15 Ağustos 2015 Cumartesi

ABD’li Yahudi, Bankacı David Rockefeller; Mustafa Nevruz SINACI

ABD’li Yahudi, Bankacı David Rockefeller
Mustafa Nevruz SINACI
Piyasada dolaşan kitaplar, dergiler ve sair yayınlar ile özellikle, adına Sosyal Medya dediğimiz internet ortamında aylardır sürekli manipüle edilen bir dizi yazı. Yazıda, kesinlikle kabulü mümkün olmayan ve ekseri yalan pek çok iddia ve ileri sürümler var. Ülkemizde hain, dönme-devşirme, kripto güruhunun tavan yaptığı bu günlerde; Tarih boyunca Türk, İnsanlık ve Müslüman düşmanlarının sistematik yalan, iftira, furya ve kurgularını araştırıyorum..
Bu meyanda, Cumhuriyetten beri dâhili bedhahlar tarafından, her daim Türk dostu gibi gösterilmeye çabalanan Arnold Joseph Toynbee’ye ait olduğu sabit, Türk düşmanlığını teşvik amacıyla nifak tohumu ekme amaçlı “bilgi not”ları incelerken; (veriler ayrı bir makale halinde yayınlanmıştır.) Ancak, Arnold Toynbee hakkında her yaptığım konu, içerik, anlam ve başlık taramasında karşıma: “ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller’in, “son yüzyılın en büyük itirafları” adlı, (muhtemelen ısmarlama) çok yaygın bir metinle karşılaştım.
Sonradan tespit ettiğim onlarca benzeri gibi, Arnold Joseph Toynbee, evveli, ahiri ve bütün zamanlar içinde; Özellikle papalık & babalık tandanslı vicdan yoksunu, kiralık beyin güruhu tarafından ekilen, kin, kan, sözde intikam ve nifak tohumlarının adeta gerçekleştiği yahut da sistemli olarak gerçekleştirildiği intibaını veren; Ustalıklı yalan, nitelikli sahtekârlık, siyaset mühendisliği ile komplo teorisi üreticiliği tezgâhında mamul bu itirafnameyi buldum ve “insanlık adına derin bir utancın haykırışı” olan sözde itirafı büyük bir dikkatle inceledim. 
Burada gördüğüm ve bütün Türk Milletinin de bilhassa görmesini, bilmesini istediğim hadise şudur: Biz, zamane Türkleri hariç olmak üzere, bütün dünya aydınları, bilim insanları ve kanaat önderleri emindirler ki; Türk milleti cevheri aslisi çok yüksek-hars olarak asil, aziz; Gerçekte âlim, adil, akil, mucit, keşşaf ve muktedir bir millettir. Adaletin hamisi, medeniyetin banisi; Küresel barış, Evrensel hukuk, huzur, eşitlik, emniyet ve güven ikliminin tarafsız, adil ve yegâne mimarı Türk Milleti’dir. İnsanlık, başta yazı-harf ve rakam olmak üzere; Başlangıç itibarıyla her iyi, doğru ve mükemmelin Türk’lere ait olduğunun farkındadırlar ve iyi bilirler!
Ancak, bencil, emperyalist, hırsız, yolsuz, sömürgeci ve haramzade batı; Ateist, Pagan ve Musevilik ile İseviliği fütursuzca tahrif eden güruh bu ilmî gerçeğin (bir zamanlar bilindiği halde) şimdi asla bilinmesini istememektedir. İşte, tarihi büyük bekraund’unu Türklerle savaş olarak tasarlayan, batı sürgünü ABD ile bizatihi vahşi batının kompleksi korkusu ve meş’um hırs ve ihtirasının odak noktası budur. Kirli batıyla vahşi uzantıları, Türk milleti ve Müslüman âleme karşı, inanılmaz bir aşağılık kompleksi içinde kıvranmakta; Bunun doğal sonucu olarak da, öncelikle Türk, buna paralel olarak da İslâm âlemini rahat bırakmamaktalar. Son 10 yılda, 12 milyon civarında Müslüman’ın alçakça katledilmesi, en zalim soykırımlar, katliam, tehcir, akıl almaz eziyet, zulüm, baskı, tasallut ve işkencelerin nedeni budur.
Bu gün 500 milyon dolayındaki Türk dünyası’nın 430 milyonu esirdir. Sözde özgür ve bağımsız, hür ve hükümran sanılan; Başta Azerbaycan olmak üzere, hiçbir Türk Cumhuriyeti ile akraba topluluğu maalesef özgür değil!.. Rusya ve Çin’in lânetli, baskısı, takip, tasallut ve sömürüsü altında, en son KIRIM aynı mâkus akıbete maruz kalmıştır. Oysa Ukrayna çekildiği an Türk Bayrağı asılması hukuk-u düvel (uluslar arası kabul görmüş anlaşma) uyarı hakkımız olan, Türk ve Müslüman Kırım’a (Küçük Kaynarca Antlaşması imkân verdiği halde) cesaret gösterilip Türk Bayrağı asılamamıştır. Bu büyük bir utançtır, ayıptır, Rusya korkusudur.
Balkanlardaki rezillikler saymakla bitmez. Bosna Hersekte, dönemin hain dönmeleri ile Kürt kisvesine bürünmüş taşnak/hınçak uşakları tarafından onay verilen daytın anlaşması icabı Boşnaklar perişandır. Güvenlikten vareste, huzursuz, gerilim ve tedirginlik içindedirler. Çin mezalimi Doğu Türkistanlı kardeşlerimize kan kustururken, dibimizdeki kötü Yunanistan Türk azınlığa her türlü domuzluğu yapmakta, Bulgaristan ise Türklerle oyun oynamaktadır.
Afrika’nın büyük bir bölümünde Müslümanların maruz kaldığı vahşi saldırılar, açlık, yokluk ve yoksulluk; İntikam, katliam, Müslüman etlerinin pişirilip çarşı/Pazar kebap yapılıp satılması; Myanmar/Arakan alçaklığı, (sözde) Müslüman Ülke sanılan devletlerin alçaklığıdır.   
İşte, bu nedenle mezkür metni: “Âlemlere ibret olsun, velev ki, Türk milleti okusun kendine gelsin uyansın”; İdrak mekanizması açılsın, iman-iz’an ve şuur zaviyesinde, gönül ve göz aynasında halini görsün, “akıl edip düşünsün” diye yayınlamayı, yaymayı ve paylaşmayı düşündüm. Bu sunum bana aittir. Ancak aşağıdaki metin bire bir kaynağından alındığı gibidir.       
“Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler..
İşte David Rockefeller’in söyledikleri:
TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA
“MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK
(MNS: Bu külliyen uydurma, yalan ve iftiradır. Zira Marshal yardımı CHP zamanında başladı. İlk defa CHP, Chp başkanı ve Cumhurbaşkanı İ. İnönü tarafından 1947 ve 1948 yıllarında resmen alınıp fiilen kullanılmaya başlandı. Ayrıca, İncirlik Üssü tahsisi; Milli Eğitim’in (ABD) teslimi dâhil olmak üzere en ağır, onursuz ve sorumsuz anlaşmalar yapıldı. Dolayısıyla Amerika’nın Türkiye’ye el atması Menderes yoluyla ve marifetiyle değildir; Tam tersine İsmet İnönü ve CHP yoluyladır.. Kaldı ki, C. Bayar, A. Menderes ve arkadaşları öncülüğündeki DP’nin iktidara gelmesinde, mezkür belgede iddia olunduğu biçimde Amerika’nın hiçbir surette dahli, ilgi ve katkısı yoktur.)
Meselâ Türkiye’yi ele alalım.
Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır.
1950’lerde ülke yönetimine bizim desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı.
Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı.
Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu.
Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu.
Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece Celâl Bayar kurtuldu, çünkü bir Mason’du ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.
1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI
(MNS: Bu, tam anlamıyla KUYRUKLU BİR YALANDIR. Şerefli Türk Milleti ve dönemin Milli Ordusuna yapılmış iğrenç bir iftiradır. Zira malum ve mezkür müdahale öncesi günde onlarca bomba patlar, baskın, isyan ve kurtarılmış bölge savaşları yapılır ve ortalama 25-30 vatandaşımız cinayet, kalleş saldırı, intikam ve katliamların kurbanı olurdu. Dolayısıyla 12 Eylül; Onurlu-sorumlu, şerefli ve şanlı Türk Ordusunun “silsile-i meratibe” uygun olarak; Hak, adalet, vazife şuuru ve hukukun içinde müdahale ederek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sahip çıkmasından; İhanet şebekelerinin tasallutundan ve hain siyasetin ihanetinden kurtarmaktan ibaret meşru ve yasal bir harekettir.)  
Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı.
O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik.
Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.
BİNLERCE TÜRK GENCİ
UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ
(MNS: Eğer bulabilirseniz “KARAYILAN DOKTRİNİ” isimli kitabı bulun ve dikkatle okuyun lütfen!.. Bu kitapta, gerçekten de dış güçlerin manipülâsyonu (güdüm, destek ve teşviki) ile Türkiye’de uygulanan hain plânları, soygun-vurgun, kalleş cinayet, faili meçhuller ve hiç ummadığınız kimselerin ihanetlerini görün.)
En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, “Ordo Ab Chaos” ile çözüldü.
Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü.
Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı.
Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.
ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA
KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI
(MNS: Bu iddia gerçekten doğru. Üstelik Özal TL’yi konvertibil ettiği halde, dünya çapında dolaşıma sokmaya muktedir olamadı veya beceremedi. Dolar karşısında Rte/Akp hükümet ve icraatlarından sonra TL’yi en çok değersizleştiren Özal; ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İsrail ile Rusya’nın telkinleri doğrultusunda Kuzey Irak - Çevik Kuvvet, Uçuşa Yasak Bölge bağlamında anarşi, terör ve tedhiş örgütlerine çok büyük taviz ve ivazlar vererek, ülkeyi bu kaosa taşımanın suçlusu da Özal’dır.. )  
Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler.
Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu.
Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı.
Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.
TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ,
ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU
(MNS: 27 Mayıs 1960’dan itibaren başlayan rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk ve devlet eliyle soygun-vurgun vakıaları ivme kazandı; Çok büyük bir etkinlik alanına yayılma imkânı buldu; “BENİM MEMURUM İŞİNİ BİLİR” söyleminden de açıkça anlaşılacağı üzere haksızlık, adaletsizlik aldı yürüdü. Yalan-talan, soygun ve vurgunun önü alınamaz hale geldi..1982 Anayasası’nın en adil, insani ve demokratik hükümleri kaldırılarak, siyasette kalitesizlik, diktatörlük, vesayet ve yozlaşmanın önü açıldı.) 
Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler.
İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler.
Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek: Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikâyesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.
“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ”
HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK
(MNS: Gerçekte bu örgüt, ilk defa 27 Mayıs kalkışmasından sonra Milli Birlik Komitesi ve CHP iştiraki ile Sivas Kamplarında kuruldu. İlk “Kürt Sorunu” raporu ve bölücü söylemleri İşçi Partisi (Doğu Perinçek) ile CHP (İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Deniz Baykal) ihanet plânları, hain projeleri ve sistemli “Amerika, Fransa, Almanya, Yunanistan, Rusya ve İsrail’in) çabaları ile oluşturuldu. (Başta Mahir Kaynak olmak üzere, Pek çok belge ve kitapta iddia olunduğu veçhile; Pkk ve türevlerinin de, bizzat MİT eliyle kurulduğu istikametindeki söylemler oldukça yaygındır…) Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı görevlerinde de bulunan, bir dönem DYP başkanlığı da yapmış olan Mehmet Ağar’ın “DÜZ OVADA SİYASET” söylemini müteakip; Rte/Akp mihraklarınca “Çözüm Süreci” kapsamında ivme kazandırılarak bu kanlı, kirli, kaotik ve buhranlı günlere kadar taşındı…)      
Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık.
Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakârlık etmek zorunda kalacak.
TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ…
SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA
(MNS: Su konusunda, başta Süleyman Demirel olmak üzere Turgut Özal ve AKP dönemlerinde çok büyük tavizler verildi. GAP defalarca sekteye uğradı/uğratıldı. Güney Doğu bölgesinde “özel surette” beslenerek desteklenen anarşi, terör - tedhiş; Başta GAP olmak üzere bölgede yapılan, gelecekte yapılması plânlanan ve GAP gibi kısmen de olsa fiilen yürüyen yatırımları sabote, tahrip, tarumar ve devam eden önemli inşaatları imha konusunda 30-40 yıl boyunca saldırılar hiç dinmedi, dindirilmedi!..
UNUTMAYIN!.. 1. Lânetli Türk-Müslüman düşmanı Gâvur: “Türkiye, asla Türklere bırakılmayacak kadar değerlidir” diyor. 2. Ülkemizde 1984’lere kadar, bütün dere, ırmak, göl ve nehir suları içilebilir; Şehir Şebeke suları tereddütsüz kullanılır ve sahillerimizin her köşesinde tam bir güvenle denize girilebilirdi. Şimdi artık, şebeke suları içilmek bir yana, neredeyse kullanılamıyor. Sahillerimiz pislik, lâğım atıkları ve mikrop içinde. Suyu içilebilecek akarsu kalmadı. Hatta akar, dere, göl-gölet ve nehir bağlısı akarsularımızın çoğu “HES Belâsı yüzünden” yok oldu. Ülkede su parayla!.”    
Rockefeller de sözü devralarak başlıyor; Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince: Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir. İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.
Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.
Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.
EN ÖNEMLİSİ, “TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR”
VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR
            (MNS: “Biz, zamane Türkleri hariç olmak üzere, bütün dünya aydınları, bilim insanları ve kanaat önderleri bilmektedirler ki; “Türk Milleti cevheri aslisi çok yüksek, hars olarak asil, aziz; Gerçekte âlim, akil, mucit, keşşaf, namuslu-dürüst, demokrat, onurlu, sorumlu ve muktedir bir millettir. Adaletin hamisi, medeniyetin banisi; Küresel barış, Evrensel hukuk, huzur, eşitlik, emniyet ve güven ikliminin tarafsız, adil ve yegâne mimarı Türk Milleti’dir. İnsanlık, başta yazı-harf ve rakam olmak üzere; Başlangıç itibarıyla her iyi, doğru ve mükemmel’in Türk’lere ait olduğunun farkındadır.”
Konuyla ilgili olarak: Gene D. Matlock [81 yaşında olan yazar Amerikan vatandaşı El Dorado. Kızılderili ataları olan yazar uzun yıllar Meksika’da bulundu ve eşi Meksikalıdır. Kansas’ta doğdu. Bir süre University of New Mexico’da okudu. Aralık 1951’de Meksika’daki Mexico City College’dan İspanyol ve Güney Amerika İlişkileri’nden (Spanish and Latin American Affairs) B.A. derecesini aldı. Daha sonra Deniz Piyadesi olarak bir süre Kore’de bulundu. Ardından Panama ve Meksika dâhil tüm Orta Amerika’yı gezdi. New Orleans’deki Tulane Üniversitesi’nden İspanyolcadan M.A. derecesini aldıktan sonra öğretmenlik yaparak emekliliğe ayrıldı. Hayatı boyunca yaptığı araştırmalarını 1980’den beri yoğunlaştırarak Türk, Hint ve Amerikan yerlilerinin ortak özellikleri üzerinde kitaplar ve birçok makale yazdı. “What Strange Mystery Unites the Turkish Nations, India, Catholicism, and Mexico?: A Concise but Detailed History of Things Divine and Earthly” isimli kitabını yakın zamanda yazdı. Aralık 2008’de kitabı “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” adıyla Türkçeye kazandırdı. Çeşitli kanıtlar ışığında Orta Asya’yı ve Türkleri uygarlığın beşiği olarak gören kitap, okurlardan büyük ilgi gördü ve şu an üçüncü baskı aşamasında.] Muazzez İlmiye ÇIĞ, Kâzım MİRŞAN, Haluk TARCAN ve Servet SOMUNCUOĞLU adlı Evrensel Bilim Adamı, Araştırma-Tarihçi ve Yazarları LÜTFEN dikkatle okuyunuz…)
Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.
Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.
Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır.
Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler.; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.
Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra zigguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.
MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK,
BU MİRASA EL KOYMALIYDIK
(MNS: İşte bütün mesele budur. Bu nedenle vahşi batı Türk ve İslâm âlemi üzerinde kara bulutlar estirmekte; Ülke yöneticilerinin kalitesini düşürmekte ve peş peşe ihanet; Anarşi, terör, tedhiş, şer ve şeamet örgütleri kurmak suretiyle Tükler ile Müslümanlara dirlik vermemek için ellerlinden geleni yapmaktadırlar.)  
Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine bin bir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.
Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.
Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.
TÜRK MEDENİYETİ HAKKINDA TOPLU/ÖZET BİLGİ:
(“Bugün için dünyanın en güçlü devleti olan ABD’nin kuruluş yaşı 239 dur. Amerika Kıtasının bulunması ise yaklaşık 500 yılı bulur. Hâlbuki Türkiye Devletinin üzerinde bulunduğu topraklar, insanlık tarihi ile eşdeğerdir. Şanlıurfa-Göbeklitepe’de 1995 yılından beri yapılmakta olan arkeolojik çalışmalarda bulunanlar, insanlık tarihi hakkında bilinenlerin yeniden düşünülmesini gerektirecek, bilgileri değiştirecek, dinler tarihini yeniden sorgulatacak niteliktedir. Göbeklitepe tarihin en eski ibadet merkezlerindendir. Bulgular, bugünden 12.000 yıl öncesinde kurulduğunu kanıtlamaktadır.
Yani Türklerin vatan toprakları üzerinde, ABD Devletinin kuruluşundan 11.761 yıl önce, İngiltere’de bulunan Stonehenge’ den 7.000 yıl önce, Mısır Piramitlerinden 7.500 yıl önce medeniyet vardı. Bu topraklar, insanlık tarihi boyunca hemen tüm medeniyetlere ev sahipliği yapmış yerlerdir. Büyük Atatürk’ün teşvik ettiği "Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi" projesinden, Atatürk öldükten sonra devlet desteği çekildi!
Prof. Dr. Kazım Mirşan bu konudaki eşsiz çalışmaları, Haluk Tarcan’ın çabaları, rahmetli Servet Somuncuoğlu’nun 5.000 in üstündeki "Kaya Yazıtları" ve on binlerce “Damga” bulguları ile Van’da 25 yıl süren ve yabancı bilim adamlarının da katıldığı çalışmalardan elde edilen sonuca göre; -Yazı M.Ö. 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildi., -Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan ETRÜSK’ler, Türk’tür. Etrüsk yazıtları ilk kez 1970 senesinde Kazım Mirşan tarafından okundu., -Romalılardan önce İtalya’da yaşayan Etrüsklerin konuştuğu dil olan Etrüsk’çe, Ön-Türkçe kökenlidir., -İskandinavya dâhil, tüm Avrupa’da 5.000 den fazla Ön-Türkçe yazıt bulunmaktadır., -Norveç-İsveç-Portekiz ve Fransa’da mağaralardaki yazıların Türk Damgaları (harfleri) ile okunduğunda anlam kazandığı kesinleşmiştir… BİLMİYORSANIZ YÖNETEMEZSİNİZ; Rıfat SERDAROĞLU, 14 Ağustos 2015)
OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI
(MNS: Osmanlı’yı yıkmak için ta 1300 yıllarında harekete geçtiler. 1700 yılına kadar hep yıkılan, Osmanlı tarafından tokatlanıp-tekmelenen kendileri oldu. Lâkin 1700’den itibaren Osmanlı’nın istikametten şaşması, hakkaniyet, hakikat ve adaletten ayrılarak, lüks, ihtişam, keyif, sdaltanat ve sefahahata dalması ile birlikte duraklama devri başladı. Bununla beraber hepsi biden Osmanlı’nın üzerine çullanıp en kalleş biçimde hitamına [Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına] neden oldular.)
“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.
Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı.
İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi.
Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı.
Tabii Hürrem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı.
Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar.
I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.
HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ,
ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER
İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR
(MNS: Çok dikkatle araştırıldığında Birinci Dünya Savaşının, ne pahasına olursa olsun Osmanlı Devleti’ni parçalayıp yok etmek.; İkinci Dünya Savaşınınsa “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen sömürü, soygun, vurgun, milletlerin haklarını gasp, irtikap; Aleni ve cebri hırsızlık furyasının yerleştirilmesi ile proje sahibi İzrail (Tanrıyla savaşa tutuşma vaziyeti ısrarla sürdürülen zorbalar) kavmine bir devlet oluşturmak maksadıyla, düzen olarak tezgâhlandığını açıkça görebilirler.Ki, bu tezgâhla milyonlarca insan katledildi!.)
İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu.
Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı.
İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi.
Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.
ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA
ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI
Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı.
Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.
İSRAİL DEVLETİ,
ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU
Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948’de Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.
SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ,
MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ
(MNS: Tıpkı Sosyalizm ve türevleri gibi Komünizm de bir SİYOM (siyonizm) plânı ve insanlığı sömürme projesinin iğrenç parçasıdır. Bu sayede milyonlarca Türk, Müslüman, Hazar Musevisi ve Hıristiyan hunharca işlenen cinayetlerle katledilmiştir. Kalanlar dinsizleştirilip, bütün semavi vahiy dinleri “insanı uyuşturan ve çalışmaktan alıkoyan afyon olmakla” suçlanarak, mensupları en insanlık dışı katliam, soykırım ve sürgünlere maruz bırakılmıştır.)    
Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W. A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi.
Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.
ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE
AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK
Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.
VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA,
AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ
ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI
(MNS: Başta insanlar olmak üzere; Yaşam boyutunun zorunlu ve mutlak ihtiyacı, olmazsa olmaz tamamlayıcı unsuru bitkiler, hayvanlar ve ilmen canlı kabul edilmesi gereken su, ateş ve hava (anasırı Erbaa)  insanlıkla, sürdürülebilir hayat ile özdeştir. İnanç boyutunda durumu ve konumu her ne olursa olsun; En azından, sıradan bir hayvan kadar içgüdü sahibi olan insan formundaki mahlûk önce hemcinsini; Sonra da hemcinsinin yaşaması için elzem olan “tabiatı” (doğal kombinasyonu) özenle korumak zorundadır.
            Kelime ve kavram bazında çok büyük ve köklü bir millete ait olan “uygarlık” düzeyine ulaşmış, diğer bir deyimle “medeni” (Arap toplumundaki vahşi çöl varlığı bedeviye karşılık gelir)  topluluklar için bu bir yaşam biçimidir. Uygar toplumların; Birbirlerini, yaşamak için muhtaç bulundukları bütün türleri ve tümden doğal dengeyi bilinçsizce tahrip ve tarumar eden yığınları tedip ve terbiye etme hakları vardır.    
            Fakat 1900 – 2000 yıllarına rastlayan ve sözde “yenidünya düzeni” nam bir nitelikli sahtekârlığın, çok kanlı bir dayatma sonucu hayata geçirildiği 20. Asırda bu iddianın büyük bir yalan ve iğrenç bir palavra olduğunu görüyoruz. İşte ispatı:   
            En çok insan öldürenler, Müslümanlar mı, ateistler mi, Bati mi?
Yirminci asırda kimler daha çok gaddarlık, alçaklık yapmış insanları (Democide) soy kırımlarla, katliamlarla siyasi cinayetlerle öldürmüşler? Kaç kişi savaşlarda ölmüş bir listesini yapmaya çalıştım. Çünkü günümüzde maalesef herkes ezbere konuşuyor.
Bizi ilgilendiren tarafı hakkında şunu söyleyebilirim:
(1) Müslümanlar bütün cinayet, katliam, soy kirim, savaş sonucu gerçekleştirilen ölümlerin sadece %1.8'ini yapmışlar. (aşağıda detayları var. Daha detaylı okumak isteyenler için alınan kaynaklara ait referanslar verilmiştir.)
(2) Bütün bir Müslüman Dünyanın öldürdüklerinin %29.4'u (1,883,000 kişi) Osmanlı (daha ziyade İttihat Terakki) dönemine, %13.7'isi (878,000 kişi) ise Cumhuriyet döneminde öldürülmüş. Müslümanların öldürdüklerinin %43.1'i Osmanlı + Cumhuriyet dönemine ait.
1900-2000 seneleri arasında dünyada kendi devletleri tarafından öldürülenlerin (soy kirim, katliam, politik sebeplerden dolayı öldürülenler) sayılarına bakarsak:
Bütün Dünya’da ................................262,000,000 kişi öldürülmüş.
Ateist ülkelerde (en azından)*...........158,451,000 kişi (Toplamın %60'i)
Müslüman Dünya’da (en azından)..4,993,000 kişi (Toplamın %2'isi)....
Bunların 1,883.000'i Osmanlı, 878,000'i Cumhuriyet doneminde.
Bati dünyası ve sömürgeciler........70,946,000 kişi (Toplamın %27'isi)
Diğer ülkeler............................28-29,000,000 kişi (Yaklaşık toplamın %11'i) (1)
Bu rakamlara göre:
(a) Kendi yurttaşlarına en az katliamlar yapan, soy kirim uygulayanlar Müslüman Ülkeler. Tüm dünya’ya göre: %2 oranına sahipler.
(b) En fazla cinayet, soykırım ve katliamları ateist ülkeler yapmış. Müslümanların tam 30 misli. Ateist ülkeler listesinde Rusya, Çin ve diğer komünist ülkeler var.
(c) Bati ülkeleri ve emperyalistler toplam soy kirim, katliam ve cinayetlerin %27'isini işlemişler. Emperyalistlerin toplamı 50.000.000 ve bütün bir kolonici/emperyalist/sömürgeci döneme ait; sadece 20. asra değil. Buna Amerikan yerlileri ve öldürülen zenciler dâhil mi belli değildi. (2)
(d) Aynı dönemde, sadece savaşlarda öldürülenlerin ise 80-110.000.000 civarında. (3) Bunların 1.400.000'i Müslümanlara ait (savaşta çarpışan taraflardan birisi Müslüman diğeri değilse, yarısı alınmış) Yani savaşta öldürülenlerin %1.5'ugu Müslümanlar tarafından öldürülmüş. (4)
(e) Müslümanlar, savaş/siyasi hepsi dâhil bütün öldürülenlerin %1.8'inden mesul. SONUC: DEMEK KI, Müslümanlar kanlı savaşlar, cinayetler, katliamlarla en az insan öldürenler. Müslüman olmayan dünya 55 misli daha fazla insan öldürüyor. Mustafa Nevruz SINACI, Ankara: Ulusal Anayurt Gazetesi, 03 Ağustos 2015)
Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;
Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.
Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı. Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi. Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.
Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü. Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.
İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.
Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.
1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar. Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.
ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK,
SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU,
URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER
BİZİM PLANLARIMIZDI
(MNS: İlluminati’nin Hedefleri ve Dünya Hakimiyeti; Hazırlayan: Önder Demir
Dr. John Coleman, "Conspirator’s Hierarchy" isimli kitabında İlluminati’nin hedeflerini söyle sıralıyor: 1- Tek bir din ve onların kontrolü altında olan tek bir para sistemi ile bir dünya hükümetinin kurulması., 2- İnsanların tüm ulusal kimlik ve ulusal gururunun mutlak şekilde imhası. (Çünkü ancak böyle bir uluslar üstü dünya hükümeti toplumlara kabul ettirilebilir.) 3- Bütün yeryüzündeki dinlerin gözden düşürülmesi ve imhası. (Sadece onların dini Satanizm hariç.) 4- Dış uyaranlarla zihin teknikleri, 25. kareler, subliminal mesajlar ile kontrol edilebilen ve bu sinyallere, mesajlara cevap veren insan robotların yaratılması., 5- Bilgisayarın ve hizmet sektörünün dışında sanayileşmenin sonu. (Amaç, bir"post-endüstriyel sıfır büyüme toplumu"dur. Kalan sanayiler düşük maliyetli üçüncü dünya ülkelerinde üretilecek.) 6- Uyuşturucu kullanımı ve pornografiyi yasallaştırarak toplumlara yaygın olarak kabul ettirmek ve sonunda gayet normal kabul edilir bir "yaşam biçimi" yapmak., 7- Büyük şehirlerden kente göçü zorlamak ve Kamboçya’daki gibi Pol Pot çizgisinde faaliyetler., 8- İlluminati hedeflerini hizmet verenlerin dışında tüm bilimsel gelişmelerin bastırılması., 9- 2050 yılına kadar üç milyar insanın erken ölümüne neden olacak bir taraftan"lokalize savaşlar" diğer taraftan "açlık ve hastalık"., 10- İnsanların moralini zayıflatarak ve kitlesel işsizlik ile işçi sınıfını demoralize ederek böylece ilaç ya da alkol bağımlılığına sürüklemek, gençlerde uyuşturucu kullanımının ve agresif müziğin teşvik edilmesi, aynı zamanda aile biriminin zayıflaması ve dağılmasına yol açar.)
Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu. Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü. Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.
Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.
Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.
Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.
Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı. 1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.
Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.
Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi 3. dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.
BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ,
AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ
(MNS: Bu iddia kelimesi kelimesine doğrudur. Zira özellikle, bilhassa Türkiye ve İslâm ülkelerinde yaşanan bütün kasıtlı, kanlı, organize/plânlı-programlı anarşi, terör, tedhiş, sabotaj, cinayet, soygun, vurgun, yolsuzluk, donsuzluk ve soysuzlukların ardında kesinlikle vahşi batı “AB+ABD” vardır.) 
Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız. İstanbul sinagoglarına yapılan saldırılar, Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı. New York ikiz kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Arabistan da ki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler. Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;
DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI
BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ
“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur.
Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dâhildir.
NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA
VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER? DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN,
BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR
Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz.
Hiç düşündünüz mü?
Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.
Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.
İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben medya adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…
David Rockefeller
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
2. https://tr.wikipedia.org/wiki/David_Rockefeller
            3. http://demokratlar09.blogspot.com.tr/2015/07/david-rockefeller-turkiyeye-adnan.html

7 Ağustos 2015 Cuma

A. J. Toynbee’nin Kayıp Kitabı ya da insanlık düşmanlığı: TİRAN & Mustafa Nevruz SINACI

A. J. Toynbee’nin Kayıp Kitabı: TİRAN
Mustafa Nevruz SINACI
            Bu kitap (tasarım veya bilgi notu) University of California kütüphanesinde, bir tesadüf eseri bulunmuştur. Enteresandır, çalışmada 100’e yakın kitaba atıf yapılmaktadır. Atıfların tamamı Osmanlı Devleti, Türkiye ve Türk milleti ile alâkalı olmasına rağmen, bilgi çalışmanın hâlâ dilimize çevrilmemiş olması çok tuhaf!. Toynbee’nin, yine kurgulu Türk karşıtlığı ve yalana dayalı senaryolarla Türk düşmanlığı yaratma çabaları ile tescilli, Ermeni soykırım iddia ve iftiralarının bir numaralı başucu kitabı.“Mavi Kitap” aynı dönemde tasarlanmış olmasına rağmen, Türk Milleti hakkında yönlendirici yalanları, Osmanlı-İslâm Ümmeti’ni yok etmek için üretilen ütopik senaryoları içermektedir. Adeta ısmarlama tarih yazmak için (muhtemelen Osmanlı Tokadı yemiş ihanet şebekeleri tarafından tutulmuş kirli bir beyinsiz olan) tahayyül edilen kurgu, menfur emel ve kirli oyunları senaryoya dönüştürmek için kiralanmış bir gafil.
            Bu yönüyle Arnold Joseph Toynbee, ısmarlama tarih yazarlığı denilen tarih felsefesi kuramının hatırı sayılır üstatlarındandır. Yönlendirici yalanları, medeniyetleri yok etmek için üretilen bahaneleri, adeta istenilen/ısmarlanan tarihi yazmak için güdümlenmiş; Kurgulanmış bir oyunun senaryosunu, en insanlık dışı ve utanç verici bir aşağılık tenezzülle yazmıştır. Bu lânetli işlevle ortaya konulan rezilliğin adı “Tarih Felsefesi”dir. Orijinal ve objektif anlamda Tarihçilik: Tam bir dürüstlük, bire bir tespit ve hakkı hak sahibine teslim iken, bu menfurlar sayesinde yalancılık, düzmecilik ve adeta bir tasarımcılık, yerine göre de “ısmarlama” olmak gibi aşağılık, insanlık dışı ve iğrenç durumlara düşürülmüştür.   
            BAZI TESPİTLER VE MENFUR MAKSATLAR   
Örneğin, tıpkı İzmir’i işgale gelen bütün palikaryayı Amerikan gemilerin taşıdığı gibi; 1918’de İstanbul işgaline gelen donanma içerisinde, kamufle edilmiş ABD gemileri de vardı. Türk Milleti’nin gözünden özenle gizlenen bu Amerikan filosu Komutanı Amiral Bristol’un adı, 1920’de kuruluşuna çok emek verdiği sanılan Amerikan Hastanesine verilmiştir. Lâkin Boğazda işgal gemilerini gösteren fotoğraflardan hiçbirinde Amerikan gemisi göremezsiniz. Gelmediler mi? Hayır, hepsi yerinde. Sadece fotoğraflardan silindiler.
Bu, Amerikalıyı sevdirtmek için yapılan bir algı operasyonuydu.
İşte Arnold Joseph Toynbee’nin bilgi notunu, yıllar sonra alıp, tercüme eden ve büyük bir dikkatle inceleyen; Balkan Üniversiteleri Mütevelli Heyet Başkanı ve 18. Dönem Sakarya Milletvekili Yalçın Koçak ‘EKİN’ adlı bir kitapta yayımladı. Bu kitapta, bahse konu bilgi not veya mezkür tasarım’ın ‘Türklere İngiliz’i sevdirtmek ve lânetli yüzlerini gizlemek için yok farz edilerek çevrilmemiş bir eser’ olduğu, bütün sebep ve gerekçeleri ile birlikte işlenmekte ve “Arnold Joseph Toynbee’nin Türk ve Türkiye karşıtı; “Azılı Türk ve Müslüman düşmanı” sıfatıyla yazdığı bir kitap denilmektedir. Dostluk zamanım dediği dönemde yazdıkları hatırat gibi yazıtlarken bu okuduğumuz tamamen bir siyasetname; Bir yol haritası ve çağımızı dizayn etmeyi amaçlayan karanlık bir harita, lânetli/kanlı-kinli, canice bir proje çalışmasıdır.
Unutmayalım 33 yıl Karanlık masa’nın (Chatham House 1. Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Versay Anlaşması’yla, büyük ölçekli bir dünya savaşını önlemek için “uluslararası diyalog sağlamayı amaçlayan” sözde bir düşünce kuruluşu. Uluslararası İlişkiler Enstitüsü adı altında faaliyet gösterir.) başkanlığını yapan bir adamın bizim hakkımızdaki kitabıdır. Kendisi her ne kadar Ateist, dinsiz, imansız ve kitapsızsa da, yazdığı Kitaplar takipçilerince, büyük bir dikkatle uygulanmaktadır” denilmektedir.
            O, istihbaratta Enigmatik çağın başlangıç taşıdır.
            Toynbee’den sonra, hiçbir olayın göründüğü gibi olmadığı, olayların bilindiği gibi gelişmediği, her saha uygulaması için; bir üst tasarıma ihtiyaç olduğu, Bu üst tasarımın güneş batmayan İmparatorluğun varlığının devamlılığını düşünürken Dünyanın karanlık tarafının da dizaynı konusunda Yükselen ve Alçalan Medeniyetler teorisinde vaziyet alması gerekliliğinin mucidi, fikir babası işte bu olup; Sonuçta: Medeniyetin banisi Büyük Türk Milleti’ne ‘Tiran’ diyecek kadar, insanlıktan nasipsiz bir kan emici, kazıklı voyvoda artığı, iğrenç bir yok edici.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Devlet başa; Kuzgun leşe & Halkın gazını almak için maval okumak!..

DEVLET BAŞA; KUZGUN LEŞE!..
Mustafa Nevruz SINACI
             Bu güne kadar kurulamayan ve/veya gizli bir hesap gereği kurulmayan hükümetin, 25 ve 26 Temmuz Cumartesi - Pazar günleri kurulmasının da, pek mümkün olmayacağına göre; 27 Temmuz 2015 Pazartesi itibarıyla Cumhuriyet tarihinin ‘genel Millet vekili seçimi sonrası hükümet kuramama süresine dair’ 50 günlük utanç rekoru kırılacaktır.
Bu süre 6 Kasım 1983 seçimlerinden sonra 36; 22 Temmuz 2007 seçimlerini müteakip 37 ve 18 Nisan 1999 seçimlerini takiben 39 gündü. Şimdi 70 yılın rekoru aşıldı ve Türkiye’de “seçim sonrası” hükümet kuramama süresi, tarihi rekora ‘on bir gün daha eklenerek’ ilk defa 50 güne dayandı. Daha nereye kadar varabileceği ise henüz bilinebilir olmaktan çok uzak!..
Bu normal bir durum değil!.. 
İbret olsun diye buraya yazıyorum. 27 Mayıs isyanı vuku bulduktan 2 gün sonra, kanlı kalkışmanın 3. günü, yani 2 gün içinde (30 Mayıs 1960) 1. Gürsel hükümeti kurulmuştur. Her ne kadar bu menfur kalkışma, “dış destekli organize suç örgütleri” tarafından becerilmiş olsa bile, sonuçta kurumsal bir hükümetin iki gün gibi çok kısa bir sürede teşkil edilmesi, üzerinde çok düşünülmesi, dikkatle araştırılması ve Üniversitelerce incelenmesi gereken bir vakıadır.
Dolayısıyla; Hangi sebeple olursa olsun, bir hükümetin iki gün içinde kurulabilmesi; Ne kadar garip, acayip, anlaşılmaz ve izah edilemez ise; 39 günlük Cumhuriyet tarihi rekoru aşılarak 50 günü geçen bir süreye uzanması da, en az o kadar garip, acayip, izah edilemez bir şekilde anlaşılamaz ve açıklanamazdır!..
Münhasıran bu seçimlere ait ve raci olmak üzere, gecikmeyi YSK’ya yüklemek doğru değildir. Çünkü 7 Haziran, Türkiye tarihinin en şaibeli seçimi olmasına rağmen, hiçbir siyaset kurumunun ciddi bir itiraz, şikâyet, suç duyurusu veya iptal talebi vuku bulmamıştır. Görünen o ki, vaziyet “Al gülüm, ver gülüm” hesabı paralelinde halledilmiş. Sonuçta halef-selef dâhil, bütün taraflar neticeden memnun görünmektedir. Başta Güney Doğu olmak kaydıyla ekserisi baskı, tehdit ve yönlendirme ile yapıldığı haykırılan bir seçim için bu iğrenç bir durum…
Normal şartlarda 7 Haziran icracı, denetçi ve takipçilerinin şu anda memuriyetten men, Yüksek Seçim Kurulu yönetim, memur/müstahdem, uzantı ve bağlantılarınınsa toptan müstafi addedilmiş olmaları gerekirdi. Olmadı. Sanırım adalet ve hukuk cihazımız dumura uğradı. En kötüsü de, her halde devletin ya da hükümetin ar damarı çatladı. Çünkü taksirat/kusur, hata ve kabahat gibi disiplin ihlâllerinin çok ötesinde, ortada üst üste işlenen binlerce cürüm/SUÇ var. Suçluların mutlaka yakalanıp yargılanması, misliyle cezalandırılması devlet/hükümet olmanın zorunlu gereğidir. Aksi takdirde, bütün usul, unsur ve füruğu ile hükümet, münferiden yahut müştereken (organize biçimde) suç ortağı, yardım ve yataklık fiilinden sorumlu demektir. 
Aslında 23-24 Temmuz’da vuku bulan sınır ihlâlleri; Toplu ve seri cinayetler, kalleşçe yapılan saldırılar sebebiyle bakanlar kurulunca yapılan cinayet örgütüne “pkk’ya son kez silâh bırak uyarısı” bu kaygıyı kuvveden fiile çıkaracak derecede açıktır. Devleti temsil namına icra erkini kullanan AKP ve bakanlar kurulu’nun “tescilli suç örgütüne” çağrıda bulunması komik, komik olduğu kadar da üzücü ve düşündürücüdür. Üstelik 3 Nisan 2015 Tarih ve 6638 Sayılı “İç Güvenlik Yasası”nda yapılan ek ve değişikliklere rağmen!.. O güne kadar kendi ayağına kurşun sıkan AKP ilk defa elini güçlendirdi ve hukuku uygulama kudret ve kabiliyetini haiz oldu. Neden ve niçin 23 Temmuz’dan bu güne: Anarşi, terör-tedhiş, rüşvet-iltimas, hırsızlık, yolsuzluk dâhil tüm suçlular ile tam yüreklikle organize suç örgütlerinin üstüne gitmiyor da; Cımbızla seçilmiş bir hedef kitle ile sınırlı kalınıyor?            
Dahası, seçimden çıkan netice ile varılan sonuç, kesinlikle bir kaos, kriz veya hükümet bunalımı yaratacak cinste değil. 258 + 132 + 80 + 80 formülü, onlarca hükümetin kurulmasını pek alâ mümkün kılacak ve imkân verecek niteliktedir. Dolayısıyla, bu cihetle yaşanan hadise, kesinlikle bir kaos, kriz, bunalım veya buhran değil; Belki bir tiyatro veya danışıklı dövüştür.   
Binlerce yıllık Türk siyaset, medeniyet, hukuk/ahlâk ve güvenlik geleneğinde, bu denli bir zafiyet, çürüme, şaibe ve yozlaşma görülmedi.
            Haydi artık: Devlet Baş’a, kuzgun leş’e..               
HALKIN GAZINI ALMAK İÇİN
 "MAVAL OKUMAK"!..
Mustafa Nevruz SINACI
İnsanlar mahalle arası, sokak dibi, kahve köşeleri, otobüs ve dolmuşlarda aynen böyle diyor; Adalet Bakanlığının istinat duvarı dibinde bile yüksek sesle konuşarak: “Bunlar bu işi yapamaz. Halkın gazını almak için maval okuyorlar….” Biçiminde açıkça düşüncelerini dile getiriyorlar. Milleti böylesine hükümetten soğutan, inanç ve itimatlarını kıran ne?..
Bakanlar Kurulu’nun 24 Temmuz 2015 tarihli çağrısı:
“PKK'YA SON KEZ SİLÂH BIRAK UYARISI”
Bırak vatandaşı, kargalar güler buna. Bahusus habere bakalım: “Son kez 'silah bırak' çağrısı (24 Temmuz 2015, Cuma 01:25, Gazeteler) Bakanlar Kurulu çözüm sürecinin terör sürdükçe devam edemeyeceği gerekçesiyle PKK'ya son kez "Silah bırakın" çağrısı yapacak. Çağrıya olumlu yanıt alınmazsa terör örgütüne yönelik temizlik harekâtı başlatılacak.
            Bakanlar Kurulu toplantısında masaya yatırılan en önemli konulardan biri çözüm süreci ve PKK'nın eylemleri oldu. Toplantıda, mevcut tablo ile yola devam etmenin mümkün olmadığı değerlendirmesi yapıldı ve önümüzdeki dönemde atılacak adımların ne olacağı üzerinde duruldu. Toplantıda konuşan bakanlar, "Seçim öncesi PKK/HDP, çözüm sürecini, çatışmasızlık ortamını kendi lehine kullandı, bunun üzerinde propaganda yaptı. Ancak gelinen noktada sürecin bu koşullarda devam etmesi mümkün değil, kritik bir aşamaya gelindi. Süreç, kamu düzeninin bozulduğu bu şartlarda ve şimdiye kadarki yöntemle yürüyemez. Sivil vatandaşlar kaçırılıyor, araçlar yakılıyor, yol kesiliyor, mahkemeler kuruluyor, asker, polis şehit ediliyor, barajlara saldırılıyor. Örgütün ülkeye verdiği zararları izole edecek yeni bir sistemin ortaya konulması gerekiyor" değerlendirmesi yapıldı.
Toplantıda hem açık hem de arka kapı iletişim kanalları ile PKK'ya son kez silahları bırakması çağrısı yapılması konusunda görüş birliği oluştu. PKK'ya, "Silahı bırak, kamu düzenini bozma. Çözüm süreci sizin terör eylemlerini sürdürmeniz anlamına gelmiyor. Hem süreç deyip hem de bunları yapamazsınız" denilecek ve aksi halde düzeni sağlamak için gerekli tüm adımların atılacağı mesajı verilecek. Çağrı kapsamında HDP'den de seçim öncesi meydanlardaki söylemi, demokrasi sözlerinin arkasında durmasına vurgu yapılacak ve "80 milletvekili ile Meclis'te temsil ediliyorsun. Milletvekili sayısının yüklediği sorumluluk çerçevesinde demokrasiye uygun hareket et. Barış ve demokrasi söylemine gerçekten sahip çık" denilecek. Bu çağrıya PKK'dan gelen yanıt beklenecek.
Terör olayları bitmez, PKK silah bırakmaz ve kamu düzeninin bozmaya devam ederse çözüm süreci kapsamında gerçekleştirilen görüşmeler bitecek. HDP heyetlerinin, İmralı'ya gitmesine, İmralı mesajlarının Kandil ya da kamuoyuna duyurulmasına da izin verilmeyecek. Vatandaş açısından demokratik kazanımlardan asla geriye dönüş olmayacak. Süreç, vatandaşın günlük hayatına pozitif etki edecek politikalar sürdürülecek. Demokratikleşme konusunda yapılması planlanan hukuki düzenlemeler de hayata geçirilecek.
GENİŞ KAPSAMLI OPERASYON
Bölgeye dönük istihbarat raporları da tamamlandı. Bölgede düzeni sağlamak için geniş kapsamlı operasyon başlatılacak. Mahkeme kuran, yol kesen, kamu düzenini bozanlar tutuklanıp, yargı önüne çıkartılacak. Kentlere de depolanan silahlar toplanacak. Çözüm süreci döneminde dağdan inenler de yakın takibe alındı. Bunlardan kamu düzenini bozanlara yönelik nokta operasyonlar yapılacak. Cizre'de kazılan tüneller iş makineleri ile ortadan kaldırılacak. Sözde mahkeme binalarına girilecek.” (Haber: 24 Temmuz tarihli Gazete ve Ajanslar)
HALKIN GÖZÜ HÜKÜMETİN ÜZERİNDE
Öncelikle ve evvelâ hükümet bilmeli ki: Eşkıya silâh teslim etmez, hükümet gider alır. Mahkeme kuran, yol kesen, cinayet işleyen, haraç alan, adam kaçıran, seçim sandığını tasallut altına alan ihanet şebekeleri ile bu başıbozukluğa, asilik, isyankârlıkla vatan hainlerine yardım ve yataklık edenler toparlanır, tutuklanır ve yargıya havale edilir. Mevcut hükümetin zorunlu görevi budur.
            Aksi takdirde Türk Milleti’nin meşru müdafaa hakkı, fiilen doğmuş olacaktır!...

2 Temmuz 2015 Perşembe

Gerçek Demokratlar atakta. "Birleşik Demokrat Parti Hareketi" ::: Yeter!.. Söz Milletindir.

BİRLEŞİK DEMOKRAT PARTİ HAREKETİ
Mustafa Nevruz SINACI
19 Haziran 2015 Cuma günü sabah erken saatlerde Ali Naili Erdem (*) aradı; “Sınacı, gördüm ki, bu seçimler ve neticede ortaya çıkan fotoğraf, özellikle biz tarihi, kadim Demokrat Partilileri derinden yaraladı, siyaseten rencide etti, üzdü. Başta, adalet ahlâkı ve hukuk olmak üzere; Demokrasi karşıtı görüntü, Memleket ve millet sevdalıları için kaygılı, düşündürücü bir tablo! Artık, vicdanen bu gidişe sessiz, ilgisiz ve seyirci kalınamaz. Bir şekilde: “Yeter artık, dur demek lâzım” diye düşünüyorum.
            Sen ne dersin?” dedi.
Cevaben: “Başta tarihi, kadim Demokrat Parti’nin aziz, mümtaz ve muhterem camiası olmak üzere; Hak, hukuk, adalet, demokrasi, "devlet idaresinde millet iradesi ve fazilet mücadelesi" özlemi içinde ümit ve çıkış yolu arayan bütün vatandaşlarımızın hasreti, böyle müjdeli bir vuslattır. Mutlaka doğru ve yerinde olur. Ayrıca isabetli bir konjonktürle, en uygun zamanda milletin beklentisi ile hayati ihtiyacına cevap verilerek, fazilet anlamında siyaset düştüğü yerden kaldırılır..”
“Peki, şöyle ufaktan bir start verelim, nabız yoklayalım, bakalım ne olacak!..
Görelim Mevlâm neyler, neylerse güzel eyler..”     
TEVAFUK
Bu müşaverenin tam üçüncü günü, sabaha karşı Süleyman Demirel vefat etti.
Eğer bu konuşma Süleyman Bey’in vefatından sonra yapılsaydı, olağan addedilir ve sıradan bir sohbet bazında hatıra kompartımanımızdaki yerini alırdı. Fakat 18. dönem ANAP Sakarya Milletvekili ve iki devre Demokrat Parti Genel Başkanlığı yapmış Yalçın Koçak’ın “Türkiye’de emanet, vesayet, velâyet ve icazet dönemi bitti” tarzındaki beyan ve yayınındaki hikmet sanki böylece ortaya çıktı. Dolayısıyla, Ali Naili Erdem’in izharı; Milletin hissiyatına tercüman olan temenni, öneri ve arzusu iki cihetle çok büyük bir önem ve değer kazandı.
            Bunlardan birincisi: Vefattan yaklaşık üç gün önce yapılan bu konuşma, açıklama, muhavere ve müşaverede bahse konu edilen çok önemli tespitler, tarihi sözler ve beyanlar! İyice farkına varılan, her zaman ve zeminde hissedilen, kendini hissettiren milletin arzusu… Bu ümit, arzu ve beklentinin özünde şekillenen Demokrat Parti misyonu, 46 ruhu, davası ile umur-u devlet (Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbı’na dayalı; namuslu/dürüst-demokrat, onurlu, sorumlu, milli ve muktedir bir idare) istemi…
            İkincisi: Ali Naili Erdem’in siyasette (dava ve misyonda) kıdem, ehliyet ve liyakatinin yanı sıra merhum Süleyman Demirel’e siyaseten en yakın olması. Defin merasiminin heyecan ve elemle karışık, hüzünle icrası esnasında Ali Naili Erdem’i gören bazı vatandaşların; O’nun yanına gelerek: “Sayın Bakanımız, siz Baba’nın en yakın dostu, kader arkadaşı, doğal olarak da siyasi Halifesi durumundasınız. Ne olur, artık şu Demokrat Parti davasına el atın; Millete ve merkez sağ’a sahip çıkın. Bizi ocaksız, bucaksız, partisiz kalmaktan kurtarın Allah aşkına” diye adeta yalvarmalarıdır. (Bunu kendisinden değil ama bizatihi yanında, konuşmalara tanık olan demokratların nakil, beyan ve anlatımlarından aldım.)
            Demek ki, tarihi ve kadim Demokrat Parti’nin yeniden inşası, merkez sağın ihyası ve siyasetin, 27 Mayıs 1960 kalkışmasında düşürüldüğü yerden onurla ayağa kaldırılıp, şerefle, şanla taçlandırılmasının zamanı gelmiştir. Bu cihetle bir tevafuk (tesadüf zannedilen şeylerin kader ile örtüşmesi, tesadüf demenin daha anlamlı hali, tesadüfe nazaran, arkasında gizli bir kudret olma ihtimali) eseri hayat bulması ve siyasetin ihyası mümkün olacaktır inşâllah!..   
            GERÇEK DEMOKRATLAR
            MESELE: Tarihi ve kadim Demokrat Parti’nin dava, ideal ve ilkelerini kucaklayıp inançla, inatla hayata geçirmektir. Bu uğurda azim, irade ve kararlılıkla çalışacak; Demokrasi, adalet, ahlâk ve hukuk’u ayağa kaldıracak Gerçek Demokrat’ların, Birleşik Demokrat Parti Hareketi nezdinde ittihat ve tevhit etmesi, birleşmesi şart. Ali Naili Erdem’le birlikte Nevzat Ercan, Esat Kıratlıoğlu, Rasim Cinisli ve Yalçın Koçak başı çekmiş; Demokrasi kervanı yola çıktı.
            ŞİMDİ SIRA: Bu tarihi misyonun mensubu, gönül eri oldukları halde, sanki “DP” tükendi sanarak, “yanlış yerde çare derdine düşenlerin” BABA OCAĞI’na dönmesine gelmiştir..
            Vatana, Millete, Devlete...
Hayırlı, uğurlu, kademli ve kutlu olsun inşâllah.

(*) Ali Naili Erdem: 1927 İzmir, Kemalpaşa doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Avukat, 1961-1980 arası 1, 2, 3, 4 ve 5. dönem İzmir Milletvekili. Sanayi, Çalışma (2 defa) ve Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. 1980 askeri darbesinden sonra çeşitli İl ve İlçelerde milletle buluştu, konuşmalar yaptı, konferanslar verdi. Radyo ve televizyonlarda millete hitabetti. Halen Demokratlar Kulübü Başkanı olan Erdem, evli ve üç çocuk babasıdır.

29 Haziran 2015 Pazartesi

"Yüzdeli zam en büyük haksızlık ve apaçık bir yolsuzluktur" Mustafa Nevruz SINACI

MAAŞ VE ÜCRET ZAMLARINDA KALLEŞLİK
Mustafa Nevruz SINACI
            Aslında mizacımız, yukarıdaki (kalleşlik: sözünde durmamak, döneklik etmek, alenen haksızlık ve gizlice, sinsice yapılan kötülük) kelimeyi ‘mutlak gerçeği ifade etmedikçe, konu bakımından zorunlu olmadıkça’ kullanmaya izin vermez. Fakat apaçık bir haksızlık karşısında dilsiz şeytan misali sessiz, sorumsuz ve tepkisiz kalmak; Çözüm üretmeden, alternatif öneriler sunmadan durmak; Yazar-çizer, münevver, Kanaat Önderi, ulema ve aydın kısmına yakışmaz. Zira “sorunlu toplum”un nedeni: Medeni cesaretten yoksun, onursuz, sorumsuz, ilmiyle amel etmekten aciz, zavallı ya da cahil, korkak, sünepe, dalkavuk, emir kulu ulema ve fukahadır.
Doğal olarak böyle bir toplumda insan hakları, adalet ve hukuktan da söz edilemez.
HAK, ADALET AHLÂKI VE HUKUKUN ÖLÇÜSÜ:
Hak kavramının Allah anlamına geldiğini, haksızlığın Allahsızlık-kâfirlik; Hüküm’ün, Hikmet bağlamında ilim-ahlâk ve fazileti zorunlu kıldığını; Hükümet’in eşitlik, hak (Hakkıdır Hak’a tapan Milletimin İstiklâl), (evrensel) hukuk ve adaleti uygulamaya memur: Her derece ve düzeyde adaleti fiilen sağlamaya görevli/mecbur olduğunu bilmek, bu bilinçle hüküm irsal etmek gerekir! Çünkü bütün evrensel değerlerin ortak noktası, odağı ve bileşkesi adalettir.  
            Evrensel gerçek, İlâhi, ilmî ve insani (fıtrat) hakikat şudur ki: Adil (adaletli, eşitlikçi, namuslu, dürüst, şeffaf ve demokrat) olmayan hükümetler meşru değildir. Milletler arası bazı temas, tedbir ve misillemeler hariç olmak üzere, devlette gizlilik olmaz. Gizlilik melânettir.   
            BU HAYATİ BİLGİ, İZAH VE GİRİZGÂHTAN SONRA!..         
            Her ne kadar birileri, mevcut hükümetin siyasi kanadı “Adalet ve Kalkınma Partisi” adının; Necmettin Erbakan avenesinin “Milli Görüş” savında görünür semere olarak tezahür eden “AK EVLER” projesine dayandığını ve “ne kadar millet, o kadar devlet” zihniyetinden kaynaklandığını ileri sürse bile., Ben yine de bu isimle müsemma olmak maksadıyla “Adalet ve Kalkınma” adının samimiyetle, bilinçle, icra amacıyla konulduğuna inanmak istiyorum.    
            Çünkü çoğu kez rastlantı sonucu, tesadüfen ve bilinçsizce verilen çocuk isimleri, pek önem arz etmese de; Kurumsal isimler her şekilde önemlidir. Anlamlı ve anlamıyla bütünleşik olmak zorundadır. Buna ilim, irfan, adalet ve fazilet erbabı, Lügât’lar, Türkçe Sözlük ve Türk Deyimler Sözlüğü’nde “ismiyle müsemma olmak veya ismiyle çelişmek” denilir!
            ŞİMDİ BAKALIM, HAL VE HAKİKAT NEDİR?  
Meclis’in seçim öncesindeki son gününde yapılan değişiklikle hayata geçen SSK ve Bağ-Kur emeklilerine seyyanen zam, temmuz ayında yürürlüğe girecek. Emekli maaşlarına önce yüzdeli enflasyon farkı zammı yapılacak. Ardından da maaşı bin liranın altında kalanlara seyyanen zam gündeme gelecek. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun seçimden önce açıkladığı ve Meclis’in son gününde acilen yapılan yasa değişikliğiyle hayata geçirilen SSK ve Bağ-Kur emeklilerine yapılacak maaş artış biçimi: “Önce, mevcut aylıklar” enflasyon farkı oranında arttırılacak. Bu artıştan sonra “bin liranın altında kalan aylıklara” 100 lira daha seyyanen zam yapılacak. 100 liralık eşit artıştan yararlanabilmek için, aylığın 950 liranın altında olması şart.
Davutoğlu Hükümetince çıkarılan yasa uyarınca, seyyanen artıştan SSK (4/a) ve Bağ-Kur (4/b) statüsündeki emekliler yararlanacak. Memur emeklisine seyyanen artış yok. Ancak, mevcut emekli aylıkları önce, her 6 ayda bir olduğu gibi enflasyon oranında artırılacak. Sonra bin liranın altında kalan aylıklara 100 lira seyyani artış yapılacak. Enflasyon farkı eklendikten sonra “bin liranın üstüne çıkan aylıklar” da 1.100 lirayı geçmeyecek tutarda ayrıca artırılacak!
Öncelikle ifade etmek gerekir ki; 2015 yılı Mayıs ayı itibarıyla Açlık Sınırı: 1.349 TL Yoksulluk Sınırı:, 4.395 TL olan ülkemizde ‘bin liranın altında emekli maaşı’ büyük utanç, enflâsyon (!) bahanesiyle maaşlara uygulanan “yüzdeli zam” ise; Bütün anlam ve unsurlarıyla haksızlık, insanlık dışı yolsuzluk, millete karşı ayıp, onursuzluk, sorumsuzluk ve küstahlıktır.
Hani ismiyle müsemma/adının adamı olmak nerede? “Adalet ve Kalkınma” adının bu hükümete göre anlamı ne? Halkı aldatmak, sömürmek ve süründürmek mi acaba! 18.5 milyon maaşlının tamamına “NEDEN VE NİÇİN” Seyyanen zam yapılmaz. Millet gerçeği bilmeli: “Bu devleti yönetenler; ‘ateşe tapan, putperest Nuşirevan kadar bile’ adil değiller mi yoksa!”
        ELEŞTİRİ; YORUM VE KATKILAR:
            1. Prof. Dr. Salih Ziya KONYALI: Kamuya her derece ve düzey memur ve müstahdem alımında zaten Kıdem, ehliyet ve liyakat gibi objektif kriterler/faktörler dikkate alınarak "farklı maaşlar" bağlanır. Atananın sahip olduğu kriterlere göre intibak ve intisabı yapılır. İntibakta zaten makul ve adil (?) bir fark vardır. Bundan sonra; Dönem itibarıyla kamu çalışanları ve tüm emeklilere bütçeden ayrılan tahsisatın çalışan ve emekli toplam sayısına (19.5 milyon) bölünüp, herkese eşit (seyyanen) maaş zammı verilmesi (ve maaşlar arasındaki norm ve standart birliğinin sabit oranlarla korunması) akıl, mantık, hukuk, ahlâk, kamu vicdanı ve adalet gereğidir. Zaten başka türlü, örneğin yüzdeli zam yapmak, başta Anayasa'nın eşitlik ilkesi olmak üzere, tüm insan hakları, insanlık değer ve ilkelerine aykırıdır. Sayın Yazar'a katılıyor, kutluyor, tebrik ediyorum. Dolayısıyla Hükümetin bu istem, uyarı ve bilimsel hatırlatmayı dikkate almasını; Sorumlu Sendikaların ise içinde bulundukları atalet, teslimiyet ve zaafiyeti terk ederek, bu istemin (eşitlik, hakkaniyet ve adaletin) uygulatılmasına öncülük etmelerini umuyor, istiyor ve bekliyorum.
2. MUSTAFA ALTINTAS (maltintas@gazi.edu.tr) 27.06.2015, Kime: Mustafa Nevruz SINACI
Sayın Sınacı, bu 19,5 milyon maaşlının durumdan fazla da şikayetçi olmadığının iki göstergesi var. Bunlardan ilki 7 Haziran'da AKP'ye verilen destek. İkincisi ise, bu haksızlıkların imzacısı sendikanın, en fazla üyeye sahip kamu emekçileri sendikası olmasıdır. Esenlikler.
            3. A. YÜCEL: Biz görsek de göremezsek de Efendimizin; “Bütün insanoğlu hata yapar, hata yapanların hayırlısı tövbe edendir” kavl-i şerifini biliriz ve hatırlarız. Bura da maksat Müslümanların günahını pazara çıkartıp saymak değil, onları hakka irşad edebilmek. Ama niyet genel prensipler üzerinden hayırlı hedefler için gayret etmek değil de, şer ittifaklarının düdüğü misali öten militarist yaklaşımlar acayip şeyler de söylettirir insana. Sayın Sınacı kırıp dökmezmiş, hem de hiç kırıp dökmezmiş. Biz onu o kadar yakın tanımak zorunda değiliz. Zira buradan da neleri kırıp döktüğünü görüyoruz. Biz Sayın Sınacının bundan önce de yazılarını okuduk. Nsıl kavmiyetçi merkezlerin kulu derecesinde sapkın efkarı tevzi eylediğini de biliyoruz. Eğer tövbe eylediyse, bilmek isteriz. Bu haiyle elini öpebileceğimiz ağabeylerden değil, asilerdendir diyebiliriz. Allah ıslah eylesin. Hayırlı ramazanlar dileriz.
4. N.KAVCAR: Ali Bey, Başkaları oldu mu, doğru tecrübe istiyorsunuz da, AKP'nin yanlışlarını niye görmüyorsunuz? Kaldı ki Sayın Sınacı hiç kırıp dökmez. Nk
5. ALİ YÜCEL: 26 Haziran 2015 19:14 Cuma tarihinde Ali YÜCEL <ali.yucel@ibb.gov.tr> şöyle yazdı: Sayın Sınacı bu ülkede Milletvekilliği de yapmış ve koalisyon bilgisi de olması lazım. Paylaştığı yazının son paragrafında Adalet ve Kalkınma ismine öykünerek kendince bir şeyler zorluyor. Adalet arayışı isimde mi olur, yoksa özde mi olur? Kendileri adalet ve insanlığa hizmet namına ne yapmışlar, hangi hakkı teslim etmişler ki, şimdi kelimelerle ortam badanası yapmaya tevessül edebilmektedirler? Adalet ve Kalkınma kavramlarını ithafen kullandıkları hedefleri, gerçekte onların da inkarlarına rağmen farkında olamadıkları bir adalet zemininde yaşadıklarını hissettirmiş olması lazım ki, “Adalet ve Kalkınma” kavramının tesirinde gaflet yaşıyorlar. Etme! Sayın Sınacı etme! Bu yaşınıza rağmen inadına değil de, yaşanmışlıklardan doğru tecrübeleriniz varsa, onları insanlarla tarafsızca paylaşsanız da hakka belki hizmet etmiş olsanız, kötü mü olur? Hakk kavramını da hakikati de altüst etmeyi adet mi edindiniz ki be Müslüman? Etme! Lütfen etme! Yakışmıyor. Her an ölüm gelebilir, biraz vicdanınızla muhasebeleşseniz, kötü mü olur? Yoksa yakışmaz mı size? Milletin birliğine hizmet eden bilgelikte olabilseniz, daha değerli olabilirsiniz. Ama şu halinizle hiç hoş görüntü vermiyorsunuz. Haberiniz olsun isteriz. Düşünseniz, anlarsınız. Herkese selamlar.