi olduğu düşüncesini reddetmektedir.
Oysa burada söz konusu haberin kendisidir ve cereyan ediş biçimiyle verilmek, olduğu gibi kullanılmak zorundadır. Zira bu kamu vicdanının gereğidir. Ancak, haberle ilgili yorum ve köşe yazılarında farklı yönlerden incelenebilir, irdelenebilir, sebepleri üzerinde durulabilir ve farklı anlamlar yüklenerek; Kaynaklandığı sorun konusunda çözüm önerileri sunulabilir.
Ancak haber bu yola tevessül edilmemesi gerekir.
Zira objektif haberciliğin, doğrusal yönde gelişimini sürdürmesi lâzım gelen gerçek gazeteciliğin icabı budur. Farklı yaklaşımlar ve haberi konjonktüre göre sil baştan yeniden oluşturarak vermenin etikle bağdaşır yönü yoktur.
Bu teşebbüs toplumu rencide ve kamu vicdanını rahatsız eder.
BİLİM DIŞI YAKLAŞIMLAR
Sektör iddiaları arasında ‘haber, gerçeğin yeniden inşasıdır’ tezi vardır. Dolayısıyla ‘gerçeği’ olduğu gibi yansıtan bir haber biçiminden söz edilemez, denilmektedir. Ayrıca güncel görüş, habercinin tarafsız olabileceği düşüncesini de reddederler. Mevcut sektör ve (zihniyete paralel öğrenci yetiştiren) bilişim-eğitim kurumlarına göre: Habercinin de bir ideolojisi vardır ve habercinin (gazetecinin değil) işini yaparken bunu dikkate alması son derece olağan ve doğaldır. Kaldı ki haber, haberci tarafından her şeyden önce kendi ideolojik dilini, kalıplarını kullandığı ve ideoloji doğrultusunda şekillendirdiği için önce toplumdaki baskın ideolojiden, sonra da habercinin ideolojisinden bağımsız olamaz. Habercilikte standart kurallar, haberi ‘doğru’ ve ‘tarafsız’ kılmaz. Aksine bu kurallar, değerler ya da kriterler, haberdeki yanlılığı gizlemenin araçlarına dönüşmüştür.”
Yani bir anlamda günümüz gazeteciliği ve/veya haberciliğinin sadece demagogluk ve popülizm olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Ki, bu tür bir gazetecilik veya yayıncılığın hem dünya geneli ve hem de Türkiye düzleminde gerçekliği yoktur. İnandırıcılığı da olamaz.
Yine bu sakat zihniyete göre: (maalesef yaşanan gerçek budur) “Haber metinleri, ekonomik ve siyasal iktidarı ve egemen söylemi yeniden üreten metinlerdir. Haberler, söylem seçkinlerinin görüşlerine başvurularak oluşturulur ve onların iktidarı yeniden kurulur.” Bu da, dördüncü güç bağlamında bilimsel bir gerçek ve doğal bir gerek olarak topluma sunulmakta, böylece medya patronları tarafından kurulu ‘saadet zinciri’ her şeye rağmen korunmaya ve sürdürülmeye çalışılmaktadır.
BU BİR KAOSTUR
İşte bu nedenle haberin kendisinin –kasıtlı bir manipülasyon çabası olmasa da – yalnızca belli kesimlerin sesine kulak veren, yanlı ve dolayısıyla hak ihlalleri içeren metinler oldukları kabul edilmekte ve haklı gösterilmeye çalışılmaktadır.
Bu çabasını inat ve ısrarla sürdüren günümüz medya patronlarının büyük bölümü, yani kartel medyası (akredite basın) siyaset ve ticaretin her alanına yayılmış, topumu ulusal ve uluslar arası şirket ve iştirakleri ile adeta ahtapotun kolları gibi sarmış bulunmaktadır.
Hatta o derece ileri giden medya patronları vardır ki, bu gücünü hükümetler üzerinde baskı kurmak, devlet ihaleleri almak, kamudan çıkar sağlamak, küresel emperyalist güçlerin manipülasyonu doğrultusunda yönlendirmeler yapmak, psikolojik savaşa alet olmak, daha da tatmin olmazlarsa şantaj ve darbe yaptırmaya kadar kullanabilmektedirler.
ÜLKE VE DÜNYA BARIŞI İÇİN BÜYÜK TEHLİKE
Bu durum, her şeyden önce yerel devletler ve dünya barışı için büyük bir tehdit ve tehlikedir. Ama maalesef ülkemiz ve dünyada medya, içerik, kapsam, anlam-kavramı, güç ve bağlam olarak bu tehlikeli noktaya kadar taşınmıştır. Bunun başta gelen nedeni: İlmi kalite, siyasi yeterlik, şahsiyet ve haysiyet yönünden yetersiz, buna mukabil ihtiraslı politikacılar yüzündendir. Çünkü onlar, iktidarı millete hizmet için değil çıkarları için istemektedirler.
Eleştirel yaklaşımın medyanın iktidar/ideolojiyle olan ilişkisi ve haber metinlerinin yapısal olarak yanlılık taşıyan metinler olduğuna ilişkin görüşleri, ideolojiyle ilgili açık eğilim çalışmaların da yoğunlaşmasıyla büyük ölçüde kabul görmüştür. Şimdi üzerinde durulan şey, haberde yapısal yanlılığa neden olan profesyonel haber pratiklerinin dönüştürülmesi çabasıdır. ‘Alternatif habercilik’, ‘hak haberciliği’, ‘barış gazeteciliği’ gibi isimler altında habercilikte yeni arayışlara tanık olunmaktadır.
Şimdi nasıl, iflas eden 48 yıllık siyasetin yeniden yapılanması zorunlu hale geldi ise, gazetecilik, basın ve genel olarak medyanın da kendini toparlaması, yukarda ve aşağıda açıklanan temel ilkeler dâhilinde bir özeleştiri yapması ve kendi içinde bir sorgulama ve yargılama cihetine gitmesi lazımdır.
Bu özeleştiri objektif norm ve kriterler çerçevesinde gerçekleşir, politize oluş, Türkiye aleyhine angajmanlara girmiş, iş takipçisi, soygun-vurgun şebekesi ve şantaj organizasyonuna dönmüş paçavralar temizlenip, ayıklanabilirse eğer, basın camiası kendini kurtarabilir.
Kaldı ki medyanın bu özeleştiri, kendini bulma, kişilik ve kimlik kazanma çabası; Hem hak ihlallerinin takipçisi olması, hem de bizzat medya (kendi camiası) tarafından yapılan hak ihlallerinin de ortadan kalkması gibi bir iyi niyet, yaklaşım ve düşünceyi ifade eder. İşte bizzat medya tarafından yapılan hak ihlallerini önlemenin yolu da egemen haber pratiklerini, yukarda vazedilen ilkeler doğrultusunda mevcut aykırı standart ve olumsuz kuralları sorgulamak, yargılamak ve dönüştürmekten geçmektedir.
ANADOLU BASINI MESELESİ!..
Çalışmanın sonuna yaklaşırken burada iki önemli meseleyi vurgulamak isterim.
Bunlardan birincisi aidiyet –bir başka anlatımla- anlayış (format) ve tiraj konusu, diğeri de giderek üzerindeki baskılar yoğunlaşan ve hayat damarları kopartılmaya çalışılan Anadolu Basını meselesidir.
Buna göre: Genel söylem itibarıyla ‘Ali Kemal Medyası’, ‘akredite basın’ veya çok daha yaygın bir ifadeyle: “Türkiye de Türkçe yayın yapan kökü dışarıda yabancı medya” nın günlük tirajı 3 milyon civarında; Ülkemiz ve halkımız adına tarihi trendini ısrarla sürdüren ve ilkelerini kamu yararı yönünde koruyan ‘milliyetçi, sağcı veya ulusal’ diye muhtelif tarz, format ve biçimlerde tanımlayabileceğimiz milli basının tirajı ise, 60-70 bin dolayındadır.
Keza, benzer formatta yayın yapan Radyo ve Televizyonların da izlenme ve dinlenme oranları buna paralel olup; Akil insanlar arasında bu durum büyük kaygı yaratmaktadır.
Şu kadar ki, söz konusu okuma, dinleme ve izleme oranları genel nüfus ile birey bazında kıyaslandığında, 3 milyon dolayında satış yapan, çokça dinlenen ve yoğunlukla izlenen medyanın inandırıcı ve belirleyici olmadığı gözlendiğinden, bu bir teselli unsuru olarak görülmektedir.
Anadolu Basını’na gelince:
Özellikle son 7-8 yıldır ulusal basın dediğimiz kartel medyası yerel ve bölgesel basını ele geçirebilmek için büyük bir çaba içine girmiş bulunmaktadır. Bir şekilde satın aldığı mahalli ve bölge gazetelerini ya derhal kendine benzetmekte veya kapatmaktadır. Onun için önemli olan, her şeyden önce “namuslu-dürüst, demokrat ve milli” basını susturmaktır. Buna muvaffak olamadığı taktirde bazı kampanya ve furyalarla Anadolu Basınını sesini kısmaya teşebbüs etmektedir.
Son yılların en hain kalkışması da mahalli basının gelir kaynaklarını kurutmaktır.
Hedef: Yerel Basın’ın mahalli ilan kaynaklarını kendine yönlendirmek, bu da mümkün olamıyorsa askı metodunu yaymaktır. Bu hususta enteresan örnekler yaşanmakta, örneğin bazı ilanların ‘tirajı en az 10 bin olan ulusal bir gazetede yayınlanması’ gibi şartlar ihtiva ettiği sıkça görülmektedir. Bunun gibi kısıtlayıcı ve sınırlayıcı tasarruflardan amaç, sadece ve yalnızca Anadolu Basını köreltmek, dumura uğratmak ve etkisizleştirmektir.
Görülen o ki, mesele bununla da kalmamakta akredite medya mahalli basın kuruluşları ve yerel medya derneklerine sızmakta, fitne-fesat yaratmakta ve tesanüdü bozmak için elinden gelen her şeyi yapmaktadır.
Bu teşebbüslerin pek çok amacı ve anlamı vardır. En önde geleni ise mevcut ve mer’i mevzuat uyarı oldukça büyüyen pastayı yandaşlarla paylaşmak, etki alanını mümkün olduğu kadar genişletmek, gücünü ülkeyi idare etme ve siyaseti belirleme yönünde kullanmak.
İZLENMESİ GEREKEN İLKELER:
Bu çalışmada üç ayrı ilkeler grubu yerine göre açıklandı, değerli, dikkatli ve bilinçli okuyucuların mukayesesine sunuldu. Son olarak “Basın Konseyi Sözleşemesi” ni imzalayanların uymak zorunda (!) oldukları ilkeleri dikkatinize arz edeceğim. Böylece, umarım Türk ve/veya Türkiye medyasının içinde bulunduğu durumu, uyguladığı ilkeleri veya ilkesizliği daha iyi görür, anlar ve bundan böyle hangi gazeteyi okuyup, hangi radyoyu dinleyeceğinize ve hangi kanalı izleyeceğinize daha sağlıklı ve bilinçli olarak karar verirsiniz.
BU KARARINIZ ÇOK ÖNEMLİDİR!...
Evet, alacağınız gazete (ister okumak, ister resimlerine bakmak veya temizlik işlerinde kullanmak için alın), dinleyeceğiniz radyo ve izleyeceğini kanal çok önemlidir. Şunu asla unutmayınız ve göz ardı etmeyiniz ki: Asırlardır düşman bizim zaaflarımızdan yararlanmakta ve bilinçsizliğimizden beslenmektedir. Bu onursuzluk ve şuursuzluğa tamamı müthiş derece milliyetçi ve ulusalcı olan ABD ve AB ülkelerinde asla rastlayamazsınız. Peki, bizde niye?
Türk’ler mutlaka ‘Türk, Türkiye, Din, değer ve ahlak düşmanlarından” daha onurlu, sorumlu ve duyarlıdır. Bu muhakkak!.. Haydi, şimdi bu hassasiyetimizi hayata geçirelim.
Basın konseyi sözleşmesini imzalayanların uymak zorunda oldukları ilkeler;
01. Yayınlarda hiç kimse; ırkı, cinsiyeti, yaşı, sağlığı, bedensel özrü, sosyal düzeyi ve dini inançları nedeniyle kınanamaz, aşağılanamaz.
02. Düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğünü sınırlayıcı; genel ahlak anlayışını, din duygularını, aile kurumunun temel dayanaklarını sarsıcı ya da incitici yayın yapılamaz. 03. Kamusal bir görev olan gazetecilik, ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilemez.
04. Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan ifadelere yer verilemez.
05. Kişilerin özel yaşamı, kamu çıkarlarının gerektirdiği durumlar dışında, yayın konusu olamaz. 06. Soruşturulması gazetecilik olanakları içinde bulunan haberler, soruşturulmaksızın veya doğruluğuna emin olmaksızın yayınlanamaz.
07. Saklı kalması kaydıyla verilen bilgiler, kamu yararı ciddi bir biçimde gerektirmedikçe yayınlanamaz.
08. Bir basın organının dağıtım süreci tamamlanmadan o basın organının özel çabalarla gerçekleştirdiği ürün, bir başka basın organı tarafından kendi ürünüymüş gibi kamuoyuna sunulamaz. ajanslardan alınan özel ürünlerin kaynağının belirtilmesine özen gösterilir.
09. Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmedikçe hiç kimse suçlu ilan edilemez.
10. Yasaların suç saydığı eylemler, gerçek olduğuna inandırıcı makul nedenler bulunmadıkça kimseye atfedilemez.
11. Gazeteci, kaynaklarının gizliliğini korur. kaynağın kamuoyunu kişisel, siyasal ekonomik vb. nedenlerle yanıltmayı amaçladığı haller bunun dışındadır.
12. Gazeteci görevini, taşıdığı sıfatın saygınlığına gölge düşürebilecek yöntem ve tutumlarla yapmaktan sakınır.
13. Şiddet ve zorbalığı özendirici, insani değerleri incitici yayın yapmaktan kaçınılır.
14. İlan ve reklam niteliğindeki yayınların bu nitelikleri, tereddüde yer bırakmayacak şekilde belirtilir.
15. Yayın tarihi için konan zaman kaydına saygı gösterilir.
16. Basın organları, yanlış yayınlardan kaynaklanan cevap ve tekzip hakkına saygı duyarlar.

21 Ekim 2008 Salı

BM GÜVENLİK KONSEYİ GEÇİCİ ÜYELİĞİ
Mustafa Nevruz SINACI
Türkiye BM Güvenlik Konseyi'nin 2009-2010 Dönemi Geçici Üyeliğine Seçildi
Geçtiğimiz Cuma (17 Ekim 2008) günü BM Genel Kurulunda yapılan oylamada Türkiye 192 oyun 151'ini alarak Güvenlik Konseyi'nin 2009-2010 dönemi geçici üyeliğine seçildi. 1961'den bu yana Konsey'de görev almayan Türkiye, Batı Avrupa ve Diğer Ülkeler Grubundan seçildi. 1 Ocak 2009'da göreve başlayacak olan ülkemiz için bu haber millete moral oldu. Özellikle 85. kuruluş yılına yaklaştığımız günlerde çok sevindirici bir gelişme.
Genel Kurul'da aldığımız 151 oy, uluslararası politikadaki saygınlığımızın açık bir göstergesidir. Zira, B.M. Güvenlik Konseyi'nde en son görev yaptığımızdan bu yana yarım asır geçse de, bu süre zarfında gerek bölgemizde gerekse dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan krizlerde öncülük ettiğimiz barışı koruma ve çatışmaları önleme rolünün şimdi geldiğimiz noktada çok etkili olduğunu görüyoruz. Ayrıca, Türkiye'nin katılımıyla 2009-2010 döneminde BM reform programında kayda değer adımların atılacağına inancımız sonsuzdur. Uluslararası kamuoyunda ülkemizin prestijini arttıracak bu gelişmenin gerçekleşmesi için bizim lehimize oy veren ülkelere Türk milleti olarak teşekkür etmeyi bir borç biliriz.
MANA VE MUHTEVA
Malum BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ABD gasp ve işgalcilikle, İngiltere ve Rusya sömürgecilikle, Çin 35 milyon Türk’e karşı esaret ve zulümle, Fransa çifte standart, ikiyüzlü ve kalleş politikalar ile maruf. Konseyin bu adaletsiz ve faziletsiz daimi üyeleri yüzünden dünyada adalet, hakkaniyet ve hukuk kalmadı. İnsan hakları, evrensel hukuk ve adalet ahlakı hükümlerine aykırı olarak konseyde veto hakkına sahip işbu sözde kurucular dışında, dünyanın ümidi 10 geçici üyede. Artık Türkiye de bunlardan biri.
Ancak BM Antlaşması gereği geçici üyeler, 5 kıtayı temsilen ikişer yıllığına rotasyon usulü seçilerek görev yapıyor. Aday ülkenin seçilebilmesi üyelerin en az üçte ikisinin oyuyla mümkün. Fakat bu süreçte Türkiye'nin diplomatik düzeyde yürüttüğü çabalara gölge düşüren bazı iç ve Yunanistan (GKRY) gibi dış mihraklar oldu maalesef. Ucu terör ve tedhiş örgütü tahkimatına dayalı muhalif unsurlar BM'nin en önemli organına katılma çabamızın önünde ciddi engel, yalan-iftira ve fesat barikatı oluşturdular. Türkiye bunu unutmamalıdır.
Bu melanet unsurların iddiası, “Türkiye’nin üyelik için, öncelikle insan (!) haklarına (kastettikleri insan hakları falan değil, terör ve tedhiş yaltakçılığıdır) uluslararası hukuka (!) ve evrensel insanlık değerlerine saygısını, tüm uluslararası insan hakları sözleşmelerini onaylayarak kanıtlamak zorundadır” biçimindeydi. Onaylanması istenen sözleşmelerin başında: “TC’nin egemenlik ve hükümranlık haklarına aykırı” Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Roma Statüsü gelmektedir.. Bunlar; Terör ve tedhiş örgütünün ihtiras derecesinde talep ve telkin ettiği Mülteciler Yüksek Komiserliği konusunda henüz bir anlaşmanın olmamasını, “şimdiye dek GK'ne üye olan ülkelerin hiçbirinde böyle bir durum yoktur" savı ile karşı propaganda konusu yapmışlardır. Dahası bu platformlarda Türkiye Irkçılık, işkence, Milliyetçilik ve soykırımla suçlanmıştır. Şu kertede bu da asla unutulmamalıdır!..
OYSA: Türkiye, BM Güvenlik Konseyinde 1951-1952, 1954-1955 dönemleri ve son olarak 1961 yılında Polonya ile paylaşılan 1 yıllık üyeliğiyle tecrübe kazanmış, temayüz etmiş, umur-u devlet ilkesi ve kadim siyaset geleneği olan, imparatorluk bakiyesi saygın bir Adalet ve Hukuk Devletidir. Dönem itibarıyla Türkiye’nin geçici üyeliği bile dünya barışı için özgürlük ve güvenlik bağlamında çok büyük bir atılım ve açılım fırsatı yaratacaktır.
Kaldı ki, Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Türkiye’nin üyeliği için yapılan lobi faaliyeti ve kulis çalışmalarına 50 milyon dolar harcandığını açıkladı. Yaşadığımız siyasi, sosyal, kronik ekonomik ve güvenlik krizi sürecinde bu, millet için çok büyük fedakârlıktır. Oysa konseye seçilmek için 128 oy yeterliydi. Şimdi Oradan, Türk-İslâm ve TC düşmanlarını, haçlı ruhu ile ruhlanan ‘İslâmofobi’ simsarlarını ve azgın emperyalistleri hizaya getirme zamanıdır.
Tek mesele: BM Güvenlik Konseyinde dört başı mamur bir, Türkçe duruştur.
***
Avrupa Konseyi’nin Türkiye ‘yolsuzluk’ Raporu
Mustafa Nevruz SINACI

Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu'nun (GRECO) Türkiye hakkında hazırlayıp Eylül ayında yayınladığı iki önemli materyalden "değerlendirme raporu" içeriğinde vaki analizlere göre yoğun siyasi yolsuzluklar korkutuyor, ürkütüyor ve kaygı yaratıyor.
Avrupa Konseyi, yayınlanan değerlendirme raporunda, Türkiye'de yaptığı incelemeler ve gözlemler sonucunda, siyasi düzeydeki yolsuzluğun kaygı yaratacak, insan hakları, adalet ve hukuk sistemini sarsacak düzeyde derin, etkin ve yaygın olduğunu ifade ediliyor.
Raporda yapılan analizlerde bu husus şöyle dillendiriyor:
"GRECO Değerlendirme Ekibi tarafından toplanan bilgiye göre, Türkiye uzun zamandır yolsuzluktan geniş ölçüde etkilenmekte ve bu problemin yargı dahil tüm ülke kurumlarında yaygın olduğu görülmekte; Ayrıca siyasi düzeydeki yolsuzluğun kamu tarafından kaygıyla algılandığı anlaşılmaktadır."
Raporda, TESEV'in bir araştırmasına atıf yapılarak: "Bu araştırmaya katılanların çoğu, devlet sektöründe yolsuzluğun yüksek olduğunu (% 80) söylemişlerdir. Bu oldukça kötümser tablo uluslararası araştırmalar ve GRECO ekibi tarafından toplanan bilgilerle örtüşmekte" denilmektedir. GRECO, saydamlığın artırılması ve kamuda etkin yönetim eylem planı gibi çalışmalar nedeniyle hükümetin takdir edilmesi gerektiğini ancak, yolsuzluğa karşı çok etkin önlemler alınmasını ve daha radikal sistemler geliştirilerek uygulanmasını öneriyor.
İZLEME KURUMU
Ayrıca raporda, Türkiye'de yolsuzluğa karşı ulusal strateji geliştirme ve uygulamayı izlemekten sorumlu özel bir kurum oluşturulması önerisi var. Ekibin önerisi şöyle: "GRECO değerlendirme ekibi, yolsuzluk konusunda yeni stratejiler önermek ve yolsuzluğa karşı ulusal stratejilerin uygulanmasını izlemekten sorumlu olacak şekilde bir kurumun teşkilini tavsiye etmektedir. Böyle bir kurum kamu yönetimini olduğu kadar sivil toplumu da temsil etmeli ve izleme fonksiyonunda bu kuruma belli ölçüde etkinlik ve bağımsızlık verilmelidir."
ÖZEL SAVCI VE POLİS
GRECO değerlendirme ekibi'nin vardığı sonuçlardan biri de Türkiye'de yolsuzlukla mücadelede uzmanlaşma düzeyinin yeterli olmadığıdır. Avrupa Konseyi ekibi, bu amaçla uzmanlaşmış savcılar ve polislerden kurulu bir özel birim oluşturulmasını önermektedir:
"GRECO Ekibi, poliste veya savcılıkta, yalnızca yolsuzluk soruşturmalarına özgü özel bir birimin olmadığını öğrenmiştir. Bazı bölgelerde ve Ankara, İstanbul gibi büyük illerde yolsuzluk suçlarında bir nebze uzmanlaşmış savcıların bulunduğu söylenmiş olmakla; Türkiye de ‘özellikle yolsuzluk suçlarına bakan’ ne merkezi bir savcılık birimi ve ne de polis teşkilatı olmadığı görülmüştür. Türkiye'de tanımlanan yolsuzluk suçu genellikle kamu görevlileri ve siyasilerle bağlantılı olduğu ve önsoruşturmalar teftiş kurullarınca yapıldığından bu durum anlaşılabilir.
Ancak Türkiye'de yolsuzluk suçlarının fazlalılığı ve özel sektörde çok daha yaygın yolsuzluğun kısıtlı tanımlanmış olması karşısında GRECO ekibi çok yönlü, genel, merkezi bir yolsuzlukla mücadele biriminin yolsuzluğun ortaya çıkarılması için gerekli kolluk ortamını (özel polis gücü/Adli Polis) sağlayacağı düşüncesindedir."
Sonuçta: Avrupa Konseyi Türkiye'de yolsuzlukla mücadeleye ilişkin yasal boşluk, engel ve yapısal eksiklikleri saptamış ve alternatif öneriler geliştirerek hükümete sunmuş durumda. Önerilen raporda özellikle siyasi dokunulmazlıkların kaldırılması bir önkoşul olarak görülmekte ve memurin muhakemat Kanunu dâhil olmak üzere bütün dokunulmazlık, imtiyaz ve ayrıcalıklara “açıkça” son verilmesi istenmektedir. Dikkat ediniz lütfen! Bunu bir Avrupa kurumu istiyor. İslâm Konferansı değil. Hükümet için ne kadar acı, utanç ve hicap verici!...
Hatırlarsanız ilk yolsuzlukla mücadele bakanlığı daha 1980 öncelerinde kurulmuştu.
Politik-ACI’lara sorulur!.. 30 yıldır ne yaptınız? Değilse, neden ve niçin yapmadınız? Tüyü bitmemiş yetimin (kul) hakkı, ancak “devletin malı deniz” modunu yaşayan domuzlarca korunmaz. İnsani boyut’un medeni hükümetleri adil-fazıl ve muktedirdir. Hadi bakalım!...

17 Ekim 2008 Cuma

TERÖR ÖRGÜTÜ'NE ON (10) MİLYON EURO
Mustafa Nevruz SINACI
Bakan Mehmet Ali Şahin "PKK'ya tavır almazsanız küçük düşersiniz" diyor.
Edilen sözün sebebi hikmeti şu: “Belçika'nın, 1996 yılında 'Sputnik Operasyonu' ile el koyduğu 10 milyon Euro'yu şimdi bölücü terör örgütü
PKK'ya iade etme ihtimali..”
İhtimalin ötesinde; İadeye makul bir kılıf bulunması veya bizim deyimimizle ‘kitabına uydurulması’ halinde bu para terör-tedhiş örgütüne bal gibi gidecek ve Mehmetçiğe karşı mermi olup gelecek. Olay 06 Ekim 2008 günü basına sızdı. Ertesi gün AB, üç gün sonra, 11’inde de Türk ve dünya kamuoyu (medyasında) yer aldı. İlk tepki doğal olarak konuyla doğrudan ilgili ve hukuki muhatap, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’den geldi. Şahin, Belçika'da Operasyon ile El Konulan PKK Terör Örgütüne Ait 10 Milyon Euro'nun Örgüte İade Edilme İhtimalinin Belirm
esine Sert Cevap Verdi.
İşte o “SERT CEVAP!..”
Karabük'ün Safranbolu ilçesinde 10-12 Ekim tarihleri arasında yapılan Uluslararası 9. Altın Safran belgesel Film festivali etkinliklerine katılmak üzere gelen Adalet Bakanı
Mehmet Ali Şahin, Belçika'da operasyon ile el konulan PKK terör örgütüne ait 10 Milyon Euro'nun örgüte iade edilme ihtimaline dair bir gazeteci tarafından sorulan soruya sert cevap verdi:
"Avrupa Birliği ve üye ülkelerini bu bağlamda küçük düşürücü tavır olur"
Şahin devamla: “Biraz önce yolda öğrendim. Büyükelçimizden aldığımız bilgi kadarıyla, Belçika bu parayı, bu konuyu Lüksemburg'a devretmiş. Henüz bana anlatıldığı kadarıyla kesinleşmiş bir karar yok. Türk Dışişleri, bu konuyu diplomatik yoldan çözmek ve engellemek için yoğun bir çaba içinde. Adalet Bakanlığı olarak bize bir görev düşerse yerine getiririz. Bu tamamen Dışişlerimizin ve büyük elçiliğimizin takip edeceği bir konu…
Özellikle AB ülkelerinin ve AB'nin
PKK'nın terör örgütü olduğuna dair kararın arkasında durmalarını ve teröre destekleyen yayın organlarına para aktarımı ile ilgili bir takım tasarruflara mani olmalarını, Türkiye olarak bekliyoruz. Aksi halde AB ve üye ülkeler tutarsız bir tavır sergilemiş olurlar ki bu, AB ve üye ülkeleri, bu bağlamda küçük düşürücü bir tavır olur. Bir saat önce büyükelçimiz Fuat Bey'den aldığım bu bilgiler, bu istikamettedir. Bu konuyu yakından takip ediyorlar" demiş…
BAKAN ŞAHİN:
"SİNEMA YÖNETMENLERİNE GIPTA İLE BAKIYORUM"
Bakan Şahin, daha sonra Bağlar semti Arslanlar Kültür Merkezi'nde yaptığı konuşmada da, "Siyaseti seçmemiş olsaydım, belgesel film festivaline katılan yapımcı arkadaşlardan biri olabilirdim" dedi ve devamla: "Safranbolulu olmak bir ayrıcalıktır. Ama her ayrıcalığın bir sorumluluğu var. Safranbolulular bu sorumluluklarının gereği olarak bugüne kadar tarihi varlıklarını korudular. Onların yok olmaması için önlem aldılar. Ben sinema sanatını evrensel bir sanat olarak görüyorum. İnsanoğlunun birbiriyle şu anda çok iyi anlaşabileceği iki lisan var. Birisi kültür, sanat diğeri spordur, eğer siyaseti seçmemiş olsaydım, ben de bu festivale katılan yapımcılardan biri olabilirdim” dedi ve daha sonra festival meşalesini yakan "Asya Rüzgârı 21" Japon grubu kimono defilesini izledi.
ŞİMDİ BAKAN’A SORULUR:
On milyon euro kaç mermi, ne kadar mühimmat ve teçhizat eder? Anarşi, terör ve tedhiş örgütü için kaç lejyonerin maaş ve masrafını karşılar? Bu hain tahkimatın Türk Ordusu, masum ve mazlum halkı ile güvenlik kuvvetlerine tevcihinin maliyet ve tahribatı ne olur?
Bakan ‘paranın iadesi halinde’ Belçika ve AB’nin ‘küçük düşeceğini” söylüyor.Ya önlem alınmaz ve ‘ne pahasına olursa olsun, bu devasa miktar nakdin örgüt eline geçmesi’ halinde Türkiye’nin düşeceği durum!
AB zaten pişkin, çok standartlı, ikiyüzlü, kalleş ve kancıktır.
ABD’de öyle değil mi?
Şu hale nazaran Türk hükümeti ilke, umur-u devlet onuru, görev ve sorumluluk idraki ile hareket ederek “her ne pahasına olursa olsun” bu iade ve intikali önlemek mecburiyetinde midir, yoksa değil midir? Mesela bir Japon için bu, “Sorumluluğun mutlak gereğidir” .
Türk’e ise: “Daha sert cevap vermek ve icab
ında Osmanlı Tokadı” atmak yaraşır.
***
ERZİNCAN OVASI ‘DOĞALGAZ’ DEPOSU
Mustafa Nevruz SINACI
(Resim: Hüseyin Hüsnü Gürel, İnş. Yük. Müh. (İTÜ)
İnşaat Yüksek Mühendisi Hüseyin Hüsnü Gürel, günümüzde çok nadir rastlanan bir bilim adamı, vatan, millet, bayrak ve toprak sevdalısı. Yüreğini insana ve insanlık davasına hizmete adamış “Türk halkı el âleme avuç açmasın, düşmanına muhtaç olmasın” diye gece gündüz çalışan fedakâr insan.
Milliyetçilik nedir-ne değildir-i iyi bilen, ülke ve halka hizmet için yaşayan, gereğini hakkıyla, lâyıkıyla yapan örnek ve önder bir ilim adamı O...
Yıllardır ülkemiz handikabı deprem, doğalgaz ve petrol üzerine uğraşır. O, Marmara, Sakarya ve Düzce depremlerini en iyi anlayan, Erzincan depremlerini defalarca fiilen yaşayan bir kişi. O, bir ‘acı’ adamı, ıstırap devi. Bu nedenle kendini millet acı çekmesin; Huzurlu-güvenli, zengin ve mutlu bir hayat yaşasın” idealine adamış.
Öyle ki, aşağıda özetleyeceğim çalışma tam bir ilmi tetkik, tefekkür ve saha etütleri sonucu hazırlanmış müthiş bir rapor; Marmara Havzası, İstanbul ve Anadolu fay hatları ve hareketleri (depremleri) konusunda bütün sır, bilinmeyen ve gizem tarihi süreç içinde incelenmiş, değerlendirilmiş ve bütün çıplaklığı ile, çözümleri dâhil ortaya konulmuş.
Sadece bir bilim adamının, muhatap yetkili, kurum-kuruluş veya sorumlunun değil, herkesin bu raporu okuması, incelemesi gerek. Bir de işin ‘milli servet bağlamında’ ekonomik boyutu var. Şu ahtapotun kolları meselesi ve büyük Atatürk’ün “İktisadi Özgürlük” hedefi!..
İŞTE GERÇEKLER: (10 Ekim 2008 tarihli rapor özeti)

“Marmara Bölgesi, Erzincan Şehri ve Ovası Yeraltı Doğalgaz Patlamaları; Korkunç Afetler ve Erzincan Ovasında 'Çok Zengin Doğalgaz Yataklarının Varlığı" Hakkında Rapor:
Dünyada yalnız Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında yeraltında kil tabakaları arasında düdüklü tencerelere benzer ortamlarda doğalgaz ve suya doygun zeminler yan yana ve beraberce bir arada bulunmaktadır. Marmara bölgesi ile Erzincan şehri ve ovasında deprem hareketleri başlamadan kısa bir süre önce doğalgaz patlamaları ve suya doygun zeminlerde meydana gelen sıvılaşma olayları ile bu zeminler aşağıdan yukarı itilmekte… Yüzey arazi deniz gibi dalgalanmakta… Binalar ile tesisler burgu gibi bükülerek canavarca parçalanmaktadır. Özellikle Marmara denizinde doğalgaz patlaması ile deniz suyu havaya savrulmakta ve meydana gelen Tsunami (yüksek deniz dalgaları) ile Marmara denizi kıyılarında birçok yerler sular altında kalmakta, yeraltında doğalgaz patlamaları ile dünyada benzeri olmayan kıyametler koparcasına korkunç afetleri meydana gelmektedir.
Deprem hareketleri başlamadan önce yeraltında doğalgaz patlamaları ve deprem olayları birbirinden farklı ve başka-başka olaylar olduğundan; bu çok korkunç afetlerin depremler ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu afetl
erin depremlerden ileri geldiği kabul etmekle çok büyük yanılgı içerisine düşülmektedir….”
Bu sadece rapordan birkaç satır. Gerisi müthiş. Baştan sona bilimsel tespit, belge, ispat ve tatminkâr verilerle dolu, kendisi de ‘onurlu ve sorumlu’ bir Erzincanlı olan Hüseyin Hüsnü Gürel, doğrusu fevkalade bir çalışma yapmış. Yapmakla da kalmamış. Rapor özeti, sunum ve eklerini ilgili olabilecek bütün kişi, kurum, kuruluş ve üniversitelere göndermiş.
Ben raporu aldım. Bütün ek ve ayrıntıları ile detaylı inceledim. Erbabıyla mütalaa ve müzakere ettim. Ehil ve akil çevrelerde oluşan kanaat şu: “Hükümet ve halk (özellikle ve başta ENERJİ BAKANLIĞI olmak üzere; Marmara havalisi yerleşkeleri, İstanbul, Sakarya ve Erzincan halkı) derhal konuya el atarak sahiplenmeli, eserin sahibi Hüseyin Hüsnü Gürel dinlenmeli, başta Erzincan ovası doğalgaz potansiyeli ortaya çıkartılmak kaydıyla deprem konusunda da gereken neyse yapılmalıdır”
Rapor zaten ilgili, yetkili ve sorumlu kurumların tamamına iletilmiş durumda.
Ayrıca, bütün ek, açıklama ve ayrıntıları ile
http://kamuhizmeti.blogspot.com/ sitesinde yayında. İsteyenler, hhgurel@hotmail.com adresine mail atabilir veya “Ahenk Sokak. 10/11 Çankaya / ANKARA” adresinde bu değerli bilim adamını ziyaret edebilir.