4 Kasım 2010 Perşembe

Hacc, kurban ve "kurban kesmek" üzerine!...

BAYRAM, “HACC” VE KURBAN (1)
Mustafa Nevruz SINACI
Istılah da, (Kurban Bayramı’nda) sadece “harem-i şerif’te, yani Kâbe-i Muazzama da” Hacc farizasını yerine getirenler kurban kesebilir.
Akika, adak ve kefaret gibi haller dışında; Özellikle de, “Kurban Bayramına özgü bir ibadet” biçiminde algılanarak kurban kesmemek gerekir.
Zira Kurban kesmek ancak Hacda farzdır veya aynı manada vaciptir.
Peygamber Efendimiz sadece hacda kurban kesmişlerdir.
Kur-an’ı Kerim, sadece hac yaparken kurban kesmeyi emreder.
BUNA GÖRE:
“Kurban kesmek ancak, Hacc (Kâbe/Mekke-i Mükerreme/ Mescid-i Haram) da farz veya aynı manâda vaciptir. Bu iki terim aslında aynı şeyi ifade eder. Bunun dışında kurban kesmek müstehap (Sevilmiş şey, yapılması sevaplı olan. Peygamber Efendimizin bazen yapıp bazen terk eylediği, farz ve vacibin dışındaki sevaplı işler. Sevaplı iş, nafile, mendup, fazilet, edeb, tatavvu) sünnetlerdendir.
Hacda kurban kesemeyenin 3 gün orada 7 gün döndükten sonra oruç tutması farzdır.
Artık Mekke'de kesilen kurbanların fakir ülkelere gönderilme imkânı vardır.
Geçmişte, Kâbe’de kesilen Kurbanların telef ve zayii olması Selefiyeci Vahhabilerin dar kafalılığından kaynaklanmakta idi.” (Fazıl Agiş, Emekli Öğretim Görevlisi, Müçtehid ve Fakih)
“Kurban kesmek, hacc ibadetini yerine getirenler için bir vecibedir.
Ancak Türkiye’de ‘zengin’lerin yerine getirmesi gereken bir ibadet biçimi olarak algılanmaktadır. Bununla birlikte, kurban etinin bir kısmının fakirlere dağıtılması kaydı şartıyla bunun (uygulamanın) hayırlı bir “gelenek” olduğu söylenebilir. (Prof. Dr. Ömer Özsoy, Prof. Dr. İlhami Güler, Sistematik Kur’an Fihristi; 364)
Kurban, haccı yaşayanların bayramıdır.
İhramlanıp Arafat’ta gündüzleyen, Meş’ar’e doğru akan, Müzdelife’de geceleyen hacılar, ertesi sabah şeytan taşlar, tıraş olur ve ihramdan çıkarlar. Artık hacc tamam olmuş sayılır. Arafat’ta yaşadığı muarefe, yani Rabbiyle tanış olma sınavından geçen, Meş’ar’de gece boyu kendi içine dönüp şuurlanma sınavı veren hacı, artık bayram sabahına tıpkı Ramazan Bayramı sabahı yaşadığımız gibi bir tür çözülme ya da serbestleşme ile girer.
İhramda iken tek bir kıl bile koparılmasına izin verilmezken, bir yeşil yaprağı koparması yasakken, bayram sabahı bir canı, bir hayvanı boğazlamak üzerine vacip olmuştur. Hacının ihramı, bu anlamda Ramazanın orucuna benzer. Oruçlu Ramazan Bayramına dili çözülmüş; hacı ise Kurban Bayramına eli çözülmüş olarak girer.
Kurban Bayramı sabahı, hacıdan bir önceki gün yasaklananları yapması emredilir.
Kıl koparamazken tıraş olması istenir.
Bir yaş yaprağı bile koparması men edilmişken kurban kesmesi istenir.
Eli çözülmüştür artık. Şeytanı taşlamaya da hak kazanmıştır. Müzdelife’de yaşadığı şuurlanma / bilinçlenme sırasında toprağı kazarak topladığı taşlarla birlikte, eliyle ettiği / edeceği ne kadar kötülük varsa şeytanın yüzüne savuracaktır artık…
Hacı Kurban Bayramının sabahına ferahlamış olarak girerek, sınavlarını geçmiş, engelleri aşmış olarak girer. Gün, kelimenin tam anlamıyla bayramdır artık.
Haccı yaşayanlar bu bayramı iyi bilir, iyi hisseder.
Kurban kesen elin kendi nefsinin (vücudunun) emrinde olmadığını, şeytana taş atarken eliyle ettiği şerlerin kendinden geldiğini, kestiği kurbanın ve hatta kendi kılının da kendi mülkü olmadığını bilerek eder bayramını. Öylece kurban ‘kurban’ olur; Rabbine “yakınlaşma” günü olur. Kurban bir can sınavıdır. Kurban bir yakınlık sevdasıdır.
Kurban bir varlık sorunudur. Elimizdeki bıçak önce canımızın boynuna değer, varlığımızın boyutlarını keser ve Rabbimizden uzaklığımızı ölçer.”
(Senai Demirci, www.muhammedmustafa.net)
BAYRAM, “HACC” VE KURBAN (2)
Mustafa Nevruz SINACI
Yukarda ve önceki yazılarda açıklandığı üzere ‘kurban kesmek’ Hac ibadeti dâhilinde ve bu anlamda bir vacip olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla Kurban Bayramı, Müslümanların Mekke, Haremi Şerifte, yani kutsal Hacc mahalli olan Kâbe’de toplanarak; yıllık mutat İslâm kongresi vesilesiyle birbirleriyle kucaklaşmaları, ümmetin sorunlarını müşavere ve müzakere etmeleri ile Hacc’la birlikte yeniden hayat bulmaları nedeniyle (geride kalanlarca) yapılan bir kutlamadır. Kutlama, Kâbe de kurban kesim ile birlikte ‘bayram namazı’ merasimi ile başlar.
Mekke dışında, hacca denk, geleneksel ve dinsel bayram olarak idrak edilen bu kutlu merasimin amacı: Alnımızın değdiği kıble kadar yakın, tek bir secdeyle gidip gelinecek denli yanımızdaki; İnsanlığın ilk mâbedi ve çevresinde yaşanan mübarek hac sevinci, kutsi heyecan ve telaşı idrake gayret etmektir. Haccı, hacıların gönlüne girerek yaşamaktır. Hayatları hac’la yeniden hayat bulan ve adeta yeniden doğan büyüklerimiz, yakınlarımızın feyiz, af-mağfiret, bereket ve rahmetini paylaşmaktır.
İşte, Bayrama, kurban bayramına öylece varmak ve sanki ‘biz’de Haremi Şerif’te, Kâbe huzurunda, Hacer-ül Esved karşısında imişiz gibi’ tali bir ibadet şuuru içinde idrak etmek gerekir!.. Kurban bayramından maksat yakınlık ve yakınlaşma manâsına gelen kurb, müminin cisim/madde çeperini aşarak Allah'a yaklaşması demektir. Unutmayalım ki, kurban, kelime anlamı ile Allah'a yakınlaşmak gayesiyle, O'nun verdiği mallardan, kurban edilmesi mümkün olan birini, yine O'nun rızası için HACC’da boğazlamak demektir.
Bu husus, Bakara Suresi: 196, Al-i İmran Suresi: 183, Mâide Suresi: 2, 27, 95, 97, Hac Suresi: 28, 33, 34, 36, Saffât Suresi: 107, Fetih Suresi: 25 ve Kevser Suresi: 2. âyetleri ile Hz. Aişe (ra) ve Sahabe’den Ebu Hureyre (ra), Zeyd İbnu Erkam (ra), İbnu Abbas (ra), Ümmü Bilâl Binti Hilâl (ra) Uveymir İbnu Eskar (ra) ve Hazreti Cabir (ra)’ın naklettikleri Hadis-i Şerifler ile sabittir.
Şu hale nazaran: Başta Namaz, Oruç, Zekât ve Hacc olmak üzere her biri ilâhi emir ve tıpkı ‘H2O’ gibi orijinal formülden ibaret ibadetler; Orijinal biçim, emredildikleri usul, esas ve şekilde algılanarak uygulanırsa doğru olur. Temel âdet (evrensel kural) ve ibadetlerde zaruret harici tolerans yoktur. Ancak tali (tamamlayıcı, bütünleyici) ibadetlerde bu düşünülebilir.
Örneğin: Kurban Bayramı bir “kavurma bayramına” benzetilemez, dönüştürülemez!..
İslâm ve iman’ın şartlarını noksansız uygulamayan; Doğruluğu-dürüstlüğü, adalet ve fazileti emretmeyen, kötülükten men etmeyen (emri bil maruf, nehyi anil münker); Kur-an’da vahiyle sabit haramlardan sakınmayan, yasaklara aldırmayan, basiret, adalet, ibadet ve medeniyet ile ilgili emirleri uygulamayan; İslâm âleminin kalkınmasına, gelişmesine, yükselmesine katkıda bulunmayan kişinin Müslümanlığından söz edilemez!.. Namaz kılmayanın, oruç dâhil ‘ibadet’ yollu yaptığı hiçbir eylem makbul ve muteber sayılamaz. Müslümanlar zahire (görünene) göre hükmeder. Gaybı sadece Rab bilir. İlim ve iman ile amel etmek, eylem ve söylemde bir olmak insan ve İslâm olmanın en ve tek belirgin işaretidir.
İslâm’da ilmin kaynakları, tatbiki iman ve ibadet dayanakları Ayet, Hâdis, İcma-i ümmet ve içtihat olup; Ülkemizde kurulu DİB ve benzeri kurum/kuruluşların, (Müslüman halkın rey, rıza ve muvafakati ile seçilmemiş olmaları nedeniyle) hüküm irsali, yorum ve içtihat’a hak ve yetkileri yoktur. Bu tür kurumlar, yerleşik İslâm ümmetinin ibadet, mâbed, imar, inşa, idame ve ihyası ile namaz kıldırma memurlarının idaresi gibi muamelat işlerini tedvir vazifesi ile kaimdir.
Müslümanlıkta, İsa ve Musa şeraitlerinde olduğu gibi bir ruhban sınıfı yoktur.
İcma-i ümmet ve içtihat hakkı bizatihi Müslüman ahali, âlim ve ileri gelen müminlere aittir. Dolayısıyla DİB adına bir kişi çıkıp da: Kurban bayramında “kurban kesilir” veyahut da “kestirmeyiz” deme hakkına sahip değildir. Tıpkı başörtüsü konusunda ayet, hadis dışında tek bir kelime edemeyeceği gibi; tarikat ve cemaat tasallutu olmaksızın; Hak rızası için, adalet ve faziletle ümmeti temsil eden müminlerin reyi ile tertip ve teşekkül edinceye kadar!..
BAYRAM,
“HACC” VE KURBAN (3)
Mustafa Nevruz SINACI
Dönem itibarıyla, muharref şeraitle yönetilen Hıristiyan ve Musevi/Yahudi yönetim unsurları tarafından İslâm âlemi, Müslüman ülkeler ve halkları adeta bir hasım ve düşman olarak algılanmakta;, Başta Irak ve Afganistan olmak üzere pek çok İslâm ülkesine tasallut, işgal ve tecavüz edilmiş bulunulmaktadır.
Yanı sıra, Müslümanların ağırlık, yoğunluk ve çoğunlukta olduğu ülkelerin hiç birisi hâkim, hükümran, özgür ve bağımsız değildir.
Fakirlik, cehalet ve geri almışlık; Düne kadar dünyayı peşinden sürükleyen Müslüman ülke ve halkların önde gelen sorunudur.
Bunun başlıca nedeni:
Müslümanların insan hakları, adalet ahlâkı, eşitlik ve hukukun üstünlüğü ilkelerinden sapmış; Ticaret ve siyasette fazileti terk etmiş; Kur-an’ı Kerim’in emir ve yasaklarını bir kenara itmiş, gözden çıkartmış ve tefessüh etmiş, gaflet ve dalalet içinde “batı bataklığına” batmış olmalarından kaynaklanmaktadır.
Sebep:
Mezhepçiliğin hâlâ ön plânda tutulması ve içtihat kapılarının açılmamasıdır.
Oysa zaman, ittihad (işbirliği) ve tevhid (birlik) zamanıdır.
Bu nedenle İslâm da içtihat kapısı asla kapatılamaz, kapalı tutulamaz.
Çünkü İslâm dininin güncelliğini, güzellik, tazelik, sadelik, asra önderlik ve kamu vicdanına istikamet kazandırması dirilik ve zindelikle mümkündür.
Bu imkân ise ancak içtihat kapılarının açık olması ile kabil ve mümkündür.
Örneğin, Şiiler hiçbir zaman müçtehitsiz kalmadıkları içindir ki, her çağda hâsıl olan sıkıntı ve sorunlara çareler, çözümler üretmiş ve uygulamışlardır.
Buna mukabil Sünnilerde (ehlisünnet ve’l cemaat mezheplerinde) Abbasi halifesinin Memluklulara sığınmasının akabinde Sultan Baybars'ın emriyle dört Mezhebin içtihadına bağlanmak şartıyla birlikte “bu yapılan içtihatların dışında” içtihat yapmak yasaklanmış ve bu yasak asırlar boyu süregelmiştir.
Bu da ayrı ve önemli olay olup Ümmeti bağlamaması gerekir.
Keza, İmam-ı Gazali’nin benzer bir hükümle “bundan böyle içtihad kapıları kapanmıştır” demesi İslâm’a ve Müslümanlara bin yıldır çok büyük zararlar vermektedir.
İşin doğrusu:
Saltanat sahipleri, işgalci ve sömürgeciler, düzenlerini rahatça sürdürmek için, şeytanî bir kurnazlıkla, “İçtihat kapısı kapanmıştır.” hükmünü koydurmuşlardır.
Öyle ki, mezhep içtihatları dokunulmaz tabular hâline getirilmiş; Kur-an’ın önüne geçirilen bu akaid (kural) ve içtihatların, tabii ki günümüz ihtiyaçlarını karşılaması mümkün değildir. Çünkü insan dünyayı tanıdıkça, yeni ihtiyaçları olmakta, sanayi geliştikçe, her alanda bilgiler geliştiğinden, daima yeni içtihatlara ihtiyaç duyulmaktadır.
Tıpkı kurban vs ibadetlerin uygulanmasında olduğu gibi…
EK’LER:
Ek: 1) KURBAN AYETLERİ:
Bakara Sûresi (196) Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve benzer sebeplerle) engellenmiş olursanız artık size kolay gelen kurbanı gönderin. Bu kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden her kim hastalanır veya başından rahatsız olur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir. Güvende olduğunuz zaman hacca kadar umreyle faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser. kurban bulamayan kimse üçü hacda, yedisi de döndüğünüz zaman (olmak üzere) tam on gün oruç tutar. Bu (durum), ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve Allah'ın cezasının çetin olduğunu bilin.
Âl-İ İmrân Sûresi (183) Onlar, "Allah bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti" dediler. De ki: "Benden önce size nice peygamberler açık belgeleri ve sizin dediğiniz şeyi getirdi. Eğer doğru söyleyenler iseniz, niçin onları öldürdünüz?"
Mâide Sûresi (2) Ey iman edenler! Allah'ın (koyduğu din) nişanelerine, haram aya, hac kurbanına, (bu kurbanlıklara takılı) gerdanlıklara ve de Rab'lerinden bol nimet ve hoşnutluk isteyerek Kâ'be'ye gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınızda (isterseniz) avlanın. Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoydular diye bir takımlarına beslediğiniz kin, sakın ha sizi, haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah'ın cezası çok şiddetlidir.
Mâide Sûresi (27) (Ey Muhammed!) Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. kurbanı kabul edilmeyen, "Andolsun seni mutlaka öldüreceğim" demişti. Öteki, "Allah ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder" demişti.
Mâide Sûresi (95) Ey iman edenler! İhramlı iken (karada) av hayvanı öldürmeyin. Kim (ihramlı iken) onu kasten öldürürse (kendisine) bir ceza vardır. (Bu ceza), Kâ'be'ye hediye olarak varmak üzere, öldürdüğünün dengi olup, içinizden iki âdil kimsenin takdir edeceği bir kurbanlık hayvan; veya yoksulları yedirmek suretiyle keffaret; yahut onun dengi oruç tutmaktır. (Bu) yaptığı işin kötü sonucunu tatması içindir. Allah geçmiştekileri affetmiştir. Fakat kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikam alır. Allah mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir..
Mâide Sûresi (97) Allah; Ka'be'yi, o saygıdeğer evi, haram ayı hac kurbanını ve (bu kurbanlara takılı) gerdanlıkları insanlar(ın din ve dünyaları) için ayakta kalma (ve canlanma) sebebi kıldı. Bunlar, göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah'ın bildiğini ve Allah'ın (zaten) her şeyi hakkıyla bilmekte olduğunu bilmeniz içindir.
Hac Sûresi (28) Gelsinler ki, kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde5 (onları kurban ederken) Allah'ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.
Hac Sûresi (33) Sizin için onlarda belli bir zamana kadar bir takım yararlar vardır. Sonra da kurbanlık olarak varacakları yer Beyt-i Atik (Kâbe)'dir.
Hac Sûresi (34) Her ümmet için, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır. Şu halde yalnız ona teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele!
Hac Sûresi (36) kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah'ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.
Sâffât Sûresi (107) Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık.
Fetih Sûresi (25) Onlar, inkar edenler ve sizi Mescid-i Haram'ı ziyaretten ve (ibadet amacıyla) bekletilen kurbanlıkları yerlerine ulaşmaktan alıkoyanlardır. Eğer, oradaki henüz tanımadığınız inanmış erkeklerle, inanmış kadınları bilmeyerek ezmeniz ve böylece size bir eziyet gelecek olmasaydı, (Allah Mekke'ye girmenize izin verirdi). Allah, dilediğini rahmetine koymak için böyle yapmıştır. Eğer, inananlarla inkarcılar birbirinden ayrılmış olsalardı, onlardan inkar edenleri elem dolu bir azaba uğratırdık.
Kevser Sûresi (2) O Halde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.
***
Ek: 2) KURBAN’A DAİR HADİS’İ ŞERİFLER:
Hz. Aişe (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) buyurdular ki: “Hiç bir kul, kurban günü, Allah indinde kan akıtmaktan daha sevimli bir iş yapamaz Zîra, kesilen hayvan, kıyamet günü boynuzlarıyla, kıl1arıyla, tırnaklarıyla gelecektir Hayvanın kanı yere düşmezden önce Allah (CC) indinde yüce bir mevkiye ulaşır Öyle ise, onu gönül hoşluğu ile ifâ edin”
Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Resülullah (sav) kurban kesmek istediği zaman iki tane büyük şişman çift boynuzlu alaca, hadımlaştırılmış koç alırdı Bunlardan birisini Allah (CC)’ın birliğine ve kendisinin peygamberliğine şehadet eden ümmeti adına keser, diğerini de Muhammed ve ÂI-i Muhammed aleyhissalâtu vesselam adına keserdi.
Hz. Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: Resülullah (sav) buyurdular ki: “Maddi imkânı olup da kurban kesmeyen namazgâhımıza (Harem-i Şerif) sakın yaklaşmasın”
Zeyd İbnu Erkam (ra) anlatıyor: Resulullah (sav)’ın ashabı: Ey Allah’ın Resulü dediler, (Kâbe’de) bayram günü kesilen şu kurban nedir?. Bu, babanız Hazreti İbrahim aleyhisselâm’ın sünnetidir” buyurdular Ashab: Pekiyi, kurban kesmede bize ne gibi sevap var ey Allah’ın Resûlü!, dediler “Kurbanın her bir kılı için bir sevap” buyurdular Ashab tekrar: “(Kesilen kurban, koyun kuzu gibi) yünlü ise ey Allah’ın Resûlü (sevap nasıl olacak)?” diye sordular. Aleyhissalâtu vesselam: “Yünün her bir kılı için de bir sevap var!” buyurdular.
İbnu Abbâs (ra) anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselam’a bir adam geldi ve: “Üzerimde bir deve (kurbanı) borcu var Ben onu satın alacak güçteyim Ama deve bulamıyorum ki satın alayım” dedi Bunun üzerine Resülullah aleyhissalâtu vesselâm ona yedi davar satın alıp kesmesini emretti.
Ümmü Bilâl Binti Hilâl, babasından naklediyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Koyun nev’inden ceza’ (yani altı ayını doldurmuş ve bir yılını doldurandan geri kalmayan dolgun kuzu)nun bayram kurbanı olması câizdir.
Uveymir İbnu Eşkar (ra)’ın anlattığına göre, “Kurbanını bayram namazından önce kesmiş, sonra da durumu Resülullah aleyhissalâtu vesselâm’a açmıştır Aleyhissalâtu vesselâm da kendisine: “Kurbanını iade et (yeniden kes, o kurban yerine geçmez)” cevabını vermiştir.
Hz Câbir (ra) anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm kurban ettiği her deveden birparça etin alınmasını emretti (Toplanan) etler bir çömleğe konulup pişirildi Sonra Resül-i Ekrem aleyhissalâtu vesselâm ve beraberindekiler etten yediler ve et suyundan içtiler.
***
DİKKAT!.. İletişim için :: e.POSTA :: gercek.demokrat@hotmail.com,
______________________________________________
e.POSTA : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
LÜTFEN DİKKAT: Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.
***Makalelerin Tamamı İçin Bak: http://www.evrenselbilinc.blogspot.com/,

23 Ekim 2010 Cumartesi

KANAAT ÖNDERLERİ VE
TOPLUMU YÜKSELTME GÖREVİ
Mustafa Nevruz SINACI
Antik Çağ’ın Mısır, Grek ve Lâtin filozoflarından, İslâm’ın son peygamberi Hazreti Muhammed (SAV) Efendimize, oradan kapitalist-emperyalist dessas-düzenbaz İngiliz siyaset adamlarına kadar çokça söylenen bir söz vardır:
“Toplumlar, lâyık oldukları kişiler tarafından yönetilir”
Söz, mutlak bir hakikati ifade etmekte olup; Bazen sorumsuzluk bağlamında, bazen de sorumluluk anlamında kullanılır. Lâkin ağırlıklı kullanım biçimi ‘kamu lehine ve yönetenler aleyhine bireysel tasarruftan kaçınma, görev ve sorumluluktan kaçma veyahut kendini mazur veya masum göstermenin bir yolu” tarzındadır.
Oysa bu, akil insanların, bilgelerin, onur-erdem sahiplerinin ve “eli kalem tutan/ağzı lâf yapan” erbabın vebal ve mutlak sorumluluklarını hatırlatan, uyaran, hatırlatan, ikaz eden bir vecizedir.
MANA VE MUHTEVA
Buna ilâveten, kâinatın (hazreti Adem’den Peygamberimiz Efendimize kadar hepsini şâmil) tek vahiy dini olan İslâmiyet; Cumhuriyet (Cumhur’un/halk’ın kendi kendini idaresi), Demokrasi (yöneticilerin, en emin, akil, namuskâr ve dürüst insanlar arasından hak ve adalet ilkelerine uygun olarak seçilmesi), Lâiklik (‘senin dinin sana, benim dinim bana’ akaidi uyarı yurttaşların dilediklerince inanma (veya inanmama) inandıkları gibi yaşama hürriyeti), İnsan Hakları, Adalet ahlâkı ve Hukuk kuralları çerçevesinde “eşitlik, hakkaniyet ve faziletle” yönetilmeleri hususunda alimleri ve amirleri yükümlü, görevli ve sorumlu kılmıştır.
Bu bağlamda devlet adına din, inanç ve icabında mezhep gereği (gayri ahlâki unsurlar ve aleni tahrik olmadıkça) ibadet şekilleri, mabetler, dini ritüeller, din ve inanca dayalı libasa (elbise, giyim/kuşam, kıyafet) devlet karışamaz. Bu mümkün ve caiz değildir. Vukuu halinde, fail, sıfatına müstenit “fiili meşruiyeti” yitirir. Mağdur veya muhatabın meşru müdafaa, karşı koyma, korunma ve men’i müdahale hakkı vardır.
Kaldı ki, “kamu yararı” da bunu gerektirir.
ALİMLER VE AMİRLER (Ulema ve Ümera)
Şüphesiz amirler, (Cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, milletvekili, belediye başkanları ve mahalli meclis üyeleri) âlimler tarafından tasvip ve tavsiye edilen ve halk “millet iradesi” tarafından, hiçbir baskı, zorlama ve dayatma olmadan özgürce seçilenlerdir.
O âlimler ki zaten “sadece hak’ı tavsiye eder ve halkı haksızlıktan men ederler”.
Tavsiye ettikleri insanlar ise; Mutlaka emin, ehil, namuslu ve dürüsttür.
Seçme irade ve eylemini en ziyade etkileyen, mutlaka etkilemesi, yönlendirmesi ve motive etmesi gerekenler ise âlimlerdir. Akil insanlar ile ulemadır. Tam karşılığı olmasa bile, günümüz söylem biçimi ile (ışığını meş’um karanlıklardan almayan, dâhili ve harici bedhah olmayan) aydınlar, lâkin en doğru, isabetli tanım yine de “kanaat önderleri’dir”.
Şu kadar ki; Sadece ve yalnızca; “amirler önünde bel bükmeyen, boyun eğmeyen, hiç kimseye yağcılık, yaltaklık ve yataklık yapmayan, paraya-pula, şan ve şöhrete tamah etmeyen;, Yüce Yaratıcıdan başka kimseye yâr, yardımcı ve kul olmayan, kendini hakka ve hakiki ilme adamış, halkı hak yolunda, hak’ın rızası için, hiçbir ücret, rüşvet, karşılık beklemeden aydınlatan, adalet ve fazilet timsali hazreti insanlar” kanaat önderleridir…
KANAAT ÖNDERLERİ
Kanaat Önderleri, yani âlimler, insani boyut, bilinç toplumu ve doğrusal anlamda dürüst yaşamın çimentosu, insan hakları, adalet ahlâkı, eşitlik ve hukukun teminatıdırlar. Bir ülkede demokrasi, adalet ve hukuk varsa, O’nların sayesinde vardır. Demokrasi, adalet ahlâkı ve hukukun varlığının alâmeti fazilet; Milli birlik, zenginlik, mutluluk, şaibesiz, tam istiklâl, güvenli/garantili istikbaldir. Aydınlık ve emin bir gelecek iyi, namuslu, dürüst ve işinin ehli vatanperver idarecilerin varlığını gösterir.
Bu, özgür bilim, demokrasi ve uzlaşma kültürünün varlık sebebidir.
Dolayısıyla ilim-irfan kurumları (eğitim-öğretim) bozulmadıkça âlimlik bozulmaz.
Eğitim kurumları ve müfredat (ilim) bozulunca, ülkede sahte ulema baş gösterir.
Maskara, dalkavuk, iktidar köpeği, şöhret düşkünü mukallitler oluşur. İlmi hayatı (ilmi hâl’i) bozanda bu nevi dolandırıcı, sahtekâr mazarrattır. İlim, bilime tahvil olsa, bozulsa bile, (gerçekte ilmin bozulumu kati surette mümkün ve kabil olmayıp; bozulan algı biçimi ve ameli, uygulamasıdır) ilimle amel eden âlimin hükmü daima caridir. Üstelik mesuliyeti kat be kat artarak ve katlanarak sürer.
Çünkü ilmi bozanlar daima suret-i hak’ tan görünür.
İlmi insanlara yalan-yanlış intikal ettirenlerin veya şeytani maksatlarla sapkın, fitne, fesatla aktaranların kâffesi melun, menfur, gafletle malul, hıyanet ve dalalet ehlindendir. Ki, günümüzde bunların, çoğunluğu dönme, devşirme, mute, koza, kripto (sahte Türk ve sahte Müslüman) olan, karanlık köşelerinden kin kusan, harici bedhahlar, terör-tedhiş örgütü, hırsız-yolsuz ve soysuzlarla işbirliği yapan 500 kadarına aydın denilmektedir. Bahusus sözde aydınların fikir ve eylemlerine baktığımızda, sahtekârlık, dolandırıcılık, yalancılık, talancılık ve vatana ihanetle müştegil bir güruh oldukları görülür!..
Günümüzde ‘sözde aydın’ ve ‘örtülü ihanet şebekelerinin’ en bilinen işaretleri:
. Ermeni orijinli ve asala patentli terör ve tedhiş örgütü yandaşlığı,
. Türk vatandaşı Kürtleri kapsamayan bir çeşit Kürtçülük,
. Koyu, koşulsuz bir AB yanlılığı ve TC’yi AB’ye jurnalleme alışkanlığı,
. Hz. Ali (RA) ve İslâm’la ilgisiz, ateist/allâvi/yarsanist Alevi’lik sapkınlığı,
. 27 Mayıs’ı milât (!) olarak kabul eden ve kutsayan goşist kabili müzmin solculuk,
. Göreceli ve sürekli milli-manevi, dini-imi ve kültürel (yükselen) değer karşıtlığı,
. Elli yıldır aralıksız süren, kamuya sızma, hortumculuk ve devleti ele geçirme çabası.
Zahiren de olsa, ilmi ancak, zalimler, despot-diktatör, sulta-cunta ve şahsiyet yoksunu, akıl fukarası vesayet sahipleri ile o menfurlara uşaklık eden sözde aydınlar bozabilir.
Amma, âlim “ilim adamı/ulema” iddiasında oldukları halde;
Hükümferma zalimin karşısında hak, hakikat, hukuk ve adaleti haykırmayanın, kuduz köpek kadar hükmü ve haysiyeti yoktur, ilimleri muteber değildir. Adının önünde prof. yazsa bile, ilke, onur ve erdemden yoksun demektir. Zira haksızlık, adaletsizlik, hukuksuzluk ve zulme karşı çıkmayanın hükmü “aydın” değil, “dilsiz şeytan’dır”..
GÖREV VE SORUMLULUK
Aziz ve necip halkı; İyi, onurlu, namuslu, dürüst, şuurlu ehil insanları seçebilecek ilim, irfan, sorumluluk ve “bilinç düzeyine” yükseltme görevi “kanaat önderlerine” aittir. Millete vekâleten siyaset yapmak adına kurulu partileri düzeltme, demokratikleştirme, adalet ahlâkı ve hukuka uydurma görevi de.. Zira kanaat önderleri; Haklıya, hak’ının tahakkuk ve iadesini sağlayan, adalet, hukuk ve marifeti iltifatla teşvik eden, zalim’e haddini bildiren ve zulüm karşısında “dilsiz şeytanlar” gibi susmayanlardır.
Şu hakikat, asla unutulmamalı ve mutlaka bilinmelidir ki:
Mutluluk, zenginlik, güvenlik ve huzur;
Ancak ve sadece adaleti ihya ile mümkündür.
Dolayısıyla, “adaletli yöneticiler” vekâleti meşru müftehir (kendileri ile iftihar edilen, gurur duyulan) unsurlar; Adaletsiz yöneticiler ise, yüce yaratıcının lâneti, kahrı gazabı, “masum-müsemma, fakir-fukara, garip-guraba” halkın bedduasına maruz, hırsız-yolsuz; din-iman, ilim-irfan, ahlâk ve fazilet düşmanı ayak takımıdır.
(Ankara: 12 Ekim 2010)

30 Eylül 2010 Perşembe

Rezillik diz boyu;
hükümet nerede?
Mustafa Nevruz SINACI
KPSS sınavında ortaya çıkan yolsuzluk; geçmişin karanlıklarından günümüze uzanan menfur satanist cemaat-siyaset; soygun-vurgun, sahtekârlık, nitelikli dolandırıcılık ilişkisine dayanan ve tesadüfen “namuslu-dürüst bir vatandaşa çarpma sonucu” ortaya çıkan bir kamyon (susurluk) kazasına benzemektedir.
Gerçekte bunlar bir tesadüf değil, “ilâhi adalet” in tezahürleridirler.
Zira susurluk türü bilumum kirli iş ve ilişkiler, zaten devletçe malumdur.
Devlet izafi bir kavram olmakla; Hakikatte “güç” bizatihi hükümettir.
Bu harama ve yalana dayalı akçeli işler; kirli, haksız, adaletsiz, gasp-irtikap, nitelikli dolandırıcılık, sahtekârlık, rüşvet-iltimas, kaçakçılık, kara para, yasa dışı ticaret, kayıt dışılık, hırsızlık-yolsuzluk, evrak tahrifi ve suiistimal genellikle hükmedenlerin bilgi/himaye, yardım ve yataklığı dâhili ve sâyesinde yapılır. Yöneticiler bunu bilmeseler dahi (ki bu asla mümkün ve imkân dahilinde değildir) emanetçilik ettikleri efendi, sulta, dikta veya cunta bilir!..
Dahası, mahalle muhtarından MİT muhbirlerine, semt karakolundan, sağlık ocağı ve bilumum yerel-taban ünitelere kadar müthiş ve muazzam bir “yasal örgüt”, hukuki bilgi ağı ve örgün iletişim organizasyonu biçiminde işleyen mekanizma; Kesinlikle ve mutlaka her şeyden haberdardır. Devlet, nerede ne olduğunu ve kimin ne işler karıştırdığını bilir. Zaten de bilmek zorundadır. Bilmezse “devlet olma” temsil, hüküm-hikmet ve meşruiyet vasfını yitirir.
İşte böyle!...
Bahusus KPSS sınavının iptali insan hakları, adalet ve hukuka aykırıdır.
Hükümet önce, bütün unsur, amir, dâhili-harici bağlantı ve uzantıları ile mezkür çeteyi ortaya çıkartmak; Olayda kastı mahsus, cana, mala, ikbal ve istikbale matuf caniyane emeller, haksız edinim, gasp-irtikap, nitelikli dolandırıcılık, soygun esası olduğu için failleri istisnasız tutuklamak, yargılamak, hapisle tazyik ve tecziye etmek; Adalet ve yargının görevidir.
Buna paralel olarak bütün “kopya çekenler” otomatikman ortaya çıkacaktır.
Kopya çekmek suçtur. Faillerin sınavları iptal edilir ve fiillerine uyan cezalara çarptırılırlar. Bunlar, mutlaka yargılanmak ve cezaları verilmek zorundadır.
Kopya çekmeyen, masum, müsemma “doğru-dürüst” olanın sınavı geçerlidir.
Namuslu ve dürüst insanlar asla cezalandırılamaz.
Devlet; iyi insan, iyi, namuslu, dürüst vatandaştan yana olmak,
Onurlu ve sorumlu vatandaşları korumak, kollamak zorundadır.
Aksine bir karar veya tasarruf halinde “Cumhuriyet Savcıları, Adalet, Yargıçlar ve Barolar” karar mekanizmalarına karşı harekete geçmek; Namuskâr ve dürüst vatanların hak ve hukukuna sahip çıkmak zorundadır.
Aksi taktirde bunlar da, “onursuz ve sorumsuz” aciz ve yok hükmünde sayılır!..
Sonuçta dava sür’atle sonuçlandırılıp, dürüstlerin hakkı hayat bulmalı; Kötüler mutlaka kahredilmeli, yardım-yatakçı, uzantı ve bağlantıları ıslah veya mahvedilmelidir…
Aksi takdirde kötülük büyür.
Kötülük olan ülkede, ya hükümet yok, veya aciz, zayıf ve aciz hükmündedir!..
Dolayısıyla, başta güncel KPSS yolsuzluğu, anarşi, terör-tedhiş, bilumum haksız edinim, gasp-irtikap, nitelikli dolandırıcılık ve ‘organize işler’ dediğimiz suçlara karşı etkin tedbirler almayan yönetimler ve hükümetler her halikârda suça ortaktır.
Yahut da, bütün faili meçhullerin suçlusu hükümettir!..
Manâ ve muhteva olarak, alenen; “suç teşkil, suça teşvik, suç ve suçluyu övme, tahrik” gibi insan hakları, adalet, hukuk ve ahlâk dışı unsurlar içermedikçe, “Söz söyleme, düşünce ve kanaat açıklama” hak ve hürriyeti tahdit edilemez.
Amma lâkin, öldüreni öldürmeyen; Suçluyu mutlaka bulup cezalandırmayan;
Haklıyı, doğruyu, iyi-namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu vatandaşları korumayan;
Adaletle hükmetmeyip, rezilliği yok edemeyen hükümet acze düşmüş demektir.
***
Düzen’in başıbozuk;
Demokrasi yok!...
Mustafa Nevruz SINACI
Vahşi, alçak ve ikiyüzlü batının dayatmasıyla “yeni Osmanlıcılık” adına sahnelenen Heybeliada, Akdamar ve Dinler arası diyalog gibi din, ilim-irfan, akıl-mantık, gelenek, gerçek ve dayanaktan yoksun saçmalık, apaçık komiklik ve nafile şovlarla cinlik yapan ‘uyanık’ (!) birileri, güya şanlı ecdat’ın güncel versiyonuna oynadıklarını sanıyorlar.
Alakası yok!. Bu, AB tarafından asırlardır dayatılan kirli bir oyun.
Derin bir gaflet, hazin bir dalalet ve çok acı bir hıyanet!..
Bozuk düzen, disiplinsizlik, demokrasi yokluğu ve başıbozukluk bu!..
Tarihe “talihsiz menfur eylemler” diye geçecek bu tasarrufların, gaflet uykusu, kuru gürültü, horultu ve homurtudan öte hiçbir önem, etki ve değeri yoktur. Kaldı ki, beka/basiret, umur-u devlet, kemali ciddiyet, bilim, tarih şuuru ve bilhassa “sürdürülebilir objektif siyaset” ile mütekabiliyetten yoksun, olumsuz-tabansız, dayanaksız kısır teşebbüslerle, dünyada Türk siyasetini küçük düşürüyor, istismara izin veriyor, çok gülünç durumlara düşüyorlar. Bu taviz ve ivazlarla failler, kamuoyu nezdinde alçalıyor, alay konusu oluyor; aciz/zavallı, sürekli taviz veren, acıklı ve komik hallere sürükleniyor, kamu vicdanını sızlatıyor, rencide ediyor ve tarih önünde kamusal suç işliyorlar.
Amma gaflet ve dalalet boylarını aşmış. Farkında değiller!..
Bu yapılanlar, devletin beka, basiret ve umuru ile bağdaşmamakta; Lâiklik temelinde yükselen milli devlet ve milli siyasete bir yarar sağlamamaktadır!.. Tarihi gerçek, gelenek ve Türkiye Cumhuriyeti teamüllerine de aykırıdır. Zira bunlarda bir zerre Osmanlı-Türk asaleti, Müslüman feraseti, akil insan basireti, milli tarih şuuru, Türk ruhu ve damarlarında “asil kan” olsa bilirler ki: Osmanlı asla tek taraflı siyaset yapmadı. Münhasıran asrına ait olmak kaydıyla asla taviz vermedi. Düşmana hoş görünmeye çalışmadı ve düşmanın düşmanlığını unutmadı!..
EĞER OSMANLI DEVLETİ OLSAYDI!...
Akdamar’la eş zamanlı olarak AYASOFYA ibadete açılırdı.
Ermenistan, Yunanistan tüm Ortodoks hinterlandında Omsalı, Türk-Müslüman eser, camii ve vakıfları ihya edilir; Daha 50-60 sene öncesine değin mevcut Ermenistan, Karabağ, Balkanlar, Yunanistan ve SSCB (Rusya) CAMİ'lerinin hesabını sorar; Kalan bir kaç tanesini de aynı gün imar ve ihya edilmiş olarak ibadete açarlardı!...
Dahası, bu gaflet ve dalalet uykusundan ‘tedbir ve temkinle’ kalkılır tarihe bakılırdı;
Evet, gerçekten Osmanlı Patrikhaneye, bütün kilise, mabet, inanç ve dinlere “Rab’in emrettiği şekilde” kendi egemenlik ve himayesinde hayat hakkı tanımış; Buna karşı asi/hain olan yahut Sapıtan patrikleri, papaz ve rahipleri hiç tereddüt etmeden derhal darağacına çekmiştir;
Ayasofya ise Fâtih’in vasiyeti üzere daima İslâmi ibadete açıktır…
Haydi, yüreğiniz yetiyor, bileğiniz tutuyor, tarihi bilinç ve bellekleriniz sizleri gaflet ve dalalete sürüklemiyorsa; gücünüz yetiyorsa böyle yapın. Zira tek yanlı taviz vatana, millete ve insana ihanettir. Yüreğine, bileğine, aklına, ilmine ve damarlarındaki kan’a güvenen daima doğru, iyi ve milli devlet yararına olanı yapar. Meselâ!..
.Önce 12 Eylül yerine Yassı ada ve 27 Mayıs’ın hesabını sorar;
.Van gölü (Ermeni tecavüz kilisesi), Trabzon (Rum mütecaviz kilisesi) etrafında oynanan oyun ve dolapları (Pontus) kestirip atar, Ayasofya’yı derhal ibadete açar. Asala ve pkk’yı eğiten-lojistik destek veren, emekli Yunan Subaylarını bulup infaz; Melânet örgütü de Milli hükümet emriyle TSK ve güvenlik kuvvetleri; Dağları kaatiller, kaçakçılar, anarşi, terör ve tedhiş unsurlarından; Düz Ovaları, hırsız-yolsuz domuz, dolandırıcı-yankesici kene, rüşvet ve iltimas erbabı bit/pire ve kan emici ‘demokrasi, düzen, adalet ve hukuk düşmanı’ politik ACI’lar ile onların iğrenç uzantı, bağlantı, yardım ve yaltakçılarından temizler!..
.Bundan böyle: Türkçe düşünülür, Türkçe konuşulur ve Türkçe yaşanır.
"Türk’üm" ve “Kürt’üm” diyenlere, "etnik bölücülük yapıyorsunuz" denmez!
Başıbozukluktan kurtulmanın ve Demokrasi’ye kavuşmanın yegâne yolu budur.
MUHALEFET(!)’İN
REFERANDUMLA SINAVI
Mustafa Nevruz SINACI
Kokuşma, yozlaşma, çürüme ve bozulum; adına siyasi parti denilen, fakat icraatta asla anayasada yazılı “siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” (md: 68) tanımı ile bağdaşmayan bazı tertip ve teşekküllerden başlamak suretiyle ve yayılmıştır.
“Demokratik Siyasi Hayat” ne demektir?
Ben bir siyaset bilimci ve kırk yıllık hukukçuyum.
İlgili literatürü günlerce inceledim.
Sonuçta; Demokratik Siyasi Hayat’ın ne olduğuna dair özlü bir sentezde:
“Toplumsal hayatın: İktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel olmak üzere bütün usul, unsur, inisiyatif ve davranış biçimleri ile kişisel ve kurumsal tasarruf, hak, ödev, yetki, sorumluluk ve görevlerin tümüyle doğrusal yönde; adalet ahlâkı, ilim ve evrensel hukuk içinde; Mütesanit (uyumlu) ve bilimsel bütünsellikle yaşanması ve yaşatılması” olduğunu gördüm.
Bu tanım ve cari mevzuatın özüne göre “siyasi parti” şu demektir:
Siyasi partiler, devlet içinde milletin; Adalet ahlâkı, haklılık, eşitlik ve hukukun üstünlüğüne dayalı, huzurlu-güvenli, zengin ve mutlu bir hayat sürmelerini temin; Bireyler, bütünüyle toplum ve müesses kurumların her türlü mazarrat, tasallut, fiili tecavüz, hak gaspı, hırsızlık-yolsuzluk, kanunsuzluk, ayrımcılık, bölücülük ve ahlâksızlığa karşı tahkim edilip;, Milli devlet’in ebed müddet kılınıp, özgürlük ve egemenliğin korunmasından sorumludurlar.
Aksine hareket eden; Ülke/millet/insan aleyhine siyaset üreten; Aykırı unsurlara arka çıkan; Dolaylı da olsa, terör-tedhiş, genel ahlâk, milli adet, örf, gelenek ve yasalara göre suç sayılan eylemlerle iştigal ve eylemcilere yardım ve yataklık eden partiler derhal “her ne şekil ve surette olursa olsun” mutlaka kapatılmalıdır.
Ülkemizin resmi ve yasal siyasi partileri;
Adına “lider” denen parti sahipleri ve üyeleri;
Bunun farkında ve şuurunda mı acaba?
Farkında ve şuurunda/bilincinde iseler:
Niçin halâ insanlık, demokrasi, ilim ve ahlâk dışı 298 (seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri), 2839 (milletvekili seçimi), 2972 (mahalli idareler ve mahalle muhtarlıkları ve ihtiyar meclisleri) ve 2820 (siyasi partiler) sayılı yasalarla amel etmekteler?
Bilinçli sorumluluk ve “farkındalık” olmadığını bir misal ile açıklayalım:
***
“Konfüçyüs, Hükümdar'ın isteği üzerine belirli bir süre için şehrin yönetimini üstüne almayı kabul etti ve yedi gün süreyle hiçbir şey yapmadan şehir ve halkı izledi.
Yedinci gün yüksek memur Sao-Ceng'i idam ettirdi. Cesedin üç gün açıkta kalmasını emretti. Buna Öğrencileri çok şaşırdılar, yanına gittiler ve sordular:
"Sao-Ceng bu şehirde hatırlı ve kuvvetli bir adamdı. Şehrin yönetimini aldıktan sonra ilk işiniz onu astırmak oldu. Bu yapmanız doğru mudur? Bildiğimiz kadarıyla bu adam ne bir haydutluk ve ne de hırsızlık yapmamıştı...
"Konfüçyüs ‘yaptığımın nedenlerini size anlatayım’ dedi ve şöylece anlattı:
"Dünyada beş ağır suç vardır. Haydutluk ve hırsızlık bunların arasında değildir, onlar daha sonra gelirler. Bu beş suç şunlardır:
Birincisi uyumsuz ve asi bir tabiatla birlikte gözü peklik;
İkincisi aşağı bir hayat tarzıyla birlikte inatçılık;
Üçüncüsü çenesinin kuvvetli olmasıyla birlikte yalancılık;
Dördüncüsü herkesin ayıbını, kusurunu aklında tutmakla birlikte, herkesle dost geçinmek;
Beşincisi hak ve adalet duygusu olmamakla birlikte, yaptığı haksızlıkları süslü ve parlak gerekçeler arkasına gizlemek.
Sao-Ceng'de bunların beşi de vardı.
Nereye gitse taraftar topluyor, hizipler yaratabiliyordu;
Aldatıcı fikirlerini parlak konuşmaların arkasına gizleyebiliyor ve zulmüyle adaleti tersine çevirebiliyordu.
Aşağılıklar birleştiği zaman ortaya çok güçlü bir kötülük çıkar.
Ben de şehir halkı için tasalanmak yerine bu adamı idam ettirmeyi tercih ettim.”
***
Bu mesele ışığında son elli yılın particilerini bir mütalaa edin lütfen!..
Sonra, mütalâanız ve ortaya çıkan hakikat ışığında ‘şu hali’ bir değerlendirin.
Asil/vekil ilişkisini hukuken, ahlâken, ilmen ve mantıken tanımlanamaz bir çelişkiye dönüştüren “Dokunulmazlık zırhı” neyin nesi? Sanki bu gericilik, yobazlık, halka güvensizlik, kurumlara inançsızlık ve derin irtica yetmezmiş gibi; Bir de siyasi partilerin kademe (il-ilçe, genel merkez bina) dokunulmazlığı, memurin muhakemat ve sınırları resmi görev alanlarını aşan yargı (hakim-savcı) dokunulmazlığı var!...
Lâkin; malik-ül mülk ve devletin asıl sahibi vatandaşa dokunmak serbest!..
İşte, soruna buradan bakmak ve neşteri buraya çalmak gerek.
Şu hale bir bakınız: İlim, irfan ve en hakiki mürşit’in emirlerine rağmen;
Tarihte ve bu gün, fitne-fesat, vatan-millet, devlet ve insanlık aleyhine her melânet, cürüm, suç ve şeamet siyaset adına siyasi partilerde üremiş. STK ve partilerde üreyen mikrop-ihanet virüsü, önce kurumlara sirayet, oradan devlet uzuvlarına, nihayet sine-i millete bulaşarak yayılmış ve şimdilerde “TC’nin hayatiyetini tehdit eden” kronik, devasa ve müzmin bir sorun, tehlikeli salgın halini almıştır…
27 Mayıs 1960 kalkışmasından itibaren üreyen ve yayılan cerahat nedeniyle;
Şimdi TC vatandaşlarının kahir ekseriyeti hastadır.
Müzmin hastalıkların hakiki sebep ve kaynağı:
1. Namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu olamayan,
2. Kitle partisi şuuru içinde “parti içi demokrasiyi” gerçekleştiremeyen,
3. Devlet memurunu yandaş, zenginleri yoldaş, yalancı-talancıyı yönetici yapan,
4. Haram-yalan, soygun-vurgun, kara para ve kaynağı meçhulden beslenen,
5. Denetlemeyen ve denetlenemeyen,
6. Emanetçi, hıyanetçi, despot ve diktatörlerce yönetilen,
7. Üye, delege, yönetici ve adayların kader, istikbal ve ikballerini “Sao-Ceng” lerin belirlediği; Elli yıldır “milletvekili” namıyla, bu sulta ve cuntalar tarafından “parlâmenter” atamalarının yapıldığı ve bütün atamaların “parti sahibinin” iki dudağı arasında olduğu…
Hakikatte atıl, halde batıl ve muattal;
Son yarım yüzyılın siyaseti ile siyasi parti nam tertip ve teşekküller ile;
Devleti yönetmekten aciz, bencil ve haris, ilkesiz, onursuz ve sorumsuz, yalan-talan, yolsuzluk ve hırsızlık müptelâsı, rüşvet alacak-verecek, iltimas edecek, eşi-dostu, yandaşı, yoldaşı ayıracak, ihanet şebekeleri ve vatan hainlerini kayıracak kadar pespaye, düşük, akıl, idrak, ilim-irfan ve vicdandan yoksun politikACI’lardır.
(adalet ahlâkı, hukuk ve halka sahip ve saygılı olanları elbette tenzih ederim)
Bu tanım, tasnif ve tarife muhatap olanlar; Apaçık devlet ve milletin aleyhine olan bir referandum karşısında ittifak yapmaktan, halkı dosdoğru bilgilendirip, bilinçlendirmekten aciz, zavallı vasi, cunta ve sulta sahipleridir.
Evet; Bir türlü kökü kazınamayan “temiz devlet, temiz siyaset, namuslu-dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu yönetici" bağlamında temizlenemeyen bu “Allahın belâsı” menfur melanetler yüzünden; En kıymetli varlığımız, aziz ve kutsal insan unsurumuz artık hastadır.
Hem de; kimi bedensel, kimi de ruhsal ve zihinsel (muhakeme) özürlü olarak..
Bundan; Referandum karşısında aciz kalan muhalefet sorumludur.
***
VATAN YAHUT SİLİSTRE
Mustafa Nevruz SINACI
Namık Kemal’de vakti zamanında “Vatan Yahut Silistre” demişti!...
Bunun güncel karşılığı ve anlamı: “Ya adam gibi siyaset yapın, ya da defolun gidin” demektir. Adam gibi siyaset yapmak: Demokrasi mabedinin muhafızı mesabesindeki siyaset kurumlarının “kitle partisi” vasfına kavuşmaları ve başlarındaki dikta/sulta/cunta, vesayet ve emanetçi belâlarından kurtulmalarına; Parti içi demokrasiyi hayata geçirmelerine bağlıdır.
Bakınız, bu melanet afet ve müzmin felaketi, bir yazar kardeşimiz; Ta Yavuz Sultan Selim Hân’a dahi atfederek nasıl bir belâgat ve derin hakikatle açıklıyor:
***
“Kuruluşunda alın teri olmayan ‘Tad ve Yad’lar; ortaya çıkan bir oluşumda hiç hak etmedikleri halde mal ve idari görev almak isterler. Ve ekseriyetle muvaffak olurlar. Alın teri akıtan insanlar, fıtri özelliklerinden dolayı yönetme, mal edinme hırsı ‘Tad ve Yad’lar kadar nimet olarak takdir edilemediğinden kurdukları oluşumların yönetimini veya nimetlerini bir tepsi içinde adeta sunarlar. Bu şekilde iktidar olan ‘Tad ve Yad’lar iktidarlarının ömrünü uzatmak için zamanla zulümlere varan uygulamalara başvurur. Hatta asli unsurun ne oluyor demesine kalmadan onların sert tedbirleri karşısında belleri kırılır. Netice itibariyle kendi içlerine kapanır ve diş gıcırdatmaları, karın sancıları şiddetini arttırarak devam eder. Hemen her alan da sindirime ve tutulan mevziler iktidarlarının gücüyle varlığını korur.”,
“…Hünkâr Yavuz Sultan Selim’in şiirinde ifadesini bulan, bir bakışla yüksek asalet, bir bakışla ise büyük zafiyet olan duruş; Türk milletinin kronik problemi olmuştur hep. ‘Bahtı kara maderini’ kurtardıktan sonra yönetme kabiliyetini hemen her katmanda hakkıyla yerine getiremeyen ana kütle, bu alanda yapılanmayı ‘Tad ve Yad’lara bırakmanın sıkıntısını iliklerine kadar hissetmelerine rağmen, tarihi sürekli tekerrür ettirme gibi kronik zafiyetine karşı tedbir almayı hep savsaklamışdır.”,
“Tad ve Yad’lar devlet olduktan sonra kendi hakimiyetlerini sürdürebilmeleri için her türlü tedbire başvururlar. Gerekirse zor kullanırlar. Kendi kimlikleriyle ortaya çıkamadıkları için dikte ettikleri tarz bir kesim de taraf ta bulur. Hâkimiyetlerinin devamı yönünde engel gördükleri bilim adamları, siyasetçi, bürokrat demeden bir şekilde ortadan kaldırarak geniş kesimlere korku salarlar.” (*) Sıdık Demir, www.birincikuvvet.com
***
Parti üyesinin, delegeden başkana kadar bütün yönetici takımına:
“Ya adam gibi dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu siyaset yapın; Ya da bırakın partiyi, defolun gidin” diye haykırma, insani, sosyal, siyasal ve toplumsal sorumluluğunun gereğini yapma zamanı gelmiştir.
Şimdi olmazsa ne zaman..?
Halkımız; Istırap, azap ve sıkıntı içindedir.
Devlet eliyle eziyet ve zulme maruzdur.
Halk, Siyasette ve devlette “vicdanı hür, irfanı hür, aklen özgür” olmayan, kula kulluk etmeye düşmüş, zavallı, ilkesiz, bilinçsiz sünepe dalkavuklara, sempatizan, partizan ve parti militanlarına maaş vermek, beslemek ve tahammül etmek zorunda değildir.
Memur millete-devlete; Politikacı halka ve hak’a adanmışsa meşrudur.
Allah’tan başkasına muhtaç olduğunu sanan gafil ve cahildir.
Bu nedenle partili hak, hukuk ve hakikati gözetmek zorundadır.
UNUTMAYALIM:
İnsanlar inandıkları, hayvanlar ise sığındıkları veya sahiplenildikleri yerlerde kalır.
Domuz, bit, pire, sülük, kene, vampir ve yarasa gibi türlerse, sömürdükleri yere apışıp-yapışıp kalır. Bunlar mazarrattan olup, hayvanların en aşağılık olanlarıdır. Makbul ve kutsal, insanca olan: rüşt’ünü kullanabilmek, özgür irade, objektif vicdan, ortak akıl, iyilik-dürüstlük, namuskârlık ve vatanseverlikte uzlaşma; demokrasi kültürü uyarınca hareket edebilmektir.
Devlet su işleri/Bırak bu işleri/Al parayı/Dön köşeyi!..
Men Dakka dukka/Ellezi minel cukka!..
Duygusal meseleler!.. Gibi rüşvet ima, iltimas, yolsuzluk, suiistimal ve görevi kötüye kullanma söylemlerinin olduğu yerlerde “İNSAN ve MÜSLÜMAN OLANLARIN” işi yoktur. Hele ki, bir STK veya siyasi teşekkülde anarşi, terör, tedhiş, organize suçlar ve yüz kızartıcı işlere eğilim veya cevaz varsa; orada durmak, kesinlikle insanlıktan müstafi olmaktır.
SİYASET VE PARTİ ADAMI
Siyasi parti adamı “Muhalefet’in Referandum İle Sınavı” isimli makalede açıklanan gerçek ve objektif tanımlara uymak; Devlet adamı milletin emir ve hizmetinde; Memuru ise hşâ ve asla bir siyasi partinin değil “MİLLETİN MEMURU” olmak zorundadır.
Bunun böyle olamamasının sebebi/sorumlusu atide ve hal’de siyasi partiler ve siyaseti vesayet bab’ında hırs ve ihtiraslarını tatmin, yalan-talan uğruna kullanan politik ACI’lardır.
Bu (iyi, ilkeli, dürüst ve demokratları tenzih ederim) menfur siyaset simsarı, insan istismarcıları ve din tüccarları; Ülkenin bütün adalet sistemi, hukuk cihazı, kamu uzuvları, bunların uzantı ve bağlantıları ile; Cidden devletten maaş alan yetkili, görevli, sorumlu millet memurlarına (hâkim, savcı, memur-amir, şef, müdür, başkan, genel müdür, general, profesör, rektör ve müsteşar) rağmen sürekli ve organize olarak suç işlemişler; hak gaspı, hukuk ihlâli, irtikap, suiistimal ve nitelikli dolandırıcılığı adeta meslek ve meşrep haline getirmişlerdir.
Öyle ki, ülkemizin yakın tarihinde yüce divanda (siyaseten) yargılanan başbakan ve bakanlar, evrakta sahtecilik, dolandırıcılık, uyuşturucu kaçakçılığı, ihaleye fesat karıştırma ve yankesicilikten tutuklananlar, milletvekili sıfatını haiz iken terör ve tedhiş örgütüne yardım ve yataklık edenler vardır. Hâlihazır “parlamenterlik” mesleğini icra edenler hakkında benzeri iddiaları haiz yüzlerce “suç” dosyası olup; İnsanlık, ahlâk ve hukuk dışı dokunulmazlık zırhı yüzünden ne yazık ve ne elem verici hakikat ki, haklarında yasal işlem yapılamamaktadır.
ÇÜNKÜ:
Şiddetle dışlanmak ve ilga edilmek istenen anayasanın 42. maddesinde yer alan “Kimse, eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz” hükmüne rağmen, başta kılık-kıyafet olmak üzere “haksız yere” binlerce eğitim-öğretim mağduru yaratılmış;
Millet yozlaştırılmış, uyutulmuş, sağır-kör edilmiş., Vatan bölünmeye, kardeş ihanete ve düşman Türk'ü kalleşçe şehit etmeye başlamış., Şehit kanları yerde kalmış, şehit anaları yas tutmaya durmuş; Türk bayrağını yakan ve eylemi yaptıranlara hâlâ 'vatandaş' deniliyor!..
Millet susturulmuş, hakkını aramaktan aciz kalmış ve koyun sürüsüne dönmüştür..
AB uğruna ihanet almış yürümüş; 47 yıldır verilen şehitlere rağmen millet bir defa olsun sokağa dökülüp 'Kahrolsun PKK' diyememiş; Hain, hırsız ve yolsuzların parlamenter seçilerek, yandaşlarını yüksek makamlara getirmelerine ses çıkartamamıştır. Hele ki bir kere; İslam'da devlet ve belediye bütçelerini hortumlamak, rüşvet almak-vermek, haram yemek, her türlü emanete hıyanet etmek, yalan söylemek, halkı aldatmak; Arsa ve araziler üzerinden rant sağlamak, haram komisyonlar almak, İhalelere fesat karıştırmak, Haram yollarla süper zengin olmak var mıdır?..
Türk milleti hâlâ susuyorsa, Türk vatanında, Türk askerine hâlâ kurşun sıkılıyorsa, şehit Anaları ağlıyor ve buna bir 'dur' diyen yoksa! Bu direnç ve sabır damarlarımızdaki asil kanın eseri ve son demlerini yaşayan ortak ülküdür. Ortak ülkü millet olma sebebidir! Ortak ülkünün terk edilmesi: Milli birlik ve beraberliğin bozulması, egemenlik, istiklâl ve istikbalin karartılması, yani ihanet furyasına delâlettir. Artık kamu vicdanı uyanmakta; millet kendine gelmektedir. Şimdi el iman minel vatan demek ve ihaneti adalete teslim etmek şarttır.
Şimdi “emr-i bil maruf, nehy-i anil münker” zamanıdır.
Lütfen kendinize gelin, olanların farkına varın.
Varsa partinize/yönetime karşı; her derece ve düzeyde; Yasal/anayasal gözetim hakkı ile denetleme görev ve sorumluluğunuzun (insan ve vatandaş iseniz) icabını yerine getirin.

18 Eylül 2010 Cumartesi

EN HAYIRLISI “HAYIR” DEMEKTİR!.. (1)
Mustafa Nevruz SINACI
Şimdi eğri oturup doğru konuşmak zamanıdır.
Fakat önce, kamuoyunda “dinci” olarak tanınan Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi’den bir alıntı yapalım. İşte, “evet”çi partinin yayın organında AKP’ye hitaben yazdığı 07.08.2010 tarihli makale:
“ALLAH BİN KERE BELÂNIZI VERSİN!.. Allah Cezanızı Versin!..
İSLAMCILIĞIN cıcığını çıkarttınız, Allah belânızı versin!..
Ben çoğunuzun o e...ski mücahitlik günlerini bilirim, ne nutuklar atıyor, mangallarda kül bırakmıyordunuz. Sonra mücahitlik postunu çıkardınız müteahhit oldunuz. Müslüman’san, hangi meşrep ve mezhepten olursan ol, mutlaka doğru ve dürüst olmak zorundasın. Siz yıllar var ki, doğruluk şişesini taşa vurup paramparça ettiniz. Allah bin kere belânızı versin!
Namaz kılıyor, günde onlarca defa Allah'tan sirat-ı müstaqime (doğru yola) kılavuzlamasını lisan ile niyaz ediyorsunuz ve hayatta tam tersini yapıyorsunuz.
Bre uğursuzlar!..
İslam'da devlet ve belediye bütçelerini hortumlamak var mıdır?
Rüşvet almak var mıdır?
Haram yemek var mıdır?
Her türlü emanete hıyanet etmek var mıdır?
Yalan söylemek, halkı aldatmak var mıdır?
Arsa ve arazileri yapılaşmaya açarak, binalara fazla kat çıkma izni sağlayarak haram komisyonlar almak var mıdır?
İhalelere fesat karıştırmak var mıdır?
Haram yollarla süper zengin olmak var mıdır?
Size beddua ediyorum. Allah belanızı versin!..
İki yakanız bir araya gelmesin!..
Haram servetlerinizi huzur içinde yiyemeyin emi!..
Müslümanların yüzünü kara çıkarttınız...
Başınız belâdan kurtulmasın.”
(Mehmet Şevket Eygi: Milli Gazete; 07 Ağustos 2010 Cumartesi)***
Yukarda ne demiştik? Dosdoğru konuşmak ve mutlaka dürüst olmak zamanıdır.
Gerçekte bu, insanlar ve özellikle Müslümanlar için belirli bir zamanı kapsamaz.
Namuskârlık, onur ve sorumluluk bütün zamanları, yani hayatın tamamını kapsar..
Doğru ve dürüst olmak, iman ve amelde (eylem ve söylemde) bir olmaktır.
Zira halka konuşanların (akıl veren, yol gösterenlerin) ve yazanların, her iki âlemde de sorumlulukları pek büyüktür. Bunlar, âlimler (ulema; konuşan ve yazanlar) ile amirler (ümera; idare eden, millet memurlarına emir veren yöneticiler) olarak açıklanır ve tanımlanır.
Şu kadar ki, bu avas (okumuş-ilimle amel eden; avam’ın karşıtı) ekseriyetle namuslu, dürüst, onurlu-sorumlu; Adalet ahlâkı, hukuk ve hikmet sahibi olmaları, bizatihi milletin zikri, fikri, amel, ilim ve erdemi (yaşam biçimi) ile alakalı olup; Ulema ve Ümera milletin aynası ve dâhi tıpkısının aynısıdır. Bir başka deyişle: Milletin hali, ayniyle hükümetin ahvalidir.
Kur-an’ı Kerim; “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez…” (Ra’d, Suresi: 11) diyor.
Büyük âlim, Cumhuriyetin Diyanet İşleri Başkanı (merhum) Elmalılı M. Hamdi Yazır, ayeti şöyle tefsir etmektedir: “Allah’ın bir toplumu değiştirmesi, ancak ve sadece insanların değişimi istemelerinden kaynaklanır. Güven, huzur ve emniyetin kalmadığı, dolandırıcılığın, rüşvetin, yalanın, zulmün hâkim olduğu bir toplum elbette yıkılmaya, yok olmaya ve çökmeye mahkümdur. Allah (CC)’ın koyduğu ilahi düzen bunu gerektirir. Yoksa Allah, bir toplumu hak etmedikleri halde helâk etmez. (F. Razi, XIX/22) Bir başka ifadeyle Allah, bir toplumun helâkini sebeplere bağlamıştır. O sebepleri insanlar kendileri oluştururlar. (Elmalılı, Kur-an Dili, IV /2419)
Peygamberimiz Efendimiz de hadis-i şerifinde, “Sizler nasılsanız öyle yönetilirsiniz” buyurmakta; Montesquieu ve Winston Churchill; “Her millet lâyık olduğu şekilde yönetilir” demektedirler. Bu kadim bir bilim, sosyolojik bir vakıa ve bütün zamanların ortak gerçeğidir.
Bir gerçek daha var ki, o’da: Akil, âlim, fazıl ve basir ulemalar ile namuslu, dürüst ve demokrat amirleri (vekil ve siyasetçileri) olan bir toplumda her değişim ve dönüşüm, terakki (ilerleme, gelişme) anlamında olup; Öncelikle sine-i millet de var olan arazı (müzmin sorun ve sıkıntıları) gidermeye matuf olmak gerektir. Sıkıntı gidermeyen, huzur getirmeyen, refah ve saadete vesile olmayan, ferahlık vermeyende hayır yoktur.
Tıpkı 27 Mayıs 1960’da, Mustafa Kemal, Türk, İslâm ve Cumhuriyet düşmanlarınca atılan (ilga edilen) Atatürk ve Kurucu Cumhuriyet Anayasasının yerini alabilecek bir başka anayasa, değişiklik ve her hangi bir esaslı düzenleme konulamadığı gibi!..
Bu zaten olamaz. Olamaz!.. Zira 1923 Cumhuriyeti orijinaldir.
Orijinal “Türkiye Cumhuriyeti” bir MİLLİ DEVLET’dir.
Yeri taklitle, alıntıyla, sanalla ve AB sapıklığı ile doldurulamaz…
Şimdi esasa gelelim ve “ilim, tarih ve hakikatler ışığında” soralım:
“Bu, çoğunluğu kanunla düzenlenmesi mümkün, anayasa değişikliğini gerekli kılmayan, kısmen mükerrer, 26 madde’den ibaret ve 12 Eylül Pazar günü halkoyuna sunulacak tasarı” millet tarafından uygun görüldüğü ve onaylandığı takdirde:
. 27 Mayıs, gasp, işgal ve tasfiye kalkışmasının hesabı sorulacak mı?
. Cumhuriyetin, yok pahasına heba edilen değerleri tekrar kazanılacak mı?
. 27 Mayıs’la gelen ve elli yıldır ülkede var olan, giderek kronikleşen, derinleşen yozlaşma, rüşvet, iltimas, ayırma-kayırma, yalan-talan, yolsuzluk, haksızlık, hukuksuzluk, suiistimal, menfur mafya tasallutları, organize suç, kaçakçılık, kayıt dışılık, kara para, hak-adalet-usul-yasa ve ahlâk dışı sarf, edinim, temlik ve tasarruflar önlenecek mi?..
. Kamu /özel, bilumum sektörleri sürekli denetlenir, hesap verir, tüyü bitmemiş yetimin hakkını korur, “devletin malını deniz bilip” kamu kurumları ve halkı her vesileyle hortumlayan: “domuz, kene ve kan emici vampirlerden” hesap sorulacak mı?
. Tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi anarşi, terör ve tedhiş bir gecede kesilecek, akabinde suç odakları; Mensup, müsebbip, yandaş-yoldaş, yardım ve yaltakçıları, eşkıya ve sair uzantı ve bağlantıları derdest edilip Cumhuriyet Mahkemeleri önüne çıkarılacak mı?
. 1963 yılından bu güne akan kanın, tahrip ve tarümar edilen milli servet’in, izzet ve itibarı ayaklar altına alınan Milli Devlet’in; Yalanla, talanla gasp ve irtikap edilen, eşe-dosta, kardeşe-yoldaşa peşkeş çekilen Milli Servet’in hesabı sorulacak; Kayıp ve kaçaklar tazmin ve telâfi edilecek, devletin namusu kurtarılacak mı?
. “Demokratik özerklik ilan edeceğiz” diyen menfur dönme ve devşirmeler tutuklanıp “tarafsız-bağımsız adalet” yargı önüne çıkarılacak mı? Bedhahların yardım ve yataklık ettiği bilumum anarşist, terörist ve tedhişçiler, her tür uzantı ve bağlantıları dahil olmak üzere “şer-şeytan, hain ve düşman” unsur bataklıkları mutlaka kurutulacak; AB’ye tekme vurulacak mı?
. 13 Eylül’den itibaren ülkemizde huzur iklimi, emniyet, güven ve sükun ortamı tam olarak sağlanacak; Demokrasi, hakkaniyet, adalet ve hukuk hâkim kılınıp; Kuvvetler ayrılığı erk, eklenti ve bağlantıları tarafsız ve bağımsız; Hükümet, hak, hakikat, adalet ve hikmetle hükümferma olacak mı? TBMM, ab-abd, sulta, vasi ve cuntalara karşı tam bağımsız, kürsü masuniyeti hariç her türlü dokunulmazlık, ayrıcalık ve imtiyazdan soyutlanmış olacak mı?
Açıkça, namusluca, dürüstçe, erkekçe söylensin..
Kesinlikle EVET’mi? Yoksa!...
Görüne hale göre: Kesinlikle HAYIR!...
***
EN HAYIRLISI “HAYIR” DEMEKTİR!.. (2)
Mustafa Nevruz SINACI
“Ağzınızı hayra açın. Niyet hayr, akıbet hayr!..”
27 Mayıs 1960 ile başlayan fetret devrinin en nefreti mucip, mezalim ve illet tarafı, adalet ahlâkı, salt dürüstlük ve evrensel hukuk anlayışından yoksun olmasıdır.
Peki, bu “anayasada değişiklik” tasarısı; Bütün haksızlık ve hukuksuzlukların menfur milâdı 27 Mayıs’ı sorgulama ve yargılama yolunu açıyor mu? Hayır. Açmıyor. Neden..?
TC’nin yere yıkıldığı, çökertildiği yer 27 Mayıs değil mi onlara göre?..
Referandumcu hükümet “12 Mart evveli” gibi, 27 Mayıs’ı da tasvip ve tasdik mi etmektedir acaba!.. Yoksa mesele taaa Lozan’a ve Sevr’e dayanan bir kuyruk acısı, kin, intikam, paylaşma, bölücülük ve hesaplaşma dan mı hız ve ilham almaktadır?…
BAKALIM:
Kendilerini DARÜLHARP’in havarileri olarak gösteren din adamı, gönül adamı, şeyh, efendi, kanaat önderi ve mürşit nam, öğe ve unvanlarla anılan sakallı şeytanlar; Bunu (aldatmaca ve yalanı) apaçık gördükleri; TC’nin kesinlikle DARÜLİSLAM olduğunu ise çok iyi bildikleri halde; Niçin?!.. İnsan’a, İslâm’a, evrensel hukuk ve ahlâka aykırı, ayrılıkçı, bölücü değişim fetvaları verirler? Fetva, yalan ve iftiraları ile ülkemizde müesses milli birlik, beraberlik ve kardeşliği bozmak isterler. Niçin? Türkiye Cumhuriyeti Dâr-ül’İslâm değil; Dâr-ül’Harptir diye apaçık yalan söylerler?
Yalan söylerler de, fitne, fücür, fesat ve tefrikaya sebep olurlar.
Bunu, bir de gidip ehline, Mutasavvıf H. Galip Hasan KUŞÇUOĞLU’na danışsınlar..
Atatürk’ü de sorsunlar O’na;…
Ve Mustafa Kemâl’in, ALLAH (CC) tarafından “İSLAHA” vazifeli kılındığını şâhidinden öğrensinler.
“ALLAH’ın istisnai yaratılmış seçkin kulları, Emr-i İlâhinin bekçileridir. O’nların bazıları irşâd’a, bazıları ikaz’a; Bazıları da İSLAH’a vazifelidirler. Atatürk islah vazifesi ile vazifeliydi. Şahidim.”
(Bak: H. Galip Hasan Kuşçuoğlu, Tasavvuf ve Zikrullah, Alıç Ofset, 2002, Antalya)
Bu gaflet, dalalet ve hıyanet ehli, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün TBMM'de "Her Millet layık olduğu şekilde yönetilir" ikazı ve irşâdından bihaberdirler. Dolayısıyla bu sözün günümüzde geçerli olduğunu, geçerliğini koruduğunu haykırırcasına şerrin, batıl, tefrika ve yanlışın yanında yer alırlar!..
Bunlar, öyle gafil kör ve sağır hallere düştüler ki, Peygamber efendimizin "Kendini idareden aciz milletlerin başına öyle birilerini musallat ederiz ki, gelenlerden memnun kalırlar ve gelenler de onlardan..” hadisini idrak edemez, kavrayamaz; Hadis-i Şerif’in çağa yansıması ve izdüşümü bakımından ne anlama geldiğini dahi bilemez anlayamazlar.
Kaldı ki, bugün ülkemizde açlık, yokluk, pahalılık ve işsizlik sürüyorsa ve memleketi bu duruma getirenler önemli makamlarda görev başında iseler suçu nerede aramalıyız?
Kendimizde mi? Bizi yönetenlerde mi?
Dahası; Bizi yönetenleri acaba biz mi seçtik?
Seçim ve siyasi partiler kanunları buna imkân vermekte midir?
Yoksa 50 yıl önce başlayan vesayet, cunta, sulta ve dikta neden hala yürürlüktedir?..
Neden yolsuzluk artarak sürmekte?. Yolsuzluk haksızlık nedeni olmakta...
Haksızlık, hukuksuzluk ve yolsuzluk halka bir değişim-dönüşüm (transformasyon) gibi sunulmaya çalışılmakta; Fiyakalı, süslü oda ve makamlarını kaybetmek istemeyenlerle; işbu makam sahiplerine yaranmaya, yağcılık, yaltaklık ve yalakalıkla onların yerine oturmaya çalışan, buzlanmış beyinlerin bir türlü anlayamadığı değişim bu değişim değildir...
Gerçek değişim terakkidir. Kalkınma, gelişme, yükselme, “birlik, beraberlik, barış, hoşgörü ve anlayış içinde” ortak refah ve saadete erme; Toplum olarak zenginleşmedir.
İnsanlık alemi bu sayede taş devrinden, bu güne kadar geldi....
Ya, Türkiye Cumhuriyeti halkı, kadim yurttaş ve vatandaşlar olarak biz!!! ..
Yüksel tahsil yapmış, eğitimli insanımızın %90’a yakını devleti hortumlamakta, yani hırsızlık-yolsuzluk, sahtecilik ve nitelikli-niteliksiz dolandırıcılık yapmaktadır. Oysa hırsızlık, evrakta sahtecilik, bankaların içini boşaltmak, her türlü yalan, iftira ve dedikodu, ordu göreve diyerek darbe çağrısı yapmak, Türk Askerine iftira, suçlulara yardım-yataklık, anarşist ve teröristleri koruma-kollama, yardım ve yataklık cahil, aptal, primitif tür, akılsız ve hainlerin, zayıf, korkak basiretsiz kişilerin işidir. Lakin bu sergerdeler ihtisas sahibi olmadıkları alan ve konularda ahkâm kesmektedirler. Her konuyu bildiğini sanan cahillerden olmak ne kötü!...
Hazreti Yunus bu güruha şöyle der:
İlim ilmek ilmektir/İlim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsin/Ya nice okumaktır.
Bunlar kendilerine bir görev verildiğinde “her şeyi bildiklerini” sanarak kimseye danışmadan ve ehliyle müşavere etmeden iş yapan cahillerdir. Yine Yunus’un iki dörtlüğü ile bu okumuş cahillere seslenelim.
Okudum bildim deme/Çok taat kıldım deme.
Eğer Hak bilmez isen/Abes yere yelmektir.
Dört kitabın ma’nisi/Bellidir bir elifte.
Sen elifi bilmezsin/Bu nice okumaktır.
Milletimiz asla cahil değildir, milletimiz ariftir, feraset sahibidir. Milleti aldatmaya yönelik manüplasyonlara, yalanlara basiret ve feraseti ile aldanmamıştır. Asıl cahil olanlar, bu milletin dişinden, tırnağından arttırarak okuttuğu ve kendisine tepeden bakan, kendisini yok sayan, değer vermeyen, alay eden, güdülecek sürü gibi görenler; İnsanlarımızı Türk–Kürt, Alevi–Sünni, dinli–dinsiz, şucu–bucu diye ötelemek, ayırmak ve bölmek isteyenler cahil, ilim ve zekâ düzeyi çok düşük, şahsiyeti gelişmemiş, aciz ve zavallı, yahut da Türk ve Müslüman düşmanlarına casusluk yapan ajan provokatörlerdir. Bu çok iyi biline ve dikkat edile!…
Allah bu milletin başına bela olan okumuş cahillere fırsat vermesin…
Anayasa değişiklik tasarıları ve referandum tarihinin en tuhaf, trajik ve antidemokratik olayı şu 12 Eylül referandumu olup; Bu bir dayatma, mecbur tutma, mahküm etme ve ataların dediği gibi ‘ahlâk dışı aldatma, kandırma ve hukuksuz icbar’dır.
Daha açık bir anlatımla: Hileci, üçkâğıtçı, dessas ve kurnaz manavın, dibi çürükle dolu bir çuval inciri, tepeye serpili az miktar kaliteyle tüketiciye kazıklaması gibi bir şey veya AB ve ABD’den zorunlu bir alım yapmaya kalktığınızda, yanına bir sürü yaramaz ve ihtiyacınız olmayan mal dayatmaları misal, fırsatı ganimet bilerek yapılan bir “uyutma, aldatma, kakalama ve kandırma” yöntemi gibi...
Öyle değilse, niçin 26 madde tek tek oylamaya sunulmadı?..
Bu bir oyun. Kuralı adalet, hukuk ve ahlâk olmayan kirli bir oyun!..
İlk kez “emir ve kademe zincirine riayetle” gerçekleşen 12 Eylül; 1961’e nazaran çok daha onurlu, adil ve şereflice oluşturulan Anayasa; Bu anayasa uyarı teşekkül eden kamu yönetimi, kurum ve kuruluşlara karşı tavır; Ve, “12 Eylül öncesi özlemi” ile hayata geçirilmek istenen bir irtica düzenlemesi!... Anayasası, ıslah edilmiş kurumları ve öncekine oranla “hür, hükümran, egemen ve özgür” bir Türkiye istikametinde oluşturulan mevzuata karşı Turgut Özal’dan beri süregelen düşmanlık. Bunun icrası ise, ABD partnerliği ve AB yalakalığı yoluyla yapılmakta…
Aldatmaca-kandırmaca, dayatmaca, hile ve desisenin sebep ve hikmetine gelince:
Malum 27 Mayıs, 11 Kasım 1938 karşıdevriminin ikinci aşamasıdır...
(Gerçekte 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’da mütemmim cüz olarak planlanmıştı.)
Temel amaç: 14 Mayıs kazasını, bütün sebep ve sonuçlarıyla kökten söküp atmak; Atatürk, Türklük, Türkçülük, Milliyetçilik ve İslâm adına Türkiye Cumhuriyeti’nde her ne varsa tarihten, tabiattan ve hayattan silmek, hafızalardan kazımaktı.
Bu cihetle 27 Mayıs’ın hesabı sorulmadan, 12 Eylül ve diğerlerinin hesabı sorulamaz.
Ancak, 12 Eylül’ün milli mutfakçıları, gizli kahramanları, doğal aktörleri, umur-u hikmet ve ebed müddet devlet yanlısı, Türk Milliyetçisi samimi zinde güçleri vardı. Başta Dr. Faruk SÜKAN olmak üzere, kamu vicdanını temsil edenler bunun pek ala farkında ve şuurunda olarak hareket ettiler. Dolayısıyla 12 Eylül, devrimbazların, gerici, mürteci ve yobazların, dâhili ve harici bedhahların planladığı biçimde gerçekleşmedi.
İşte 12 Eylül’e karşı derin düşmanlığın esas nedeni ve sebebi budur.
Bu nedenle 12 Eylül’ün bir tek sebebi, fakat iki yüzü vardır.
Sebep: Şiddetle tahrik edilen kardeş kavgası, kan, kin, nefret ve intikam; Ülke ve milleti bölmeye, parçalamaya matuf fesat, ifsat, tefrika, yalan, talan, iftira!.. Hayatın her alanına sızan rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk, hortumculuk, kamu gücü destekli banker ve banka, döviz-faiz faciaları… Karaborsa, kıtlık, yokluk, fakirlik ve yoksulluk. Bir millet ve toplumu çürütmek, yozlaştırmak ve yok etmek için lâzım gelen bütün lânetli işler, kirli iş ve pis argümanlar!.. Tarafların aktörleri bir, baronları birdir. Kargaşa için silâh, örgütlenme için para, hep aynı kaynaktan gelir, sağa da, sola da aynı elden verilir. Oynan, kanlı, kirli, alçakça, düşmanca, menfur bir oyundur.
12 Eylül’ün en önemli sebeplerinden biri de, Hungtinton ve Prof. Bernard Levis tarafından ortaya atılan ve belirli çevreler tarafından zamanla Büyük Orta Doğu Projesi’ne (BOP) dönüştürülen “uygarlıklar çatışması” için Türkiye’ de ortam hazırlama gayretlerine dayanır. Aslında bunun evveli 1957-60 yıllarını da içine alır. Ancak, DP’nin çok bilinçli, milli meselelere vakıf ve çok uyanık kadroları ülkeyi büyük badirelerden kurtarmış, ancak, hüsrana uğrattığı dış düşmanla birlikte tezgâhlanan 27 Mayıs felâketinin önüne geçmeye yetmemiştir.
Sonuç “evet” olursa; Milli Birlik ve Milli hâkimiyet sağlanıp korunacak mı?
Recep’in yüzüne karşı yükselen ‘özerklik’ teranelerine bakılırsa,
Kesinlikle “Hayır” !........

31 Temmuz 2010 Cumartesi

NİSYAN İLE MALUL OLMA UTANCI
Mustafa Nevruz SINACI
Türk Milleti olarak, Anadolu’da 1000 yıl değil; 17 bin yıldır varız.
Varlığımız, Nuh tufanından sonra yaratılan yeni nesil ile birlikte, Ağrı dağı eteklerinde başlar. Bu dönem tam da Anadolu’nun nihai şekillenme, boğazların oluşma ve Kıbrıs’ın ana kaya (Anadolu) kütlesinden kopma ve bugünkü yerine doğru ilerlemesine başlama evresidir.
Hazreti Nuh’un üç oğlundan (Hami, Sami, Yusuf) biri olan Yusuf’un (Yasef değil) evlât ve ahfadı (torunları, nesli, soyu) olarak Orta Asya’ya da Anadolu’dan gitmişiz. (Hâdis-i Kutsi’de: Yüce Allah buyurdu ki, “Benim bir ordum var. Onlara Türk adını verdim ve doğuya yerleştirdim. Onları âleme düzen ve adalet sağlamaya memur kıldım; Divan-ı Lügat-it Türk, Sayfa 292, İstanbul 1333) Bu anlamda Türk; Yeryüzünde adalet, huzur, hukuk, refah ve saadet iklimini kurmak, korumak ve İbn-i Haldun ile İbn-i Battuta’nın dediği gibi ‘medeni siyaset’ vasıtası ile bu rejimi geliştirmekle görevli bir millet olup;
"Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların; kanındaki, vicdanındaki öz cevheri, çok iyi incelemek, bilmek ve ona göre davranmak dikkatinden, bir an dahi vazgeçmesin!" (Mustafa Kemal Atatürk)
Bil ki, Türk İnsanı “altın değerinde” nadirden bir cevherdir. Işığa tut bak; içinde Ata-Türk, namuskârlık, doğruluk/dürüstlük, diğerkâmlık/sencillik, adalet ahlâkı, bilgelik/dindarlık ve olgunluk, onur-erdem, ilke yoksa!, kesinlikle ve mutlaka sahtedir. (2002, M. N. SINACI)
Veciz söylemlerinin sebep-i hikmeti budur.
Bunların hepsi aydınlandı, açıklandı ve bilindi. Rahmetli Mustafa Kemal Atatürk, konuyu çok iyi bilenlerdendi. ‘Türk Tarih Tezi’nde’, batılı tarihçilerin, özellikle Türk’lerin tarihi ile ilgili yalan, yanlış ve iftiralarını alenen ortaya koydu ve açıkladı. Ayrıca, “Güneş Dil Teorisi”nde, Türk dili’nin bütün dillerin anası, özü ve ilmi kaynağı olduğunu, kuvvetli karine ve gerekçelerle ileri sürdü. Bir Osmanlı Paşası, aileden dindar ve münevver, yüksek şahsiyet, haysiyet ve karakter sahibi olması nedeniyle; Cumhuriyet ve Türk İnkılâbının temellerini ilim, irfan, şan-şeref, iman ve aksiyon üzerine kurdu, namuskârlı ve erdemle yoğurdu.
Bu nedenle; Gaflet, hıyanet ve dalalet ehlinin bir türlü idrak edemediği Atatürkçülük ve/veya Kemalizm; her şeyden önce ve mutlaka tam dürüstlük, adalet güneşini ihya, evrensel hukuk, Müslümanlık (dindarlık, lâik demokrasi, bağımsızlık) barış ve vatanseverlik üzerine kuruludur. Adına “Atatürk/Türk Milliyetçiliği” denilen kavram da, gerçekte budur!..
DAHİLİ VE HARİCİ BEDHAHLAR DEVREDE
Türk İnkılâbı, ulus’un aydınlık-berrak, şerefli-şanlı “medar-ı iftihar” tarihinden hız ve ilham alarak ve insanlık düşmanı emperyalizm zulmüne maruz milletlere örnek/önder olarak ilerlemesini sürdürürken; Atatürk sinsice ve kalleşçe öldürüldü. (Bak: Ogün Deli, Agoni) Özde, Türk düşmanlığından çok; İnsanlık, medeniyet, adalet ve hukuk düşmanlığı anlamı taşıyan bu menfur teşebbüsün faili ve iğrenç mimarları; Uluslar arası Yahudi tarikatı üyesi masonlardır.
Nitekim 1938 tarihli karşıdevrim ve 27 Mayıs ihanetinin faillerinin ekseriyeti mason, misyoner, dönme, devşirme, koza ve kriptodur. Şimdilerde “Kürt Meselesi” kisvesi ardında, Türk, Türkiye düşmanlığı, Rum-Ermeni-Yahudi uşaklığı ve din tüccarlığı yapanlar gibi!..
Sonra ne oldu? 10 Kasım 1938 günü saat 9’u beş geçe 1923 TC’sini yerle yeksan eden ‘karşıdevrimin’ ayak sesleri duyuldu. Hemen ertesi gün, kara bir kâbus gibi ülkenin tepesine çökerek, derhal, bu neviden tarihi önem/değer ve derinliği olan bilgi/belgeler kaldırılıp çöpe atıldı. Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi’ni ise, gerçek dışı ve hayal mahsulü ilân ederek; Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbını, hiç yaşanmamış gibi hafızalardan silme/kazıma ve beyin yıkama operasyonlarına kalkıştılar. (Bak: Gizlenen Rejim Kemalizm, Tayyip Yelen)
İşte bu, gaflet ve ihanetle malul dönme-devşirme zihniyet; Türk’ler Anadolu’da 1000 yıl’dır var diyor. Yetmiyor; ‘Türkler Anadolu’ya 1071’de geldi’ tarz yalan ve iftira yazıyorlar.
Menfur maksat: Ütopik İyonya (yunan imparatorluğu) için yatırım. Yani; Anadolu’nun Ermeni, Rum/Yunan ve Yahudi arasında taksimini öngören kalleş plan!. Yani: Devrimcilik!..
ANALİTİK YAKLAŞIMLAR VE GÜNCEL
Yani, bu topraklarda, ‘Anayurt Anadolu’da geçen 17 bin yılımızı ‘Milli hafıza’mızda canlandırır; Ceddimizin son “Osmanlı” Devletini 624 ve Türkiye Cumhuriyetini 91 yıl olarak varsayıp; Bu coğrafyada geçen ömrü hayatımızın tamamını 17 yıl yerine kaimcesine bir hesap yapacak olursak, İstiklâl Savaşı’ndan günümüze geçen süre üç hafta gibi gelir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek başlangıcını 23 Nisan 1920 kabul ettiğimiz takdirde 624 yıllık Osmanlı’nın henüz 1/7’sine bile ulaşamadığımız görülür. Kaldı ki, bu hesaba göre; İstiklâl Harbinden bu yana geçtiği sanılan süre olabildiğince kısadır. Öyle kısa ki, daha Süvari alayının nal sesleri, arkalarında kalkan toz bulutları dağılmadı.
Karayılan, Şahinbey ve Dikmen sırtlarında bekleyen Seymenler daha ölmedi. Bekir ağa bölüğünde yatan vatanseverler henüz tahliye olmadı. Düşmanı tuz ve ekmekle karşılayan hainler, daha evlerine dönmediler!. Köşe bucak sinerek, saklanarak, din-dil değiştirerek, bin bir surat ve şekle bürünüp pusuda bekleyerek; Türk Milleti’ne hain tuzaklar kurmakla iştigal etmekteler. Aslında her şey dün gibi, dün bugün gibi..
Su uyur, düşman uyumazmış; uyumadılar işte..
İşbirlikçi mütegallibe hükümeti uyumadı; Anzavur Ahmet’i, Delibaş’ı, Şeyh Said’i,
Sait Molla’sı ve Damat Ferit Paşa’sı hiç uyumadılar.. Bakın işte, bir gün önce Hınçak’ın elinden düşen bayrağı, önce ASALA’ya sundular. Onlarca masum ve müsemma, korumasız diplomatımızın kalleşçe kanını döktüler. Katliamlar soy kırımlar birbirini izledi. Sonra, terör güruhunu Asala ile birleştirip, kirli-kanlı ellerine bayrağı verdi dönmeler, devşirmeler, kozalar ve kriptolar.. Bu defa ihanetin kod adı “Kürt sorunu” oldu. Süfli suçtan mütevellit Ümraniye soruşturmasının adını “Ergenekon” olarak adlandırma küstahlığında bulundular. Sonra yaş’la kuru’yu yan yana koyup, sapla samanı birbirine karıştırarak; Aslanı çar-çakala, kediyi fareye boğdurup, mertliği, adaleti, hukuk ve ahlâkı iyice bozdular. Nice namuslu, dürüst, civan yiğit vatanseverleri, “ihanet şebekesi kaçkını, müfteri-yalancı, iğrenç gizli tanıklar” ve sahte ihbar mektupları kullanarak tuzağa düşürmeleri karşısında tuz koktu, adalet ahlâkı çöktü, ak’la kara birbirine karıştı!... Nihayetinde, Atatürk’ün “Hak’a Tapanlara” emanet ettiği bütün cephe ve tepeler mütegallibe hükümeti’nin eline geçti.
Durum tespiti önemli, 2. Kurtuluş Savaşı’nın zilleri neredeyse çaldı çalacak. Yeniden “Milli Mücadele” başladı başlayacak!.. Mustafa Kemâl’in 5 vakit namaz kılan ‘namuskâr-dürüst, şerefli ve şanlı’ Kahraman Askerlerine ve sine-i millet tarafından milli kongre namına seçilip gönderilen; damarlarında asil kan ile kaim timsali fazilet üyelerine selam olsun!. Gün boyu menfur işgal unsurlarına ait telgraflar okunuyor haber bültenlerinde.. Kalenin burcunda düşman bayrağı sallanıyor diye cuma namazının kılınamayacağını söyleyen vatanseverlerin evlatlarına soruyoruz: Hani!.. Neredesiniz? Ve neredeler?..
Türkiye’nin imamı, bir düşman plânı olan BOP eş başkanı olduğunu söylüyorsa onun arkasında namaz kılınır mı? Kıldığınız namaz kabul olur mu? Açılım adına işlenen şu ihanete bakınız: AKP'li bölücüler iyice azıttılar. Açılımı tırmandırıyorlar. AKP Adıyaman belediyesi, Silvan karakoluna saldırırken öldürülen ‘terörist leşi’ için resmi plakalı, belediyeye ait cenaze arabasını tahsis etti. Bununla da kalmadı. Aracın önüne, üzerinde “PKK–APO İNTİKAM” yazılı afiş asıldı. Üzerine, teröristin örgüt bayrağı önünde çekilmiş fotoğrafı konuldu. Ayrıca, çerçeveli bir fotoğrafı da, içerden ön cama yerleştirildi. Önde başka bir eşkıya resmi ile ‘daimi görevli hizmet aracı’ yazılı bir plaka da var. Bölücüler, resmi devlet arabasıyla böyle gövde gösterisi yaptılar. ‘dişe diş intikam’ diye bağırıştılar. Karşı çıkan olmadı. Devlet orada yoktu. Açılım ile şımaran eşkıya istediği gibi at koşturuyor. Şimdi İçişleri Bakanı, AKP'li Belediye Başkanı N. Büyükaslan için takibat mı yapacak, yoksa ihanete ortak mı olacak, göreceğiz.”
İşte ihanet vaziyeti! Nisyan ile malul utanç verici halet! Devlet hak/hukuk dairesinde hâkim olamazsa, misilleme ve meşru müdafaa haktır. Hükümet; adalet güneşi gibi tüm halkın üstüne doğmaz ve “adaletle hükmetmezse eğer” İyice bilinsin ki; öfke kine, kin kutsal isyana dönebilir!.. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
(*) Kaynak: Sözcü gazetesi, 11.07.2010
MEĞER ÜLKE BÜYÜMÜŞ,
HALKIN BUNDAN HABERİ YOK!..
Mustafa Nevruz SINACI

Hani Temmuz ayı başında, (dünyanın en pahalı) elektrik fiyatında indirime gidilecekti, bundan böyle de yılbaşına kadar bir daha zam yapılmayacaktı! Rab’in izniyle şartlar, vaatler doğrultusunda gelişti. Mucize kabili yağmurlar yağdı. Hattâ mucize biraz abartılı gerçekleşti. Dere, nehir ve barajlar taştı, insanlar sellere, sulara kapıldı boğuldu. Elektrik üretimi patladı. İhtiyaç fazlası ortaya çıktı. Ama “indirim” yapılmadı.
Başta ilgili bakan olmak üzere “rical-i hükümet” yalancı çıktı..
Hem de, Yüce Yaratıcı, rahmet kapılarını açtığı ve millete yardım elini uzattığı halde!
Bir de, Mayıs ayından itibaren “emekliye bir ek maaş” söylentisi yayıldı...
Sonra, konunun en etkili ve yetkilisi; “Doğru, bankalarla görüşüyoruz. Emeklinin 13. maaşı olacak. Promosyon, yakında müjde vereceğiz inşallah” açıklamasını yaptı. Anayasa mahkemesinin “emekliler günü” kâbusundan sonra garibanlar buna ümit bağladı. Tıpkı elektrik meselesindeki gibi, milyonlarcası tekrar bir sevindirik sendromuna girdi. Şüphe ve tereddütle beklendiği gibi bu kaygılı “sevinç sendromu” fazla uzun sürmedi. 3 Temmuz günü neticenin hayal-i sukut ve hüsran olduğu resmen açıklandı.
En yetkili gişi tarafından “yalan çıkan” vaat konusunda bankalar suçlandı.
Oysa ta başından belliydi, bunun müthiş bir ironi ve kuyruklu yalan olduğu!...
Zaten bu aralar “yalancılık” ithamı, devletin tepesinde fink atmakta.
Adına “lider” denilen, baron ve patron rolü kesen politik-ACI’ların tamamı birbirini yalancılık, müfterilik, bir kısmı daha ileri giderek bazılarını “vatana ihanetle” suçluyor. Kavga tepede cereyan edince, aşağıda hukuk dâhil her şey ve herkes sus pus! Meseleyi toparlayalım:
Kim ne derse desin, gerçekte değişen bir şey yok. Ortaya çıkan fotoğraf aynı... İktisadi hayatın temel girdileri, ana fiyat belirleyicileri ve hayatın en yaşamsal tüketim unsurları olan elektrik, su, akaryakıt, doğalgaz hâlâ fiyatta fahiş ve dünyada birinci.. Başta Recebin maliye bakanı olmak üzere, hükümet iktisat-idare ve maliye konularında olabildiğince başarısız…
Öyle ki; “dünyanın en pahalısı” yüzkarası utanç ve hicabına şimdi; peynir/zeytin/süt, nihayet et ve et ürünleri de katıldı.
Diğer taraftan bir büyük yalan: Türkiye % 11.7 büyüdü!..
Yurdum insanı küçüldükçe küçüldü. (1)
“Oysa dün televizyonlar ‘büyüme’ müjdesi verdiler Yüzde 11.7!...
Ben ekonomiden pek anlamam. Ama bu büyümenin iyi bir şey olduğunu biliyoruz. Onun için zaten (reel fiyat artışları hesaba katıldığında) yedi yılda sofralardaki: Ekmekler yüzde 60; Et yüzde 80; Pirinç yüzde 100; Arabalarda benzin depoları yüzde 400; Doğalgaz yüzde 250 küçüldü. Ama TC büyüdü. Kredi kartını ödeyemeyenler ordusundan 70 bini o kadar küçüldü ki, mahkeme icra onları asla bulamıyor; 7.172.983 işçi, esnaf, çiftçi yoksulluk sınırının altında; Son 1 yılda tam 1 milyon kişiye haciz gitti. Büyümenin en sağlıklı göstergesi istihdamdır. İşsizlik kentlerde % 15.5 ve son bir buçuk yılda 2.592.000 çalışan işini kaybetti...
Ama Türkiye yüzde 11.7 büyüdü, müjde! (Danimarka-Hollanda’da işsizlik yüzde 3.5, 4. Ama asla bizim kadar büyüyemediler) O zaman ülke büyüdü, memleketin haberi yok...
Ya da; millet zenginleştiğinde, vatandaşın bunun farkında olmayışı gibi”
Bu ara 5 Temmuz 2010 günü enflâsyon rakamları açıklandı.
İşçi, memur, emekli ve Bağ-Kur’luya “maaş zammı” döneminde her ne hikmetse (hikmeti sual olunamaz) enflâsyon % 0.56 geriledi!.. Olacak şey değil, ama oldu!..
Tatlı “büyüme” ve acı gerçekle yüzleşme: (2)
“Millet açlık, sefalet içinde, milyonlarca işsiz, ekonomi çökmüş, üretim durmuş, esnaf kepenk kapatıyor, köylü üretemez hale gelmiş, her gün bölücü teröre şehitler veriyoruz. Ne gam! Çankaya sakini, koluna 220 bin (yani eski parayla 220 milyar) liralık saat almış. Hem de dünyada sadece 200 adet üretilen Montblanc marka saatten birini!.. Rotap Saatçilik ve Kuyumculuğun patronu Mehmet Ali Bal, 110 bin Euro'luk saatlerden bir tanesini Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün satın aldığını söyledi.”
İşte din tüccarlarının gerçek yüzü! Lüks, safahat, görgüsüzlük ve israf! Bu muhterem Müslüman hanımlarının parmağında 65 milyarlık yüzükler; Recep’in sırtında 40 bin dolarlık takım elbiseler, oğullara gemicikler, Kısıklıda havuzlu villalar…
İşte bu, ülkemizin “büyüme”yi borçlu olduğu “mutlu, Müslüman azınlık”!...
ENFLASYON “NASIL” GERİLEMİŞ OLABİLİR?..
Lütfen dikkat buyurun!
“22 ayar altın’ın gramı Temmuz 2009 da 44 TL, 5 Temmuz 2010 da ise 61 TL’dir.
(61-44=17:44=38) Altının değeri tamı tamına % 38 artmış. Sözün kısası Temmuz 2010’dan bu yana altın fiyatlarında % 38 artış var. Tüketimi zorunlu bazı kalemlerde fiyat artış oranları tam fecaet. Enflâsyon hesabında mutlak baz alınması gereken “zorunlu ve hayati” ihtiyaçların bir kısmında bu oran % yüzleri dahi geçmektedir.
Şimdi haberdeki Hükümet enflasyonuna bir bakalım. Haziran ayı verilerinden sonra yıllık enflasyon TÜFE'de % 8,37, ÜFE'de % 7,64!.. yılın ilk 6 aylık dönemi TÜFE: 3.58., Bu müthiş bir çelişkidir. Böyle rezillik olamaz!.. Hükümet böyle gülünç rakamlar açıklayıp, buna göre maaş/ücret artışı yapamaz.
Adalet, hukuk ve hakkaniyet gereği olan “seyyanen/herkese eşit” zam yerine; Haksız, hukuksuz, insani norm, değer ve kriterlere aykırı yüzdeli sistemle ve yukarda açıklanan sanal (ısmarlama) enflâsyon oranlarına göre maaş/ücret artışı yapılması tam bir suiistimal ve görevi kötüye kullanma sucudur. Apaçık yolsuzluktur. Eğer hükümet (gerçekten adalet ve faziletle hükmeden bir) hükümet ise bunu yapanları görevden almalı ve müsebbiplere mahkeme yolu gösterilmelidir. Ama bu böyle olmayacak. Çünkü uzmanlarımıza bu enflasyon rakamlarını açıklatan hükümet olsa gerektir. Maksat memurun zammını az tutmak, tüyü bitmemiş yetim, fakir, fukara ve garip-gurabanın ekmeğini küçültmek, Türk milletini güçsüz-onursuz, zayıf, aç ve namerde muhtaç duruma düşürmektir.
Bütün bu veriler, ülkemizde “adalet, hukuk ve hakkaniyet” olmadığının;
Devletin iyi (adalet ve faziletle, hak ve hukuk karinesine uygun) idare edilmediğinin;
Ayrıca ve özellikle; Sorunlara objektif, reel ve kalıcı çözümler bulunmak/uygulanmak istenilmediğinin apaçık göstergesidir. Ki, bu durum, cari hükümetin, milleti “devlet umuru, onur ve ümranı” dâhilinde “milli birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhu içinde” değil; Başta AB ve ABD olmak üzere; Velev ki, bunlar ve benzer menfur Türk/Türkiye düşmanlarının istek, manipülâsyon ve dayatmaları doğrultusunda idare-i maslahat ettikleri akla gelir!..
BAŞTA TERÖR OLMAK ÜZERE;
BAZI ACİL VE GÜNCEL SORUNLARI ÇÖZMEK İÇİN
Örnek: 1, Eğer, anarşi, terör ve tedhiş denilen organize sistemi ve bir ucu mecliste, hükümet içinde yuvalı belâyı yok etmek istiyorsanız, öncelikle kaçak et, akaryakıt ve sigaraya dur deyin. 35 kuruşluk benzini 3.5 liraya, 1 liralık sigarayı 5 liraya satmayın. % 67’lere varan kayıt ve kapsam dışılık sıkı bir mali takip/disiplinle kapatılıp sıfırlanır. Kamu maliyesi buna memur ve mecburdur. Aksi takdirde devlet, halk düşmanı unsurların tasallutunda demektir.
Örnek: 2, Terörle müzakere, mücadele yolu değildir. İmralı derhal tecrit edilmelidir.
Örnek: 3, Güney, güney doğu ve bir kısım doğunun kronik ve acil sorunu; Uhdesinde bütün imkân ve kaynakları toplamış, bir yandan devleti, diğer yandan kendi öz çocukları dahil yerel haklı soyup-soğana çeviren “AĞALIK” Atatürk sürekli emrettiği halde, İsmet tarafından hainliğine sürekli ötelenen ve ertelenen “TOPRAK REFORMU” ile salt Taşeronluktan dolayı üstüne gidilmek yerine korunan, kollanan ve bilumum pis işlerde kullanılan ANARŞİ’dir.
Örnek: 4, Gerçekte açılım, milli birlik/kardeşlik projesi vs, hepsi bir kamuflaj, hile ve aldatmaca. Çünkü bunların hiçbirisi milletin arzu, acil ihtiyaç ve beklentisi falan değildir.
Millet sadece.“Namuslu-dürüst ve sorumlu” bir hükümete ve adalete muhtaçtır.
(1) Bekir Coşkun 01.07. 2010, (2) Yusuf Tüner [oybirliği] 03.07.2010
'PARALİZE TOPLUM' NE DEMEK ...???....
Mustafa Nevruz SINACI
Önce, toplumsal anlamda “paralize olmak ne demek” onu bilmek gerek.
Sosyolojik tanım şu: “toplumsal felç. İnisiyatif kullanamayacak ve kıpırdayamayacak duruma düşmek. Dumura uğramak, abandone ve ambale olmak, bireylerin kendi öz iradelerini kullanamayacak tarzda kilitlenip kalmaları. Sistematik düşmanca telkin, baskı ve tehditler ile birbirini izleyen ihanet, hainlik veya ani travma olayları karşısında toplumun kriz, bunalım ve buhran yaşaması hali”
Şimdi Türk milletinin haleti ruhiyesi budur. ‘Ulusu Yozlaştırma ve Ayrıştırma Projesi’ ile ‘Milli Rejim Kemalizm ve Cumhuriyet’ isimli makalelerimde açıkladığım üzere; Aslında bu gidişat çok önceden belirlenmişti! Daha 100 yıl önceden, bugün hedeflenmişti!
Yıl 1912. Amerikan başkanı Woodrow Wilson, Türkiye'yi paramparça eden ünlü 'Wilson ilkeleri'ne adını veren kişi. Türkiye sınırları içine bir Kürdistan ve bir Ermenistan haritaları çizen ABD Başkanı.. Bakın ne diyor: ''Amerikan kapitalizminin temel hedefi, zayıf ülkelerin hammaddelerini ve ulusal pazarlarını açık birer kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır...''
Türkiye Dışişleri Bakanı, işte bu Wilson'ın adıyla anılan ödüle layık görüldü...
Peki; Wilson'ın 100 yıl önceki planı neydi? Petrol coğrafyasına bir Kürt ve bir Ermeni Devleti oturtmak.. O zaman ince ince hesapladıkları, Türkiye'yi bölme ve yutma hayalleri gerçekleşmedi. Kuyruklarını ardlarına kıstırıp, bir daha gelmek üzere gittiler.. Türkler inanılmaz şartlarda yaptıkları savaştan galip çıktılar. Yedi Düvel; buna ağızları köpürerek, 'Türk Mucizesi' dediler.. Ardından yepyeni bir ülke kuruldu.
Türkler ulusal kaynaklarına sahip çıkıyorlardı. Ardı ardına fabrikalar açtılar. Uçaklar, Arabalar yaptılar. Madenlerini işlemeye başladılar, Petrol aradılar.. Tarıma yol verdiler, yeni bir yurttaşlık bilinci yarattılar. Ama içerde işi bozulanlar vardı. Onlar kullanıma hazırdı.. Kürt Sait isyanı; Lozan'da Musul meselesi masadayken... Dersim İsyanı, bir ihanet furyası olarak, Hatay için mücadele verilirken tezgâhlandı!.. Batıya hayran, ayran budalaları! 1930'lardan itibaren koyun postlarına bürünmüş 'uzmanlar' genç cumhuriyeti ziyaret etmeye başladı..
Her şey yeniden kurulurken, maskeli sırtlanlar Ankara'da boy gösterdi..
Tanzimat kafalı Batıya ayran budalası gibi hayran 'aydınlar', yabancı emeller için uygun arazi şartları sağladı. 1938'de milletin önderi öldü, geride kalanlar hemen Batı'ya koştu! İngiliz ve Fransızlarla üçlü anlaşma imzalandığında, Gazi Paşa'nın ölümünün üzerinden 5 ay geçmemişti. Gazi Paşa'yı 'anlamayıp, sadece inananlar', asıllarına rücu ettiler!
İkinci Paylaşım Savaşı'na kadar 'ecnebi uzmanlar', yurdun tüm açık yaralarına dair raporlarını hazırladılar. 2. Dünya Savaşı ile bir süre ara verdiler. Yalta'da yeni bir düzen kuruldu, artık Avrupa'nın mührünü Amerika aldı. Savaşın sonunda; 'yeni dünya' sırtlanları, İsmet İnönü'yü bir sömürge anlaşmasına daha razı ettiler. Marshall yardımı çerçevesinde imzalanan anlaşma, Kurtuluştan 24 yıl sonra Türkiye'yi esir etti. Önce Dünya Bankası ve İMF denetimine girdik. Sonra NATO, bedeli Kore'de kanla ödendi. Üstelik, 'Canım Amerika!' diye şarkılar söyledik! Hollywood filmleri seyrettik; Dean Martin, Frank Sinatra dinledik..
1956'da, küresel elitin önde gelen ismi Rockefeller; ABD Başkanı Eisenhower'a: ''Türkler oltada balık! Yeme ihtiyaçları yok!'' diyordu.. Sonra Ortadoğu'daki yüksek idealleri için; işlerine gelen hükümetleri iktidarda tutmak, gelmeyenleri devirmek amacıyla 'yardım fonlarının kullanılacağı' karara ağlanıyordu.. 1966'da, NATO haberalma tesislerine kapıyı açtık. Tüm istihbaratımızı ABD'ye devrettik. 1971'de 'Büyük Türkiye' hayallerimizin bedelini, birbirimizi kırdırarak ödettiler; ardından bir darbeyle işi bitirdiler! Uslanmayıp, 1974'de Kıbrıs Barış Harekâtı'nı yapınca; ASALA terörünü başımıza bela ettiler! Ama biz yılmadık, müttefikimize daha sıkı sarıldık..
1. MNS, “Ulusu Yozlaştırma ve Ayrıştırma Projesi” ile “Milli Rejim Kemalizm ve Cumhuriyet”
2. Banu Avar, Küresel elit, sevr hükümleri karşılığında AKP'ye iktidar koltuğunu verdi!‏
YÜKSEK İDEALLER VE SÜFLİ ROLLER
Mustafa Nevruz SINACI
1980’de Sovyetlerle sanayi işbirliği, hızlı sanayi atılımları sürerken bir CIA darbesiyle daha sarsıldık.. 1984'de, ağır sanayi hamlelerine, GAP eklendi. Terörle ödüllendirildik! Asala, DEV-GENÇ artıklarıyla takviye edilip, Doğu Kültür Ocaklarıyla birleştirilerek, soydan bozuk Ermeni bir çete olan “Kürt düşmanı” PKK kuruldu.
Sevr Hortladı! 100 yıllık Kürt devleti hayali paketlenip, Türkiye'nin önüne kondu.
Ve SEVR HORTLADI, kabusumuz oldu.. Fulbright burslarıyla yetiştirdikleri liderleri getirip, ülkemizin başına koydular... 1991'de başa geçirdikleri Turgut Özal'a, kukla bir Kürt devleti için ilk adımları attırdılar. Çekiç Güç kontrolünde, bir Kürdistan devletinin tohumunu attılar.. Irak'ın kuzeyi güvenli bölge ilan edildi ve PKK, Çekiç Güç kontrolünde pamuklar içinde yetiştirildi! Derken Özal, 'Bir Türk-Kürt Federasyonu'ndan bahsediverdi!
Bu arada, on binlerce vatan evladı yitirildi...
1995'de Avrupa Birliği, ''Kürt Sorunu'nu, askeri tedbirlerle ortadan kaldıramazsınız!'' diyordu. İçerdeki besleme koro onaylıyordu. Bu ülkenin has vatandaşları, Azınlık konumuna oturtuldu.. Aynı anda, Türkiye'nin Gümrük Birliği ile eli kolu bağlandı! Yani tüm gelirlerine el kondu, üretimi durduruldu, terörle mücadelede deli gömleğine sokuldu. 1999'da Apo, Türkiye'ye verildi. Artık İmralı'dan terörü yönetecekti! Vatan evladı, ölmeye devam etti!
2002'de Türkiye'ye bir sessiz darbe yapılacak, oyunun son perdesi sahnelenecekti..
Küresel elit, Sevr hükümleri karşılığında AKP'ye iktidar koltuğunu verdi! 2004'de, Avrupa Birliği Uyum Yasaları önümüze geldi.. Bu yasalarla ellerimiz arkadan bağlanıyor, teröriste ise ''VUR!'' deniyordu. Vurmaları için gerekli tüm silahlar, Irak ve Güneydoğu'ya NATO uçaklarıyla aktı... Ordu'nun sınır ötesi harekatı sınırlandırıldı. İstihbaratımız, ABD ve İsrail istihbaratının içinde eridi ve kayıplarımız 10 yıl içinde 50 kat arttı. Eşzamanlı olarak; Bölgesel Kalkınma ajansları, ikiz yasalar ve yerel 'iktidar' girişimleri teröre zemin hazırladı.
Medya vasıtasıyla zehir enjeksiyonu had safhadaydı. Basın tümüyle işgal altında ve köşe başlarını tutanlar, 'Sahiplerinin sesi' olmaya can atmaktaydı!
Üniversiteler, şirketleşmeyi tamamlıyorlardı.
İşbirliği yapan akademisyenler, rüyalarında göremeyeceği imkanlarla donatıldı.
2007'de; Amerikan istihbaratçılarından oluşan bir ekip, Ankara'ya yuvalandı. Gözleri gören, kulakları duyan, burnu koku alan helal süt emmiş vatan evlatları; kralın çıplak olduğunu yazıp çizdiler. Ortalığa korku salındı. Konuşmaya başlayanlar dinlendi, terörle mücadelede üstün hizmeti olanlar Silivri'ye davet edildi(!)...
Artık ''YETER'' diyenler..
Şimdi geldiğimiz noktada, her şey apaçık ortada! Düşman belli.. Hem de 100 yıldan beri, hiç değişmedi. Çokuluslu şirketlerin kontrolünde, ABD ve Avrupa Birliği'nin elitleri ve onların denetimindeki mali ve siyasi kurumlar; İMF, Dünya bankası, NATO! Ve tabii içerde onların planlarını yürürlüğe koyan işbirlikçi hükümetler!... Artı Sivil Toplum diye altımızı oyan ajanlar ve onların maşalarının ucunda sallananlar... Hepsini toplasanız, 10 bin kişiyi bulmazlar! Geride 72 milyon var. İşsiz ve yoksul bırakılmış, dini ve etnik olarak parçalanmış, şehit düşmüş, gazi olmuş, kan kusan, göz pınarları akan 72 milyon...
Psikolojik savaşın her türlüsüyle karşılaşmış, çok hırpalanmış, örselenmiş ama sağduyusunu kaybetmemiş, sabrı defalarca denenmiş bir millet... Sessiz ama derinden, son anda 'YETER' diyen!.. İşte bu nedenle, ZALİM'ler bu milletten korkuyor ve oyun üzerine oyun kuruyor. Bu millet, artık Terör'ün Washington ve Brüksel'den fışkırdığını biliyor.
Batıyla ittifak yapanların, eş başkan olanların bu kan kaybını durduramayacağını da! Eylüldeki referandum, halkın bu bilincinin keskin bir göstergesi olacaktır.. Halk gücünün farkına vardığı zaman, başka bir dönem başlayacaktır! Allah, tüm şehitlerimize RAHMET eylesin! Onların kanı yerde kalmayacak!
1. MNS, “Ulusu Yozlaştırma ve Ayrıştırma Projesi” ile “Milli Rejim Kemalizm ve Cumhuriyet”
2. Banu Avar, Küresel elit, sevr hükümleri karşılığında AKP'ye iktidar koltuğunu verdi!