19 Kasım 2009 Perşembe

TÜRK’ÜM, DOĞRUYUM!...
Mustafa Nevruz SINACI
Ulu’l-emr (yönetim-hükümet) tarafından “milli birlik ve kardeşlik projesi” biçiminde açıklanıp-tanımlanan ve asıl adı “demokratik açılımlar” olan eylem plânının en başında “Kürt açılımı” yer almaktadır.
Bunu; Irak, Ermeni, Rum-Yunan, Kıbrıs, İsrail, AB gibi evrensel; Dil, din, demokrasi, hukuk, ahlâk, anayasa, Alevilik vs., mahalli-yerel, sözde bilimsel, ekonomik-sosyal kültürel açılımlar izliyor. İş bu açılımlarda gözlenen tek ve yegâne temel nosyon “orijinal be objektif” olmamaları; Her birinde hâkim unsur mürailik, iki yüzlülük, yapaylık, sanallık ve zorlama!..
Üstelik her açılımın kendine özgü takipçi, iddiacı ve sav’cısı belirli lobiler var.
Bunlar arasında en dikkat çekeni; çok sinsi ve kurnazca ‘milli birlik-kardeşlik teranesi’ ardına sığınıp-saklanarak, esasta Kürt kisvesi ile Ermenicilik yaptığı ayan ‘GDO-AB’ damgalı dönme, devşirme, koza ve kriptolar. Her biri elli yıldır kamuoyunda iyi tanınıyor. Tanınma nedeni ise: Mâ-aile ‘Türk milleti ve devletinin başına atılan” her taşın altından çıkmaları. Tüm kirli ellerin, menfur emellerin ve belaların patentli sahibi olmaları…
EYLEMLERİ KARAKTERLERİNE UYANLAR
Bu güruhun lâğım çukurlarının bile kabulden hayâ edeceği iğrenç sicilleri var.
Kimlik ve kişilikleri karakter kavramına ters; Ahlâken tam bir çöküntü içindeler.
Bilumum rüşvet, iltimas (my bradır işleri) ayırma-kayırma (hamili kart, kardeş-yoldaş meselesi), görevi kötüye kullanma, hırsızlık-yolsuzluk, gasp-irtikap, suiistimal, organize çıkar örgütçülüğü (yol arkadaşlığı), anarşi, terör-tedhiş taşeronculuğu (bu kisve altında uyuşturucu, beyaz kadın ve insan-köle tüccarlığı, kiralık katillik, GDO, tohum, hormon, ilâç, ilâh ve silâh lobiciliği) ve ticari particilik (siyaset simsarlığı) ile din tüccarlığı yapanlar hep bu güruhtandır.
Bunlar, benzerleri, yardım ve yatakçıları Türk halk lügatinde “domuz” olarak nitelenir.
Zira bu gelenekte: ‘devletin malı deniz’, ‘hırsızlar ve yolsuzlar domuz’dur”
Bahusus güruhun en nefret ettiği “şey”: DOĞRULUK ve DÜRÜSTLÜK!…
Bu nedenle 2009 yılı başından itibaren “AND’IMIZ” a fena taktılar.
Merhum Dr. Reşit Galip tarafından yazılan ve Mustafa Kemal Atatürk tarafından uygun görülerek, tasdik ve tasvip edilen ve bütün okullarda okunması emredilen milli AND.
*Türk’üm, Doğruyum, Çalışkanım!..
BİR İHANET VE MENFUR TEŞEBBÜS
Dahili bedhah, dönme, devşirme, koza ve kriptolar öncülüğünde;
'Andımız kaldırılsın’ başvurusu:
“Diyarbakır'da mazlum-der ile bazı kimseler, okullarda her sabah okutulan "Andımız" ın kaldırılması için Milli Eğitim Müdürlüğü'ne başvurdu...
Diyarbakır'da insan hakları ve mazlumlar için dayanışma derneği (mazlum-der) ile bazı şahıslar, okullarda her sabah okutulan ‘Andımızın’ kaldırılması için İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne başvurdu. Derneğin bir yönetim kurulu üyesi, 'Türküm' ile başlayan antta yer alan ifadeler Türkiye'nin mozaiğine uymuyor” dedi. (Sabah, 13 Haziran 2009 Cumartesi)
YANDAŞ-YOLDAŞ MUTLULUĞU
Müteakiben hadise, akredite dediğimiz; Türkiye’de yayınlanan ‘yabancı medya’da, buna paralel ‘kartel gazetelerinde’ yer aldı. Nesebi bozuklara “mevzii” olsun diye kasten tahsis edilen köşelerden vaveyla yükselmekte gecikmedi. “Evet, evet, ne demek Türk’üm, doğruyum, çalışkanım… Ardından dağa taşa yazılan, Kürt’ün gözünün içine sokulurcasına “Ne Mutlu Türk’üm diyene” demek de çok yanlış!.. Bir üniter devlette olmaz böyle şey, antidemokratik bunlar, hem de şoven, açılımların özüne, ruhuna, amacına aykırı bunlar!..
Sonra ‘hiç umulmadık ve beklenmedik bir biçimde” MİLLİ eğitim bakanı: “Konu elbette tartışılabilir” dedi. Ne yazık, ne ayıp ve ne büyük bir talihsizlik bu!... Haklı ve doğru tepki gösterenlerin sesi-soluğu boğuldu. Yazılmadı, yazdırılmadı. Ekranlar vatanseverlerin ve milli devlet yanlılarının yüzüne kapandı. İhanet şebekeleriyse aylarca gündemden düşmediler.
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE
Bir kere, “Ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesi orijinal değil, soyutlama, aslı şöyle:
“TÜRK Demek: Türk’çe düşünmek, Türk’çe konuşmak ve Türk’çe yaşamaktır. Ne Mutlu Türk’üm Diyene” Sözün özü ve aslı bu. (Bak: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu / MNS)
Vecizenin aslına ve orijinaline 1960 sonrası hiçbir yayında rastlayamazsınız.
Atatürk’ün 1924 (1928) Anayasası ile eser, hizmet ve inkılâpları da perdelenmiş; DP tarafından, 1938-1950 fetret devrinden sonra tekrar canlandırılan ve hayata geçirilen “Milli Rejim Kemalizm” , gizlenen, hafızalardan, hayattan ve tarihten silinmeye, inat, ısrar ve özenle unutturulmaya çalışılan bir rejim haline gelmiştir. AĞA BABALARINDAN ÖRNEK
İşte size menfaatleri uğruna 'analarını bile satarlar' denilen, de’Facto haymatlos ve fiili primitiflerin hayran olduğu, 72 buçuk milletin yaşadığı, kamusal alanda İngilizceden başka bir dil kullanmanın yasak olduğu ABD’de her sabah “ilk, orta ve liselerde” söylenen AND:...
"I pledge allegiance to the flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands: one Nation under God, indivisible, with Liberty and Justice for all"
Yani: “ABD'nin Bayrağına ve o bayrağın simgelediği Cumhuriyete sadakat için AND içiyorum. Herkes için özgürlük ve adaletle, Allah'ın gözetiminde, bölünmez – tek vatan"
ABD kaç yaşında? 233; Osmanlı: 624, ya TC: 86, ayıp, ayıp, utanın biraz!..
NE TÜRK VE NE DE DOĞRU-DÜRÜST
Yukarda verdiğim örnekte açıkça görüleceği üzere; Neseben ve asaleten Türk, bilhassa Müslüman Türk’lerde “insan’a ve insanlığa aykırı” bir eylem, cürüm, teşebbüs ve yüzkarası suç temayülü yoktur. Çünkü, genelde zekâ düzeyi çok düşük primitif varlıklar, kripto-koza, dönme-devşirme, mason-misyoner ile Sırp-Rum-Yunan, Ermeni ve kompleks içinde kıvranan Bulgar halkları gibi kronik Türk-İslâm düşmanlarında çokça ve sıkça görülen bir hastalık bu.
Dolayısıyla “dâhili bedhah” (iç düşman) dediğimiz uzantılarının huyudur kötülük.
Sosyolojik bir vakıa, ama gerçek!...
Örneğin: Genelevlerde hiç (nesepte saf ve asil) Türk kadını yoktur.
Ülkemizi Gümrük Birliği tuzağına atmada acele ve öncülük edenler dönmedir.
NEDEN? ÖNCELİKLE 301 VE CMUK!...
Bunu bir düşünün!..
Neden AB en çok CMUK üzerinde durdu?
Niçin Türkiye, en ağır ve amansız dayatmalara CMUK nedeniyle maruz kaldı.
Hatta bu uğurda ağır cürümler ve cinayetler işlendi?
Ve nihayet: Ölüm cezası niçin kaldırıldı bir düşünün!..
Tabii bu bağlamda “AB yanlısı olmanın” ne anlama geldiğini de…
Türk insanının anlamakta çok güçlük çektiği bir meseleyi daha düşünün lütfen.
Milliyetçi (nasyonal) bir parti (MHP) nasıl AB yanlısı (enternasyonal) olabilir?
Ya millet enayi yerine konulup, fena halde kandırılmakta ya da “amansız” bir oyun oynanmaktadır!....Ne dersiniz? = Türk; Öğün, çalış, güven!... ***/*****
İT ÜRÜR,
KERVAN YÜRÜR
Mustafa Nevruz SINACI
Önce “ATA” sözünü iyice araştırdım. Bulgular şöyle:
1. Kökeni Kumuk Türklerine kadar dayanan, orijinali "İt haplar, kervan geçer" olan çok güzel bir Türk atasözüdür. İlk kez 1600’lerin başlarında Muhammed Şeybâni Han'ın Divan adlı eserinde yer almıştır. "ne kadar hır gür çıkarmaya, engel olmaya çalışsalar da cürümleri yetmez, bu isler olacaktır" anlamına gelir. (İnternet: zamane sözlük)
Burada ‘it’; yasa, usul, ahlâk ve kural dışı, gelenek ve düzen karşıtı suç odaklarını; Kervan: Meşru ve hukuki, kurumsal düzeni, yani “devlet” i simgeler.
2. 2007 Eskişehir mitinginde RTE muhalefeti eleştirirken: “Onlar çok konuşuyor ama biz çok iş yapıyoruz, içiniz rahat olsun, kervan yürür, kervan yürür!..” diyerek muhalefete meşru yoldan hakaret etmiş ve kalabalığın bilinçaltına "içinizden biriyim" mesajını vererek seçmenine seçmen katmıştı. (İnternet: İTÜ sözlük)
Örnek analiz edildiğinde; Alın teri, el emeği-göz nuru ve bilek gücüyle çalışarak helâl kazanan, vergisini veren, namuslu-dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu hayat süren “iyi insan ve iyi vatandaşlar” kervan ehlini; Yalan-talan, soygun-vurgun, polemik ve demagoji takımı ise iti, yani güruhu temsil etmektedir. 2008 -2009 küresel ekonomik krizi çıkaranlar da bunlardır.
Şimdi atasözünü ‘din, iman-itikat, hak ve hakikat’ miyarına (ölçeğine) vuralım.
Ortaya çıkan fotoğraf şu: Ana ve evrensel yasalara özenle uyan, adalet ahlâkı ve hukuk bağlamında meşruiyet kespeden, kul hakkı ve haramdan şiddetle, mutlaka kaçınan “Namuslu, Dürüst ve Demokrat” kesim “hak yolunda yürüyen” kervan; Başta kene, sülük, vampir, bit-pire ve domuz misal (yasa ve ahlâk dışı) mazarrat “it” güruhundandır.
Şimdi bir örnek daha…
3. Gerçek yaşama bakıldığında dünyanın en güzel atasözü. Bakarsınız mahalle, sokak, hatta apartmanınızda bazı tipler vardır. Siz kendi başınıza yaşamak istersiniz, sevdiklerinizle parkta, bahçede gezer oynarsınız.. Derken bunlar türer gelir, onların farkına bile varamazsınız. Size taş atarlar, lâf atarlar. Adam sanıp siz de taş atarsanız, attığınız taşa yazıktır. Atmazsanız durmazlar. Durmadan bulaşırlar yağlı kara gibi. Gene taş atar. it gibi ürür dururlar. Yapılması en doğru hareket kervanı devam ettirip melâneti yok saymaktır. İşte zurnanın zırt dediği yer burasıdır. Bu itleri yok saydın mı bu sefer, it sürüsünü toplar ve dalaşmaya başlarlar.
Bozacının şahidi şıracı hesabı birbirlerinin yalakalığını yaparak, sürü sepet saldırırlar. Ha, akıllı insan ne yapar?.Bunları kaale almaz. Bırakır havlayan havlasın… Eh, itin ağzı torba değil ki büzesin. Eğer illa havlayacaksa susturamazsın. Lâf yetiştirmek adına öğrenmemişsin ki, bu saatten sonra it' çe öğrenecek değilsin! Sen kendi yoluna devam eder gidersin. Doğrusu kervanın selameti için, “İte dalaşmaktansa, çalıyı dolaşmak” evlâdır. (İnternet: Eksi Sözlük)
YA DEVLET BAŞA,
YA KUZGUN LEŞE
Yukarda açıklanan ve örneklenen atasözümüzle adeta birebir ötüşen, onu tamamlayan ve bütünleyen bir atasözümüz daha var: “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe”
Anlamına gelince;
1. Büyük bir zafer için her tehlikenin, hatta ölümün göze alındığını belirtir, sonunda büyük bir başarıya ulaşmak için yok olma tehlikesi bile göze alınır. (Viki sözlük)
2. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe' demişler. Devlet başa geçmezse leş kargaları ortaya çıkar...devlet milletimizin güvenliğini ülke asayişini sağlamak zorundadır..yaklaşık 5 yıldır asayiş ve güvenlik önemsenmemekte ve kap, kaç-kurtul anlayışı hakim olmuştur..Ayrıca, devletin başına 'Devlet' gelmez ise, ya 'Devlet' başa ya kuzgun leşe.. (antoloji Com)
KERVAN, “ADALET” VE “MEDENİ SİYASET’İ” SİMGELER
Hukuk hikmetle (iyilik, insanlık, hakkaniyet), kervan meşruiyet ve adaletle kaimdir
Başta Türk’ler olmakla, vahiy kaynaklı dindar yahut lâik; hak ve lâyıkıyla “hüküm-hikmet” üzere devlet, millet ve yönetimlerde “medeni siyasette” gelenek ve gerçek budur.
Devlet, adalet ve faziletle (hükmeden yönetim) baştadır, iktidardır;
Kuzgun (soyguncu-vurguncu, bozguncu) it’ler ve kuduz köpekler leş’tedir.
İt (kötüler, harici ve dâhili bedhahlar) ulur, kervan (devlet) onur ve erdemle yürür.
Ürüyenlerin, kervana yürüyenler arasından taraftar, yandaş ve yoldaş bulması büyük bir felâket; kervan Türkiye devlet’tir;.icrayı kullanan hükümet; Her konuda ve mutlaka adaletli, itlere karşı daima tedbirli, temkini-mukavim ve teyakkuz halinde olmaya mecburdur.
EBED-MÜDDET DEVLET:
Amerika da çocuklar her sabah AND içiyorlar. Anaokulundan Lise sona kadar tüm öğrenciler sabahları ders öncesinde, ayağa kalkarak hazır ol’da şu yemini ederler:
“I pledge allegiance to the flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands: one Nation under God, indivisible, with Liberty and Justice for all;
Amerika Birleşik Devletleri'nin bayrağına ve o bayrağın simgelediği Cumhuriyete bağlılık ve sadakat için AND içiyorum. Allah’ın gözetiminde herkes için adalet ve özgürlük. Bölünmez, tek vatan Amerika" 233 yıldır bunu yapmaktadır. Anayasalarının nihai hükmü de: “Ya, Amerika’yı seveceksin ya da defolup gideceksin”
Halbuki “TÜRKÜM DOĞRUYUM ÇALIŞKANIM” biçimindeki andımızın yanlış ve aykırı olduğunu tartışacak kadar alçaklaşır, köpekleşir, bir güruh olur, ama “it ulur, kervan yürür”. Devlete ve halka silâha çekmedikçe, polise taş atmadıkça, hırsızlık-yolsuzluk, anarşi, terör-tedhiş yapmadıkça “itin ürüme hakkı” vardır. Bu “hayvan hakları ve demokrasinin” doğal gereğidir. Devlet, hayvan haklarına ilişkin mevzuat ikame ederek bunların da hakkını korur. Ama güruhun “insan hakları” dernekleri oluşturarak ağır istismarları yanlıştır.
Bunu AB veya ABD’nin it’leri yapabiliyor mu? Asla ve kesinlikle hayır!.
Üstelik dünyada ne kadar ırk, din, dil ve inanç unsuru varsa ABD’de hepsi var.
AB ülkelerinde de durum Amerika’dan farklı değil. Sokaklar bin türlü ırkla dolu.
ABD VE AB’DE BAŞKA NE VAR?
Meselâ ABD’de gerçek anlamda demokrasi, hukuk ve bütün kurum ve kuruluşlarıyla (kendi vatandaşları için) adalet vardır. Kimse polise taş atamaz, itiraz edemez, el aldıramaz, ABD Kızılderili, İNKA veya AZTEK katliamı yaptı diyemez. Suç işlemek, vergi kaçırmak, yolsuzluk ve suiistimal ‘devlet hariç’ herkse yasaktır. Devlet ise kendi ülkesinde suç işlemez, ülke dışında bütün Amerikalılara suç işlemek serbesttir. İçerde idam cezası ve adalet vardır. Polis iyi çalışır. Hukuk işler.
OYSA AB’de ölüm cezası yoktur. Başta Türkler olmak üzere bütün yabancıları yakarak, işkenceyle veya hapiste öldürmek serbesttir. Yabancıların birbirlerini öldürmelerine, sömürmelerine ve işkence etmelerine de karışmazlar. Yeter ki, asli unsura halel gelmesin..
Batıda, ABD’de olduğu gibi demokrasi de yoktur. Türkiye’ye nazaran bir tane bile lâik devlet yoktur. Örneğin bütün Avrupa da “milli dil” dışında, parklar ve bahçeler dâhil asla başka bir dil konuşulamaz. Avrupa’ya gidecekler önce dil kursuna gitmek zorundadırlar.
AMMA LAKİN!... Bize göre Amerika ve AB, aşırı milliyetçi, şoven, dindar ve anti-lâik (gerici, mürteci ve yobaz) olduğundan, dünya nüfusunun üçte ikisini sömürür, milletleri diledikleri gibi böler-ayırır, birleştirir-üleştir, insanlar ve halkların kaderleriyle diledikleri gibi oyun oynarlar. AB konseyi insan hakları komiseri Alman T. Hammarberg “Ne mutlu Türk’ üm diyene” demeyi ayrımcılık olarak niteler. Buna Türkiye’deki it’ler çok sevinirler!. İşte, Kürt sorunu, Alevi sorunu ve dersim isyanını bastırma yerine “katliam” diyenler bunlardandır.
NİÇİN?.. İliklerine kadar sömürdükleri, kaderleriyle oynadıkları, böldükleri ve parça-parça ettikleri devletlerde hak, adalet ve hukuk olmadığı için. Tıpkı Lord Curzon’un Lozan da İsmet’e dediği gibi, şimdi kuduz it’ler ürümekte, kuzgun leşe çullanmakta, kervan acizlik ve şaşkınlık içinde bocalamaktadır. Oysa Türk devlet-millet geleneği: Kul hakkı, adalet ahlâkı, fazilet derecesinde Cumhuriyet ve tam demokrasi; Sorun bunların tebahur etmiş olmasıdır.
Bu gelenek 27 Mayıs isyanıyla çökertilmiş; Yürürlükten kaldırılan Atatürk anayasası ile Milli devlet ve milli siyaset çökertilmiştir. İmar-inşa, “Temiz Eller” ile mümkündür. .. /*
KUVVETLER AYRILIĞI
İLKESİ HAKKINDA
Mustafa Nevruz SINACI
Son yedi yıl içinde bazı sözde siyasi ‘tür’lerin kuvvetler ayrılığı ilkesinden hiç bir şey anlamadıkları veyahut iktidar oldukları halde “diledikleri her şeyi, istedikleri biçimde” nasıl olup da yapamadıklarını bir türlü anlayamadıklarına, hayret ve dehşetle şahit olduk.
Böyleleri daha öncede vardı.
Hani şu ‘Güneş Motel’de alınıp-satılanlar, parti sahibinin zatına milyarlar, partisine milyonlar bağışlayıp ‘parlâmenter” veya “politikACI” olanlar!..
Zaten 1960’dan beri ülkede MİLLET-Vekili yok. Olanların kahir ekseriyeti, kendi deyimleriyle (Atatürk ve Menderes’i tenzih ederek ve aflarına sığınarak yazıyorum) lider memurları. Anadolu da söyleniş biçimiyle “parti sahibinin uşakları” .
Kadim hukuk ve “MEDENİ SİYASET” denilen Türk geleneği uyarı; yüz kızartıcı suç işlemiş ‘gişiler’ millete vekil olamazlar. Vekâlet esnasında başta rüşvet, iltimas, görevi kötüye kullanma, evrakta sahtecilik, devlet ve millet işine (ihalelere) fesat karıştırma ile bu nevi “alt varlıklarla” iştigal ve işbirliği, kesin bir tart (yerinden söküp atma) nedeni olmuş ve bu hususta (Atatürk ve Menderes dönemleri dâhil) asla müsamaha olunmamıştır.
Şimdi etkili ve yetkili olanlar ile kendilerini ‘Millet tarafından seçilmiş’ vekil sananlar, usul-edep ve ahlâk dışı bir deyimle bakış açısı, anlayış ve kavrayışlarını açıklayıverıyorlar:
“BİZİ IRGALAMAZ, HÜKMEDEN GÜÇ BİZİZ”
Kuvvetler ayrılığı da ne demek oluyor? Diye devam ediyor cümleleri!...
Açılım tartışmaları ile başlayıp tele-kulak skandalları ile alevlenen, üstüne üstlük, sıkça “yeni anayasa-sivil anayasa”, kanunlara ilişmeyen Anayasa Mahkemesi, “kuvvetler ayrılığı” adı ve ilkesi altında doğrudan yürütme erk’i emrinde yargı ve yasama talepleriyle yoğunlaşan gerilim ortamında “sağduyu” dile geldi:
ABDURRAHMAN YALÇINKAYA’NIN AÇIKLAMASI
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, siyasi kişilerin, ''yargı organlarının açıklamalarından rahatsız oldukları'' yönündeki beyanlarının, kuvvetler ayrılığı ilkesinin göz ardı edilmesine yönelik beyanlar olduğunu belirterek, ''Siyasi çevrelerin politik çıkarlara dayalı beyanları, Anayasa'da yazılı güçler ayrılığı ilkesine aykırıdır'' dedi.
''Yargıya güven ve saygı sürekli ise erdemliliktir. Siyasi kişilerin, yargı organlarının açıklamalarından rahatsız oldukları yönündeki beyanları, devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı bir medeni iş birliği ve iş bölümü olan, devlet organları arasında üstünlük anlamına gelmeyen, kuvvetler ayrılığı ilkesini göz ardı eden ve siyasi gücün her şeyin üstünde olduğu imajını veren beyanlardır.
Hukuk devletinin gerçekleşmesini, demokratik kuralların yerleşmesini sağlayan yüksek yargı organlarına yönelik, siyasi çevrelerin politik çıkarlara dayalı bu beyanları, Anayasa'da yazılı güçler ayrılığı ilkesine aykırıdır.''
YCBS Abdurrahman Yalçınkaya, “hukuk devletinin, siyasal iktidarın ve idarenin gücünün hukuk kuralları ile sınırlandırıldığı, kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, kişi güvenliğinin sağlandığı bir devlet modeli olduğunu anımsatarak, ceza yargılamasına ilişkin kuralların usul kuralları olmakla birlikte kişilerin temel hak ve özgürlükleri ile yakından ilgili olduğunu söyledi.
ATEİZM VE DİN TÜCCARLARI
Görünürde, olup-bitenler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni taciz ve huzursuz etmeyi görev sayan bilumum dönme, devşirme, koza, kripto ve sabataistler ile Türk Ateizm tüccarları ve tüccar dinciler arasında cereyan eden bir RANT ve İKTİDAR kavgası. Bütün tarafların dayanağı ve güç kaynağı AB ve ABD olduğu için de bu mücadele çok çirkin geçmektedir.
AKLISELİM VE SAĞDUYU SAHİPLERİ
Bu tartışma gerilim ve gergin geçen “RADİKAL” müzakere sürecinde “akil insanlar” aklıselim ve sağduyu sahipleri şöyle düşünüyor. Öncelikle, mutlaka: “parlamenterlerin kürsü masumiyeti hariç tüm ayrıcalık, imtiyaz ve dokunulmazlıklar, memurin muhakemat kanunu dâhil mutlaka ve derhal kaldırılmasını, acil hale gelen “seçimlerin temel hükümleri” ve “siyasi partiler” kanunlarının “akıl, adalet, mantık ve kamu vicdanı” esas alınarak değiştirilmesini dile getiriliyor. Bu kesimin “olmazsa olmaz” tarzında üzerinde durduğu konu şu:
Türkiye de bir “HESAPLAŞMA ve YÜZLEŞME” zorunlu hale gelmiştir!..
Fakat bu cenahı dinleyen de yok, yazıp-söylediklerine aldıran da...
YASALARIN DEĞİL KAFALARIN DEĞİŞMESİ LAZIM!....
Şimdi biraz gerilere, bir-kaç yıl öncesine doğru gidelim ve “yasaların değil/kafaların” değişmesi gereğine dair, söz, söylem, yorum ve yayınlara bakalım.
Daha bir yıl önce ülkede en çok tartışılan konu; Erkler, yani kuvvetler ayrılığı prensibi idi. Daha o zaman güçler savaşı başlamamıştı.
Bu önemde Türkiye’de müthiş bir duyarsızlık, sorumsuzluk, kaygısızlık ve daha da vahimi; Muhtemelen kasıtlı ve art niyetli bir entelektüel cehalet; Yahut şuur-bilinç kaybı veya bazı dahili bedhahlar ile bunların doğal uzantıları olan dış güçler güdümünde bir “körler ve sağırlar birbirini ağırlar” diyalogu yaşandı.
BİRİLERİ ŞÖYLE DİYORDU:
“Türbana ret çıkmasaydı üniversiteler okunmaz hale gelirdi. Bir hakem lazımdı, mahkeme o görevi üstlendi. 1960'ta meclis bizi halk seçti, ne istersek yaparız diyordu. Şimdiki gibi Anayasa Mahkemesi olsaydı, ihtilal olmadan halledilirdi...1960 İhtilali böyle bir imkân olmadığı için geldi. O zaman da Meclis, ‘Bizi millet seçti. Ne istersek yaparız’ anlayışındaydı..Yanlış hesap Bağdat’tan döner. Bu, kapatmadan çok daha önemli bir karar. Kapatırsın yeni parti kurulur ama bu, çok uzun vadeli tarihi bir karardır.. Türkiye bir hukuk devleti. Herkes bunu kabullenmeli. Bu karar olmasaydı üniversitelerde okunmaz hale gelinirdi. Hukuk söylüyor. Herkes kabullenecek. Bir hakem lazımdı. Mahkeme bu görevi üstlendi. Medeni tavır, hukukun verdiği bu karara saygı gerektirir. Anayasa Mahkemesi ne o tarafın ne bu tarafın; devletin. Onun dediğine herkes uyacak. Ne kadar ağır olursa olsun zorluklar aşılır. Demokratik sabır istiyor. Yalnız meşru zeminde kalmak şartıyla”
Yukarıdaki sözler, öyle sıradan bir insana ait değil. Bu sözlerin sahibi, bu ülkenin son elli-altmış yılında şu veya bu şekilde imzası bulunan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e aittir. O Demirel ki; Türkiye’nin çok partili döneme geçtiği ve pek çok yazar tarafından “Beyaz İhtilal” diye anılan Demokrat Parti’nin iktidara gelişinden beri hedefte bir yerlerde olan adamdır. 1950’deki Beyaz İhtilali saymazsak, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan olmak üzere toplam 5 ihtilalin veya post-modern müdahalenin bazen tam ortasında, bazen de biraz kenarında kalmış bir adamdır. Kendi tabiriyle 7 kere gidip, 8 kere gelmiştir. İslam Köy’deki Demokrasi Müzesi’ndeki fötr şapka şeklindeki kubbeler böyle diyor çünkü...
(S. Demirel, yukarıdaki sözleri 07.06.2008 Akşam gazetesi Ankara temsilcisi İsmail Küçükkaya’ya vermiş olduğu mülakatta dile getirmiştir.) (1).
BÖYLE YORUMLAR YAPILDI:
“Sayın Demirel’in bazı sözleri elbette abartılıdır. Ancak özünde ve genelde haklıdır bu sözler. Bir siyasi birikimin ve tecrübenin eseri olduğu kesindir. Dolayısıyla dikkate alınacak türden sözlerdir bunlar. Özellikle “Türbana ret çıkmasaydı üniversiteler okunmaz hale geldi” şeklindeki sözleri, elbette çok abartılı ve maksadını aşan sözlerdir. Yakın geçmişte başbakanla girmiş olduğu polemik sırasında türbanlı öğrenciler için söylediği “O zaman Arabistan’a gitsinler” şeklindeki sözleri kadar absürttür bu sözleri.
Demirel de kabul eder ki; ortalıkta bir başörtüsü sorunu vardır ve bu sorunu çözecek de yine devlettir. (Çözülmedi) Zira devlet odur ki; vatandaşlarının sorunlarını çözmek için vardır. Başörtüsüne, çarşafa, peçeye, burka’ ya ve Başbakan’ın tabirince diyecek olursak; “velev ki siyasi simgeye yol açmamak için mi izin vermiyorsunuz? O zaman siz henüz devletleşme sürecini tamamlayamamışsınız demektir. Bu konuda kabul edilebilir haddi aşanlar mı çıkacak? O zaman tutar kulağından atarsınız kampüs dışına! Zira siz devletsiniz” */**
KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ HAKKINDA (2)
Mustafa Nevruz SINACI
1924 (28) anayasa döneminde problem yoktu
“Bu bağlamda, bazı istisnalar hariç genel yapı ve kurulum bağlamında mükemmel bir Anayasa (1981) göz ardı edilmekte, kanunlar hukuk kavramının dışında cebri yaptırım gücü olarak algılanmakta ve bu mantıkla uygulanmaktadır.
Bundan daha iyisi ve en iyisi 1924 (1928) Anayasası idi.. (02-17 Kasım arası yazılı ve görsel medyada en çok telâffuz edilen konu) Süreçte rezaletin kamuflajı uğruna objektif bilim, adalet ahlâkı, bağımsız ve tarafsız hukuk, kelimelerin kavgası ve kavram kargaşasına kurban edilmekte topluma “aydın” yakıştırmacası ile lanse edilen köşe başı Donkişotları, yıllardır ülkemizde alenen uygulanan psikolojik savaş taktiklerine muadil hayali hedefler yaratmakta ve düşman adına kılıç salladılar.
Tahribatın hedefi yalnız kutsal insan unsuru, iyi insan ve iyi vatandaş değildi!.
Bilakis; Anayasa, adalet, hukuk, ahlâk, iktisat, eğitim, bilim, kültür ve savunma…
Milli refleksler dâhil, bütün değerlerimiz bir-bir yok edilme tehdidine maruzdu..
ÖNCE ANAYASAYA BİR BAKALIM:
Yasama Yetkisi: “Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.” (madde: 7) Yürütme (icra) Yetkisi ve Görevi: “Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasa ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.” (madde: 8) Yargı Yetkisi: “Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” (madde: 9)
EGEMENLİK: “Kayıtsız şartsız milletindir. Türk Milleti egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz. (madde: 6)
EŞİTLİK: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. (10)
ANAYASANIN BAĞLAYICILIĞI VE ÜSTÜNLÜĞÜ:
Anayasa hükümleri, “yasama”, “yürütme” ve “yargı” organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan “TEMEL HUKUK” kurallarıdır. Kanunlar Anayasa’ya aykırı olamaz.
OBJEKTİF NORM VE KRİTER:
Bir milletin siyasi alın yazısında mevki sahibi olabilmek için, onun ihtiyacını görebilmek ve onun kudretini takdirde ehliyet sahibi olmak birinci şarttır. (Gazi Mustafa Kemâl Atatürk (1927)
BİR DE UYGULAMAYA BAKMAK GEREK!
Şimdi, yaşanan gerçekler ile millet iradesi çerçevesinde yapılması gerekenlere bakınız!
Meselâ: Türkiye Büyük Millet Meclisinde usul, esas ve ahlâka uygun olarak millet tarafından belirlenmiş kaç milletvekili var? Var olanların kaçı millet adına hareket etmekte ve Anayasanın 7. maddesinin amir hükmüne uymuş olarak ‘bütün hak ve yetkilerini’ tefessüh etmiş ‘parti sahibi sultasına’ devretmemiş bulunmaktadır?
Yürütme yetkisi TBMM üzerinde vesayet ihdas etmiş midir? Yoksa etmemiş midir?
Anayasa Mahkemesi ve diğer yüksek yargı (mahkeme) başkanları ile Cumhuriyet Baş Savcıları her vesile ile hukukun bağımsızlığından söz etmektedirler.
PEKİ; Adalet ve hukuk aynı zamanda mutlak eşitlikçi ve “BAĞIMSIZ” değil midir? Yukarda özellikle yazdığım TC’nin kurucusu Atatürk’ün vecizesi ile Anayasanın amir hükümleri doğrultusunda “Yargı-Yasama-Yürütme” sadece ve yalnızca “millet adına” tam bir eşitlik, adalet ahlakı ve hukuk perspektifinde halka hizmet etmek zorunda mıdır?
“Bir Bilen” in tespit, teşhis ve çözüm önertileri; devamla:
“Ancak Süleyman Demirel’in dile getirdiği “...Türkiye bir hukuk devleti. Herkes bunu kabullenmeli... Herkes kabullenecek. Burada bir hakem lazımdı. Mahkeme bu görevi üstlendi. Medeni tavır, hukukun verdiği bu karara saygı gerektirir. Anayasa Mahkemesi ne o tarafın ne bu tarafın; devletin. Onun dediğine herkes uyacak. Ne kadar ağır olursa olsun zorluklar aşılır. Demokratik sabır ister. Yalnız meşru zeminde kalmak şartıyla...” şeklindeki sözlerinin altına ben de imzamı atıyorum. Elbette Türkiye bir hukuk devletidir ve herkes hukukun üstünlüğünü kabul etmek ve hukukun verdiği kararlara uymak zorundadır. Aksi, anarşizm demektir!
Bu bakımdan TBMM Adalet Komisyonu Başkanı AKP’li Ahmet İyimaya gibi adamların, ‘Anayasa Mahkemesinin kararlarını askıya alalım’ şeklindeki önerisini ciddiye bile almamak gerekir. Aksi durumda, kendi elinizle askeri darbeye ve ihtilale davetiye çıkarmış olursunuz. İşte bu noktada hemşehrim Osman Durmuş’u şiddetle alkışlıyorum. Televizyonların dün akşamki haberlerinde gördük, kendisine mikrofonu uzatarak Ahmet İyimaya’nın “Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının gerektiğinde veto edilmesine imkân tanıyacak biçimde düzenleme yapılması” önerisi hakkındaki değerlendirmesini oran muhabirlere kısa ve net cevap verdi çünkü: “Bu maya değişmelidir!”(2).
Değiştirilmesi gereken şeyin, bozulan, kokuşan, özelliğini yitirip işlevini göremez hale gelen, işe yaramayan şey olduğu dikkate alınırsa; Sayın Durmuş’un ne demek istediği kolayca anlaşılabilmektedir. Kırıkkale’nin, AKP’li Milletvekili Vahit Erdem bile partisinin yanlış yaptığını söylüyorsa(3) MHP Kırıkkale Milletvekili Osman Durmuş’a haydi haydiye hak vermek gerekir diye düşünüyorum.
Ayrıca, “Evet, gücünü milletten alan ve tamamı, seçilmişlerden oluşan Meclis, ya 9 üyeyi tutuklatıp yargılatmalı veya cüppeliler darbesine boyun eğip; ‘Meclis'in işlevi kalmadı’ diyerek istifa" etmelidir!.. Meclis'in kapısına kilit vurulmalı, anahtarı da; Yüce 11'ler Meclisi haline gelen Anayasa Mahkemesi'ne teslim edilmelidir!..”(4) diyerek hoyratça davranan, bol keseden yiyip işkembeden sallayan Hasan Karakaya gibi adamlar, tam da babasının oğlu olarak gördüğümüz MHP’li Deniz Bölükbaşı’nın da dediği gibi(5) mutlaka tıbbi gözetim ve psikolojik tedavi altına alınmalıdırlar.
Tabi “Başörtüsünü bir tarafa bırakın, ortaya çıkan bu son durumla demokrasi ve hukuk devleti artık Türkiye’ye Kaf Dağı’nın arkası kadar uzaktadır. Erdoğan’ın ve AKP’nin yapacağı tek bir şey vardır; milletvekilliklerinden istifa etmek ve sine-i millete dönmek.
MHP’nin de yapması gereken budur.
Gerisi laf-ü güzaftır.”(6) diyerek ailesinin başına gelenleri ve babasının 27 Mayıs ihtilaline çanak tutmasını unutmuşa benzeyen Aydın Menderes de öyle.
O Aydın Menderes ki; “Başbakan Erdoğan ve AKP deneyimsizliği, beceriksizliği ve içi boş gururuyla yargının yasama organının elini kolunu sıkıca bağlamak için ellerini ovuşturarak beklediği fırsatı altın bir tepsi içersinde yargıya sunmuştur.” (7) diyerek gerçek suçu ve suçluyu ortaya koyduğu halde, hiç çekinmeden ortamın daha da gerilmesini teklif edebiliyor. Gurur denilen şey, insanların genetik kodlarında olsa gerekir... “
Buraya bir parantez açalım ve önemli hatırlatmalar yapalım:
YOKSA!.. İKTİDAR, MEŞRUİYET VE ADALET
“Gazetemizin dünkü nüshasında yayınlanan “Nedir bu kuvvetler ayrılığı ve ne değildir” başlıklı makalemizde irdelediğimiz kuvvetler ayrılığı 61 Anayasası ile kuvvetler birliği yerine ikame edilmiş olup; Devletin daha sağlıklı, adaletli, vatandaş hakları ve hukuk normlarına uygun bir zeminde yürütümünü esas almıştır. Yani hedef: Meşruiyet ve adalettir.
Oysa Sistemin amaçlanan iyi niyetin ötesinde farklı bir gelişme gösterdiğini, zaman içinde yasal (meşru erk, Anayasal güç) kavramının dışına taştığını ve birbirlerini denetleyen onurlu ve sorumlu kurumlar yerine; İktidarı ve iktidar (devlet) nimetlerini paylaşma ve/veya yekdiğerini yıpratma, ikame etme biçimine iblağ etmeye yöneldiğini göstermiştir. Bu durum yargıda siyasallaşma, kutuplaşma, adalet ve objektif hukuktan uzaklaşma gibi kronik sorunları beraberinde getirmiş; Yasama ve yürütme de ise hızlı bir yozlaşmaya neden olmuştur. */**
KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ HAKKINDA (3)
Mustafa Nevruz SINACI
SONUÇ: Lider (parti sahibi-sulta-vesayet) tasallutunda halktan kopuk, kitle dışı aleni dikta ve despotize siyaset kurumları, iktidarın şahsında AB güdümüne teslimiyet. Dahası talihsiz GB Antlaşması kapsamında hükümranlık hakkından ödün… Şimdiyse sürecin adeta bir parçası biçim kapatma davası. Meselenin özü aynı: Kuvvetler ayrılığı ilkesinin Anayasa, yürürlükteki yasa, adalet ve hukuk sistemi dışına çekilmek suretiyle uğradığı travma.
AHMET İYİMAYA’NIN SÖZLERİ VE ÖNERİSİ
Ahmet İyimaya’nın teklifi, gerçekten de dikkate değer bir teklif değildir. Bu tür öneriler, daha doğrusu bu tür önerilerin hayata geçirilmesi, yeni yeni gerginliklerin doğmasına sebep olur. Kuvvetler Ayrılığı ilkesini, Kuvvetler Çatışması haline getirmekten, sonuçta antidemokratik gelişmelere sahne olmasından başka hiçbir işe yaramaz.
Bununla birlikte TBMM Başkanı Sayın Köksal Toptan tarafından dile getirilen ve başta kendi partisi olmak üzere, tepkiyle karşılanan Cumhuriyet Senatosu fikrini, ben oldukça mantıklı buluyorum. Zira seçkin kişilerden oluşacak böyle bir meclis, çoğu taşra politikacılığından ve delege oyunlarıyla gelen kişiler olan Millet Meclisi’nin yapmış olduğu yasaları bir kez daha inceler ve böylece, belki de Anayasa Mahkemesine fazla iş düşmemiş olur. Böylece Kuvvetler Ayrılığı prensibine işlerlik kazandırılmış ve “Anayasa Mahkemesi siyasi kararlar veriyor, yargı yasamanın görev alanına müdahale ediyor. 11 kişi 550 kişinin çıkarmış olduğu bir yasayı yok hükmünde sayabiliyor” şeklinde yapılan yaygaraların da nispeten önüne geçilmiş olur. Bunun neresi kötüdür? Üstelik bu ikili meclis uygulaması, başta ABD, İtalya ve İngiltere olmak üzere pek çok batı ülkesinde de bulunmaktadır.
YA, MEHMET ALİ BİRAND?..
Mehmet Ali Birand’ın her söylediğine inanmasam da, şu sözlerine az veya çok hak vermiyor değilim:
“...Madalyonun bir de diğer tarafına bakalım. AKP bu ülkeyi yönetecek olan bir parti konumunda kalacağına göre, bugün gerçekleştiremediği türban girişimini veya din motifleri taşıyan diğer politikalarını ilerde yeniden gündeme getiremez mi?
Bugünkü yapıyla bir yere varamayacağını gördüğüne göre, şimdi sil baştan yepyeni bir Anayasa hazırlayıp, onu da referandum aracılığıyla kabul ettirip, istediği her şeyi istediği gibi değiştirecek bir ortam yaratamaz mı ? Bir süre sonra, Anayasa Mahkemesi üyeleri değişecek ve yerlerine farklı düşüncedeki insanlar atanacaktır. Aynı şekilde rektörler de yavaş yavaş değişmeyecek mi? Eğer gerçekten böyle zıtlaşma, zorlama yoluna gidilirse -ben Erdoğan’ın böyle bir eyleme gireceğini sanmıyorum, daha doğrusu düşünmek dahi istemiyorum- işte o zaman felaket tamtamları çalınır ve o zaman son savunma topları devreye girer. Bu defa başka çocuklar harekete geçer.
Bu da Türkiye’nin kaosa girmesi demektir.
Bu olasılıkta ben bir iç savaş dahi öngörüyorum.
Bundan dolayı, çok gecikmeden bir uzlaşı yolu bulunmalı.”(8) (9)
Bir yandan bu tartışmalar yapılır ve yaşanırken, diğer taraftan da AKP hakkında adeta sonucu bilinen-beklenen ve ‘bütün safahatı ile’ bir oyun-senaryo mesabesinde o meşhur dava, “kapatma davası” başladı.
O DÖNEM AÇILAN KAPATMA DAVASI
Hiç kuşkunuz olmasın ve kaygı duyulmasın ki; sanılan ve söylenenin aksine Ak Parti kapanırsa kesinlikle bölünmeyiz. Aksine AKP bölünürken adalet ve hukuk sistemi uygulanıp yerleşeceği için milletçe bütünleşip devleti güçlendirebiliriz. Sürece ilişkin kesite bir bakalım:
AKP, YCBS’nın kapatma istemine karşı hazırladığı savunmasını 30.4.2008’de genel başkanı RTE imzası ile Anayasa mahkemesi Başkanlığına sundu. İncelenirse görülecektir ki; savunma tamamen ‘bu davanın hukuki değil siyasi olduğu’ hususunun ispat edilmesi üzerine kuruludur.
Bir bakıma AKP savunma ile adeta altı yıldan beri yönettiği ülkemizde hukukun siyasallaştığını ispat etmeğe çalışmış, bir başka deyişle hukukun olmadığını ikrar ederek ülkeyi içine düşürdüğü durumu tasvir ederek mezkür savunması ile adeta hukuka “gelin beni kapatın” diye çağrıda bulunmuştur. İşte savunmadan birkaç çarpıcı cümle;
“Hukuk alanında keyfilik, kişisellik ve sübjektiflik, iddianamede görüldüğü üzere gerçeklikten uzaklaşmaya ve hukuk standartlarının örselenmesine yol açmaktadır. Hukuk alanında olguların doğru algılanamaması, çarpık bir okuma sonucu gerçeklerle ilgisi olmayan sonuçlara ulaşılmasının hepimiz için telafisi imkânsız zararlar doğuracağı açıktır.
-Bu iddianame hukuk sisteminin en temel karakteri objektiflik, nesnellik, nedensellik ve rasyonelliğe dayanmamakta; en iyimser yaklaşımla bir algılama sorununun varlığını ortaya koymakta; Partimiz hakkında hazırlanan iddianame, baştan aşağı gerçekleri tersyüz eden, değerleri ve kavramları birbirine karıştıran, dahası koruyor gibi göründüğü ilkelere zarar veren ön yargılı bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bu iddianamenin gerçekte olup bitenle bir ilgisi bulunmamaktadır.
-Bu dava maalesef ülkemiz ve milletimize ağır ekonomik-siyasi bedeller ödetebilecek bir süreci başlatmıştır. Davayla hukuk sistemimiz zarar görmektedir. Hukukun siyasallaştığı düşüncesi, vatandaşların hukuka karşı güven duygusunu zedelemekte; Demokrasimiz ülkemiz ve milletimiz zarar görmektedir. Siyasi-ekonomik istikrarın tahrip edilmesi ülkenin ve halkın fakirleşmesi demektir. Türkiye’ye onlarca yıl kaybettirmeye kimsenin hakkı olmamalıdır. Davayla Devletimizin bütünlüğü zarar görmektedir” denilmekte.
Ancak sürece rağmen esasa müteallik Anayasa değişikliği, yeni Anayasa, hattâ baskın- erken bir seçim bile telâffuz edilebilmektedir. Bu adeta bir ‘meydan okuma’ ve haddini aşan güç gösterisidir. Amma adil değildir. Dolayısıyla iktidar partisi, gerçek güç ve kuvvetin adalet olduğunu bilmeli ve bu evrensel gerçeğin artık farkına vararak, hiç olmazsa şu andan itibaren hak-hukuk ve adalet yoluna girmelidir. Velev ki, bu yol hayırlara vesile olabilir!..
NETİCEYE DOĞRU!..
Halk arasında yaygın kanaate göre; “Kuvvetler ayrılığı aslında demokrasinin gereği olarak düşünülmüş ve başbakanların krallaşmasını önlemek amaçlı yapılmıştır. Fakat bir kralı, despot ve mütehakkimi önleyelim derken milletin başına 5 kral icat edilmiş gibi bir durum ortaya çıkmıştır. Bakın hele ne haldeyiz?.Demokrasi bizde adı var kendi yok türünden”
BİR “AYDIN YAKLAŞIMI” .
Demokratik parlamenter sistemlerinin en temel özelliği olan “kuvvetler ayrılığı” ilkesini 1923’lü yıllardan 2000’li yıllara kadar ağır aksak tanımlamamız mümkündü. Bu kronolojik aralıkta, yer yer sistem meclis hükümeti sistemine, oligarşiye, militarizme, yargı devletine, teknokrasiye meyil gösterse de, bu gün için, kuvvetler ayrılığının fil ayakları olan yasama yürütme ve yargı erkleri cumhuriyet sonrası klasik tanımlamasını oldukça aşmış çizgisinden oldukça şaşmış durumdadır.
BU GÖRÜŞE GÖRE:
Bu Günkü Kuvvetler Ayrılığının Determinantları:
1. Yasama: Silik olmasının yanında dominant parti başkanları sultasında inleyen ezik milletvekillerinden oluşan topluluk.
2. Yürütme: Aşırı Otoriter ve antidemokratik kral tipli başbakanın emri altında ve dağıtım yapılan maddi manevi avantaya fitlenmiş teknokrat kadro kitlesi.
3. Yargı: Cemaat disiplini veya hiyerarşisi sistemine kitlenmiş, sıradışı olana karşı oldukça allerjik, medyaya karşı aşırı duyarlı, çoğunlukla otoriteye itaatkar psikonevrotik bakış açısının bileşke kuvvetine göre hareket eden erk. ./.
Kaynaklar:
01- bkz. http://www.aksam.com.tr internet adresinde bulunan 7.6.2008 tarihli ve “Böyle bir imkân olsaydı 1960'ta ihtilal yaşanmazdı” başlıklı röportaj.
02- bkz. http://www.cafesiyaset.com isimli internet sitesinde bulunan 9.6.2008 tarihli ve “MHPli Durmuş'tan imalı gönderme” başlıklı ve Kemal Doğan imzalı özel haber, ayrıca bkz. http://www.ihlassondakika.com/detail.asp?id=35476 internet adresinde bulunan aynı haber.
03- bkz. Kırıkkale’de yayın yapan Bayrak isimli gazetenin muhabiri Murat Bulut’a vermiş olduğu mülakattan alıntı yapılarak http://www.forumneuro.com isimli internet sitesinde yayınlanan “Vahit Erdem partisini yerden yere vurdu” başlıklı haber.
04- bkz. http://www.vakit.com.tr internet adresinde bulunan 9.6.2008 tarihli ve “Hukuk Öldü... Toprağı Bol Olsun” başlıklı makalesi.
05- http://haber.gazetevatan.com internet adresinde bulunan 10.06.2008 tarihli ve “MHP'den Vakit yazarına sert tepki” başlıklı haber.
06- bkz. Aydın Menderes “Karar” başlıklı makalesi, Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi, 9.6.2008.
07- Aydın Menderes, aynı makale.
08- 10.06.2008 tarihli Milliyet ve Posta gazetelerinde bulunan “Ne AKP durdurulabilir, ne de AKP istediğini yapabilir” başlıklı makalesi.
09- 10.06.2008 Ömer Sağlam
10- Mustafa Nevruz SINACI, Türkiye de “kuvvetler ayrıklığı yok, ilke geçerli değil”
==========================
e.POSTA : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.

1 yorum:

salim onuk dedi ki...

sn mustafa nevruz sınacı
koyu bir atatürkçü ve iktidar düşmanı olduğunuz anlalşılıyor. her neyse bu önemli değil de ayla sınacı ile bir bağınız var mı yoksa bir isim benzemesi mi lütfen bilgi verirmisiniz
salimonuk@hotmail.com