16 Şubat 2012 Perşembe

uludere adaleti!...


ADALETE İHANETİN BU TÜRLÜSÜ
Mustafa Nevruz SINACI
Unutmadık!.. Unutmayacağız.... 
Kaçakçı Ailesine ‘123 bin’ ŞEHİT Ailesine ‘63 bin’!..?..
AKP’nin Uludere’de ölenlerin ailelerine tazminat öderken, neden 2 şehidi 1 kaçakçıya denk gördüğünü anlamak ya da, onaylamak mümkün değil!.. Hükümet, Uludere’de ölen 34 kaçakçının ailelerine 123’er bin TL tazminat ödeme kararı aldı. Oysa Şehit ailelerine ödenen para 2 bin liralık ilk destek yardımıyla 63 bin lira! Mehmetçik Vakfı’nın yardımıyla rakam 95 bine bile ulaşmıyor. Bu çifte standart, sapkın mantık, apaçık haksızlık, hukuksuzluk ve vatana ihanete eş şaibe karşısında Şehit aileleri haklı olarak şaşkın, kırgın, kızgın ve üzgün…
Haklı, doğru ve yerinde tepkiler:
Türkiye Harp Malulü Gaziler Derneği: “Bir kaçakçının, bir mafya yandaşının kanı; bir şehidin, bir gazinin kanından daha mı değerli? Bu nasıl bir vicdan? Fiilen suçlu ve kanunen zanlı durumundaki kaçakçılara; 123’er bin lira ödeneceği Başbakan RTE tarafından açıklandı. Bu paranın 100 bin lirası tazminat, 23 bin lirası da “Terörle Mücadele Kanunu” hesabından… Buna mukabil terörle mücadelede şehit düşen Mehmetçik ailelerine yapılan tazminat ödemesi Uludere’de ölenlerin yakınlarına ödenecek paranın yarısı kadar…”
Evet, Devlet, şehit ailelerine yapılan 2 bin liralık ilk destek yardımıyla birlikte toplam 63 bin liralık tazminat ödüyor. Yani yasa dışı kaçakçılara yapılan yardımların toplamı 123 bin liranın yarısı. Resmi rakamlara göre şehit ailelerine devlet; toplam 63 bin 237 lira tazminatı, şu kalemler altında veriyor: İlk destek: 2 bin; Tazminat: 61 bin 237; Toplam: 63 bin 237 TL; Bunun dışında, Mehmetçik Vakfı da şehit ailesine 31 bin 700 lira dolayında bir yardım yapar. Nihai toplam: 94 bin 937 lira. Vakıf ayrıca, yaşam sigortası olan şehit personelin ailesine 22 bin 500 liralık bir yardım daha verir. Bu, sigorta primi ödeyen personelin ailesiyle sınırlıdır.
Akp grup toplantısında RTE, Uludere’de kaybedilenlerin ailelerine yönelik terör tazminatı ödeme sürecini hızlandırdıklarını açıklamış ve “Uludere de yakınlarını kaybeden kardeşlerimizin yaralarını sarmak, acılarını bir nebze olsun dindirmek üzere terör tazminatı ödemesini hızlandırdık. Kaybedilen her bir kardeşimiz için yasal 23 bin 150 lirayı ilgi Valilik emrine gönderdik. Ek olarak ‘Başbakanlık hesaplarından’ kaybedilen her kişi için 100 bin lira Valilik emrine tahsis ettik. Yani şu an itibariyle her aileye 123 bin TL ödüyoruz” demişti. 
Kişi’ye sorarlar:  
Yasadışı kaçakçının kanı şehidin kanından daha mı değerli?
Şehit Aileleri Federasyonu Başkanı, şehit babası Hamit Köse: “Elbette biz karıncanın dahi incinmesini istemeyiz. Ancak Uludere’de kaybedilenler sınırı izinsiz geçerek kaçakçılık yapıyor ve yasalarımıza göre taammüden ağır suç işliyorlar. Buna rağmen tazminat ödeniyor. Dahası çok iyi biliyorum ki, o bölgede bir yerleşim veya ticaret yaparak mal getirip götürecek ikamet alanı yok. Yine, mezkür kişilerin o kadar içeriye gidip, kaçakçılık adına terör ve tedhiş örgütünün silahlarını katırlarla taşıyıp yurtiçine sokup sokmadıkları henüz kesinleşmedi. Yine eşkıya kamplarına yiyecek ve erzak götürüp götürmedikleri de belli değil!..
Bunları alt alta koyduğumuzda ortaya çıkan sonuç şu:
Başbakan bu saydığım suçlardan dolayı halkı teşvik ediyor. Fakat bizi esas üzen şu:
Türk askeri rapor almayıp; Vatanı, Bayrağı korumak, ülkemizin birlik ve bütünlüğünü korumak için elleri kınalanıp, devlete teslim ediliyor. İllâ terörle mücadele şart değil; Diyelim ki bir şekilde ölüm veya sakatlanma gerçekleşiyor. Devlet kimine trafik kazası, kimine eğitim zayiatı, kimisine çığ altında kalma, kimine arkadaş kurşunu deyip, hakikatte şehit veya görev malûl-u ailelerine yardım yapmıyor, vatandaşları mahkeme kapılarında süründürüyor.”
Âyine’si iştir kişinin, lâfa bakılmaz…
Böylece: Sözde yeni ve ‘sivil’ anayasayı hak-hukuk, eşitlik, adalet, demokrasi ve halk adına talep ettiğini iddia eden; Fakat insan hakları, adalet ve hukuk karşıtı, aykırı politikalarla, suçluları ödüllendirmeyi alışkanlık edinen zihniyet, hükümet ve dayandığı siyasi mahfil kamu vicdanını rahatsız, mutazarrır ve rencide etmektedir.
Oysa hüküm hikmet ve tezahürü adalet olmakla, bu tasarrufta adalet yoktur. 
Bu büyük bir ayıp, korkunç bir şaibe ve AKP’nin yüzkarasıdır…

sana'da güle güle fransa!....


"SANA DA GÜLE GÜLE FRANSA"
 ÖRNEK BİR KARAR VE AÇIK KUTLAMA
Mustafa Nevruz SINACI
Aziz, asil, necip ve soylu Türk milleti; Özgürlük ve barış, adalet ve hukukun üstünlüğü ile milli onur, kadim kültür, beka ve bağımsızlığından sorumlu; İtimat ettiği ve ümit bağladığı TBMM’nde görevli parlamenterlerinden yana müşteki,  mutazarrır, vicdanen davacı, rahatsız, atama yeminlerine sadakatlerinden pek endişeli ve huzursuzdur!..
Onlar ki, hâkim ve hükümran devletimiz, kadim adalet ahlâkı, yüksek fazileti ile tarihe şeref ve şân katmış milletimiz ile milli davalarımızı bir Macaristan, Pakistan veya sath-ı vatan da Başkent Üniversitesi kadar dahi temsil edememekte… Adil, mert, cesur ve mukabil Türkçe duruş sergilemekten aciz kalmakta, devlete yönelen terör, tehdit ve tehlikeler karşısında dahi azimli, onurlu, sorumlu, dirayetli, isabetli ve kararlı bir duruşla asli, ahlâki, hukuki ve zorunlu görevlerini yapamamaktadırlar!.. Yazıklar olsun.
 Oysa buna mukabil “TC Başkent Üniversitesi Senatosu” 29 Aralık 2011’de Fransız Meclisinde vaki gelişmelere  karşı “kamu âleme örnek olacak nitelik, nicelik ve değerde bir karar” almış olup;. Bu kararı, başta Türkiye parlâmenterleri, bütün yargı, yasama ve yürütme erklerine; “namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu sivil toplum kuruluşlarına”  emsal teşkil etmesi, örnek alınması ve mütemmiminin hayata geçirilmesi temennisi ile ilân ediyorum: 
İşte, sözde değil, özde tepki ve milli davaları temsil / ilzam böyle olur...
BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ’NİN TARİHİ KARARI
“Başkent Üniversitesi Senatosunun olağanüstü toplantısında aldığı karar, Fransız Meclisindeki son gelişmeler ışığında; kamuoyunun takdirlerine saygıyla sunulur.  
SANA DA GÜLE GÜLE FRANSA!
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesine bağlılığını dünya görüşü olarak benimseyen biz Cumhuriyet kuşaklarına, sözde Ermeni soykırımı yala ve safsatasıyla bedel ödetmeyi körü körüne dayatan, Ermeni fanatiklerin esiri Fransız parlamentosunun çirkin oyununu şiddetle kınar;, Fransız Parlamentosu’nun, bir kan gütme davası olan Ermeni Soykırımı Tasarısı’nı onaylamasını, başlayan yüzyılın en vahim hatalarından sayar;, Üstelik, henüz alnında kanlı lekesi duran Cezayir Soykırımı ve tarihinde daha birçok irin, kin ve katliam varken, bu parlamentonun yaklaşık yüz yıl önceki sorunları güncelleştirmesi, bunun arkasında gündelik, basit çıkarların varlığı, kararı şimdiden tarihi bir yanılgı belgesine dönüştürmüştür. İki ulus arasındaki bir davada taraf olanların, dahası davayı güdenlerin, acımasız soykırımcılardan biri olan Fransa olması, tarihin bir ibret, kin, nefret ve dehşet sayfası olarak yazılacak ve anılacaktır.
Yirminci yüzyılı, halkların kanıyla sulayanlar, Cezayir’de, Çad’ da, Somali’de ve tüm sömürgelerinde, dün Kosova ve Bosna’da, bugün Ortadoğu ve Çeçenistan ’da soykırımlara arka çıkanlar;, Yakın geçmişte Asala terörüne, ardından 30 bin yurttaşımızın ölümüne neden olan teröristlere destek olup yardım ve yataklık yapanlar, halklar arasındaki davada değil taraf olmak, söz hakkına bile sahip olamazlar. Eğer bir hesap sorulacaksa, Birinci Dünya Savaşı’nı başlatıp dünyayı ele geçirmek için halkları birbirine kırdıran, söz konusu intikam, cinayet ve katliamların faili emperyalistlerden; Savaş mağduru Türkler ve Ermeniler hesap sormalıdır.
Üniversitemiz, tarihi gerçekleri saptırıp çarpıtarak dünyayı yanıltmaya çalışan Fransız Parlamentosunun kararına karşı şu uygulamaları kararlaştırmıştır:
Üniversitemiz; Bünyesindeki Orta Öğretim ve Yüksek Öğretim kurumlarında Fransızca derslerini kaldırmıştır.
Üniversitemiz Fransa’da düzenlenecek hiçbir bilimsel toplantıya katılmamakta, kendisinin düzenleyeceği bilimsel toplantılara Fransa’dan katılımcı çağırmamaktadır. Fransa’da ve resmi dili Fransızca olan ülkelerde görevli Üniversitemiz çalışanları hemen Türkiye’ye çağrılmış ve dönmüşlerdir. Fransa’nın ürettiği hiçbir ürün satın alınmamakta, Fransa ile hiçbir ticari ilişki kurulmamaktadır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 
Başkent Üniversitesi Senatosu”
Bu gerçek bir Türk’çe ve İnsanca duruştur.
Tebrik ederim ve saygılarımla kutlarım…

23 Ocak 2012 Pazartesi

inkâr'a reddiye ve terör-tedhiş mutfağı AB.,

TERÖR-TEDHİŞ MUTFAĞI VE LOZAN‏
Mustafa Nevruz SINACI
Türk düşmanı dâhili ve harici bedhahların kirli işlerini gördürmek, ezel-ebet haset edip hasım belledikleri asil antiemperyalist TC’ni akamete uğratmak ve nihayet; Satılık kirli beden ve beyinleri kullanmak amacıyla kurdurdukları organize suç örgütü; Sahibi batılı vampirlerin eşgüdümünde, (daha düne kadar) ülkemizden kopardıkları küçük lokmalarla yetiniyordu..
Rantiyelerini “Kürt Sorunu” kisvesiyle maskelemeyi başarmaları üzerine, gördükleri uluslararası destek sayesinde, nispi de olsa kesintisiz adımlarla ilerlemeye başlamışlardı. Bu süreçte, iğfal edilmiş beyinler, maşa ve kuklalar ile her milletten maceraperest lejyonerlerden müteşekkil lâğım fareleri, vahşi batının (AB) diplomasi, pis işler ve istihbarat merkezlerinde hazırlanan programlar dâhilinde koordine ve işbirliği içinde gelişme kaydediyorlardı...
Bu uyum ve ilerlemenin temelinde, menfur eşkıyanın yurt içinde uygulamaya koyduğu her faaliyetin, batıda yapılan ön hazırlıkları yatmaktadır. Özellikle son dönemlerde, en yetkili resmi ağızlarca, itiraf ve pek çok somutla ispat edildiği üzere; Başta, daha Lozan’ı tanımamış olmak gibi bir alçaklık ve küstahlığın zanlısı ABD olmak üzere, İngiltere, Fransa, Yunanistan, Macaristan hariç bütün AB ülkeleri ile Ermenistan maddi-manevi himaye ve lojistik destekleri ile (mezkür örgüt nezdinde) topyekun Türkiye aleyhine seferber olmuş bulunmaktadırlar..
Türkiye’de mukim kriptolarca silâhlı kuvvetlerin baş edemeyeceği değerlendirilen bu anarşist, faşist ve terörist çıkışın “mutfak çalışması”; Aslında daha önce batıda yapılmış bir projenin yurt içindeki uzantı ve uygulaması olup; Tatbikatta ilk adım, malum menfur örgütün 3. Bülent Ecevit hükümeti eliyle dönme-devşirme memurin’e (7 Kasım 1978) kurdurulması ile başlatılmıştır. Meselâ iki binli yılların başında fırtınalar koparan eşkıyanın, Kürtçe isim ve yer adlarının kullanılması taleplerinin zemini de batıda hazırlanmıştır. 
Anadilde eğitim, özerklik ve günümüzde dile getirilen ayrılıkçı taleplerin gerekçeleri, batının doğu araştırmaları, AB Üniversiteleri ve Kürt enstitülerinde belirlendi. Ondan sonradır ki, içeri havale edildi ve “em zımanê xwe dıxwazin-dilimizi istiyoruz” kampanyaları başladı. Akabinde, “bu anayasa ile asla, 1982 faşist ve antidemokratiktir” teraneleri ve ağababaları AB domuzlarının dayatması ile “yeni ve sivil anayasa” teraneleri yükselmeye başladı.
Yeni ve sözde sivil Anayasa’dan maksat 1961’de açılıp, 1982’de “milli devlete” dönüş ile tekrar kapanan “bölme ve parçalama” yolunu açmak. AB’ye katılım süreci bile bu amaca hizmet edecek biçimde hazırlanıp ("Presidency Conclusions", Md: 23. "..müzakerelerin yalnız Türkiye'yle değil, diğer devletlerle de yapılabileceğini... Müzakereler sırasında Türkiye birkaç devlete bölünürse veya güneydoğu bölgesinde bir Kürt devleti kurulursa, yeni bir karara gerek olmaksızın onlarla da müzakere yapılacağına...; Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi'nin "Türkiye" başlıklı bölümünden…) biçiminde düzenlendi… 
Aynı şekilde Alevilerin geçmişi, günlük hayatları, inançları ve devletle ilişkileri didik didik edildi. Dernekler kurduruldu. Kıvam tutunca yurt içinde Dersim Soykırımı yalanı ortaya atıldı. AK ve AP dönemsel Türkiye raporlarında, Lozan’da attıkları imzaları bir kenara ittiler ve Fener patriği ekümenik, Kürtler azınlık sayıldı. Ayrı millet olma özelliklerini bünyesinde toplayan anadilin anayasa ya girmesi halinde, Kürt azınlık süreci hukuken başlayacak; Asuri, Pontus, Laz, Çerkes yalanlarına da hukuk temeli oluşacaktır. Ermeniler, dünyanın büyük bir bölümüne yalan ve iftiralarını kabul ettirmiş bulunuyorlar. Diğerleri de bu yolu izleyecektir.
Tehdidi görüp, harekete geçilmezse yakın bir gelecekte ülke ve devletini seven Türk, Kürt, Zaza, Laz, Çerkes, Asurî başını eğip, esaret hayatı yaşayacaktır.. Ermeni yaftalı Etnik -terörist (sözde) Kürtçü hareket; Hükümetin acz ve müsamahası sayesinde uluslararası hukukta kendine azınlık yeri açmaya çalışıyor. Bu konudaki delice hayallerini Sudan, Ömer el Beşir ve Ruanda yargılanmaları, AİHM, Uluslararası Ceza Mahkemeleri, Uluslararası Adalet Divanı, (Russell Mahkemeleri), BM anayasası  ve sözde Kürt soykırımı süslüyor. Ne var ki; Paris’te, San Remo’da şeklen elde ettikleri azınlık statüsünü tekrar kazanmalarının önünde sadece Lozan engeli bulunuyor. 
 “Hepimiz Ermeniyiz” Feryadı ve Dink Furyası
Mustafa Nevruz SINACI
“Dinkçilere soruyorum!” Katılın veya katılmayın, sokaktaki vatandaş bakın ne diyor: “İnsan olarak Hrant Dink'in öldürülmesine karşıyım. Ama Dink’in arkasından gözyaşı döken ve “hepimiz Ermeni’yiz” diyenlere aklımdan hiç çıkmayan şu soruları yöneltmek isitiyorum:
1. Dink’in; “Türk’ten boşalacak (akacak) o zehirli kan’ın yerini dolduracak temiz kan Ermeni’nin Ermenistan ile kuracağı asil damarında mevcuttur…” dediğini;
2. Katıldığı televizyon programlarında “1915 tehciri soykırımdır” diyerek, Türkleri soykırımcılıkla suçladığını bilmiyor musunuz? Biliyorsanız, ne çabuk unuttunuz? “Hepimiz Ermeni’yiz” diyenler, ASALA diplomatlarımızı alçakça, haince, kalleşçe katlederken ayni tepkiyi gösterdiler mi? Hayır!.. Asla göstermediler.
Öyleyse, bu çifte standart neden?,
İkiyüzlülük ve “vatana ihanet derecesine varan” fanatik tarafgirlik neden?”.
ESKİ HİKÂLER VE DOĞUM LEKESİ!..‏
Aslında Dink üzerinden yürütülen tartışmaların bir anlamı, bir değeri yok. Tarafgirler Hrant Dink'e birazcık saygı duyuyorlarsa, haklı ve hukuki ‘Ermeni Tehciri’ sonucu Türkiye'de müthiş ölçekte zenginliklere el koyup, büyük hanedan oligarşilerine dönüşen, gerek toprak ve gerekse finansta, doğuştan tekelci bir gücü elde eden kapitalist ailelere baksınlar.
Bir yanda Topyekün bütün millet katillikle suçlanırken, herhalde çok yoğun bir delil araştırması yapmak lâzım. Elbette bu anlamda dedelerimizin hepsini tenzih ediyorum ve bunu zaten kabullenmiyorum. Eğer, ‘Ermeni tehciri’ ve sonrasında yaşanan mukatelelerde, sorumlu arıyorlarsa kapitalist hanedanları büyüteç altına koysunlar.
Ciddi, objektif ve tarafsız bir araştırma yapıldığında açıkça görülecektir ki; Patronlar kulübü TÜSİAD'ın en önemli ve ileri gelen isimleri Ermeni çiftliklerine, Ermeni topraklarına, Ermeni servetlerine el koyarak bu duruma gelmişlerdir.
İşte, şimdi ülkeyi haraca, mezata çıkaranlar da bunlar.
Bu yapıyı iyi analiz etmek lâzım… Belli basitleştirmeler içerisinde "bu bir tarih görevidir, bunu tarihçiler yapsın" demekle olmaz. Tarih en zehirli ve en ideolojik bilimdir. Hangi tarihçiler neyi yapacaklar, neyi tartışacaklar? Ki bunlar politik meseleler. Politik olduğu ölçüde de sınıfsal meselelerdir. “Ermeni Tehciri” meselesini niye tarihçilere bırakacağız? Çünkü bu meselenin dediğim gibi başka yönleri de var. Bu meselenin, Türkiye kapitalizminin semirmesiyle, görülmedik ölçüde tekelci bir güç olarak daha başlangıçta doğumuyla, gelişmesiyle ilgili yanları var. Bu noktada tutup da koskoca bir halkı siz nasıl suçlarsınız? Bu kadar basit mi? Buradaki düzeneğin başka yönlerinin iyi araştırılması lâzım...
    Emperyalist güçlerin bu olaylardaki rolünün iyi incelenmesi lâzım...
    Bu böyle kendiliğinden gelişen bir trajedi değildir. Bu mesele, 19. yy itibaren gelişen kapitalist birikim süreciyle yakından alakalıdır. Sömürgecilikle, emperyalizmin yerleşme, insansızlaştırma ve yok etme süreçleriyle yakından alakalı bir meseledir. Dolayısıyla, burada Hrant Dink üzerinden tartışma yapılacaksa, işin bu boyutlarına girmenin herhalde en azından belki bir saygı borcu olduğu da söylenebilir. Hrant Dink'in aklına bunların ne ölçüde geldiğini ya da gelmediğini bilemem. Hrant Dink’in Yazılarını takip etmedim. Ama işin bu boyutu da çok önemlidir. “Ermeni Tehciri”, Türkiye kapitalizminin "doğum lekesi"dir. Türkiye kapitalizminin “doğum lekesi”, nedense Türkiye kapitalizminin en büyük servetlerine sahip olan sermaye gruplarının televizyonlarında tartışılmadı. Hiç biri cüret edip de, bunu sormadı. Ne ilginçtir ki, bu büyük televizyon gruplarının başında bulunan isimler de, “Ermeni Tehciri”nin en yoğun yaşandığı bölgelerden gelen insanlardır. Türkiye kapitalizminin “doğum lekesi” tartışılmadan, bu meseleyi ancak üzerini örtmek için ele almış olurlar.
Tekrar başa dönersek; bir "derin sistem" var ve o derin sistem meselelerin çok açık ve uyarıcı bir biçimde tartışılmasını istemiyor.
Onun dışında kalanlar da, zaten işin polisiye yönleridir...
İNKÂR’A REDDİYE VE TBMM
Mustafa Nevruz SINACI
Fransa Meclisi’nden geçirilen “Soykırımın İnkârının Reddine Dair Yasa Tasarısı”nın, büyük bir ihtimalle 23 -24 Ocak tarihlerinde Senato gündemine getirilmesi bekleniyor. 
Fransa, yangından mal kaçırma; Sarkozy, Donkişotluk ve seçim telâşında...
Yanı sıra, geçen hafta Bulgaristan’da prova edildiği biçimde menfur yasanın bütün AB ülke Meclislerinde kabul ettirilerek, nihayette bir “AB Parlâmentosu kararı”na dönüştürülmek istendiği apaçık ortada… Gerçi, Hocalı Soykırımı’nı parlâmento gündemine taşıyan Türk Hun devleti Macaristan olmak üzere; Halihazır AB üyesi 27 ülkenin bu furya kapsamında gaflet ve dalâlete düşmesi pek de mümkün görülmemektedir.
Ancak, Dışişlerinin bu süreçte çok akil, uyanık, ilkeli, onurlu ve sorumlu olması şart...
Hakeza AB müktesebat müzakerelerinin de askıya alınmasında zaruret vardır.
Zira Türk Milleti adına, özgürce ifa ve icra edilecek ilkeli, onurlu ve sorumlu bir dış politika; Bilumum düşmanlıklar ve her türlü misillemeye karşı ‘mukabele-i bil misil (misliyle karşılık vermeyi) zorunlu kılar. Hükümranlık hakkı ve milli meşruiyetin olmazsa olmaz şartı budur. Aksi takdirde özgür, hâkim ve hükümran bir dış politikadan bahsedilemez... Şahsiyetli, haysiyetli, onurlu ve sorumlu, meşru bir dış işleri bakanından ise asla!...
Bilinen ve belli olan, binlerce yıllık Türk dış politikasının icabı ve şiarı budur.  
Şu hale nazaran; Cari “mülkiyette mütekabiliyet” esasının kaldırılması için uğraşan ihanet şebekelerinin menfur uzantıları “tedip ve terbiye edilerek” TBMM ve Türkiye Millet Vekillerine;, Mukabele-i bil misil istikametinde çok hızlı, doğru, isabetli, istikrarlı ve kararlı hareket etmek; Dönem itibarıyla şartların, tarih, tabiat ve kader’in yüklediği görevi, hakkıyla ve lâyıkıyla yapmak düşer... Bundan kaçmak veya kaçınmak, şüphe ve şaibe nedenidir.
Düşmanın açık tehdit, adalet, hak ve hukuku tahdit, yalan-dolan ve menfur iftiralara istinaden misillemesine, misliyle karşılık vermemek; Ya düşmandan yana olmak veya özgür irade yoksunluğu, yahut koza, kripto, alçak, sünepe, dalkavuk ve korkaklık anlamına gelir..
İşte buna çok dikkat edilmeli; Bütün Türk âleminin geleceğini karartmaya ve istikbali ipotek altına almaya yönelik Ermeni-Fransız kalkışması, kalleş, âdi, ahlâksız, küstah tehdidin, aleni saldırı, düşmanlık, kahpelik ve kancıklığın def-i ve diğerlerine gözdağı verebilmek için; Mutlaka mukabele-i bil misil yapılmalıdır.
HEDEF KİTLE VE STRATEJİ NE OLMALI?.. MESELÂ!..
ABD’nin Kızılderili Soydaşlarımıza ve İngiltere Krallığının 1788 -1938 tarihleri arasında Avustralya`da yerleşik Aborjinlere karşı sistematik olarak uyguladıkları soykırım;
Almanların 1891 Güney Batı Afrika (Namibya) Herero ve Nama katliamları;
İkinci Dünya Savaşı bitimi Rus Ordusunun önünden kaçan 250 bin Alman mültecinin, Danimarka`da, “tel örgülerle çevrili toplama kamplarında” jenoside edilmelerini;
Almanların, 1933-45 yılları arasında mükemmel Alman ırkını yaratmak hedefiyle 21 milyon insanı kurşuna dizerek, yakarak, gaz odalarında zehirleyerek uyguladıkları soykırımı;
Dresden’e sığınan Alman göçmenlere, 3 gün süreyle havadan 3 bin 900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombası atılarak yapılan soykırımı;
1700 yılından itibaren Avrupa ülkeleri ve Çarlık Rusya’sı tarafından, 200 yıl süreyle ve sistematik olarak uygulanan zorunlu tehcir; 1909–1915 arası Anadolu’da alçakça, kahpece, haince uygulanan Ermeni soykırımı, vahşet ve katliamı sonucu “Bir Milyon 650 Bin” Türk ve Müslüman’ın yok edilmesini; Hiroşima, Nagazaki ve Fransızların Cezayir katliamlarını;
İngiliz ve Rum-Yunan’ların 1912 -1974 döneminde Kıbrıs Adası ENOSİS ve EOKA tehcir, katliam ve sistematik soykırımlarını; Nihayet, Postmodern insanlık suçu ve soykırım diyebileceğimiz Srebrenica, Hocalı +abd ve ortaklarınca işgal edilen Irak`ın Felluce  kentinde 1 milyon 500 Türk’ün sokaklarda vurulup çürümeye terk edilmesini; Dahası Irak’ta 1.600.000 katliam ve kadınların % 75’ine tecavüzle uygulanan vahşet, insanlık suçu ve soykırım’lardan “her hangi birisi veya tamamı” yasal olarak kabul, tescil ve ilân edilmelidir!..

6 Ocak 2012 Cuma

gönüller hep mahzun!.......

Hayretüllezi minel garaib!.?..
REZİLLİK VE KÜSTAHLIK
Mustafa Nevruz SINACI
Prof. Dr İsa Kayacan, “Türkiye’de, Millet-vekil’leri her bakımdan hep asıl’larının önünde yer almışlardır. (!)” İsim ve konulu makalesinde; İlmi, resmi ve kurumsal kaynakları esas alarak “millet vekil’liği” kavramının öz’ünü ve özne’sini açıkladı. Buna göre: “Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğünde Vekil: “Birinin işini görmesi için, yerine bıraktığı veya yetki verdiği kimse”, olarak açıklanırken; Milletvekili: “Anayasaya göre, millet meclisine seçimle giren millet temsilcisi, mebus, parlâmenter, vekil..,” olarak ifade edildiğini” yazıyor.
Toplumbilimci Prof. Dr. Özer Ozankaya (Aşırı yüksek ödenekler, millet vekil’liğini arpalığa, semirme yerine döndürür! Ticarete dönüşen kitle yayıncılığı, demokrasiyi savunmak yerine yıkmak için kullanılabilir!) ile Prof. Dr. Nurullah Aydın (Milletvekili nedir?, ve ne iş yapar?)’ın özgün makalelerinde konu; tarihi, tabii, ontolojik, sosyolojik ve mukayeseli siyaset bilimi yönünden incelenmiş ve irdelemiş... 
MESELE NEDİR?.. 
En başta; İnsan hakları, adalet, hukuk, Rönesans ve hümanizm gibi ulvi kavramların, yıllardır pişkinlik, utanmazlık, aymazlık ve menfur bir yalancılık derecesinde atıf, ithaf ve ilzam edildiği, Fransız halk meclisinde; Müttefik mezalim güruhu müstebit ve müfterilerce tezgâhlanan “Ermeni soykırım” yasasının onaylandığı gün TBMM’nde, tıpkı farmasonlar gibi, alçaltıcı bir utanca, istismar, suiistimal ve ağır bir yolsuzluğa, yüzkarasına imza atıldı!..
Yolsuzluğun adı: Mevcut ve emekli (sözde) milletvekili ücret ve özlük hakları!..
Daha açık bir deyimle: Kıyak emeklilik, ayrıcalık, küstahlık ve imtiyaz tertip’i… 
Artı; Kültür ve Turizm bakanı Ertuğrul Günay’ın “Bir milletvekilinin, aynı zamanda emekli maaşını kesintisiz olarak almasını, genel uygulamaya aykırı sayarım…” açıklaması..
O gün ki, TBMM yerine, AB üyesi Hun/Macar Parlâmentosuna ‘Hocalı Soykırımı’ hakkında yasa tasarısı sunulan bir gün!.. Ar, hayâ belâsına adına millet-vekili dedikleri; İnsan hakları, adalet ahlâkı ve (evrensel değil) yerel hukuka dahi temelden aykırı “kıyak emeklilik”, ayrıcalık, imtiyaz ve gaspları katmerleştirme, mevcut maaşları iyileştirme” kararı almaları ne kadar utanç verici, yüz kızartıcı, ayıplı!.. Hatırlanacağı üzere, bu talihsiz ve kamu vicdanının nefretine sebep vakıadan birkaç hafta önce de danışman adı altında parlamento’da müstahdem (istihdam edili) akraba, hemşehri, eş-dost ve sadık bendelerinin maaşlarına % 170 - % 185 dolayı haksız, hukuksuz ve adaletsiz düzeyde zam yapmışlardı.  
BUNLAR “MİLLET VEKİLİ” FALAN DEĞİL!...    
düşün., düşün!..?..
Yukarda kaynak gösterilen resmi tanımlar ile pek çok değerli bilim insanının konuya dair yayınlarında yer alan tarif ve izahlara bunların durumu kesinlikle uymuyor. Üstelik mer’i 82 Anayasası, ettikleri yemin 1924-28 ve 961 ile de örtüşen yanları yok. Başta medeni kanun, siyasi partiler ve seçim yasaları olmak üzere hiçbir hukuki tanımla da eşleşmiyor halleri!....
PEKİ, KİM BUNLAR?..  
Kendilerini utanmadan “milletvekili” olarak tanımlayan; Parti sahibi, vesayet ve sulta tarafından atanmış; Dünyanın “ileri demokrasi, adalet ahlâkı, hak-hukuk normları ile evrensel standartları”na ters, emsallerine göre çok aykırı ve farklı bu tür’e ‘parlâmenter’ denilmekte!..
İstihdam edildikleri yer de parlamento!
Parti sahibi, sulta, vesayet, dikta ve cunta tarafından atanmış; “özgür irade mahrumu mütegallibe” için bu, son derece olağan ve doğal!... Çünkü bunların milletle bir ilgi, imtizaç ve alâkaları yok. Halktan yana her hangi bir kaygıları da!... Son derece pişkin, gamsız, aymaz ve benciller… Bunlara “millet-vekili” demek, bilime ve bilimsel gerçekliğe de aykırıdır.
İsterseniz, malum şahısların eylem, fiil, hattı hareket, hak-hukuk ve halk adına velev ki özgürce inisiyatif kullanma; Yerine göre milli, ilmi, insani, hukuki, ekonomik, sosyal, siyasi ve medeni sorunlar karşısında ki tavır-tutum, etki, tepki, davranış ve söylemlerini; Muhterem Hoca’larımızın, Anayasa ve yasalarımızın tanımları, özgür bilim ve objektif bilincin açılım, tasvir ve sıra dışı, (milli falan değil) olağan ve sıradan siyasetin yüklediği sorumluluk ve anlamlarla karşılaştırın….
Eğer!,
gerçek “Millet Vekili” olsalardı!..
Mustafa Nevruz SINACI
Burada bir “beyin fırtınası” yapalım.
Mevcut hâl-vaziyet ile en fazla 50 yılı mücavir, analitik bir “zamanda yolculuk” ve “mekânı muhasebe (ortam muhasebesi), mütalâa, mukayese” turuna çıkalım.
Velev ki, şahsında âlemi İslâm ve cihan Halife’liği mündemiç; Adalet güneşi, emniyet ve huzur iklimi Osmanlı’nın bakiyesi, varisi, hamisi Cumhuriyet’in kurucusu, Gazî, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ‘üye’ sıfatı taşıyanlar (milletvekili denilenler) gerçekten;..
İnsan hakları, adalet ahlâkı, parti içi demokrasi, fırsat eşitliği ve hukuk ilkelerine sahip ve saygılı; Dikta, sulta, cunta, sınıf-zümre, menfaat, ticaret şirketi, organize suç örgütü, illegal mafya falan değil; Gerçek bir kitle partisine kayıtlı, aidatlarını muntazam ödeyen, vecibelerini yerine getiren; Mensup olduğu siyaset kurumunun; Eğitim, bilinç geliştirme vs, aktivitelerine düzenle katılan, hakiki ve samimi üyelerin; Namuslu, dürüst, demokrat ve helâl oyları ile aday gösterilip, genel seçimlerde seçmenin şaibesiz ve şerefli onayı ile “Millet Vekili” olsalardı!....
ACABA NE OLURDU? 
BAKALIM:
1, Millet, yasama faaliyetlerinden dolayı, vekâlet şartları dâhilinde vekil ettiğine hesap sorabilir; yetki alanı ve sorumluluğu ile bağdaşmayan fiil ve tasarruflarından dolayı, icabında vekâletten azletme hakkını kullanabilirdi. Şimdi hesap soramamakta ve azledememektedir!..
2, Kürsü masuniyeti dışında, asillerin sahip olmadığı hak, dokunulmazlık, ayrıcalık ve imtiyazlara sahip olamaz; Asil’in rıza ve muvafakati hilâfına, milletin sırtından fahiş ücret ve kıyak emeklilik gibi, insanlık, hukuk ve ahlâk dışı gasp ve iktisaplara teşebbüs edemezlerdi…
3, Devlet bütçesi, ithalât ve ihracat denk olur; Cari açık verilmez; Tüm makam, maaş, memuriyet ve ücretler ‘kıdem, ehliyet, liyakat/objektif norm ve standart birliği’ esasına uygun olur; İnsanlık dışı “yüzdeli zam” yerine, insanca ve adil “seyyanen zam” uygulanırdı…
4, “Emek-yoğun, zorunlu altyapı, iktisadi, sanayi ve ticari yatırım, kalkınma, gelişme faaliyetlerinde kullanım” harici dış borç alınmaz; Şaibe, kısır döngü, kayırma, haksız, yolsuz edinim unsuru iç borca asla tevessül edilmez; İşsizlik ve yoksulluk önlenir;, Vergide adalet ve tahsilât sağlanır, çifte vergilendirme şerefsizliğine düşülmez, dolaylı vergilerle halk soyulmaz, fahiş fiyat, ahlâksız ve sınırsız kâr hovardalığına asla ve kesinlikle izin verilmezdi.
5, Bedeli her ne olursa olsun hak-hukuk, huzur, Milli güvenlik ve adaletten asla taviz verilmez; İnsan hakları, eşitlik, akıl-mantık, kamu vicdanı ve kanun hükümlerine aykırı karar, edinim, izin, istisna, müsamaha, af-atıfet tasarruflarıyla, Yüce meclis, cüce meclis durumuna düşürülmez;, Sivil-Asker, bütün kamu ve özel sektör, aleni ve örtülü ödenekler “tam disiplinle sıkı denetlenir” bütün hesaplar hakkıyla ve lâyıkıyla sorularak “devletin namusu” ile tüyü bitmemiş yetimin hakkı korunur; Haksız edinim, yolsuzluk ve fahiş kazanç önlenirdi...          
6, Gazetecilik ve yayıncılık, (medya) asla “genel (basit/sıradan) piyasa tacirliği, sanayi ve kamu müteahhitliği (taahhütçülük) alanı”, siyasi şantaj, baskı aracı, yağdanlık, yalakalık, yardım ve yataklık vasıtası olarak kullanılamaz; Sözde kitle yayıncısı, akredite kartel medyası tertip ve teşekkül ettirilemez;
Bir yanda ıstıraptan kıvranan, rencide edilen, acı çeken, sızlayan kamu vicdanı, halka ve hak’a tercüman olmak varken; ‘4.kuvvet’ olarak bu ayıp, derin utanç, yüzkarası, gasp, irtikap, rezillik ve küstahlığa ortak olunamaz ve seyirci kalınamaz;, Bu günkü medya nam sahibinin sesi kemikçiler; Demokrasi, adalet, ahlâk ve hukuku savunmak yerine; Yıkmak, yok etmek, hâtta 1950 öncesi koyu dikta, istibdat ve despotizme davetiye çıkartıp, bölünme ve parçalanmaya çanak tutmak, katkı sağlamak adına ne lâzımsa yapamazlardı...
7, Hükümetler devletin sınırlarına hâkim olur, dağları tutar, dâhilde ABD, Rus, İngiliz, Fransız, İsrail casuslarının fink atmasına, elçi nam “harici bedhahların” devlet işlerine dûhul etmesine izin vermez; Ezeli düşmanların dayatması ile “yeni anayasa” yapmaya kalkışmazdı.
SONUÇTA:
Hakiki Millet Vekilleri; Mutlak surette “namuslu, dürüst ve demokrat” olur; Kendilerini hakkaniyet öznesi, eşitlik ilkesi, adalet ahlâkı ve hukuk temelinde “küresel adalet, evrensel barış ve ebed-müddet Türkiye” idealine adarlardı….
Ve biliniz ki tek çare: “Mahalli Kongreler” ve “Milli Delege” sistemidir.
YORUM, ELEŞTİRİ VE KATKILAR: 
Date: Tue, 10 Jan 2012 00:56:19 -0800 //From: matamer2003@yahoo.com //Subject: Re: VE HANGİ MİLLET VEKİLİ?..............
RE: Hangi Devlet //To: gercek.demokrat@hotmail.com

Değerli dost Mustafa Nevruz Sınacı bey,
Yazınızı benimle paylaştığınız için teşekkur ederim.
Bu ülkede "gerçek Milletin vekillerinin temsil edildiği" bir Meclise hasret gideceğimizi düşünmekteyim. 
Onun bunun adamları Meclisi işgal etmekte ve onların yapttığı "sivil darbe" olmamakta; bağnazlığa, irticaya, yurdunu savunmak için hizmet veren insanları ''tarikat ve tekkelerin'' talimatları ile zanlı sayıp, tutuklamakta olan bir idarenin; Kime ve neye hizmet ettiğini anlamamak icin aptal olmak gerekir.
Ülkem şu veyahut bu şekilde parçalanmakta, kamplara bölünmekte.
Bölücü örgütünj başı imralıdan örgütü yönetmekte, devlet olarak buna çanak tutmaktayiz, buna karşın benim vatanımı korumakla sorumlu insanlar tutuklanmakta!... 
Dağdan inen eşkiya'nın ayağına Hâkimleri götüren idare, onları serbest bırakmakta;
Saygın insanları ise tutuklamakta.... Bu ne biçim adalet? bu ne biçim hak? bu ne biçim cumhuriyet? bu ne biçim demokrasi?.. Utanıyorum.... Sevgiler,  
Metin Atamer  


Atatürk'ün ölümünden sonra, TBMM'inde, Milletin vekili olduğunu iddia eden kişilerin, aralarına tesadüfen girmiş olan ve bir elin parmaklarını bile geçmeyen şahısların dışında, 2400 civarında ailenin temsilcileri olduğunu ve zaten birçoğunun da, biribiri ile akraba olduklarını ve bu konuda kapsamlı bir araştırmanın yapıldığını, bu araştırmayı yaptıran çok yetkili bir ağızdan bizzat dinlemiştim...
Osman ŞAHİN, 
Date: Mon, 9 Jan 2012 20:10:19 +0200 // From: osahin46@gmail.com
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Sayın Sınacı merhaba.
Öyle bir "genelleme" yapmışsınız ki, korkarım , sizi milletvekili düşmanı olarak tavsif edeceğim neredeyse?. Benim ,istifade edin diye, gönderdiğim bir basit uyarıyı bu kadar çarpıtmanızı anlamak için bilmem ki hangi referansları araştıralım;. Pesss doğrusu!!!. Saygılarımla,
Ali Eser, 
Yük. Gemi İnşa ve Mak. Müh.
18. ve 19. Dönemler Samsun Milletvekili

From: aeser1@ttmail.com, Date: Mon, 9 Jan 2012 11:47:28 +0200

27 Aralık 2011 Salı

soykırım müfterileri ve Hocalı!...


HOCALI SOYKIRIMI, 
"TBMM'DE DEĞİL!.."
MACAR PARLÂMENTOSU'NDA
Mustafa Nevruz SINACI
            Hani ne demiştik?, “Fransız’dan dost, domuzdan post olmaz” konulu makalemizde:
OYSA; Türkiye’yi idare edenlerin, velev ki Türk olmasalar bile, en az Macaristan’ın Milliyetçi Parti Başkanı Vona Gabor kadar Türk ve insan olabilip, güncel Hocalı, Srebrenika ve Irak soykırımını, yasal olarak tanımaları gerekir ve beklenirdi. İşte mesele bu!.. Sonuçta, şu parlâmenterlerin tamamı bir araya gelseler, bir “Vona Gabor” etmeyecekler!..
Ülkemizin politik-ACI'ları kahrolsun. Yazıklar olsun onların tamamına ki; "mukabele-i bil misil" yapmaları şart olmuşken demagoji yapıyor ve Sarkozi kadar bile olamıyorlar. 
Bari şunu bilseler: “Ayı’dan post olmaz, domuzdan dost olmaz.”
            ATTİLÂ’NIN GERÇEK VE ASİL TORUNLARI
Türkiye’den yana hiç bir kaygı, kuşku ve korkusu olmayan Ermenistan, Macaristan’da olup bitenler karşısında şokta: Çünkü hiç umulmadık bir zaman ve beklenmedik bir biçimde; "Hocalı Soykırımı" özgür ve egemen Macaristan parlamentosunda. Macaristan’da, Milliyetçi Parti JOBBİK ve onun genç, kadirşinas, dürüst, demokrat ve karizmatik Başkanı Vona Gabor, Türk’lerden sevgiyle bahsetmekte, “atalarımızın bir olduğuna” işaretle “hepimizin Attila’nın torunlarıyız" diyor. JOBBİK’in lideri Vona Gabor, bunun yanı sıra "Hocalı Soykırımını" bir AB üyesi olan Macaristan’ın Parlamentosu’na taşıyarak, Ermenileri çok şaşırttı ve bir AB üyesinden hiç ummadıkları bir şekilde kazdıkları kuyuya düşürdü.
SÜRPRİZ BİR HAMLE
Dünya genelinde 1915 olaylarının 'soykırım' olarak tanınması için propaganda yürüten Ermenilerin bu arzularının aksine Macaristan ani ve sürpriz bir hamle ile Hocali Katliamını parlamentosuna taşındı. Meydanı boş bulduğu için, sözde Ermeni soykırımı furyası, yalan ve iftiralarıyla dünya parlamentolarında Türkiye’yi her fırsatta hain tuzaklara düşürüp, parçalama ve bölme uğruna köşeye sıkıştırmaya çalışan Ermenistan, bu kez kendi oyununa geldi.
Ermenistan, 1963’den bu güne tüm dünya genelinde 1915 olaylarının 'soykırım' olarak tanınması için lobilerini yürütürken, Türk hükümetlerinin aksine Macaristan'dan çok ilginç bir tepkiyle karşılaştı. Macar Parlamentosu, "Ermenilerin Dağlık Karabağ’da Azerbaycanlılara karşı toplu katliam gerçekleştirdiğini" tanıyan bir karar tasarısını gündeme aldı.
Habere göre, tasarı çok yakın bir zamanda oylanacak. Tasarı Ermeni cephesinde şok etkisine neden oldu. Ermenistan hükümeti tasarıya tepki göstererek, kabul edilmesi halinde ‘Macaristan’ın uluslararası imajının sarsılacağını’ savundu. Öte yandan Macaristan’ın attığı bu olumlu adımı Türkiye’de ve birçok uluslararası medya organında yer aldı ve memnuniyetle karşılandı. Dağlık Karabağ’da 26 Şubat 1992’de Ermeniler tarafından gerçekleştirilen Hocalı katliamında 613 çocuk, kadın ve erkek hunharca öldürülmüştü.
Tasarıyı gündeme getiren Jobbik ve Vona Gabor:
Son zamanlarda Orta Avrupa’dan, AB üyesi Macaristan’dan bir dost sesi yükseldi.
Macar (Hungarya) Milliyetçi Partisi JOBBIC’in Başkanı Vona Gabor, “Türkler ile Macar’ların aynı kökenden geldiğini” ileri sürdü. Macaristan’da son seçimlerde yüzde 17 oy alarak ülkenin 3’üncü büyük partisi olan milliyetçi, sağcı Jobbik’in lideri Gabor Vona, "Türkiye ile yakınlaşmalıyız" deyince Avrupa’daki ırkçı fanatik ve primitiflerin hedefi oldu. Macar lider, kendisini eleştirenlere "hepimizin Attila’nın torunlarıyız" sözleriyle yanıt verdi.
2002’de sağ eğilimli öğrenciler tarafından kurulan Macar Jobbik (daha iyiye) Partisi, katıldığı ilk seçimlerde yüzde 2 gibi düşük bir oy almasına rağmen, 2010’daki son seçimlerde adeta patlama yaparak yüzde 17 ile ülkenin 3’üncü büyük partisi haline geldi.
Meclise 47 vekil sokan partinin genç lideri Gabor Vona, AB üyesi Macaristan ve Avrupa’nın en gözde politikacılarından biri oldu. Mitinglerinde milliyetçi görüntüler veren, taraftarları tek tip üniforma ve kol bandı takan Jobbik, faşist olduğu konusundaki eleştirilere, "Biz sağcı bir parti bile değiliz. Sadece vatanseveriz" diye yanıt verirken seçim sloganı olarak da kendine, "Macaristan Macarlarındır" sözlerini seçmişti. (23.12.2011, Ajans ve Gazeteler)

26 Aralık 2011 Pazartesi

Ulusal "ANAYURT GAZETESİ" soykırım müfterileri...

Fransız’dan dost,
domuzdan post olmaz..
ANAYURT & Mustafa Nevruz SINACI      26 Aralık 2011 Pazartesi

Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı sırasında, günümüz (UN) Birleşmiş Milletler Teşkilâtının atası sayılan Cemiyet-i Akvam (1919 -1946); Türkiye’ye “belirli şarları yerine getirmesi koşuluyla üyelik başvurusunda bulunabileceğini” bildirir. Akabinde, ABD’li bir gazeteci Atatürk’le röportaj talebinde bulunur.
Bu röportajda Atatürk’e “Cemiyet-i Akvam’a üye olmayı düşünüyor musunuz?” diye sorulduğunda, “Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için, davet gelirse düşünürüz” dediğini, bunun üzerine Cemiyet-i Akvam yasasının değiştirildiğini ve üyeliğe davet edilen tek ülkenin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu biliyor musunuz?...
Peki, ya Türkiye Cumhuriyeti’nin fevkalâde onurla başlayan 31 Temmuz 1959 tarihli AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) Ortak Pazar’a rica, minnet ve davet üzerine gerçekleşen resmi başvurusu; 1960 (1963) sonrası ne kadar rezil, aşağılık ve iğrenç bir sürece dönüştü!..
Bu şerefli ve şanlı yakın tarihten, şu geldiğimiz noktaya bakın..
Tek kelimeyle rezalet, felâket ve utanç verici..
İKİYÜZLÜ AMERİKA
Fazla değil, daha geçen yıl bu sıralar, henüz TC’nin tapusu ve hukuk-u düvel tescil belgesi “LOZAN” ı tanımayan, ikiyüzlü, kalleş ve leş kargası Amerika’nın “Ermeni Tasarısı” derdine düşmüştük. Millet ayağa kalkmış, ortalığı bir panik sarmıştı. Eşbaşkanlık rica minnet, el pençe divan havalarına girmiş, melânet Yahudi lobileri dolar yağmuruna tutularak himmet etmeleri istenmiş, rüşvet ve iltimasla kirlenen iğrenç bir furya yaşanmıştı. Her yıl Nisan ayına doğru tekrarlanan bu utanca rağmen mesele kapanmaz; Demokles’in kılıcı misal, ağırlıklı bir tehdit, kâbus, melânet musibet, belâ ve pislik kabilinden tepemizde asılı kalır...
1971’den bu güne defalarca yazdık, binlerce kişiye söyledik, onlarca sözde Mebus, namı diğer parlamenter ile de mutabık kaldık… Zuhuru toplu mezarlar, resmi belgeler ve canlı şahitler ile sabit; 1908 – 1919 dönemi Ermeni komitacıları Taşnak ve Hınçak tarafından “BİR MİLYON 500 BİN” Türk-Müslüman’a uygulanan kalleşçe ve alçakça soykırım olmak üzere:, Amerika’nın Kızılderili, İnka ve Aztek; Günümüz domuzlarının Azerbaycan Karabağ, Hocalı ve Bosna-Hersek katliamlarını yasayla tanıyıp, “soykırım” olarak ilân edelim diye…
Mümkün olmadı. Kamuoyuna açıklandığına göre teklif tasarısı hazırlanmıştı.
Sonra ne oldu bilinmez? Akıbet belirsiz!... Demek ki bizde Millet Vekili yokmuş..
KANCIK VE KALLEŞ FRANSA
Şimdi bu, tarih boyu hamisi olduğumuz bu domuz nesli başımıza belâ. Keferenin derdi Ermeni falan değil; Haçlı seferleriyle başlayıp, İstiklâl Savaşımızla noktalanan hezimetlerinin kuyruk acısı. Dahası, ezel-ebet rakibini AB kapılarında pinekletip, soykırım iftirası üzerinden, dâhili bedhah, dönme ve devşirme Valeri Boyer’i kullanarak öç almaya çalışarak keyfetmek..
Üstüne üstlük, muhatap bile almadıklarının ‘naçiz’ önleme çabalarına karşı; 23 Aralık 2011 günü Fransa Cumhurbaşkanı N. Sarkozy, ‘soykırımı inkâr yasası’ hakkındaki görüşlere ‘karşılıklı saygı gösterilmesi gerektiğini’ söyleyerek;. Açıkça, küstahça Türkiye’nin 49 sapık müfteriye saygı göstermesini istiyor ve: “Türk dostlarımızın inançlarına saygılıyım, büyük bir ülke, büyük bir uygarlık, inançlarımıza saygı göstermeliler, Fransa kimseye ders vermiyor, ama Fransa ders almak da istemiyor. Fransa egemen şekilde siyasetini belirliyor” diye apaçık meydan okuyor ve “Fransa izin istemiyor, Fransa’nın inançları, insan hakları, hatıraya saygısı var” diyerek, ülkemizde “yeni Osmanlıcılık” oynamaya kalkışanlara rest çekiyor, gerçek bu… 
OYSA; Türkiye’yi idare edenlerin, velev ki Türk olmasalar bile, en az Macaristan’ın Milliyetçi Parti Başkanı Vona Gabor kadar Türk ve İnsan olabilip, güncel Hocalı, Srebrenika ve Irak soykırımını, yasal olarak tanımaları gerekir ve beklenirdi. İşte mesele bu!.. Sonuçta, şu parlâmenterlerinin tamamı bir araya gelse, JOBBİK’in lideri bir Vona Gabor etmeyecek..
Ülkemizin politik-ACI’ları kahrolsun. Yazıklar olsun onların tamamına; “mukabele-i bil misil” yapmaları şart olmuşken polemik yapıyor ve Sarkozi kadar bile olamıyorlar. 
Bari şunu bilseler: “Ayı’dan post olmaz, domuzdan dost olmaz.”

14 Aralık 2011 Çarşamba

2011, vaziyet!...

SORUN KİMLİK DEĞİL; KİŞİLİK!..

Mustafa Nevruz SINACI

            Tartışma “dijital kimlik” haberleri üzerine başladı; Ülke’nin sorunu kimlik mi, yoksa kişilik mi noktasına geldi. Aslında konu kimlik ve kişilik kavramlarından ne anlaşıldığı ve ne kastedildiğine bağlı olmakla; Bu tartışma, ‘kimlik ve kişilik ikileminde’ yıllardır devam eden sürece eklenerek enine boyuna tartışılmaya başlandı. Aslında bir zamanlar ortalıkta böyle bir sorun yoktu. Milli Devlet’i esas alan Kanun-u Esasi (1924 Anayasası)’nin çöpe atılmasıyla tartışma başladı. İleri sürüm, iddia ve istekler önce masum bir maskelemeyle başladı. Sonrası menfur bir süreçle zıvanadan çıktı.

Kimlikler, etniklere, etnikler ana dil, din nesep (soy/boy), mezhep ve hızla sosyolojik bir yozlaşma, çürüme evresine dönüştü. Kalite bitti. Ahlâk iflâs etti. Siyaset fazilet olmaktan çıktı. Tam da hak-adalet, hüküm-hikmet, hukuk kavramlarının içi boş ve anlamsızca telâffuz edildiği, ana dil ve etnik kimlik tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde konu gündeme geldi.

Oysa sorun, şöyle veya böyle kimlik değil, kişilik zafiyeti idi.    

Kişilik olmadıktan sonra kimlik; Dijital olsa ne yazar, defter olsa ne yazar?... 

Güncel resme bakıp, dosdoğru okuyacak olursak eğer;       

En başta, günün konusu ve gündemin utancının ‘şike’ meselesi olduğunu görürüz.

Tam anlamıyla iğrenç, kokuşmuş, nitelikli dolandırıcılık ve kalleşlikle özdeş yalancı-talancı, hırsız bir zihniyetin kirli uzantısı lehine bir kalkışma.. Üstelik mürekkebi kurumamış bir yasal düzenlemenin tashih ve tekzibi mahiyetinde. Olacak şey değil, büyük utanç, tam bir yüzkarası, çok ayıp! Ama oldu işte, hem de adaletsizlik ve kayırmacılıkta işbirliği yapılarak!..   

Buna rağmen birileri “dijital kimlik” tasarlamakla meşgul!...

Kimin için ve niçin?...

Bir yanda 444’lü hatlar soygunu; Kredi kartı aidatları vurgunu;. Elektrik faturalarında ayan beyan, ahlâka mugayir hukuk dışı ‘nitelikli gasp’ kayıp-kaçak, elektrik dağıtım, hizmet,  sayaç okuma ve sistem kullanma bedeli ile enerji fonu, TRT payı ve daha ne olduğu belirsiz hak ve adalet kavramıyla taban tabana zıt, rıza ve izne aykırı, kullanım bedeline endeksli Deli Dumrul soygunu… Cebri soygun, namı diğer ‘yasalara uydurulmuş vurgun’un kullanıcıları çileden çıkartan ve çıldırtan ‘inadına tahrik, ince alay ve derin istihza-küçümseme’ içeren bir küstahlık uygulaması da var. Bilboard, radyo, gazete ve TV reklâmları!…  

İnanılır gibi değil, ama maalesef güncel gerçek. Sanki halk’a görücüye çıkmış rakipler gibi “elektrik dağıtım şirketleri” reklâm veriyor… Utanç verici, yüz kızartıcı bir tasarruf bu. Elektrik fiyatlarını, hukuk ve ahlâkdışı, haksız pahalandırıp, insanlık ve medeniyet düşmanlığı yapanları şiddetle lânetliyor ve nefretle kınıyorum…

Peki, sabit ve seyyar telefonlar bundan farklı mı?

Ya doğalgaz, akaryakıt, su fiyatları ve faturaları!..

Bu rezaletin faili’nin “kimliği ve kişiliği” ne?..

Zira ‘milli kimlik’ evrensel kişiliğin aynasıdır... 

Ama sorarlar: Hangi yüz’le?..

Yıllarca sınır geçişlerinde Türk vatandaşı olarak maruz kaldığınız çirkin ve aşağılayıcı muameleyi düşünün;. Sebebi, dönem itibarıyla devletin yönetim kademelerini işgal eden akıl, ilim ve fazilet fukarası, kalite yoksunu sözde devlet adamları değil mi? Onlar ki muhteşem bir medeniyet, adalet ve huzur iklimi bir kültürün bakiyesi, mirasçısı olmalarına rağmen; Milleti, ecdattan utanmadan ve Allah’tan korkmadan hırsız, yolsuz batıya muhtaç edip dururlar.

İşte “iltifata tabi olamayacak kadar ‘insanlık düşmanı’ marifetleri”:  

Bil’umum alım bedelleri, ücret, her nevi tahsilât ve tahakkuklara yüklenen astronomik el koymalar. Memur, işçi ve asgari ücretli kesim, kutsal emeklerinin karşılığı olan maaşlarını alırken kaynaktan vergi kesintisi yapılıyor. Sonra işbu “vergilendirilmiş kazanç” istisnasız her alım, edinim ve ödemede tekrar vergiye tabii tutuluyor. Bu, çifte standart, katlamalı, adaletsiz ve ahlâksız bir vergilendirmedir. Evrensel hukuk, hak kavramı, eşitlik ilkesi, devlet umuru ve insanlık onuruna aykırıdır, hükümet eliyle yolsuzluktur. 

MİLLİ KİMLİK VE KADİM KİŞİLİK

Mustafa Nevruz SINACI

Eğer, yönetim unsurları insani boyut, bilgi-bilinç toplumu ve ilim irfan, vicdan sahibi kişiler, edep-hayâ, tahsil ve terbiye görmüş iseler;. Biyolojik, Sosyolojik ve felsefi kişilik ve insani kimlikleri gereği bu haksızlık, rezillik ve hükümet eliyle zulmü mutlaka önlerler; Zira bir kere vergilendirilmiş kazançtan asla bir daha vergi tarh, tahakkuk ve tahsil edilmez!...

Amma lâkin!, Kimlik ve kişilik buhranı içine yuvarlanmış bir toplumda;

Beş milyon aile ve yaklaşık 25-30 milyon nüfusun yaşam kaynağı “asgari ücret”, AKP hükümetinin her söylemini, iddia ve ifadesini yalanlayacak, tekzip edecek derecede yetersiz, az, düşük ve ancak ölmeyecek kadar, ama onursuz, başı eğik, boynu bükük ve el-âleme, evlât ve aile fertlerine mahcup bir hayat sürecek kadar vicdansızlık eseri, esir ücreti misal sefil bir miktar’a mahkûm edilmek isteniyor.          Alçaklık ve küstahlık!...

Bir de, insanlık, ilim ve hâya yoksunu tipler “2012’de 19 lira zam yapacağız” diyecek kadar alçalacak, ülkenin en has ve hakiki üretim unsurları, hayat kaynakları ve dayanakları ile alenen alay edecek kadar küçülebiliyorlar ne yazık!..

Bu cüret, aymazlık ve alaycı tavır, tıpkı asgari ücretle işçi çalıştıran ve fakat bütün aile fertleri utanmadan ve Allah’tan korkmadan 300 –500 (milyarlık) binlik süper lüks arabalara binen, ahlâken ve dinen tefessüh etmiş, iman fukarası din tüccarlarının istihzasını andırıyor…

Kurum (SGK) tertip ve teşekkül edeli aradan yıllar geçmesine rağmen, hâlâ “çalışanlar ve emekliler arasında” cari maaş ve ücretler itibarıyla ‘norm ve standart’ birliğini sağlamaktan aciz kalmış bir grup sözde sosyal güvenlikçi; Şimdi de, maaş, ücret ve gelirler arasındaki var olan derin uçurum dengesizlik ve gerilimi akıl, mantık, mantalite ve vicdanın dışına itecek bir ayarlama-düzenleme” sözde intibak çalışması yapıyorlar. Bu ‘insanlığa ihanet ve açıkça emek düşmanlığı’ çabasında; En eskisinden, en sonuncusuna kadar tamamı haksızlık, kanunsuzluk ve adaletsizliğe maruz emeklilerin bütünü / tamamı yerine, sadece bir kısmının hak ve hukuku ele alınıyor. Sonrakilerin mağduriyeti ise meçhule öteleniyor.

Adalet mi, atalet mi? Hali hazır çalışanlara bakış tarzı ve yaklaşım biçimi çok garip!..

O’da bambaşka bir ucube... Öngörülen kriterler objektif ve adil olmaktan uzak, ilâve zamlar arasında rabıta yok. En düşük hizmetli ve memurla, en yüksek arasındaki fark akıllara ziyan, tam bir ahlâki zaaf, adeta ayırma, bölme ve kayırmanın en alçakçası; Oysa aralarındaki tahsil, kıdem, ehliyet, liyakat farkı ne ki?.. Bu kadar haksız, insafsız, adaletsiz ve merhametsiz olmak “umur-u devlet, hükümet ve hikmet” olmanın şeref ve şânı ile bağdaşmamakta!.. 

Oysa hal ve hakikat; Hükmün adalet ile olmasını zorunlu kılar.

Peki, Adalet, hüküm, hikmet ve umur-u devlet bu işin neresinde?..

Tıpkı 2b, bedelli askerlik, ötv-kdv zulmü, ayarlama tür zam politikası, enflâsyon hesap usulü ve astronomik kârlarla yılı kapatan, kapitalist bankaların milletten, hak-adalet, hukuk ve emsallerine aykırı cebren tarh, tahsil; haksız ücret ve komisyon soygunları gibi!.. Şimdilerde ise; Yabancılara Milli Emlâk satışında mütekabiliyetin kaldırılacağına dair bir “vatana ihanet” organizasyon çalışması yapıldığı duyulmakta!..   

Adalet, 
hüküm ve hikmet yokluğu…

Bu tam bir iktidarsızlığın, yetersizlik ve yeteneksizliğin ispatı harbiyesi…

Başka bir şekilde anlatacak ve yorumlayacak olursak:  
Suça teşvik ve iştirak..   

Bu durumu, Serendip Altındal isimli bir Gazeteci-Yazar; Makalemizin esin kaynağı DİJİTAL KİMLİK adlı makalesinde “Ekonomik, politik, bilimsel (!), sanatsal, sportif, medyatik ve dinsel, özellikle de Amerikalı Vatikan imamı aracılığı ile dinler (!) arası diyalog masalıyla yamultulmuş (!) İslam modelli; Bütün araç ve gereçleriyle taarruza kalkmış ab+abd emperyalisti var bugün karşımızda. Dünkü emperyalist kafa yine aynı kafa, güncel heriflerse aynı haramilerin yeni sürümleri...” diyor!..

Kim bu zihniyet ve kişilikle vatandaşa “dijital kimlik” vermeyi kurabilir?...

Önce, ‘Milli Kimlik ve kadim kişiliksorununu halletmek gerekmez mi?!..
***
ESİN KAYNAĞI'NDAN YORUM VE KATKI:

Sayın Sınacı;
İçinde boğulmakta olduğumuz, artık şirazesinden çıkarılmış çarpık sisteme, cuk oturan ve can evinden vuran, güzel çalışmanızı kutluyor ve diğer paylaşımlarıma da hemen iletiyorum. Benimse ifade etmeye çalıştığım 'dijital kimlik', maalesef bizim dışımızda, 'küreselci sömürgecinin' hedeflediği ve tasarrufunda olan ulussuz, milletsiz 'tek dünya devleti' için öngördüğüdür.
 Bu bağlamda da, bizim gibi sömürge gördükleri devletlerde, tepemize yerleştirdikleri ajanları sayesinde, önemli merhalelerde kazandıklarını(!) düşünüyorlar - ki 70 milyon insanımızın dijital kimliğinin şu anda hack edilip, bütün dünyanın elinde olduğunu biliyoruz -. Ne var ki başımızda ki devşirmelerinden bir an evvel kurtulamazsak, Allah korusun ama bu sırtlanlar haklı da çıkabilirler. Bildiğiniz gibi, 'arap baharı' bölgeye yerleşti ve ilk esintieri de bize ulaştı.
 Selamlarımla birlikte esenlikler diliyorum. 
Sağlıcakla kalın ve aydınlatıcı çalışmalarınıza devam edin. İyi ki varsınız.

 Serendip Altındal