30 Eylül 2010 Perşembe

MUHALEFET(!)’İN
REFERANDUMLA SINAVI
Mustafa Nevruz SINACI
Kokuşma, yozlaşma, çürüme ve bozulum; adına siyasi parti denilen, fakat icraatta asla anayasada yazılı “siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” (md: 68) tanımı ile bağdaşmayan bazı tertip ve teşekküllerden başlamak suretiyle ve yayılmıştır.
“Demokratik Siyasi Hayat” ne demektir?
Ben bir siyaset bilimci ve kırk yıllık hukukçuyum.
İlgili literatürü günlerce inceledim.
Sonuçta; Demokratik Siyasi Hayat’ın ne olduğuna dair özlü bir sentezde:
“Toplumsal hayatın: İktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel olmak üzere bütün usul, unsur, inisiyatif ve davranış biçimleri ile kişisel ve kurumsal tasarruf, hak, ödev, yetki, sorumluluk ve görevlerin tümüyle doğrusal yönde; adalet ahlâkı, ilim ve evrensel hukuk içinde; Mütesanit (uyumlu) ve bilimsel bütünsellikle yaşanması ve yaşatılması” olduğunu gördüm.
Bu tanım ve cari mevzuatın özüne göre “siyasi parti” şu demektir:
Siyasi partiler, devlet içinde milletin; Adalet ahlâkı, haklılık, eşitlik ve hukukun üstünlüğüne dayalı, huzurlu-güvenli, zengin ve mutlu bir hayat sürmelerini temin; Bireyler, bütünüyle toplum ve müesses kurumların her türlü mazarrat, tasallut, fiili tecavüz, hak gaspı, hırsızlık-yolsuzluk, kanunsuzluk, ayrımcılık, bölücülük ve ahlâksızlığa karşı tahkim edilip;, Milli devlet’in ebed müddet kılınıp, özgürlük ve egemenliğin korunmasından sorumludurlar.
Aksine hareket eden; Ülke/millet/insan aleyhine siyaset üreten; Aykırı unsurlara arka çıkan; Dolaylı da olsa, terör-tedhiş, genel ahlâk, milli adet, örf, gelenek ve yasalara göre suç sayılan eylemlerle iştigal ve eylemcilere yardım ve yataklık eden partiler derhal “her ne şekil ve surette olursa olsun” mutlaka kapatılmalıdır.
Ülkemizin resmi ve yasal siyasi partileri;
Adına “lider” denen parti sahipleri ve üyeleri;
Bunun farkında ve şuurunda mı acaba?
Farkında ve şuurunda/bilincinde iseler:
Niçin halâ insanlık, demokrasi, ilim ve ahlâk dışı 298 (seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri), 2839 (milletvekili seçimi), 2972 (mahalli idareler ve mahalle muhtarlıkları ve ihtiyar meclisleri) ve 2820 (siyasi partiler) sayılı yasalarla amel etmekteler?
Bilinçli sorumluluk ve “farkındalık” olmadığını bir misal ile açıklayalım:
***
“Konfüçyüs, Hükümdar'ın isteği üzerine belirli bir süre için şehrin yönetimini üstüne almayı kabul etti ve yedi gün süreyle hiçbir şey yapmadan şehir ve halkı izledi.
Yedinci gün yüksek memur Sao-Ceng'i idam ettirdi. Cesedin üç gün açıkta kalmasını emretti. Buna Öğrencileri çok şaşırdılar, yanına gittiler ve sordular:
"Sao-Ceng bu şehirde hatırlı ve kuvvetli bir adamdı. Şehrin yönetimini aldıktan sonra ilk işiniz onu astırmak oldu. Bu yapmanız doğru mudur? Bildiğimiz kadarıyla bu adam ne bir haydutluk ve ne de hırsızlık yapmamıştı...
"Konfüçyüs ‘yaptığımın nedenlerini size anlatayım’ dedi ve şöylece anlattı:
"Dünyada beş ağır suç vardır. Haydutluk ve hırsızlık bunların arasında değildir, onlar daha sonra gelirler. Bu beş suç şunlardır:
Birincisi uyumsuz ve asi bir tabiatla birlikte gözü peklik;
İkincisi aşağı bir hayat tarzıyla birlikte inatçılık;
Üçüncüsü çenesinin kuvvetli olmasıyla birlikte yalancılık;
Dördüncüsü herkesin ayıbını, kusurunu aklında tutmakla birlikte, herkesle dost geçinmek;
Beşincisi hak ve adalet duygusu olmamakla birlikte, yaptığı haksızlıkları süslü ve parlak gerekçeler arkasına gizlemek.
Sao-Ceng'de bunların beşi de vardı.
Nereye gitse taraftar topluyor, hizipler yaratabiliyordu;
Aldatıcı fikirlerini parlak konuşmaların arkasına gizleyebiliyor ve zulmüyle adaleti tersine çevirebiliyordu.
Aşağılıklar birleştiği zaman ortaya çok güçlü bir kötülük çıkar.
Ben de şehir halkı için tasalanmak yerine bu adamı idam ettirmeyi tercih ettim.”
***
Bu mesele ışığında son elli yılın particilerini bir mütalaa edin lütfen!..
Sonra, mütalâanız ve ortaya çıkan hakikat ışığında ‘şu hali’ bir değerlendirin.
Asil/vekil ilişkisini hukuken, ahlâken, ilmen ve mantıken tanımlanamaz bir çelişkiye dönüştüren “Dokunulmazlık zırhı” neyin nesi? Sanki bu gericilik, yobazlık, halka güvensizlik, kurumlara inançsızlık ve derin irtica yetmezmiş gibi; Bir de siyasi partilerin kademe (il-ilçe, genel merkez bina) dokunulmazlığı, memurin muhakemat ve sınırları resmi görev alanlarını aşan yargı (hakim-savcı) dokunulmazlığı var!...
Lâkin; malik-ül mülk ve devletin asıl sahibi vatandaşa dokunmak serbest!..
İşte, soruna buradan bakmak ve neşteri buraya çalmak gerek.
Şu hale bir bakınız: İlim, irfan ve en hakiki mürşit’in emirlerine rağmen;
Tarihte ve bu gün, fitne-fesat, vatan-millet, devlet ve insanlık aleyhine her melânet, cürüm, suç ve şeamet siyaset adına siyasi partilerde üremiş. STK ve partilerde üreyen mikrop-ihanet virüsü, önce kurumlara sirayet, oradan devlet uzuvlarına, nihayet sine-i millete bulaşarak yayılmış ve şimdilerde “TC’nin hayatiyetini tehdit eden” kronik, devasa ve müzmin bir sorun, tehlikeli salgın halini almıştır…
27 Mayıs 1960 kalkışmasından itibaren üreyen ve yayılan cerahat nedeniyle;
Şimdi TC vatandaşlarının kahir ekseriyeti hastadır.
Müzmin hastalıkların hakiki sebep ve kaynağı:
1. Namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu olamayan,
2. Kitle partisi şuuru içinde “parti içi demokrasiyi” gerçekleştiremeyen,
3. Devlet memurunu yandaş, zenginleri yoldaş, yalancı-talancıyı yönetici yapan,
4. Haram-yalan, soygun-vurgun, kara para ve kaynağı meçhulden beslenen,
5. Denetlemeyen ve denetlenemeyen,
6. Emanetçi, hıyanetçi, despot ve diktatörlerce yönetilen,
7. Üye, delege, yönetici ve adayların kader, istikbal ve ikballerini “Sao-Ceng” lerin belirlediği; Elli yıldır “milletvekili” namıyla, bu sulta ve cuntalar tarafından “parlâmenter” atamalarının yapıldığı ve bütün atamaların “parti sahibinin” iki dudağı arasında olduğu…
Hakikatte atıl, halde batıl ve muattal;
Son yarım yüzyılın siyaseti ile siyasi parti nam tertip ve teşekküller ile;
Devleti yönetmekten aciz, bencil ve haris, ilkesiz, onursuz ve sorumsuz, yalan-talan, yolsuzluk ve hırsızlık müptelâsı, rüşvet alacak-verecek, iltimas edecek, eşi-dostu, yandaşı, yoldaşı ayıracak, ihanet şebekeleri ve vatan hainlerini kayıracak kadar pespaye, düşük, akıl, idrak, ilim-irfan ve vicdandan yoksun politikACI’lardır.
(adalet ahlâkı, hukuk ve halka sahip ve saygılı olanları elbette tenzih ederim)
Bu tanım, tasnif ve tarife muhatap olanlar; Apaçık devlet ve milletin aleyhine olan bir referandum karşısında ittifak yapmaktan, halkı dosdoğru bilgilendirip, bilinçlendirmekten aciz, zavallı vasi, cunta ve sulta sahipleridir.
Evet; Bir türlü kökü kazınamayan “temiz devlet, temiz siyaset, namuslu-dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu yönetici" bağlamında temizlenemeyen bu “Allahın belâsı” menfur melanetler yüzünden; En kıymetli varlığımız, aziz ve kutsal insan unsurumuz artık hastadır.
Hem de; kimi bedensel, kimi de ruhsal ve zihinsel (muhakeme) özürlü olarak..
Bundan; Referandum karşısında aciz kalan muhalefet sorumludur.
***
VATAN YAHUT SİLİSTRE
Mustafa Nevruz SINACI
Namık Kemal’de vakti zamanında “Vatan Yahut Silistre” demişti!...
Bunun güncel karşılığı ve anlamı: “Ya adam gibi siyaset yapın, ya da defolun gidin” demektir. Adam gibi siyaset yapmak: Demokrasi mabedinin muhafızı mesabesindeki siyaset kurumlarının “kitle partisi” vasfına kavuşmaları ve başlarındaki dikta/sulta/cunta, vesayet ve emanetçi belâlarından kurtulmalarına; Parti içi demokrasiyi hayata geçirmelerine bağlıdır.
Bakınız, bu melanet afet ve müzmin felaketi, bir yazar kardeşimiz; Ta Yavuz Sultan Selim Hân’a dahi atfederek nasıl bir belâgat ve derin hakikatle açıklıyor:
***
“Kuruluşunda alın teri olmayan ‘Tad ve Yad’lar; ortaya çıkan bir oluşumda hiç hak etmedikleri halde mal ve idari görev almak isterler. Ve ekseriyetle muvaffak olurlar. Alın teri akıtan insanlar, fıtri özelliklerinden dolayı yönetme, mal edinme hırsı ‘Tad ve Yad’lar kadar nimet olarak takdir edilemediğinden kurdukları oluşumların yönetimini veya nimetlerini bir tepsi içinde adeta sunarlar. Bu şekilde iktidar olan ‘Tad ve Yad’lar iktidarlarının ömrünü uzatmak için zamanla zulümlere varan uygulamalara başvurur. Hatta asli unsurun ne oluyor demesine kalmadan onların sert tedbirleri karşısında belleri kırılır. Netice itibariyle kendi içlerine kapanır ve diş gıcırdatmaları, karın sancıları şiddetini arttırarak devam eder. Hemen her alan da sindirime ve tutulan mevziler iktidarlarının gücüyle varlığını korur.”,
“…Hünkâr Yavuz Sultan Selim’in şiirinde ifadesini bulan, bir bakışla yüksek asalet, bir bakışla ise büyük zafiyet olan duruş; Türk milletinin kronik problemi olmuştur hep. ‘Bahtı kara maderini’ kurtardıktan sonra yönetme kabiliyetini hemen her katmanda hakkıyla yerine getiremeyen ana kütle, bu alanda yapılanmayı ‘Tad ve Yad’lara bırakmanın sıkıntısını iliklerine kadar hissetmelerine rağmen, tarihi sürekli tekerrür ettirme gibi kronik zafiyetine karşı tedbir almayı hep savsaklamışdır.”,
“Tad ve Yad’lar devlet olduktan sonra kendi hakimiyetlerini sürdürebilmeleri için her türlü tedbire başvururlar. Gerekirse zor kullanırlar. Kendi kimlikleriyle ortaya çıkamadıkları için dikte ettikleri tarz bir kesim de taraf ta bulur. Hâkimiyetlerinin devamı yönünde engel gördükleri bilim adamları, siyasetçi, bürokrat demeden bir şekilde ortadan kaldırarak geniş kesimlere korku salarlar.” (*) Sıdık Demir, www.birincikuvvet.com
***
Parti üyesinin, delegeden başkana kadar bütün yönetici takımına:
“Ya adam gibi dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu siyaset yapın; Ya da bırakın partiyi, defolun gidin” diye haykırma, insani, sosyal, siyasal ve toplumsal sorumluluğunun gereğini yapma zamanı gelmiştir.
Şimdi olmazsa ne zaman..?
Halkımız; Istırap, azap ve sıkıntı içindedir.
Devlet eliyle eziyet ve zulme maruzdur.
Halk, Siyasette ve devlette “vicdanı hür, irfanı hür, aklen özgür” olmayan, kula kulluk etmeye düşmüş, zavallı, ilkesiz, bilinçsiz sünepe dalkavuklara, sempatizan, partizan ve parti militanlarına maaş vermek, beslemek ve tahammül etmek zorunda değildir.
Memur millete-devlete; Politikacı halka ve hak’a adanmışsa meşrudur.
Allah’tan başkasına muhtaç olduğunu sanan gafil ve cahildir.
Bu nedenle partili hak, hukuk ve hakikati gözetmek zorundadır.
UNUTMAYALIM:
İnsanlar inandıkları, hayvanlar ise sığındıkları veya sahiplenildikleri yerlerde kalır.
Domuz, bit, pire, sülük, kene, vampir ve yarasa gibi türlerse, sömürdükleri yere apışıp-yapışıp kalır. Bunlar mazarrattan olup, hayvanların en aşağılık olanlarıdır. Makbul ve kutsal, insanca olan: rüşt’ünü kullanabilmek, özgür irade, objektif vicdan, ortak akıl, iyilik-dürüstlük, namuskârlık ve vatanseverlikte uzlaşma; demokrasi kültürü uyarınca hareket edebilmektir.
Devlet su işleri/Bırak bu işleri/Al parayı/Dön köşeyi!..
Men Dakka dukka/Ellezi minel cukka!..
Duygusal meseleler!.. Gibi rüşvet ima, iltimas, yolsuzluk, suiistimal ve görevi kötüye kullanma söylemlerinin olduğu yerlerde “İNSAN ve MÜSLÜMAN OLANLARIN” işi yoktur. Hele ki, bir STK veya siyasi teşekkülde anarşi, terör, tedhiş, organize suçlar ve yüz kızartıcı işlere eğilim veya cevaz varsa; orada durmak, kesinlikle insanlıktan müstafi olmaktır.
SİYASET VE PARTİ ADAMI
Siyasi parti adamı “Muhalefet’in Referandum İle Sınavı” isimli makalede açıklanan gerçek ve objektif tanımlara uymak; Devlet adamı milletin emir ve hizmetinde; Memuru ise hşâ ve asla bir siyasi partinin değil “MİLLETİN MEMURU” olmak zorundadır.
Bunun böyle olamamasının sebebi/sorumlusu atide ve hal’de siyasi partiler ve siyaseti vesayet bab’ında hırs ve ihtiraslarını tatmin, yalan-talan uğruna kullanan politik ACI’lardır.
Bu (iyi, ilkeli, dürüst ve demokratları tenzih ederim) menfur siyaset simsarı, insan istismarcıları ve din tüccarları; Ülkenin bütün adalet sistemi, hukuk cihazı, kamu uzuvları, bunların uzantı ve bağlantıları ile; Cidden devletten maaş alan yetkili, görevli, sorumlu millet memurlarına (hâkim, savcı, memur-amir, şef, müdür, başkan, genel müdür, general, profesör, rektör ve müsteşar) rağmen sürekli ve organize olarak suç işlemişler; hak gaspı, hukuk ihlâli, irtikap, suiistimal ve nitelikli dolandırıcılığı adeta meslek ve meşrep haline getirmişlerdir.
Öyle ki, ülkemizin yakın tarihinde yüce divanda (siyaseten) yargılanan başbakan ve bakanlar, evrakta sahtecilik, dolandırıcılık, uyuşturucu kaçakçılığı, ihaleye fesat karıştırma ve yankesicilikten tutuklananlar, milletvekili sıfatını haiz iken terör ve tedhiş örgütüne yardım ve yataklık edenler vardır. Hâlihazır “parlamenterlik” mesleğini icra edenler hakkında benzeri iddiaları haiz yüzlerce “suç” dosyası olup; İnsanlık, ahlâk ve hukuk dışı dokunulmazlık zırhı yüzünden ne yazık ve ne elem verici hakikat ki, haklarında yasal işlem yapılamamaktadır.
ÇÜNKÜ:
Şiddetle dışlanmak ve ilga edilmek istenen anayasanın 42. maddesinde yer alan “Kimse, eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz” hükmüne rağmen, başta kılık-kıyafet olmak üzere “haksız yere” binlerce eğitim-öğretim mağduru yaratılmış;
Millet yozlaştırılmış, uyutulmuş, sağır-kör edilmiş., Vatan bölünmeye, kardeş ihanete ve düşman Türk'ü kalleşçe şehit etmeye başlamış., Şehit kanları yerde kalmış, şehit anaları yas tutmaya durmuş; Türk bayrağını yakan ve eylemi yaptıranlara hâlâ 'vatandaş' deniliyor!..
Millet susturulmuş, hakkını aramaktan aciz kalmış ve koyun sürüsüne dönmüştür..
AB uğruna ihanet almış yürümüş; 47 yıldır verilen şehitlere rağmen millet bir defa olsun sokağa dökülüp 'Kahrolsun PKK' diyememiş; Hain, hırsız ve yolsuzların parlamenter seçilerek, yandaşlarını yüksek makamlara getirmelerine ses çıkartamamıştır. Hele ki bir kere; İslam'da devlet ve belediye bütçelerini hortumlamak, rüşvet almak-vermek, haram yemek, her türlü emanete hıyanet etmek, yalan söylemek, halkı aldatmak; Arsa ve araziler üzerinden rant sağlamak, haram komisyonlar almak, İhalelere fesat karıştırmak, Haram yollarla süper zengin olmak var mıdır?..
Türk milleti hâlâ susuyorsa, Türk vatanında, Türk askerine hâlâ kurşun sıkılıyorsa, şehit Anaları ağlıyor ve buna bir 'dur' diyen yoksa! Bu direnç ve sabır damarlarımızdaki asil kanın eseri ve son demlerini yaşayan ortak ülküdür. Ortak ülkü millet olma sebebidir! Ortak ülkünün terk edilmesi: Milli birlik ve beraberliğin bozulması, egemenlik, istiklâl ve istikbalin karartılması, yani ihanet furyasına delâlettir. Artık kamu vicdanı uyanmakta; millet kendine gelmektedir. Şimdi el iman minel vatan demek ve ihaneti adalete teslim etmek şarttır.
Şimdi “emr-i bil maruf, nehy-i anil münker” zamanıdır.
Lütfen kendinize gelin, olanların farkına varın.
Varsa partinize/yönetime karşı; her derece ve düzeyde; Yasal/anayasal gözetim hakkı ile denetleme görev ve sorumluluğunuzun (insan ve vatandaş iseniz) icabını yerine getirin.

18 Eylül 2010 Cumartesi

EN HAYIRLISI “HAYIR” DEMEKTİR!.. (1)
Mustafa Nevruz SINACI
Şimdi eğri oturup doğru konuşmak zamanıdır.
Fakat önce, kamuoyunda “dinci” olarak tanınan Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi’den bir alıntı yapalım. İşte, “evet”çi partinin yayın organında AKP’ye hitaben yazdığı 07.08.2010 tarihli makale:
“ALLAH BİN KERE BELÂNIZI VERSİN!.. Allah Cezanızı Versin!..
İSLAMCILIĞIN cıcığını çıkarttınız, Allah belânızı versin!..
Ben çoğunuzun o e...ski mücahitlik günlerini bilirim, ne nutuklar atıyor, mangallarda kül bırakmıyordunuz. Sonra mücahitlik postunu çıkardınız müteahhit oldunuz. Müslüman’san, hangi meşrep ve mezhepten olursan ol, mutlaka doğru ve dürüst olmak zorundasın. Siz yıllar var ki, doğruluk şişesini taşa vurup paramparça ettiniz. Allah bin kere belânızı versin!
Namaz kılıyor, günde onlarca defa Allah'tan sirat-ı müstaqime (doğru yola) kılavuzlamasını lisan ile niyaz ediyorsunuz ve hayatta tam tersini yapıyorsunuz.
Bre uğursuzlar!..
İslam'da devlet ve belediye bütçelerini hortumlamak var mıdır?
Rüşvet almak var mıdır?
Haram yemek var mıdır?
Her türlü emanete hıyanet etmek var mıdır?
Yalan söylemek, halkı aldatmak var mıdır?
Arsa ve arazileri yapılaşmaya açarak, binalara fazla kat çıkma izni sağlayarak haram komisyonlar almak var mıdır?
İhalelere fesat karıştırmak var mıdır?
Haram yollarla süper zengin olmak var mıdır?
Size beddua ediyorum. Allah belanızı versin!..
İki yakanız bir araya gelmesin!..
Haram servetlerinizi huzur içinde yiyemeyin emi!..
Müslümanların yüzünü kara çıkarttınız...
Başınız belâdan kurtulmasın.”
(Mehmet Şevket Eygi: Milli Gazete; 07 Ağustos 2010 Cumartesi)***
Yukarda ne demiştik? Dosdoğru konuşmak ve mutlaka dürüst olmak zamanıdır.
Gerçekte bu, insanlar ve özellikle Müslümanlar için belirli bir zamanı kapsamaz.
Namuskârlık, onur ve sorumluluk bütün zamanları, yani hayatın tamamını kapsar..
Doğru ve dürüst olmak, iman ve amelde (eylem ve söylemde) bir olmaktır.
Zira halka konuşanların (akıl veren, yol gösterenlerin) ve yazanların, her iki âlemde de sorumlulukları pek büyüktür. Bunlar, âlimler (ulema; konuşan ve yazanlar) ile amirler (ümera; idare eden, millet memurlarına emir veren yöneticiler) olarak açıklanır ve tanımlanır.
Şu kadar ki, bu avas (okumuş-ilimle amel eden; avam’ın karşıtı) ekseriyetle namuslu, dürüst, onurlu-sorumlu; Adalet ahlâkı, hukuk ve hikmet sahibi olmaları, bizatihi milletin zikri, fikri, amel, ilim ve erdemi (yaşam biçimi) ile alakalı olup; Ulema ve Ümera milletin aynası ve dâhi tıpkısının aynısıdır. Bir başka deyişle: Milletin hali, ayniyle hükümetin ahvalidir.
Kur-an’ı Kerim; “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez…” (Ra’d, Suresi: 11) diyor.
Büyük âlim, Cumhuriyetin Diyanet İşleri Başkanı (merhum) Elmalılı M. Hamdi Yazır, ayeti şöyle tefsir etmektedir: “Allah’ın bir toplumu değiştirmesi, ancak ve sadece insanların değişimi istemelerinden kaynaklanır. Güven, huzur ve emniyetin kalmadığı, dolandırıcılığın, rüşvetin, yalanın, zulmün hâkim olduğu bir toplum elbette yıkılmaya, yok olmaya ve çökmeye mahkümdur. Allah (CC)’ın koyduğu ilahi düzen bunu gerektirir. Yoksa Allah, bir toplumu hak etmedikleri halde helâk etmez. (F. Razi, XIX/22) Bir başka ifadeyle Allah, bir toplumun helâkini sebeplere bağlamıştır. O sebepleri insanlar kendileri oluştururlar. (Elmalılı, Kur-an Dili, IV /2419)
Peygamberimiz Efendimiz de hadis-i şerifinde, “Sizler nasılsanız öyle yönetilirsiniz” buyurmakta; Montesquieu ve Winston Churchill; “Her millet lâyık olduğu şekilde yönetilir” demektedirler. Bu kadim bir bilim, sosyolojik bir vakıa ve bütün zamanların ortak gerçeğidir.
Bir gerçek daha var ki, o’da: Akil, âlim, fazıl ve basir ulemalar ile namuslu, dürüst ve demokrat amirleri (vekil ve siyasetçileri) olan bir toplumda her değişim ve dönüşüm, terakki (ilerleme, gelişme) anlamında olup; Öncelikle sine-i millet de var olan arazı (müzmin sorun ve sıkıntıları) gidermeye matuf olmak gerektir. Sıkıntı gidermeyen, huzur getirmeyen, refah ve saadete vesile olmayan, ferahlık vermeyende hayır yoktur.
Tıpkı 27 Mayıs 1960’da, Mustafa Kemal, Türk, İslâm ve Cumhuriyet düşmanlarınca atılan (ilga edilen) Atatürk ve Kurucu Cumhuriyet Anayasasının yerini alabilecek bir başka anayasa, değişiklik ve her hangi bir esaslı düzenleme konulamadığı gibi!..
Bu zaten olamaz. Olamaz!.. Zira 1923 Cumhuriyeti orijinaldir.
Orijinal “Türkiye Cumhuriyeti” bir MİLLİ DEVLET’dir.
Yeri taklitle, alıntıyla, sanalla ve AB sapıklığı ile doldurulamaz…
Şimdi esasa gelelim ve “ilim, tarih ve hakikatler ışığında” soralım:
“Bu, çoğunluğu kanunla düzenlenmesi mümkün, anayasa değişikliğini gerekli kılmayan, kısmen mükerrer, 26 madde’den ibaret ve 12 Eylül Pazar günü halkoyuna sunulacak tasarı” millet tarafından uygun görüldüğü ve onaylandığı takdirde:
. 27 Mayıs, gasp, işgal ve tasfiye kalkışmasının hesabı sorulacak mı?
. Cumhuriyetin, yok pahasına heba edilen değerleri tekrar kazanılacak mı?
. 27 Mayıs’la gelen ve elli yıldır ülkede var olan, giderek kronikleşen, derinleşen yozlaşma, rüşvet, iltimas, ayırma-kayırma, yalan-talan, yolsuzluk, haksızlık, hukuksuzluk, suiistimal, menfur mafya tasallutları, organize suç, kaçakçılık, kayıt dışılık, kara para, hak-adalet-usul-yasa ve ahlâk dışı sarf, edinim, temlik ve tasarruflar önlenecek mi?..
. Kamu /özel, bilumum sektörleri sürekli denetlenir, hesap verir, tüyü bitmemiş yetimin hakkını korur, “devletin malını deniz bilip” kamu kurumları ve halkı her vesileyle hortumlayan: “domuz, kene ve kan emici vampirlerden” hesap sorulacak mı?
. Tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi anarşi, terör ve tedhiş bir gecede kesilecek, akabinde suç odakları; Mensup, müsebbip, yandaş-yoldaş, yardım ve yaltakçıları, eşkıya ve sair uzantı ve bağlantıları derdest edilip Cumhuriyet Mahkemeleri önüne çıkarılacak mı?
. 1963 yılından bu güne akan kanın, tahrip ve tarümar edilen milli servet’in, izzet ve itibarı ayaklar altına alınan Milli Devlet’in; Yalanla, talanla gasp ve irtikap edilen, eşe-dosta, kardeşe-yoldaşa peşkeş çekilen Milli Servet’in hesabı sorulacak; Kayıp ve kaçaklar tazmin ve telâfi edilecek, devletin namusu kurtarılacak mı?
. “Demokratik özerklik ilan edeceğiz” diyen menfur dönme ve devşirmeler tutuklanıp “tarafsız-bağımsız adalet” yargı önüne çıkarılacak mı? Bedhahların yardım ve yataklık ettiği bilumum anarşist, terörist ve tedhişçiler, her tür uzantı ve bağlantıları dahil olmak üzere “şer-şeytan, hain ve düşman” unsur bataklıkları mutlaka kurutulacak; AB’ye tekme vurulacak mı?
. 13 Eylül’den itibaren ülkemizde huzur iklimi, emniyet, güven ve sükun ortamı tam olarak sağlanacak; Demokrasi, hakkaniyet, adalet ve hukuk hâkim kılınıp; Kuvvetler ayrılığı erk, eklenti ve bağlantıları tarafsız ve bağımsız; Hükümet, hak, hakikat, adalet ve hikmetle hükümferma olacak mı? TBMM, ab-abd, sulta, vasi ve cuntalara karşı tam bağımsız, kürsü masuniyeti hariç her türlü dokunulmazlık, ayrıcalık ve imtiyazdan soyutlanmış olacak mı?
Açıkça, namusluca, dürüstçe, erkekçe söylensin..
Kesinlikle EVET’mi? Yoksa!...
Görüne hale göre: Kesinlikle HAYIR!...
***
EN HAYIRLISI “HAYIR” DEMEKTİR!.. (2)
Mustafa Nevruz SINACI
“Ağzınızı hayra açın. Niyet hayr, akıbet hayr!..”
27 Mayıs 1960 ile başlayan fetret devrinin en nefreti mucip, mezalim ve illet tarafı, adalet ahlâkı, salt dürüstlük ve evrensel hukuk anlayışından yoksun olmasıdır.
Peki, bu “anayasada değişiklik” tasarısı; Bütün haksızlık ve hukuksuzlukların menfur milâdı 27 Mayıs’ı sorgulama ve yargılama yolunu açıyor mu? Hayır. Açmıyor. Neden..?
TC’nin yere yıkıldığı, çökertildiği yer 27 Mayıs değil mi onlara göre?..
Referandumcu hükümet “12 Mart evveli” gibi, 27 Mayıs’ı da tasvip ve tasdik mi etmektedir acaba!.. Yoksa mesele taaa Lozan’a ve Sevr’e dayanan bir kuyruk acısı, kin, intikam, paylaşma, bölücülük ve hesaplaşma dan mı hız ve ilham almaktadır?…
BAKALIM:
Kendilerini DARÜLHARP’in havarileri olarak gösteren din adamı, gönül adamı, şeyh, efendi, kanaat önderi ve mürşit nam, öğe ve unvanlarla anılan sakallı şeytanlar; Bunu (aldatmaca ve yalanı) apaçık gördükleri; TC’nin kesinlikle DARÜLİSLAM olduğunu ise çok iyi bildikleri halde; Niçin?!.. İnsan’a, İslâm’a, evrensel hukuk ve ahlâka aykırı, ayrılıkçı, bölücü değişim fetvaları verirler? Fetva, yalan ve iftiraları ile ülkemizde müesses milli birlik, beraberlik ve kardeşliği bozmak isterler. Niçin? Türkiye Cumhuriyeti Dâr-ül’İslâm değil; Dâr-ül’Harptir diye apaçık yalan söylerler?
Yalan söylerler de, fitne, fücür, fesat ve tefrikaya sebep olurlar.
Bunu, bir de gidip ehline, Mutasavvıf H. Galip Hasan KUŞÇUOĞLU’na danışsınlar..
Atatürk’ü de sorsunlar O’na;…
Ve Mustafa Kemâl’in, ALLAH (CC) tarafından “İSLAHA” vazifeli kılındığını şâhidinden öğrensinler.
“ALLAH’ın istisnai yaratılmış seçkin kulları, Emr-i İlâhinin bekçileridir. O’nların bazıları irşâd’a, bazıları ikaz’a; Bazıları da İSLAH’a vazifelidirler. Atatürk islah vazifesi ile vazifeliydi. Şahidim.”
(Bak: H. Galip Hasan Kuşçuoğlu, Tasavvuf ve Zikrullah, Alıç Ofset, 2002, Antalya)
Bu gaflet, dalalet ve hıyanet ehli, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün TBMM'de "Her Millet layık olduğu şekilde yönetilir" ikazı ve irşâdından bihaberdirler. Dolayısıyla bu sözün günümüzde geçerli olduğunu, geçerliğini koruduğunu haykırırcasına şerrin, batıl, tefrika ve yanlışın yanında yer alırlar!..
Bunlar, öyle gafil kör ve sağır hallere düştüler ki, Peygamber efendimizin "Kendini idareden aciz milletlerin başına öyle birilerini musallat ederiz ki, gelenlerden memnun kalırlar ve gelenler de onlardan..” hadisini idrak edemez, kavrayamaz; Hadis-i Şerif’in çağa yansıması ve izdüşümü bakımından ne anlama geldiğini dahi bilemez anlayamazlar.
Kaldı ki, bugün ülkemizde açlık, yokluk, pahalılık ve işsizlik sürüyorsa ve memleketi bu duruma getirenler önemli makamlarda görev başında iseler suçu nerede aramalıyız?
Kendimizde mi? Bizi yönetenlerde mi?
Dahası; Bizi yönetenleri acaba biz mi seçtik?
Seçim ve siyasi partiler kanunları buna imkân vermekte midir?
Yoksa 50 yıl önce başlayan vesayet, cunta, sulta ve dikta neden hala yürürlüktedir?..
Neden yolsuzluk artarak sürmekte?. Yolsuzluk haksızlık nedeni olmakta...
Haksızlık, hukuksuzluk ve yolsuzluk halka bir değişim-dönüşüm (transformasyon) gibi sunulmaya çalışılmakta; Fiyakalı, süslü oda ve makamlarını kaybetmek istemeyenlerle; işbu makam sahiplerine yaranmaya, yağcılık, yaltaklık ve yalakalıkla onların yerine oturmaya çalışan, buzlanmış beyinlerin bir türlü anlayamadığı değişim bu değişim değildir...
Gerçek değişim terakkidir. Kalkınma, gelişme, yükselme, “birlik, beraberlik, barış, hoşgörü ve anlayış içinde” ortak refah ve saadete erme; Toplum olarak zenginleşmedir.
İnsanlık alemi bu sayede taş devrinden, bu güne kadar geldi....
Ya, Türkiye Cumhuriyeti halkı, kadim yurttaş ve vatandaşlar olarak biz!!! ..
Yüksel tahsil yapmış, eğitimli insanımızın %90’a yakını devleti hortumlamakta, yani hırsızlık-yolsuzluk, sahtecilik ve nitelikli-niteliksiz dolandırıcılık yapmaktadır. Oysa hırsızlık, evrakta sahtecilik, bankaların içini boşaltmak, her türlü yalan, iftira ve dedikodu, ordu göreve diyerek darbe çağrısı yapmak, Türk Askerine iftira, suçlulara yardım-yataklık, anarşist ve teröristleri koruma-kollama, yardım ve yataklık cahil, aptal, primitif tür, akılsız ve hainlerin, zayıf, korkak basiretsiz kişilerin işidir. Lakin bu sergerdeler ihtisas sahibi olmadıkları alan ve konularda ahkâm kesmektedirler. Her konuyu bildiğini sanan cahillerden olmak ne kötü!...
Hazreti Yunus bu güruha şöyle der:
İlim ilmek ilmektir/İlim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsin/Ya nice okumaktır.
Bunlar kendilerine bir görev verildiğinde “her şeyi bildiklerini” sanarak kimseye danışmadan ve ehliyle müşavere etmeden iş yapan cahillerdir. Yine Yunus’un iki dörtlüğü ile bu okumuş cahillere seslenelim.
Okudum bildim deme/Çok taat kıldım deme.
Eğer Hak bilmez isen/Abes yere yelmektir.
Dört kitabın ma’nisi/Bellidir bir elifte.
Sen elifi bilmezsin/Bu nice okumaktır.
Milletimiz asla cahil değildir, milletimiz ariftir, feraset sahibidir. Milleti aldatmaya yönelik manüplasyonlara, yalanlara basiret ve feraseti ile aldanmamıştır. Asıl cahil olanlar, bu milletin dişinden, tırnağından arttırarak okuttuğu ve kendisine tepeden bakan, kendisini yok sayan, değer vermeyen, alay eden, güdülecek sürü gibi görenler; İnsanlarımızı Türk–Kürt, Alevi–Sünni, dinli–dinsiz, şucu–bucu diye ötelemek, ayırmak ve bölmek isteyenler cahil, ilim ve zekâ düzeyi çok düşük, şahsiyeti gelişmemiş, aciz ve zavallı, yahut da Türk ve Müslüman düşmanlarına casusluk yapan ajan provokatörlerdir. Bu çok iyi biline ve dikkat edile!…
Allah bu milletin başına bela olan okumuş cahillere fırsat vermesin…
Anayasa değişiklik tasarıları ve referandum tarihinin en tuhaf, trajik ve antidemokratik olayı şu 12 Eylül referandumu olup; Bu bir dayatma, mecbur tutma, mahküm etme ve ataların dediği gibi ‘ahlâk dışı aldatma, kandırma ve hukuksuz icbar’dır.
Daha açık bir anlatımla: Hileci, üçkâğıtçı, dessas ve kurnaz manavın, dibi çürükle dolu bir çuval inciri, tepeye serpili az miktar kaliteyle tüketiciye kazıklaması gibi bir şey veya AB ve ABD’den zorunlu bir alım yapmaya kalktığınızda, yanına bir sürü yaramaz ve ihtiyacınız olmayan mal dayatmaları misal, fırsatı ganimet bilerek yapılan bir “uyutma, aldatma, kakalama ve kandırma” yöntemi gibi...
Öyle değilse, niçin 26 madde tek tek oylamaya sunulmadı?..
Bu bir oyun. Kuralı adalet, hukuk ve ahlâk olmayan kirli bir oyun!..
İlk kez “emir ve kademe zincirine riayetle” gerçekleşen 12 Eylül; 1961’e nazaran çok daha onurlu, adil ve şereflice oluşturulan Anayasa; Bu anayasa uyarı teşekkül eden kamu yönetimi, kurum ve kuruluşlara karşı tavır; Ve, “12 Eylül öncesi özlemi” ile hayata geçirilmek istenen bir irtica düzenlemesi!... Anayasası, ıslah edilmiş kurumları ve öncekine oranla “hür, hükümran, egemen ve özgür” bir Türkiye istikametinde oluşturulan mevzuata karşı Turgut Özal’dan beri süregelen düşmanlık. Bunun icrası ise, ABD partnerliği ve AB yalakalığı yoluyla yapılmakta…
Aldatmaca-kandırmaca, dayatmaca, hile ve desisenin sebep ve hikmetine gelince:
Malum 27 Mayıs, 11 Kasım 1938 karşıdevriminin ikinci aşamasıdır...
(Gerçekte 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’da mütemmim cüz olarak planlanmıştı.)
Temel amaç: 14 Mayıs kazasını, bütün sebep ve sonuçlarıyla kökten söküp atmak; Atatürk, Türklük, Türkçülük, Milliyetçilik ve İslâm adına Türkiye Cumhuriyeti’nde her ne varsa tarihten, tabiattan ve hayattan silmek, hafızalardan kazımaktı.
Bu cihetle 27 Mayıs’ın hesabı sorulmadan, 12 Eylül ve diğerlerinin hesabı sorulamaz.
Ancak, 12 Eylül’ün milli mutfakçıları, gizli kahramanları, doğal aktörleri, umur-u hikmet ve ebed müddet devlet yanlısı, Türk Milliyetçisi samimi zinde güçleri vardı. Başta Dr. Faruk SÜKAN olmak üzere, kamu vicdanını temsil edenler bunun pek ala farkında ve şuurunda olarak hareket ettiler. Dolayısıyla 12 Eylül, devrimbazların, gerici, mürteci ve yobazların, dâhili ve harici bedhahların planladığı biçimde gerçekleşmedi.
İşte 12 Eylül’e karşı derin düşmanlığın esas nedeni ve sebebi budur.
Bu nedenle 12 Eylül’ün bir tek sebebi, fakat iki yüzü vardır.
Sebep: Şiddetle tahrik edilen kardeş kavgası, kan, kin, nefret ve intikam; Ülke ve milleti bölmeye, parçalamaya matuf fesat, ifsat, tefrika, yalan, talan, iftira!.. Hayatın her alanına sızan rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk, hortumculuk, kamu gücü destekli banker ve banka, döviz-faiz faciaları… Karaborsa, kıtlık, yokluk, fakirlik ve yoksulluk. Bir millet ve toplumu çürütmek, yozlaştırmak ve yok etmek için lâzım gelen bütün lânetli işler, kirli iş ve pis argümanlar!.. Tarafların aktörleri bir, baronları birdir. Kargaşa için silâh, örgütlenme için para, hep aynı kaynaktan gelir, sağa da, sola da aynı elden verilir. Oynan, kanlı, kirli, alçakça, düşmanca, menfur bir oyundur.
12 Eylül’ün en önemli sebeplerinden biri de, Hungtinton ve Prof. Bernard Levis tarafından ortaya atılan ve belirli çevreler tarafından zamanla Büyük Orta Doğu Projesi’ne (BOP) dönüştürülen “uygarlıklar çatışması” için Türkiye’ de ortam hazırlama gayretlerine dayanır. Aslında bunun evveli 1957-60 yıllarını da içine alır. Ancak, DP’nin çok bilinçli, milli meselelere vakıf ve çok uyanık kadroları ülkeyi büyük badirelerden kurtarmış, ancak, hüsrana uğrattığı dış düşmanla birlikte tezgâhlanan 27 Mayıs felâketinin önüne geçmeye yetmemiştir.
Sonuç “evet” olursa; Milli Birlik ve Milli hâkimiyet sağlanıp korunacak mı?
Recep’in yüzüne karşı yükselen ‘özerklik’ teranelerine bakılırsa,
Kesinlikle “Hayır” !........

31 Temmuz 2010 Cumartesi

NİSYAN İLE MALUL OLMA UTANCI
Mustafa Nevruz SINACI
Türk Milleti olarak, Anadolu’da 1000 yıl değil; 17 bin yıldır varız.
Varlığımız, Nuh tufanından sonra yaratılan yeni nesil ile birlikte, Ağrı dağı eteklerinde başlar. Bu dönem tam da Anadolu’nun nihai şekillenme, boğazların oluşma ve Kıbrıs’ın ana kaya (Anadolu) kütlesinden kopma ve bugünkü yerine doğru ilerlemesine başlama evresidir.
Hazreti Nuh’un üç oğlundan (Hami, Sami, Yusuf) biri olan Yusuf’un (Yasef değil) evlât ve ahfadı (torunları, nesli, soyu) olarak Orta Asya’ya da Anadolu’dan gitmişiz. (Hâdis-i Kutsi’de: Yüce Allah buyurdu ki, “Benim bir ordum var. Onlara Türk adını verdim ve doğuya yerleştirdim. Onları âleme düzen ve adalet sağlamaya memur kıldım; Divan-ı Lügat-it Türk, Sayfa 292, İstanbul 1333) Bu anlamda Türk; Yeryüzünde adalet, huzur, hukuk, refah ve saadet iklimini kurmak, korumak ve İbn-i Haldun ile İbn-i Battuta’nın dediği gibi ‘medeni siyaset’ vasıtası ile bu rejimi geliştirmekle görevli bir millet olup;
"Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların; kanındaki, vicdanındaki öz cevheri, çok iyi incelemek, bilmek ve ona göre davranmak dikkatinden, bir an dahi vazgeçmesin!" (Mustafa Kemal Atatürk)
Bil ki, Türk İnsanı “altın değerinde” nadirden bir cevherdir. Işığa tut bak; içinde Ata-Türk, namuskârlık, doğruluk/dürüstlük, diğerkâmlık/sencillik, adalet ahlâkı, bilgelik/dindarlık ve olgunluk, onur-erdem, ilke yoksa!, kesinlikle ve mutlaka sahtedir. (2002, M. N. SINACI)
Veciz söylemlerinin sebep-i hikmeti budur.
Bunların hepsi aydınlandı, açıklandı ve bilindi. Rahmetli Mustafa Kemal Atatürk, konuyu çok iyi bilenlerdendi. ‘Türk Tarih Tezi’nde’, batılı tarihçilerin, özellikle Türk’lerin tarihi ile ilgili yalan, yanlış ve iftiralarını alenen ortaya koydu ve açıkladı. Ayrıca, “Güneş Dil Teorisi”nde, Türk dili’nin bütün dillerin anası, özü ve ilmi kaynağı olduğunu, kuvvetli karine ve gerekçelerle ileri sürdü. Bir Osmanlı Paşası, aileden dindar ve münevver, yüksek şahsiyet, haysiyet ve karakter sahibi olması nedeniyle; Cumhuriyet ve Türk İnkılâbının temellerini ilim, irfan, şan-şeref, iman ve aksiyon üzerine kurdu, namuskârlı ve erdemle yoğurdu.
Bu nedenle; Gaflet, hıyanet ve dalalet ehlinin bir türlü idrak edemediği Atatürkçülük ve/veya Kemalizm; her şeyden önce ve mutlaka tam dürüstlük, adalet güneşini ihya, evrensel hukuk, Müslümanlık (dindarlık, lâik demokrasi, bağımsızlık) barış ve vatanseverlik üzerine kuruludur. Adına “Atatürk/Türk Milliyetçiliği” denilen kavram da, gerçekte budur!..
DAHİLİ VE HARİCİ BEDHAHLAR DEVREDE
Türk İnkılâbı, ulus’un aydınlık-berrak, şerefli-şanlı “medar-ı iftihar” tarihinden hız ve ilham alarak ve insanlık düşmanı emperyalizm zulmüne maruz milletlere örnek/önder olarak ilerlemesini sürdürürken; Atatürk sinsice ve kalleşçe öldürüldü. (Bak: Ogün Deli, Agoni) Özde, Türk düşmanlığından çok; İnsanlık, medeniyet, adalet ve hukuk düşmanlığı anlamı taşıyan bu menfur teşebbüsün faili ve iğrenç mimarları; Uluslar arası Yahudi tarikatı üyesi masonlardır.
Nitekim 1938 tarihli karşıdevrim ve 27 Mayıs ihanetinin faillerinin ekseriyeti mason, misyoner, dönme, devşirme, koza ve kriptodur. Şimdilerde “Kürt Meselesi” kisvesi ardında, Türk, Türkiye düşmanlığı, Rum-Ermeni-Yahudi uşaklığı ve din tüccarlığı yapanlar gibi!..
Sonra ne oldu? 10 Kasım 1938 günü saat 9’u beş geçe 1923 TC’sini yerle yeksan eden ‘karşıdevrimin’ ayak sesleri duyuldu. Hemen ertesi gün, kara bir kâbus gibi ülkenin tepesine çökerek, derhal, bu neviden tarihi önem/değer ve derinliği olan bilgi/belgeler kaldırılıp çöpe atıldı. Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi’ni ise, gerçek dışı ve hayal mahsulü ilân ederek; Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbını, hiç yaşanmamış gibi hafızalardan silme/kazıma ve beyin yıkama operasyonlarına kalkıştılar. (Bak: Gizlenen Rejim Kemalizm, Tayyip Yelen)
İşte bu, gaflet ve ihanetle malul dönme-devşirme zihniyet; Türk’ler Anadolu’da 1000 yıl’dır var diyor. Yetmiyor; ‘Türkler Anadolu’ya 1071’de geldi’ tarz yalan ve iftira yazıyorlar.
Menfur maksat: Ütopik İyonya (yunan imparatorluğu) için yatırım. Yani; Anadolu’nun Ermeni, Rum/Yunan ve Yahudi arasında taksimini öngören kalleş plan!. Yani: Devrimcilik!..
ANALİTİK YAKLAŞIMLAR VE GÜNCEL
Yani, bu topraklarda, ‘Anayurt Anadolu’da geçen 17 bin yılımızı ‘Milli hafıza’mızda canlandırır; Ceddimizin son “Osmanlı” Devletini 624 ve Türkiye Cumhuriyetini 91 yıl olarak varsayıp; Bu coğrafyada geçen ömrü hayatımızın tamamını 17 yıl yerine kaimcesine bir hesap yapacak olursak, İstiklâl Savaşı’ndan günümüze geçen süre üç hafta gibi gelir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek başlangıcını 23 Nisan 1920 kabul ettiğimiz takdirde 624 yıllık Osmanlı’nın henüz 1/7’sine bile ulaşamadığımız görülür. Kaldı ki, bu hesaba göre; İstiklâl Harbinden bu yana geçtiği sanılan süre olabildiğince kısadır. Öyle kısa ki, daha Süvari alayının nal sesleri, arkalarında kalkan toz bulutları dağılmadı.
Karayılan, Şahinbey ve Dikmen sırtlarında bekleyen Seymenler daha ölmedi. Bekir ağa bölüğünde yatan vatanseverler henüz tahliye olmadı. Düşmanı tuz ve ekmekle karşılayan hainler, daha evlerine dönmediler!. Köşe bucak sinerek, saklanarak, din-dil değiştirerek, bin bir surat ve şekle bürünüp pusuda bekleyerek; Türk Milleti’ne hain tuzaklar kurmakla iştigal etmekteler. Aslında her şey dün gibi, dün bugün gibi..
Su uyur, düşman uyumazmış; uyumadılar işte..
İşbirlikçi mütegallibe hükümeti uyumadı; Anzavur Ahmet’i, Delibaş’ı, Şeyh Said’i,
Sait Molla’sı ve Damat Ferit Paşa’sı hiç uyumadılar.. Bakın işte, bir gün önce Hınçak’ın elinden düşen bayrağı, önce ASALA’ya sundular. Onlarca masum ve müsemma, korumasız diplomatımızın kalleşçe kanını döktüler. Katliamlar soy kırımlar birbirini izledi. Sonra, terör güruhunu Asala ile birleştirip, kirli-kanlı ellerine bayrağı verdi dönmeler, devşirmeler, kozalar ve kriptolar.. Bu defa ihanetin kod adı “Kürt sorunu” oldu. Süfli suçtan mütevellit Ümraniye soruşturmasının adını “Ergenekon” olarak adlandırma küstahlığında bulundular. Sonra yaş’la kuru’yu yan yana koyup, sapla samanı birbirine karıştırarak; Aslanı çar-çakala, kediyi fareye boğdurup, mertliği, adaleti, hukuk ve ahlâkı iyice bozdular. Nice namuslu, dürüst, civan yiğit vatanseverleri, “ihanet şebekesi kaçkını, müfteri-yalancı, iğrenç gizli tanıklar” ve sahte ihbar mektupları kullanarak tuzağa düşürmeleri karşısında tuz koktu, adalet ahlâkı çöktü, ak’la kara birbirine karıştı!... Nihayetinde, Atatürk’ün “Hak’a Tapanlara” emanet ettiği bütün cephe ve tepeler mütegallibe hükümeti’nin eline geçti.
Durum tespiti önemli, 2. Kurtuluş Savaşı’nın zilleri neredeyse çaldı çalacak. Yeniden “Milli Mücadele” başladı başlayacak!.. Mustafa Kemâl’in 5 vakit namaz kılan ‘namuskâr-dürüst, şerefli ve şanlı’ Kahraman Askerlerine ve sine-i millet tarafından milli kongre namına seçilip gönderilen; damarlarında asil kan ile kaim timsali fazilet üyelerine selam olsun!. Gün boyu menfur işgal unsurlarına ait telgraflar okunuyor haber bültenlerinde.. Kalenin burcunda düşman bayrağı sallanıyor diye cuma namazının kılınamayacağını söyleyen vatanseverlerin evlatlarına soruyoruz: Hani!.. Neredesiniz? Ve neredeler?..
Türkiye’nin imamı, bir düşman plânı olan BOP eş başkanı olduğunu söylüyorsa onun arkasında namaz kılınır mı? Kıldığınız namaz kabul olur mu? Açılım adına işlenen şu ihanete bakınız: AKP'li bölücüler iyice azıttılar. Açılımı tırmandırıyorlar. AKP Adıyaman belediyesi, Silvan karakoluna saldırırken öldürülen ‘terörist leşi’ için resmi plakalı, belediyeye ait cenaze arabasını tahsis etti. Bununla da kalmadı. Aracın önüne, üzerinde “PKK–APO İNTİKAM” yazılı afiş asıldı. Üzerine, teröristin örgüt bayrağı önünde çekilmiş fotoğrafı konuldu. Ayrıca, çerçeveli bir fotoğrafı da, içerden ön cama yerleştirildi. Önde başka bir eşkıya resmi ile ‘daimi görevli hizmet aracı’ yazılı bir plaka da var. Bölücüler, resmi devlet arabasıyla böyle gövde gösterisi yaptılar. ‘dişe diş intikam’ diye bağırıştılar. Karşı çıkan olmadı. Devlet orada yoktu. Açılım ile şımaran eşkıya istediği gibi at koşturuyor. Şimdi İçişleri Bakanı, AKP'li Belediye Başkanı N. Büyükaslan için takibat mı yapacak, yoksa ihanete ortak mı olacak, göreceğiz.”
İşte ihanet vaziyeti! Nisyan ile malul utanç verici halet! Devlet hak/hukuk dairesinde hâkim olamazsa, misilleme ve meşru müdafaa haktır. Hükümet; adalet güneşi gibi tüm halkın üstüne doğmaz ve “adaletle hükmetmezse eğer” İyice bilinsin ki; öfke kine, kin kutsal isyana dönebilir!.. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
(*) Kaynak: Sözcü gazetesi, 11.07.2010
MEĞER ÜLKE BÜYÜMÜŞ,
HALKIN BUNDAN HABERİ YOK!..
Mustafa Nevruz SINACI

Hani Temmuz ayı başında, (dünyanın en pahalı) elektrik fiyatında indirime gidilecekti, bundan böyle de yılbaşına kadar bir daha zam yapılmayacaktı! Rab’in izniyle şartlar, vaatler doğrultusunda gelişti. Mucize kabili yağmurlar yağdı. Hattâ mucize biraz abartılı gerçekleşti. Dere, nehir ve barajlar taştı, insanlar sellere, sulara kapıldı boğuldu. Elektrik üretimi patladı. İhtiyaç fazlası ortaya çıktı. Ama “indirim” yapılmadı.
Başta ilgili bakan olmak üzere “rical-i hükümet” yalancı çıktı..
Hem de, Yüce Yaratıcı, rahmet kapılarını açtığı ve millete yardım elini uzattığı halde!
Bir de, Mayıs ayından itibaren “emekliye bir ek maaş” söylentisi yayıldı...
Sonra, konunun en etkili ve yetkilisi; “Doğru, bankalarla görüşüyoruz. Emeklinin 13. maaşı olacak. Promosyon, yakında müjde vereceğiz inşallah” açıklamasını yaptı. Anayasa mahkemesinin “emekliler günü” kâbusundan sonra garibanlar buna ümit bağladı. Tıpkı elektrik meselesindeki gibi, milyonlarcası tekrar bir sevindirik sendromuna girdi. Şüphe ve tereddütle beklendiği gibi bu kaygılı “sevinç sendromu” fazla uzun sürmedi. 3 Temmuz günü neticenin hayal-i sukut ve hüsran olduğu resmen açıklandı.
En yetkili gişi tarafından “yalan çıkan” vaat konusunda bankalar suçlandı.
Oysa ta başından belliydi, bunun müthiş bir ironi ve kuyruklu yalan olduğu!...
Zaten bu aralar “yalancılık” ithamı, devletin tepesinde fink atmakta.
Adına “lider” denilen, baron ve patron rolü kesen politik-ACI’ların tamamı birbirini yalancılık, müfterilik, bir kısmı daha ileri giderek bazılarını “vatana ihanetle” suçluyor. Kavga tepede cereyan edince, aşağıda hukuk dâhil her şey ve herkes sus pus! Meseleyi toparlayalım:
Kim ne derse desin, gerçekte değişen bir şey yok. Ortaya çıkan fotoğraf aynı... İktisadi hayatın temel girdileri, ana fiyat belirleyicileri ve hayatın en yaşamsal tüketim unsurları olan elektrik, su, akaryakıt, doğalgaz hâlâ fiyatta fahiş ve dünyada birinci.. Başta Recebin maliye bakanı olmak üzere, hükümet iktisat-idare ve maliye konularında olabildiğince başarısız…
Öyle ki; “dünyanın en pahalısı” yüzkarası utanç ve hicabına şimdi; peynir/zeytin/süt, nihayet et ve et ürünleri de katıldı.
Diğer taraftan bir büyük yalan: Türkiye % 11.7 büyüdü!..
Yurdum insanı küçüldükçe küçüldü. (1)
“Oysa dün televizyonlar ‘büyüme’ müjdesi verdiler Yüzde 11.7!...
Ben ekonomiden pek anlamam. Ama bu büyümenin iyi bir şey olduğunu biliyoruz. Onun için zaten (reel fiyat artışları hesaba katıldığında) yedi yılda sofralardaki: Ekmekler yüzde 60; Et yüzde 80; Pirinç yüzde 100; Arabalarda benzin depoları yüzde 400; Doğalgaz yüzde 250 küçüldü. Ama TC büyüdü. Kredi kartını ödeyemeyenler ordusundan 70 bini o kadar küçüldü ki, mahkeme icra onları asla bulamıyor; 7.172.983 işçi, esnaf, çiftçi yoksulluk sınırının altında; Son 1 yılda tam 1 milyon kişiye haciz gitti. Büyümenin en sağlıklı göstergesi istihdamdır. İşsizlik kentlerde % 15.5 ve son bir buçuk yılda 2.592.000 çalışan işini kaybetti...
Ama Türkiye yüzde 11.7 büyüdü, müjde! (Danimarka-Hollanda’da işsizlik yüzde 3.5, 4. Ama asla bizim kadar büyüyemediler) O zaman ülke büyüdü, memleketin haberi yok...
Ya da; millet zenginleştiğinde, vatandaşın bunun farkında olmayışı gibi”
Bu ara 5 Temmuz 2010 günü enflâsyon rakamları açıklandı.
İşçi, memur, emekli ve Bağ-Kur’luya “maaş zammı” döneminde her ne hikmetse (hikmeti sual olunamaz) enflâsyon % 0.56 geriledi!.. Olacak şey değil, ama oldu!..
Tatlı “büyüme” ve acı gerçekle yüzleşme: (2)
“Millet açlık, sefalet içinde, milyonlarca işsiz, ekonomi çökmüş, üretim durmuş, esnaf kepenk kapatıyor, köylü üretemez hale gelmiş, her gün bölücü teröre şehitler veriyoruz. Ne gam! Çankaya sakini, koluna 220 bin (yani eski parayla 220 milyar) liralık saat almış. Hem de dünyada sadece 200 adet üretilen Montblanc marka saatten birini!.. Rotap Saatçilik ve Kuyumculuğun patronu Mehmet Ali Bal, 110 bin Euro'luk saatlerden bir tanesini Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün satın aldığını söyledi.”
İşte din tüccarlarının gerçek yüzü! Lüks, safahat, görgüsüzlük ve israf! Bu muhterem Müslüman hanımlarının parmağında 65 milyarlık yüzükler; Recep’in sırtında 40 bin dolarlık takım elbiseler, oğullara gemicikler, Kısıklıda havuzlu villalar…
İşte bu, ülkemizin “büyüme”yi borçlu olduğu “mutlu, Müslüman azınlık”!...
ENFLASYON “NASIL” GERİLEMİŞ OLABİLİR?..
Lütfen dikkat buyurun!
“22 ayar altın’ın gramı Temmuz 2009 da 44 TL, 5 Temmuz 2010 da ise 61 TL’dir.
(61-44=17:44=38) Altının değeri tamı tamına % 38 artmış. Sözün kısası Temmuz 2010’dan bu yana altın fiyatlarında % 38 artış var. Tüketimi zorunlu bazı kalemlerde fiyat artış oranları tam fecaet. Enflâsyon hesabında mutlak baz alınması gereken “zorunlu ve hayati” ihtiyaçların bir kısmında bu oran % yüzleri dahi geçmektedir.
Şimdi haberdeki Hükümet enflasyonuna bir bakalım. Haziran ayı verilerinden sonra yıllık enflasyon TÜFE'de % 8,37, ÜFE'de % 7,64!.. yılın ilk 6 aylık dönemi TÜFE: 3.58., Bu müthiş bir çelişkidir. Böyle rezillik olamaz!.. Hükümet böyle gülünç rakamlar açıklayıp, buna göre maaş/ücret artışı yapamaz.
Adalet, hukuk ve hakkaniyet gereği olan “seyyanen/herkese eşit” zam yerine; Haksız, hukuksuz, insani norm, değer ve kriterlere aykırı yüzdeli sistemle ve yukarda açıklanan sanal (ısmarlama) enflâsyon oranlarına göre maaş/ücret artışı yapılması tam bir suiistimal ve görevi kötüye kullanma sucudur. Apaçık yolsuzluktur. Eğer hükümet (gerçekten adalet ve faziletle hükmeden bir) hükümet ise bunu yapanları görevden almalı ve müsebbiplere mahkeme yolu gösterilmelidir. Ama bu böyle olmayacak. Çünkü uzmanlarımıza bu enflasyon rakamlarını açıklatan hükümet olsa gerektir. Maksat memurun zammını az tutmak, tüyü bitmemiş yetim, fakir, fukara ve garip-gurabanın ekmeğini küçültmek, Türk milletini güçsüz-onursuz, zayıf, aç ve namerde muhtaç duruma düşürmektir.
Bütün bu veriler, ülkemizde “adalet, hukuk ve hakkaniyet” olmadığının;
Devletin iyi (adalet ve faziletle, hak ve hukuk karinesine uygun) idare edilmediğinin;
Ayrıca ve özellikle; Sorunlara objektif, reel ve kalıcı çözümler bulunmak/uygulanmak istenilmediğinin apaçık göstergesidir. Ki, bu durum, cari hükümetin, milleti “devlet umuru, onur ve ümranı” dâhilinde “milli birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhu içinde” değil; Başta AB ve ABD olmak üzere; Velev ki, bunlar ve benzer menfur Türk/Türkiye düşmanlarının istek, manipülâsyon ve dayatmaları doğrultusunda idare-i maslahat ettikleri akla gelir!..
BAŞTA TERÖR OLMAK ÜZERE;
BAZI ACİL VE GÜNCEL SORUNLARI ÇÖZMEK İÇİN
Örnek: 1, Eğer, anarşi, terör ve tedhiş denilen organize sistemi ve bir ucu mecliste, hükümet içinde yuvalı belâyı yok etmek istiyorsanız, öncelikle kaçak et, akaryakıt ve sigaraya dur deyin. 35 kuruşluk benzini 3.5 liraya, 1 liralık sigarayı 5 liraya satmayın. % 67’lere varan kayıt ve kapsam dışılık sıkı bir mali takip/disiplinle kapatılıp sıfırlanır. Kamu maliyesi buna memur ve mecburdur. Aksi takdirde devlet, halk düşmanı unsurların tasallutunda demektir.
Örnek: 2, Terörle müzakere, mücadele yolu değildir. İmralı derhal tecrit edilmelidir.
Örnek: 3, Güney, güney doğu ve bir kısım doğunun kronik ve acil sorunu; Uhdesinde bütün imkân ve kaynakları toplamış, bir yandan devleti, diğer yandan kendi öz çocukları dahil yerel haklı soyup-soğana çeviren “AĞALIK” Atatürk sürekli emrettiği halde, İsmet tarafından hainliğine sürekli ötelenen ve ertelenen “TOPRAK REFORMU” ile salt Taşeronluktan dolayı üstüne gidilmek yerine korunan, kollanan ve bilumum pis işlerde kullanılan ANARŞİ’dir.
Örnek: 4, Gerçekte açılım, milli birlik/kardeşlik projesi vs, hepsi bir kamuflaj, hile ve aldatmaca. Çünkü bunların hiçbirisi milletin arzu, acil ihtiyaç ve beklentisi falan değildir.
Millet sadece.“Namuslu-dürüst ve sorumlu” bir hükümete ve adalete muhtaçtır.
(1) Bekir Coşkun 01.07. 2010, (2) Yusuf Tüner [oybirliği] 03.07.2010
'PARALİZE TOPLUM' NE DEMEK ...???....
Mustafa Nevruz SINACI
Önce, toplumsal anlamda “paralize olmak ne demek” onu bilmek gerek.
Sosyolojik tanım şu: “toplumsal felç. İnisiyatif kullanamayacak ve kıpırdayamayacak duruma düşmek. Dumura uğramak, abandone ve ambale olmak, bireylerin kendi öz iradelerini kullanamayacak tarzda kilitlenip kalmaları. Sistematik düşmanca telkin, baskı ve tehditler ile birbirini izleyen ihanet, hainlik veya ani travma olayları karşısında toplumun kriz, bunalım ve buhran yaşaması hali”
Şimdi Türk milletinin haleti ruhiyesi budur. ‘Ulusu Yozlaştırma ve Ayrıştırma Projesi’ ile ‘Milli Rejim Kemalizm ve Cumhuriyet’ isimli makalelerimde açıkladığım üzere; Aslında bu gidişat çok önceden belirlenmişti! Daha 100 yıl önceden, bugün hedeflenmişti!
Yıl 1912. Amerikan başkanı Woodrow Wilson, Türkiye'yi paramparça eden ünlü 'Wilson ilkeleri'ne adını veren kişi. Türkiye sınırları içine bir Kürdistan ve bir Ermenistan haritaları çizen ABD Başkanı.. Bakın ne diyor: ''Amerikan kapitalizminin temel hedefi, zayıf ülkelerin hammaddelerini ve ulusal pazarlarını açık birer kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır...''
Türkiye Dışişleri Bakanı, işte bu Wilson'ın adıyla anılan ödüle layık görüldü...
Peki; Wilson'ın 100 yıl önceki planı neydi? Petrol coğrafyasına bir Kürt ve bir Ermeni Devleti oturtmak.. O zaman ince ince hesapladıkları, Türkiye'yi bölme ve yutma hayalleri gerçekleşmedi. Kuyruklarını ardlarına kıstırıp, bir daha gelmek üzere gittiler.. Türkler inanılmaz şartlarda yaptıkları savaştan galip çıktılar. Yedi Düvel; buna ağızları köpürerek, 'Türk Mucizesi' dediler.. Ardından yepyeni bir ülke kuruldu.
Türkler ulusal kaynaklarına sahip çıkıyorlardı. Ardı ardına fabrikalar açtılar. Uçaklar, Arabalar yaptılar. Madenlerini işlemeye başladılar, Petrol aradılar.. Tarıma yol verdiler, yeni bir yurttaşlık bilinci yarattılar. Ama içerde işi bozulanlar vardı. Onlar kullanıma hazırdı.. Kürt Sait isyanı; Lozan'da Musul meselesi masadayken... Dersim İsyanı, bir ihanet furyası olarak, Hatay için mücadele verilirken tezgâhlandı!.. Batıya hayran, ayran budalaları! 1930'lardan itibaren koyun postlarına bürünmüş 'uzmanlar' genç cumhuriyeti ziyaret etmeye başladı..
Her şey yeniden kurulurken, maskeli sırtlanlar Ankara'da boy gösterdi..
Tanzimat kafalı Batıya ayran budalası gibi hayran 'aydınlar', yabancı emeller için uygun arazi şartları sağladı. 1938'de milletin önderi öldü, geride kalanlar hemen Batı'ya koştu! İngiliz ve Fransızlarla üçlü anlaşma imzalandığında, Gazi Paşa'nın ölümünün üzerinden 5 ay geçmemişti. Gazi Paşa'yı 'anlamayıp, sadece inananlar', asıllarına rücu ettiler!
İkinci Paylaşım Savaşı'na kadar 'ecnebi uzmanlar', yurdun tüm açık yaralarına dair raporlarını hazırladılar. 2. Dünya Savaşı ile bir süre ara verdiler. Yalta'da yeni bir düzen kuruldu, artık Avrupa'nın mührünü Amerika aldı. Savaşın sonunda; 'yeni dünya' sırtlanları, İsmet İnönü'yü bir sömürge anlaşmasına daha razı ettiler. Marshall yardımı çerçevesinde imzalanan anlaşma, Kurtuluştan 24 yıl sonra Türkiye'yi esir etti. Önce Dünya Bankası ve İMF denetimine girdik. Sonra NATO, bedeli Kore'de kanla ödendi. Üstelik, 'Canım Amerika!' diye şarkılar söyledik! Hollywood filmleri seyrettik; Dean Martin, Frank Sinatra dinledik..
1956'da, küresel elitin önde gelen ismi Rockefeller; ABD Başkanı Eisenhower'a: ''Türkler oltada balık! Yeme ihtiyaçları yok!'' diyordu.. Sonra Ortadoğu'daki yüksek idealleri için; işlerine gelen hükümetleri iktidarda tutmak, gelmeyenleri devirmek amacıyla 'yardım fonlarının kullanılacağı' karara ağlanıyordu.. 1966'da, NATO haberalma tesislerine kapıyı açtık. Tüm istihbaratımızı ABD'ye devrettik. 1971'de 'Büyük Türkiye' hayallerimizin bedelini, birbirimizi kırdırarak ödettiler; ardından bir darbeyle işi bitirdiler! Uslanmayıp, 1974'de Kıbrıs Barış Harekâtı'nı yapınca; ASALA terörünü başımıza bela ettiler! Ama biz yılmadık, müttefikimize daha sıkı sarıldık..
1. MNS, “Ulusu Yozlaştırma ve Ayrıştırma Projesi” ile “Milli Rejim Kemalizm ve Cumhuriyet”
2. Banu Avar, Küresel elit, sevr hükümleri karşılığında AKP'ye iktidar koltuğunu verdi!‏
YÜKSEK İDEALLER VE SÜFLİ ROLLER
Mustafa Nevruz SINACI
1980’de Sovyetlerle sanayi işbirliği, hızlı sanayi atılımları sürerken bir CIA darbesiyle daha sarsıldık.. 1984'de, ağır sanayi hamlelerine, GAP eklendi. Terörle ödüllendirildik! Asala, DEV-GENÇ artıklarıyla takviye edilip, Doğu Kültür Ocaklarıyla birleştirilerek, soydan bozuk Ermeni bir çete olan “Kürt düşmanı” PKK kuruldu.
Sevr Hortladı! 100 yıllık Kürt devleti hayali paketlenip, Türkiye'nin önüne kondu.
Ve SEVR HORTLADI, kabusumuz oldu.. Fulbright burslarıyla yetiştirdikleri liderleri getirip, ülkemizin başına koydular... 1991'de başa geçirdikleri Turgut Özal'a, kukla bir Kürt devleti için ilk adımları attırdılar. Çekiç Güç kontrolünde, bir Kürdistan devletinin tohumunu attılar.. Irak'ın kuzeyi güvenli bölge ilan edildi ve PKK, Çekiç Güç kontrolünde pamuklar içinde yetiştirildi! Derken Özal, 'Bir Türk-Kürt Federasyonu'ndan bahsediverdi!
Bu arada, on binlerce vatan evladı yitirildi...
1995'de Avrupa Birliği, ''Kürt Sorunu'nu, askeri tedbirlerle ortadan kaldıramazsınız!'' diyordu. İçerdeki besleme koro onaylıyordu. Bu ülkenin has vatandaşları, Azınlık konumuna oturtuldu.. Aynı anda, Türkiye'nin Gümrük Birliği ile eli kolu bağlandı! Yani tüm gelirlerine el kondu, üretimi durduruldu, terörle mücadelede deli gömleğine sokuldu. 1999'da Apo, Türkiye'ye verildi. Artık İmralı'dan terörü yönetecekti! Vatan evladı, ölmeye devam etti!
2002'de Türkiye'ye bir sessiz darbe yapılacak, oyunun son perdesi sahnelenecekti..
Küresel elit, Sevr hükümleri karşılığında AKP'ye iktidar koltuğunu verdi! 2004'de, Avrupa Birliği Uyum Yasaları önümüze geldi.. Bu yasalarla ellerimiz arkadan bağlanıyor, teröriste ise ''VUR!'' deniyordu. Vurmaları için gerekli tüm silahlar, Irak ve Güneydoğu'ya NATO uçaklarıyla aktı... Ordu'nun sınır ötesi harekatı sınırlandırıldı. İstihbaratımız, ABD ve İsrail istihbaratının içinde eridi ve kayıplarımız 10 yıl içinde 50 kat arttı. Eşzamanlı olarak; Bölgesel Kalkınma ajansları, ikiz yasalar ve yerel 'iktidar' girişimleri teröre zemin hazırladı.
Medya vasıtasıyla zehir enjeksiyonu had safhadaydı. Basın tümüyle işgal altında ve köşe başlarını tutanlar, 'Sahiplerinin sesi' olmaya can atmaktaydı!
Üniversiteler, şirketleşmeyi tamamlıyorlardı.
İşbirliği yapan akademisyenler, rüyalarında göremeyeceği imkanlarla donatıldı.
2007'de; Amerikan istihbaratçılarından oluşan bir ekip, Ankara'ya yuvalandı. Gözleri gören, kulakları duyan, burnu koku alan helal süt emmiş vatan evlatları; kralın çıplak olduğunu yazıp çizdiler. Ortalığa korku salındı. Konuşmaya başlayanlar dinlendi, terörle mücadelede üstün hizmeti olanlar Silivri'ye davet edildi(!)...
Artık ''YETER'' diyenler..
Şimdi geldiğimiz noktada, her şey apaçık ortada! Düşman belli.. Hem de 100 yıldan beri, hiç değişmedi. Çokuluslu şirketlerin kontrolünde, ABD ve Avrupa Birliği'nin elitleri ve onların denetimindeki mali ve siyasi kurumlar; İMF, Dünya bankası, NATO! Ve tabii içerde onların planlarını yürürlüğe koyan işbirlikçi hükümetler!... Artı Sivil Toplum diye altımızı oyan ajanlar ve onların maşalarının ucunda sallananlar... Hepsini toplasanız, 10 bin kişiyi bulmazlar! Geride 72 milyon var. İşsiz ve yoksul bırakılmış, dini ve etnik olarak parçalanmış, şehit düşmüş, gazi olmuş, kan kusan, göz pınarları akan 72 milyon...
Psikolojik savaşın her türlüsüyle karşılaşmış, çok hırpalanmış, örselenmiş ama sağduyusunu kaybetmemiş, sabrı defalarca denenmiş bir millet... Sessiz ama derinden, son anda 'YETER' diyen!.. İşte bu nedenle, ZALİM'ler bu milletten korkuyor ve oyun üzerine oyun kuruyor. Bu millet, artık Terör'ün Washington ve Brüksel'den fışkırdığını biliyor.
Batıyla ittifak yapanların, eş başkan olanların bu kan kaybını durduramayacağını da! Eylüldeki referandum, halkın bu bilincinin keskin bir göstergesi olacaktır.. Halk gücünün farkına vardığı zaman, başka bir dönem başlayacaktır! Allah, tüm şehitlerimize RAHMET eylesin! Onların kanı yerde kalmayacak!
1. MNS, “Ulusu Yozlaştırma ve Ayrıştırma Projesi” ile “Milli Rejim Kemalizm ve Cumhuriyet”
2. Banu Avar, Küresel elit, sevr hükümleri karşılığında AKP'ye iktidar koltuğunu verdi!

23 Haziran 2010 Çarşamba

HÜKÜMET “YOK” HÜKMÜNDE!..
Mustafa Nevruz SINACI
Dış (düşman) kaynaklı, İsrail+AB-D destekli Ermeni orijinli çete, terör/tedhiş, suç örgütü; Hakkâri’nin Irak sınırı Şemdinli ilçesindeki askeri birliğe 19 Haziran 2010 gecesi saldırdı. 8 asker şehit oldu, 14 yaralı var. Gün içinde sayı 11’e çıktı. 12 adet çeteci öldürüldü. Menfur saldırı, bölgesine takviye timler sevk edildi, silahlı helikopter ve topçu ateş desteği sağlandı. Kuzey Irak'ta tespit edilen hedefler de savaş uçakları tarafından bombalandı.
Hatırlanacağı üzere: 1 Ekim 1999 tarihinde İran, Irak ve Türkiye sınırında bulunan ve şeytan üçgeni olarak adlandırılan bölgeden giriş yapan çetecilerden Ali Sapan’ın da aralarında bulunduğu 8 kişi, açılım politikaları gereği (güya) teslim olmuştu. Her türlü hukuk, mantık, umur-u devlet ve ahlâk akaidine aykırı olarak oynanan bu oyun ve pervasızca sergilenen sinsi senaryo; hükümetin içine düştüğü gaflet, dalalet, acz ve zaaf’ı açıkça göstermeye yetmşti...
Nitekim o günden bu güne şehit sayısı artarak çoğaldı. Son iki ayda sayı 50’yi buldu.
“Açılım, düz ovada siyaset, demokrasi, kardeşlik ve barış” adına akıl almaz cürümler, menfur emellere matuf ihanetler, kirli oyunlar, yerli kripto, kalleş diyaspora, dönme, devşirme dümenleri ayyuka çıktı. Başta ABD, şeriki İsrail, AB, GKR çete yönetimi ile fink atıp Ermeni yalanları uğruna; Ülkelerine anıtlar dikerek necasete bulaşan kimi sözde İslâmcı ülkeler dâhil, 20 küsur devletin yardım ve yataklıkla “taşeron” olarak kullandığı bu güruh iyice azıttı!..
Ayrıca, açılım kapsamında af, atıfet, tolerans ve taviz kapısının aralanması eşkıyayı yüreklendirdi, meclis içinden açıkça ışmar olunması melunlara cesaret verdi, şımarttı. Buna paralel zaafa uğrayan erkler, felç edilen stabilizatörler ve bozulan kuvvetler dengesi ile terör ve tedhişle lâubali ilişkilere girilmesi, iş bu -zıvanadan çıkmanın nedeni oldu!...
ŞİMDİ NE YAPMALI?..
Tıpkı Fuzûli’nin dediği gibi; "Sussam gönül razı değil, söylesem tesiri yok"
Ülkenin son 47 yılına kir ve kan damgası vurmuş eli kanlı eşkıyanın, İmralı mahpusu bebek katili; Nasıl oluyor da ülkede gündem belirliyor? Buna hangi hain, bedhah ve küstahlar cevaz vermekte!.. Başkaca kaç mahkum avukatları ile görüşüyor? "31 Mayıs'tan sonra artık ben yokum, olacakların sorumlusu değilim" Biçimi, açık tehdit içeren mesajı kim açıkladı? Kim yaydı? Hangi yandaş/yoldaş, Candaş medyalar mesajı yayınıp terörü azdırdı?..
Eğer hükümet varsa, derlesin-toplasın suçluları, çıkarsın yargı önüne.
Yürütme açılım zaafı ile malul; Yasama çatısında parlâmenterlik mesleği icra edenler içinde hiç mi ‘onurlu, sorumlu, vicdanı hür, irfanı hür’ kula kulluk etmeyen adam gibi adam; İyi insan ve iyi vatandaş yok!.. Cumhuriyet (!) Savcısı, Polisi, Askeri, Jandarması ve Hâkimi ile Yargı ne iş yapar? Dördüncü kuvvet; Hukukun üstünlüğünden sorumlu namuslu/dürüst, onurlu/sorumlu, milli memleket medyası nerede? Ülkede, binlerce sorun, haksızlık, yolsuzluk, hırsızlık, hukuksuzluk ve her türlü ihanet hüküm sürerken; dünya kupası maçları, adi televole, fuhuş, ahlâksızlık furyası, menfur ihanet senaryoları ve çete reklâmları ile müştegil; Türk'e ait değerleri yok sayan diziler ve beyin yıkama metotları ile milleti uyutan, avutan bir medya!..
Ve; Beşinci Güç olarak tanımlanan Sivil Toplum!.. Adına STK denilen, açık toplum örgütlerinin ekserisi ihanet şebekesi işleten dâhili ve harici bedhahlara angaje; Açlık, işsizlik, yokluk ve yoksulluktan malul, geçim derdine mağlup, gözü bir lokma ekmekten başka bir şey görmeyen, sorunlar sarmalı içinde boğulmuş, paralize bir millet! Kendi evinde işkence, devlet kapısında zulüm, eziyet ve azap’a maruz, zavallı yurdum insanı!.. Amma buna mukabil:
Dürüst yurttaşların vergileriyle bitleri kanlanan kravatlı hırsızlar, yolsuz ve teröristler, TC’nin her noktasını gezip, devleti tehdit eder, milli-manevi değerlere alçakça saldırırken!..
Her tür azınlık ırkçılığı meşru edilip, Türküm diyenlerin boynuna yaftalar asılırken!..
Şehit cenazelerine sahip çıkmak ‘istismar’ çete leşlerinin ‘şehit namırın’ çığlıkları ve melânet örgüt paçavralarıyla kadavra gömmeleri "sağduyu" olarak adlandırılırken;
Sözüm ona "aydın" geçinen "akademik unvanlı vatan hainleri" ekran gezip, bayrak inmesin diye canlarını sebil eden güvenlik güçlerine ağız dolusu hakaret ederlerken!..
İsim önüne ‘insan hakları’ gibi ‘yüce evrensel değerler’ koyarak, nitelikli dolandırıcı yüzlerce dernek, vakıf vb, STK alenen teröre hizmet edip, anarşist haklarını savunurken;
Ülke yöneticileri, şehit cenazelerindeki tepki ve coşkuyu ‘yaygara’ olarak nitelerken;
Politik-ACI’lar, milli birlik ve beraberliğimizi güçlendirecek atılımlar yapmak yerine, TC’nin 36 etnik grup olduğu yalanıyla, et ile tırnak gibi kaynaşmış insanlarımızı ayrıştırmaya yönelik; kerameti kendinden menkul, esas işlevi “tefrika” olan “açılımlar” peşinde koşarken;
Üstelik tüm olup biten, cereyan eden icraatı inceleme/araştırma/sorgulama, yargıya ve savcıya taşıma görevi ile yükümlü ‘demokrasinin vazgeçilmez unsurları” siyasi partiler; Derin uyku, gaflet-dalâlet, demokrasi/adalet ve hukuka ihanet, günlük çıkar rant peşindeler!..
Bir yanda bireysel risk ve sorumluluk alan, vatanını canından çok seven, bu uğurda ölümü göze alarak kışlalarına saklanmayıp gece gündüz, kar kış demeden teröristi her nerede ve hangi bataklıkta olursa olsun arayıp bulan ve onu yok eden korkusuz Türk askeri;
Diğer tarafta, risk üstlenmekten korkan, sinsi, siyaset peşinde sünepe, dalkavuk, lânetli Yahudi tarikatı mensubu “menfur mason”, kurnazca kışlasına sinmiş, bana dokunmayan yılan bin yaşasın zaafı ile malul!.. Türk Ordusunu “Peygamber Ocağı” olarak değil, bol paralı, çok avantalı, itibarlı ve garantili bir meslek olarak gören!.. Lâfla birçok aksaklığın üstünü örtmeye çalışan, ateist-pagan, terörle dans’a açık ve şehit vermeye mahkûm, paralı/lejyoner portresi...
DAHASI VAR!..
Terörün bir numaralı hamisi İsrail'e savunmamızı teslim etmek gafleti!..‏
Çetenin ağababası, Amerika’dan istihbarat dilenmek gibi iğrenç bir rezalet!..
Her halde bu nedenlerle olsa gerek, alçakça/kahpece, kalleş saldırılara uğruyoruz?
Nerde savunma planı? Kendi istihbaratımıza ne oldu? Hava harekâtları ne işe yarıyor? Alınan termal kamera, gece görüş cihazları, insansız uçaklar ne işe yarıyor? Eşkıya nasıl olup da bu kadar rahatça gelebiliyor? Bu memleketin; Cumhur-başkanı, baş-bakanı, genelkurmay başkanı, içişleri ve dışişleri bakanı ne iş yapar? BİR milyona yakın askerin üç buçuk eşkıyaya nasıl olur da gücü yetmez? Neden? Niçin? Askerin elini tutanlar tutuklanmaz?!..
Sonuçta: Terörün finans kaynakları, lojistik desteği kesilmedikçe, siyasi uzantıları, iç ve dış bağlantıları tutuklanıp yargıya teslim edilmedikçe, bataklığın kurutulması ve eşkıyanın yok edilmesi zordur. Çünkü ABD ve AB stratejik öneme sahip ülkemize karşı, ''terör-tedhiş silahını'' kullanmaktan kaçınmamaktadır. Bu gerçek apaçık ortada iken; ABD istihbaratına bel bağlamaksa büyük bir çelişkidir, saflıktır, gaflet, dalalet ve aptallıktır.
Lütfen hatırlayınız!..
8 yıl öncesinde terör sıfır seviyesindeydi. Sonra nice evlatlar şehit düştü. Nice avratlar dul, evlâtlar yetim kaldı. Genelkurmay başkanın ‘acımız büyük, üzüntülüyüz’, Politik ACI’ ların ‘kanları yerde kalmayacak’ ve zavallı muhalefetin ‘şehitler ölmez, vatan bölünmez’ teraneleri, acıları dindirmiyor. “Babalar gibi paralar” başka yerlere harcanacağına; TSK'ya savunma donanımı alınsın. Başta İsrail olmak üzere, diğer himaye, yardım-yataklık unsurları ile savunma ilişkilerimiz derhal kesilsin ve “ihanet bölgesinde/olağanüstü hal” ilân edilsin.
DUYUMLARA GÖRE!..
Sağlıklı istihbarat yok, F16'lar sorunlu, tanklar düzgün çalışmıyor, silâhlar tutukluk yapıyor!.. Suç teşkil etmesi gereken: “Kürt sorunu, bölücü terör örgütü, örgüt adları, bebek katilinin mesaj ve demeçleri, hayali etnik ve anadil sorunları ve kerameti kendinden menkul “demokratik barış ve kardeşlik” söylemleri! Bunlar AB domuzlarının “Kıbrıs için barış” palavrasını andırıyor. Gerçek şu ki: TC’nin ve Türk halkının bu alanda bir sorunu yok.
Var olan sorun sadece “Umur-u devlet yokluğu” adaletsizlik, haksızlık ve hukuk!..
Hak, güvenlik, hukuk ve huzuru tesisle mükellef olan kimdir? Elbette hükümet..
Çünkü adalet, saadet ve sulhu salâh, hükmün hikmeti ile kabil ve mümkündür.
Peki, niçin ‘hükümet” var da; “Adalet, hakkaniyet, eşitlik, huzur ve hukuk” yok?..
Çünkü; bunları tesise muktedir olamayan hükümet de “YOK” hükmündedir!..
Allah (CC), bu millete akıl, iman, izan, basiret ve feraset versin inşallah.
Objektif ve Reel Anlamda;
"Kuvvetler ve Dengeler"
Mustafa Nevruz SINACI
Demokrasi rejiminin teminatı ve meşruiyetin temel şartı kuvvetler ayrılığıdır.
Genel politik bilimler ve geleneksel Türk idare sisteminde öne çıkan “medeni siyaset” kuramında kuvvetler: 1. Yasama (meclis/şura), 2. Yürütme (icra/hükümet), 3. Yargı (adalet cihazı, hâkim ve savcılar), 4. Medya (yazılı/görsel/işitsel ve dijital), 5. Sivil Toplum (örgütlü kuruluşlar ve bireysel sorumluluk bağlamında yurttaşlar)
Tek başına “izafi bir kavram” olmaktan öte bir anlam ifade etmeyen devlet kavramı, bu uzuvlar vasıtasıyla vücut bulur, kurumlaşır ve şekillenir. Başta İsrail, ABD, çoğu AB ve bazı Arap ülkeleri gibi “çete devletleri” hariç olmak üzere; Vatandaşlar tarafından ‘insan için” kurulan, akil/ehil/erdemli, onurlu ve sorumlu insanlar tarafından yönetilen devletlerin olmazsa olmaz şartı, kesin kes kuvvetler ayrılığıdır.
Kuvvetler ayrılığı: Eğer ki, her bir erk/kuvvet kendi işini kendisi yapabilecek güce ve özgürlüğe sahip ise vardır. Aksi takdirde, böyle bir ilkenin varlığından bahsetmek siyasi etik dışı, düpedüz yalancılık, sahtekârlık ve mürailiktir. Olayı Türkiye özeline indirgediğimizde görüleceği üzere: Bu durumda, TBMM üzerinde sıkı bir parti kontrolüne gerek kalmayacağı gibi, “demokrasinin vazgeçilmez unsuru” siyasi partileri âdi birer şirket, sömürü aracı olarak kullanan ‘lider bozuntusu” keneler zuhur etmeyecektir. HSYK’da adalet bakanı ve müsteşarı bulunmadığı halde hükümetler, yargı darbesi yemeyeceklerinden emin olabileceklerdir…
Dolayısıyla, halkın “sosyal sözleşmeler” (anayasa, yasa, yönetmelik vs) gereği vücuda getirdiği örgütün ‘hukuk devleti’ olarak varlık, meşruiyet, güç ve ağırlığını sürdürebilmesinin olmazsa olmaz koşulu;, Objektif, eşit-adil hak, nevi-i şahsına münhasır özel hukuk ve orijinal esaslara göre kaim sağlam bir mevzuatın varlığı, yasalar karşısında yekdiğerine nazaran eşit ağırlık ve devamlılığın teminatıdır.
Bu durumda: (kuvvetler ayrılığı ilkesinin hâkim ve hükümferma olması halinde)
1. Yasama (Meclis/Şura); Namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu; vicdanı hür, irfanı hür yurttaşlardan terekküp ve teşekkül edebilir.
2. Yürütme; Hükmünü hikmetle yürütür, kul hakkını korur, hukukun üstünlüğünü hâkim kılar, ülkeye zenginlik, refah, barış ve mutluluk getirir, adalet ahlâkının banisi olabilir.
3. Yargı; Kolluk kuvvetlerinden hapishanelere kadar bilcümle sathı vatanda, her türlü hâl ve ahvalde hak/hukuk, adalet ve dürüstlükle kaim huzur, emniyet ve güven iklimi hâkim kılınır. Adalet özgür/tarafsız ve bağımsız biçimde tahakkuk eder, mülk’ün temeli olur.
Cumhurbaşkanı dâhil vekil, başbakan/bakan, genelkurmay başkanı, genel müdür, general ve memurlar “kanun önünde” eşit hale gelir. Vekillerinin ‘kürsü masuniyeti’ ile hâkim ve savcıların “resmi vazife masuniyeti” hariç; Mevcut ve mer-i insanlık, etik ve hukuk dışı, “dokunulmazlık” denilen insanlık düşmanlığı kisvesinden eser kalmaz.
4. Medya: Bilumum tür, hitap/kapsama alanı, imkân ve kaynaklarıyla özgür, tarafsız ve bağımsız, şahsiyetli ve haysiyetli; Bütün Türk Milleti, bilim ve insanlık adına; halkın yanında yer almak dışında, kimseye “yandaş, yoldaş ve Candaş” olmayan;, Namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu unsurlar “beşinci kuvvet/MEDYA” bunun dışında kalan ve kula kul olan domuzlar ise sadece lânetli uşaklar ve halk düşmanlarıdırlar!...
5. Sivil toplum/özgür birey ve her biri bir devlet olan vatandaş:
Gerçekte en önemli kuvvet/erk halk;. Halk’a rağmen hüküm iddia, ifa ve icra etmeye kalkışmak gayrimeşru olmaktır. Burada meşruiyetin ilk şartı kesinlikle ve asla seçimle gelmek değil; Kuvvetler ayrılığı ilkesi bağlamında ‘hukuki tanım, konum ve duruma’ uygun olmaktır.
İşte Bu: Hiçbir çıkar, kazanç paylaşma ve gönüllülük dışında zorunlu aidat almaksızın faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları ve bizatihi onurlu/sorumlu bireyin görevidir. Görev: başta yasama/yürütme/yargı/medya olmak üzere; Devleti denetleme, kamu vicdanı ve adalet kurumu yoluyla sorgulama, yargılama ve icabında hasep sormaktır.
Siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları ve kooperatifler kesinlikle STK değildir.
Kuvvetler Ayrılığı İlkesi ve Yargı Meşruiyeti
Yukarda açıklanan ve tanımlanan ilkeler her medeni devlette var olmak zorundadır.
Aksi taktirde, demokrasi, adalet-hukuk ve kuvvetler ayrılığı bahis konusu olamaz!..
Devlet içinde kuvvetler, birbirlerini denetlemek, kontrol ve takip etmek, dengelemek; aynı zamanda anayasa ve yasa karşısında eşit hak, yetki ve sorumluluğa sahip olmak zorunda ve durumundadır. Yasama, Yürütme ve Yargı terazide eşit ağırlığa sahip olmaz; Medya da yandaş, yoldaş ve Candaş unsurlardan oluşmak gibi, lânetli bir hale irca olursa; Ne cari sistem meşrudur ve nede, sistemin güncel banileri!..
Daha açık bir anlatımla:
Demokrasilerde yargı bağımsızlığı, nevi şahsına münhasır özgürlük/özerklik ve tarafsızlığından bahsedebilmek için yargının diğer iki demokratik erkten yani yasama ve yürütmeye eşdeğer meşruiyete sahip bulunması gerekmektedir.
Yoksa bu günün "Anayasa Mahkemesi ana muhalefet mahkemesi olmuştur" biçimi art niyetli ve eleştirel söylemler ile anayasaya açıkça meydan okuma tarzındaki polemiklerinden daha güçlü ardıl yargı sorunları bir anda rejimin kökten sorgulanmasına neden olabilir.
Bu ve benzeri beyanlar, tahrik ve hezeyanlar alenen suç teşkil etmesine, ceza yasası ve anayasaya göre soruşturmayı mucip olmasına rağmen dava konusu yapılmaz, yapılamaz ise yargı büyük bir baskı ve töhmet altında demektir.
Meşruiyet kaynakları demokrasilerde "halk desteği", millet iradesinin ‘namuslu, dürüst ve demokratik’ seçimlerle devlet idaresine gelme önkoşulu olmakla birlikte, insan hak ve özgürlükleri gibi evrensel temel hukuk kavramları bazen çoğunluğun desteği Olmaksızın da meşruiyetin vazgeçilmezi olmaktadır.
Nitekim Anayasaların ortaya çıkışı ile devletin karşısında bireyin, yerli azınlıkların, dezavantajlı grupların korunmasına yönelik liberal demokrasi akımları ile mümkün olabildiği gerçektir. Yargının meşruiyetinin güçlü olarak desteklenmesi ve bağımsızlaştırılması ilk defa ABD'de jürili mahkemelerin kurulması ve Anayasa Mahkemesinin ortaya çıkışı ile başlamış, bu sistematik kıta Avrupa'sında da giderek yaygınlaşmıştır.
Meşruiyet kaynaklarını kuramsal, pozitif hukuk kapsamı dışında örf, adet, din, gelenek ve görenek kuralları ile tabana yaymak yürütme ve yasamanın görece "halka yakınlık" kozunu elinden alabileceği düşünülür. Ancak demokratik seçenekleri, çoğulculuğu, kişi hak, hukuk ve özgürlüklerini tamamen veya kısmen yok etmeye yönelik kavram ve kurumlaşmaların yasama ve yürütmenin karşısına çıkabilecek daha güçlü meşruiyet kaynakları bulabilmek oldukça zordur. Hatta bazen Irak'ta olduğu gibi istenmeyen gelişmelere veya Cezayir'de yaşandığı gibi tamamen totaliter bir dışa kapanmaya ya da Filistin'de olduğu gibi ortada bırakılmaya neden olabilmektedir. Eskiden Türkiye'de "Adalet Mülkün Temelidir" veciz sözü geçerli idi. Her nedense bugünlerde aynı veciz söz "Adalet Devletin Temelidir" şeklinde değişivermiştir.
Herkese normal gelebilir ama işin aslını/felsefesini bilenlere göre bu faşist bir tuzaktır.
Hem de demokrasinin devletle bireyin sözleşmesine dayandığını savunan liberallere atılmış bir goldür. Çünkü devlet bireyin mülkünün emniyetini sağlamak görevini üslenmiştir. Halbuki adaletin devlet elinde bir silah olması devletin bu ikili anlaşmayı bireylerin mülküne ve bütün kişilik haklarına tecavüzünü mazur gösteren bir yaklaşımdır. Yani; adaletin mülkün temeli olduğu doğru, ama devletin temelinde tecavüz ve zorbalık varsa adalet yoktur.
Anayasal meşruiyetin tahkimi için batılı ülkeler (Almanya, Fransa, İtalya, Macaristan vb) Anayasa Mahkeme üyelerini meclisin nitelikli çoğunluğu (2/3 gibi) ile seçmekte, Çünkü Cumhurbaşkanı, başbakan gibi yüksek makamlarda bulunanları yargılayabilmek için böylesi bir güçlü desteğe ihtiyaç duyulmaktadır. Nitelikli çoğunluk mahkemenin elini güçlendirirken yürütmenin oldubittilere başvurmasını önlemekte ve caydırmaktadır.
Tabii ki, yorum yapacak birçok kanaat önderimiz olmasına rağmen bu hassas konulara pek de girilmemesi çok düşündürücüdür. Demek gerek iktidar, gerek muhalefet, tıpkı yandaş, yoldaş, Candaş medya gibi ‘yandaş yargı’ hesaplarını da bir türlü bırakamamaktadırlar.

9 Haziran 2010 Çarşamba

ADALET GÜNEŞİ; EGEMENLİK VE ÖZGÜRLÜK
Mustafa Nevruz SINACI
Bir memlekette en çok konuşan, hep konuşan ve her konuda konuşan, en meşhur ve en popüler kişi başbakan’sa; O memlekette ya işler sarpa sarmış veya de’Facto diktatörlük sökün etmiş; vesayet ve (sivil yahut illegal askeri) cunta hâkimiyeti tesis etmiş demektir.
Gerçekte, çoğu ülkeler ve yurttaşlarının kahir ekseriyeti bu konudan müşteki!.
Elbet Türkiye de; Türk yurttaşı da!.
Dünyayı saran ve insanlığı sarsan kronik sorunun aslı astarı şu: Dünya; Eli iş gören, iş-aş üreten, imar/inşa eden ‘namuslu-dürüst, bilinçli ve sorumlu’ marifet ehline muhtaç. Ciddi, yüksek karakterli ve kaliteli, hakiki/samimi yöneticiler ve devlet adamlarına hasret. İlim, akıl, karakter yoksunu, harama-yalana, şöhrete yatkın, sürekli seçilmek ve her seçimde kazanmak gibi süfli duygular, zaaf ve ihtiras ile malul; eli işte/gözü oynaşta, sadece konuşan, lâf üreten mazisi karanlık, sicili bozuk, sahtekâr ve dolandırıcı, geveze çaçaronlardan halk rahatsız.
Oysa evrensel düzeni algılama, analiz etme ve sentezleme yeteneği (doğrusal yönde düşünebilen ve kendinde-farkında) olanlar bilirler ki: Hizmete taalluk eden her unsur, sessiz ‘enginden veya derinden’ çalışır. Yani “iman amel; söylem eylem ile kaimdir”. Yani, ameli, icraatı imanına; eylemi söylemine uymayan “dindar” değil, din tüccarı rezil biri demektir!..
Bir başka deyişle: “İlahî vahiyle gelen saf ve berrak; arı/duru ilme beşerî zan, suiniyet ve hezeyanlar bulaştığından; Hak'a ulaşmak bir yana, aynelyakın ve ilmelyakın dahi erişilmez olmakta. Günümüz İslâm ümmetine (toplumlarına) baktığımızda; bırakın takvayı/verayı, hatta dindar ve mümin vasfını; İslâm'ın resmî/cari durumu bile bid'at ve hurafelerle boyalı mezhep ve tarikatlarla Âl-i İmran 103 (Hepiniz birden Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden ayrılmayın.,) âyetine ters düşecek derecede hak, adalet ve hakikatten uzaklaşılmış; Toplumlar için hidayet vesilesi yüksek şahsiyetler yerine masumiyetten uzak; nitelikleri zayıf kimseler önder olmuştur.” (1) Bu şahsiyetsiz, haysiyetsiz, bilgi/bilim ve birikim fukarası, ameli imanla ters/tenakuz içinde bocalayan zavallı demagoglar toplumlara çok büyük zararlar vermektedir. Çünkü: Gerçek anlamda bilgi, birikim ve deneyim sahibi, umur-u devletten/bilge siyasetçiler çok lüzumlu olmadıkça asla konuşmaz. O’nlar ancak, isimleri ve eserleri ile müsemmadır!.
Örneğin: Yaşamın ana unsurları, güç kaynakları ve doğal stabilizatörler; “Ey, insanlar, size hizmet ediyor; hayat veriyor, yaşamınızı sürdürmenizi sağlıyor ve dünyanızı aydınlatıp, ayakta ve hayatta tutuyoruz” diye yüzümüze haykırıyor, hizmetlerini başımıza kakıyorlar mı?
Kesinlikle HAYIR!..
Konuyla ilgili binlerce kuram-kural, sosyal-siyasal, ekonomik rejim ileri sürmek mümkün!... Fakat tamamında ortak unsur, asgari müşterek ve bileşke aynı: Bilgi, beceri, yapıcı, yaratıcı kabiliyet; Akıl, mantık, namuskârlık, marifet ve kalite!..
Şimdi bu kriterler çerçevesinde son olaylara ve olanlara bir bakalım:
Acaba, devlet ilkelerini koruyup kollaması gerekenler buna ne kadar riayet etmekte?
Bir yandan ABD himayesine dayanmak, öte yandan ‘İstiklal Harbi’,‘Atatürk ilke ve inkılâpları’ ahkâmı kesmek ne kadar doğru-dürüst ve ahlâki? 65 yıldır ABD tarafından dikte edilen ‘sübjektif laiklik’ i sürdürmeye çalışanlar; yayılmacı sömürgeci devletlerin ‘din/ilâh, ilâç ve silâh tüccarı’ insanlık düşmanı olduklarını ne zaman görecek ve öğrenecekler! Gaflet, dalâlet ve hıyanet içinde; bir yandan ‘AB yanlısı Türkçülük’ yapıp, öte yandan dini duyguları istismarla “ümmet” şuurunu ticaret ve siyasetlerine alet edenler, görmüyorlar mı sentez içinde ne “Türklükten” eser var ve de İslâmiyet veya objektif-rasyonel ümmetçilikten!..
“Ülke yönetimine talip olmaya niyetlenenlerin, önce Amerika’dan icazet almak ve biat etmek için çırpınmaları!.. Sonra çıkıp, tam bir pişkinlik ve şerefsizlikle ‘TBMM’ kürsüsünden bağımsızlık andı içmeleri; Ne vahim bir çelişki ve izahı gayri kabil bir rezillik değil mi? 1868 Odesa protokollerine bir bakınız: Bize ‘lâik devletsiniz’ denilerek üzerimizde teolojik oyunlar oynanıyor. Oysa biz bu dersleri ve sosyolojiyi okumadık. Okutulmadı bizlere. Obskürantizm karanlığında bırakıldık, ‘sayım suyum yok’ deme şansına sahip olmadık. Tıpkı kobay kurbağa gibi paralize topluma döndük. Ayıkmak, öğrenmek, kendimize gelmek ve baş etmek için de bir şey yapamıyoruz. Çünkü bilgimiz, bilgemiz ve namuslu/dürüst politikacılarımız yok.
ENTERESAN BİR İRONİ:
Görünüşte milleti tutsak eden hiçbir şey yok, onu sadece kendi bağımlılığının gücü tutsak etmekte, yani millet kendisine dayatılanın esiridir. Yapması gereken tek şey: gafletten uyanmak, kâbustan kurtulmak, kendine gelmek, kendini bilmek ve ellerini açıp Allah’ın ipine sarılmak; Hırs ve ihtirasla sarıldığı israf, yalan-talan ve haramı terk etmektir. Geçmişten günümüze halkın zihnine açgözlülük, o kadar güçlü kılınmış, beyinlere öyle kazınmış ve büyütülmüştür ki; Bu hırs/kör ihtiras ve iştiyakla (halkın) düştüğü tuzaktan kurtulması zordur. Milleti bu tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey: Bir beyin iğfali sonucu benliğimize işlenen arzular ve zihnimize kazınan bağımlılık hissidir. Yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeylerden çekerek özgür olmaktır!
ESARETİN NEDENİ:
Örnek uyarı; sahiplenmemiz için verilmek istenenler, aslında bağımlılık yapan birer tuzaktır. Adeta bir maymun gibi; Bu tuzak ve esaret oyuncaklarını hırs ve ihtirasla avuçlarımızla tutmaya çabaladığımız sürece (faydalanamasak bile) sahip olabilme ihtirası içinde kıvranmıyor muyuz? Aslında parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz takdirde gerçekten özgür olur ve tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelemez miyiz? Elbette geliriz!... Öyleyse, halkı maymun yerine koyup “işte avucunuzun içinde” denilen AB hayalini bırakmayı başarabilsek mesele hallolacak. Aksi takdirde, AB’de ısrar ederek, Türk insanını gâvura avuç açar hale getirmek; Bu necip millete yapılabilecek en büyük kalleşlik, düşmanlık ve hakarettir. Millete avuç açtıracaklarına, yönettiğini sananlar avuçlarını bir açsa, ökse’den kurtulacağız. O takdirde, dur gitme, nereye diyerek belki ensemizden onlar tutacak. Almanya Eski Başbakanı Shöreder AB’nin sürekliliği için Türkiye muhakkak olmalı; “olmazsa olmaz” diyor. Rusya ile partner olmalıyız diye ekleyerek, yeni bir dış politika aksı tarif ediyor. Bunu tarif eden bir paşamız vardı. Bir müteahhitle itibarına saldırıldı. Doğruydu söyledikleri. Ama susturdular. Manidar manipleler, adi komplolar ve pis herifler!... (2)
Türklüğü, Türkiye’yi, İnsanlığı, İslâm’ı, Filistin veya Gazze’yi kurtarma’ bahanesiyle cıa, mossad ve gestapo ile işbirliğini, marifet ve başarı olarak yutturanlar da anlayacaklardır ki; eşkıya devletlerle yatıp kalkmanın sonunda ne Türk kalıyor ne Türklük, ne Müslümanlık ve ne de insanlık!.. Yeni Osmanlı-İslam devleti kuracağız diyerek ABD-AB dürtüsüyle etnik koalisyon oluşturma peşinde koşanların Türk kanadı da görecek ki “İslamcılık” diye ortaklık kurdukları kişiler aslında Müslümanlığı kullananlar din tüccarları ve azınlık milliyetçileridir. Diğer taraftan; kene, vampir ve domuzlar misal devlete çöreklenenler ile bağımsız devletin geleneksel/kurumsal varlığını ayırt ve idrak edemeyenler, asıl bundan sonra görecekler, devlet parçalanmadan ‘Kürtçülük’ yapılamayacağını! Anarşi, terör ve tedhişe yardım ve yatakçılığın demokratlıkla değil hainlikle eşdeğer ve gerçek halk/devlet düşmanlarının “Kürt sorunu var” diyenler olduğunu öğrenecekler; ama açılım (!) yaşamalarına izin verirse eğer!
Oysa derin sosyal yaraları, ekonomik açmazları, seçim değil; geçim sorunu var bu halkın. Sonuçta Türkiye ve tüm İnsanlık “Adalet Güneşi'nin” gelişini beklemekte! Bu ise, günübirlik politikalarla debelenen ve ‘sadece seçilmek’ hırsıyla esip gürleyen demagoglarla olacak şey değildir; Adalet, özgürlük ve bağımsızlık, sadece “umur-u devlet” ile kabildir…
EVRENSEL TÜRK’ÜN KARAKTER YAPISI:
Türk ruhuna, asalet, adalet, şeref ve şanına bağlılık., Türk toplumuna sevgi-saygı, hürmet-muhabbet ve samimiyetle bağlılık., Türk yurduna, toprağına, bayrağına, devletine sadakatle bağlılık, Türk tarihine, geleneğine, Cumhuriyet ve Demokrasiye içtenlikle bağlılık, Türk dil, kültür ve uygarlığına kalbi bağlılık, Atatürk ilkeleri ve Türk inkılâplarına, insanlık idealine bağlılık, Yüce yaratıcı ve yegâne yol gösterici olan Allah’a imanla bağlılık, Lâiklik ilkesine, insan hakları, adalet ve hukuka saygı.
Türk Milleti: Adam gibi adam, insan gibi insan olmak, şerefli, saygın, onurlu-sorumlu, ilkeli, namuslu, dürüst ve üretici bir “yaşam biçimi” oluşturmak, bu yaşam biçim ve düzeyini özenle korumak, yükseltmek ve geliştirmek zorunda ve durumundadır.
Yararlanılan kaynaklar ve katkılar: (1) Fazıl AGİŞ, (2) Yalçın KOÇAK
DİKKAT!.. Yazışmalar için e.POSTA: gercek.demokrat@hotmail.com

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Ordu,
“Milletin Özgürlük ve Bağımsızlığını”
Korumaya Mecburdur!..
Mustafa Nevruz SINACI
İstiklâl Savaşında Mustafa Kemal (Atatürk)’ün, 31 Temmuz 1920 tarihinde, Subaylara hitaben Afyonkarahisar Kolordu Dairesi’nde yaptığı konuşma:
“Efendiler! İngilizler ve müttefikleri, milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermiştir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete, hürriyet ve bağımsızlık veremez. Milletlerin tabiatında yaratılıştan mevcut olan bu hak kuvvede, mücadele ile mahfuz tutulur. Kuvveti olmayan ve mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esirdir. Böyle milletin bağımsızlığı gasp olunur.
Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık ve kuvvet sahibi olmak için mevcudiyetini ispat icap eder. Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdanı ve imanıdır.
İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandan ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzeti nefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu kudret noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız-ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla; milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar.
Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta, engeller ve müşkülat kalmaz. Bu hakikat karşısında, içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetine düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar. Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş; buna kati azim ile iman etmiş ve karar vermiştir. Bazen şurada, burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır, vuramayacaktır. Dolayısıyla kuvvet, ordunun mevcudiyeti, vücudu için lazımdır. Bunun için kaynak milletin imanıdır, vicdanıdır, mevcuttur. Ordu, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; “ordunun ruhu subaylardadır.”
“O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu imar, tekrar inşa ve tamir edecek, canlandıracak ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Zira Millet bağımsızlığını Ordu’dan ister ve bekler; Elbette ki millet, her ahval ve şeraitte” bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan ister ve bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
“Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.” Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleri, dikkat ve ferasetle, giriştiğimiz Bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler.

Zira özgürlük ve bağımsızlık ordu tarafından korunur. Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşman herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görür. Hayatında bir an bile olsa subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Yaşamak için mutlak bir çaresi ve ulvi bir gayesi vardır: Namus ve şerefini korumak! Halbuki düşmanın amacı, o namus ve şerefi ayaklar altına atmaktır. Dolayısıyla subay için, ‘ya istiklal ya ölüm’ vardır.
Fakat ölmeyeceğiz. Bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacak ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!’ Mustafa Kemal (ATATÜRK) ‘açılım’ı yarın.
Kaynak: Afyon’da çıkan Ikaz Gazetesi’nden aktaran: Anadolu’da Yenigün Gazetesi, 10 Ağustos 1920
Egemen
‘TÜRK DEVLETİ’nin Sonu mu?..
Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Kemal Atatürk’ün Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak 12 Temmuz 1922’den 12 Ocak 1944’e kadar bu görevi; Mehmetçik (Şehit ve Gaziler) otağı ve Peygamber Ocağı Misyonu ile bütünleşen bir imtizaç, onur-erdem, şeref ve şanla ifa/icra eyledi; 12 Ocak 1944 tarihinde yaş haddinden emekli oldu.
O, İstiklâl Harbinin efsane komutanı, Mustafa Kemal ve Türk Ordusunun en uzun süre görev yapan Genelkurmay Başkanı idi. Kutsal addettiği görevi süresince; “Mustafa Kemal’in İstiklâl Savaşı sırasında, 31 Temmuz 1920 günü, Subaylara hitaben Afyonkarahisar Kolordu Dairesi’nde yaptığı konuşma’nın” emir/icap ve ilkelerine harfiyen uydu. (Önceki Makale)
O’nun zamanında Ordu ‘Namaz içtimasına’ kalkar, yeminler “Kuran, Bayrak ve silâh” üzerine edilir, devlet umuru, millet egemenliği, adalet ve hukuk gözetilir, dönme/devşirme, ateist ve paganlar askere alınmaz, çürük-çarıklar fark edildikleri anda ordudan kovulurlardı.
Merhumun (sonradan çok nedamet duyduğu) tek hatası, baskı/şiddet ve tehdit altında ifaya mecbur kaldığı 11 Kasım 1938 hatasıdır. Oysa, Atatürk’ün, menfur emellerle gizlenen vasiyetnamesinde “Türk Milleti’ne tavsiye ettiği (II.) Cumhurbaşkanı bizzat kendisi idi!..
Nitekim kast-ı mahsus faille 5 yıllı mücavir mesaisi oldu.

Ama Türk İnkılâbı ve Türk Ordusunun ilkelerden asla taviz vermedi.
Ancak O’ndan sonradır ki, Türk Ordusu ‘karşıdevrimin’ din, ahlâk, hürriyet, adalet, milli devlet ve milli egemenlik düşmanı unsurlarının tahakkümüne girdi. Mustafa Kemal’in ordusu olmaktan süratle uzaklaştırıldı. Sonradan ‘solcu” yazarlarca adları ölü’ye çıkartılan subay ve generallerle ASİL ve asli görevlerini unutup; 27 Mayıs’a yardım ve yataklık yapacak kadar alçak; Atatürk, Türk, devlet-millet, adalet/hukuk, egemenlik ve demokrasi düşmanlarına kucak açacak kadar ilkesizleştiler. Sonra 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat!..
Bu Ordu, 27 Mayıs’ta akıllara durgunluk veren bir ihanet, Kemalist, mütedeyyin, yüzü nurlu-imanlı/şuurlu, milliyetçi/muhafazakâr, namuslu/dürüst, ilkeli/onurlu ve sorumlu Atatürk yanlısı kıyımına maruz kaldı. Yaklaşık 10 bin dolayında üst ve ast subayın ilişikleri kesilerek; tazminatları ABD tarafından ödendi. Aynı paralelde Üniversiteler, Adli/İdari teşkilât, devletin bütün kurum-kuruluşlarında benzer tasfiye ve temizlik operasyonları yapıldı. Siyasete iştirak, cunta/dikta/vesayet ve periyodik dizayn/darbe dönemi başladı. Artık kadim Türk Ordusu’nun yerini ‘silâhlı kuvvetler” almıştı!...
Silâhlı kuvvetler; Mustafa Kemal Atatürk - Mareşal Fevzi Çakmak çizgisi, 2300 yıllık tarihi gelenek ve Milli Mücadele ruhunu terk ettiği için; 65 yıllık (Lozan’ı tanımayan; PKK patronu) ABD tasallutu; 50 yıllık (yalancı, soykırımcı, iftiracı Ermenistan yanlısı+PKK şeriki) AB kapı kulluğuna ‘hayır’ diyememiştir. Milli Dava Kıbrıs peşkeşi; Musul Vilâyeti, Selanik, B. Trakya, 12 Adalar ve Türk Birliği emellerinden feragate ‘dur” diyememiş, tam bir alçaklık ve kalleşlik olan “stratejik ortak’ın çuval kalkışmasına” mukabele edememiş ve “dünyanın en güçlü orduları arasında” yer almasına rağmen;, ASALA artığı, AB-D maşası, Ermeni Terör ve tedhiş örgütü PKK ile baş edememiş ve kökünü kazıyamamıştır!...
Cumhuriyet Savcıları (!), Türk Hâkimleri, Polis, Jandarma, TSK ve bunca Atatürkçü, Milliyetçi ve muhafazakâr’a rağmen siyasette kol gezen tescilli hainler, hırsız-yolsuz, ihanet şebekesi, mafyalar, çeteler ve organize suç örgütleri de çabası!..
Bakınız!.. Şu sıra TC’nin temelini oluşturan adalet ve güvenlik kurumlarının çatısı ile ülkenin siyasal yönetim yapısı kökten değiştiriliyor. Bu sinsi bir Anayasayı ilga teşebbüsüdür. Maksat:
1923’te kurulan devleti tasfiye etmek; Cumhuriyeti, Lozan’ı reddeden ABD ile Türk-İslâm düşmanı AB dayatmaları doğrultusunda değiştirmek, dönüştürmektir. Böylece; bu güne kadar TC düşmanlıklarını içlerine atanlar, derin bir “Ohhh!..” çekecek, yıllardır uyku ve hain pusuda bekleyenlerin de, bundan böyle gerçek yüzleri otaya çıkacaktır. Zaten çıktı bile!..
Gerçi, Türkiye Devleti, elbette dünyada, hür ve hükümran olarak ebed-müddettir. Ancak bu, TC’ni sonlandırmak isteyenlere “DUR” dememek, anlamına gelmez!..