3 Ağustos 2016 Çarşamba

DUYURU: Üyelerimiz İçin 5 Önemli Konuda 5 DVD Seti Çıkardık ve Hizmetinize Sunduk. İşte Detaylar: “KÜRT SORUNU DOSYASI, Gerçek Demokrat: Mustafa Nevruz SINACI: “VATİKAN’IN KÜRTLERİ”

İSTİHBARAT ANALİZ "ÖZEL BÜRO” 02.08.2016 - "ÖZEL YAYIN" 
VATİKAN’IN KÜRTLERİ!..
Mustafa Nevruz SINACI
Ülkemizde Türk vatandaşı olarak yaşamını sürdüren ve fakat kendini “Kürt”, özellikle de “Alevi Kürt” olarak tanımlayan sayıları on binlere varan kişinin, aslında Ermeni ve Rum dönmesi kripto olduğu artık bilinmektedir. Bu kesimin karakteristik özelliği bilhassa manevi değer ve “Milli Devlet” fikrine karşı olmaları ve PKK’ya kol-kanat germeleri, akla gelen her türlü nam altında anarşi, bölücü terör ve tedhiş örgütlerine yardım ve yataklık faaliyetinde bulunmalarıdır.
Kurucu Önder Mustafa Kemâl Atatürk tarafından “dâhili bedhah” (gizli düşman) olarak tanımlanan “menfur iç mihraklar” işte bunlardır. Bunların mutlaka bir dış bağlantıları ve “Vatikan” dâhil bütün Hıristiyan ülke ve devletlerinde iştirakçileri, destekçileri, finansör ve işbirlikçileri (patronları) vardır. Şimdilerde AB’nin her köşe bucağından fışkıran bu kesim de “harici bedhahlar’dır.” Şimdi bazı örneklere bakalım:
VATİKAN’IN KÜRTLERİ!..
Aslında Vatikan’da Kürt falan yoktur. Tıpkı içerde olduğu gibi kendilerini bu lâfz (söylem) ile açıklayan ve tanımlayan sinsi düşmanlar, dönmeler ile bunların uzantı ve bağlantıları-piyonları vardır. İşte onlardan biri; Vatikan Kürtleri (!) kirli işler şirketi PKK’ya kol-kanat gerdiler. Nasıl mı?
Buyurun bakalım:
Terörist başı, bebek katili Apdullah Öcalan 1996’da Papa 2. Jean Paul’a çok özel bir mektup göndererek, "Ben Hıristiyanlığa Müslümanlıktan daha yakınım. Türkler Anadolu’daki Hıristiyanlığı yıkmış kişilerdir" diyerek yardım istedi.
Papa ise, "Kürt halkının trajedisini asla sessizlik içinde geçiştiremeyiz" cevabını verdi.
Vatikan’ın Adalet Bakanı konumundaki görevlisi Kardinal Renato Raffaele Martino, ise, Ekim 2007 tarihinde Türkiye ile Irak arasındaki sorunun çözümüne ilişkin önerilerini dile getirdiği bir açıklamasında, Kürtler için ayrı bir devlet imasında bulunmakta idi. Martino’nun "Vatikan, Irak-Türkiye arasındaki sorunun, kısa sürede barışçıl biçimde çözümlenmesinden yanadır. Çözümde Kürt halkının (!) ihtiyaçları da dikkate alınmalıdır. Zira Kürtlerin durumu dünyada eşi benzeri olmayan bir nitelik taşımaktadır: Ortada bir halk var, (?) ama bu halka tekabül eden bir devlet yok" şeklindeki sözleri, Vatikan’ın öteden beri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı terör örgütü PKK’yı destekler nitelikteki politikalarının bir yansımasıydı kuşkusuz. Zira “Ortada bir halk var, (?) ama bu halka tekabül eden bir devlet yok” biçiminde ifade edilen sözler; Alenen Türkiye Cumhuriyeti Devletinin iç işlerine suiniyetle, kasıt, art niyet, fesatlık ve hainlikle müdahale, tahrik ve düşman unsurları teşvik niteliği arz etmektedir.
BU BEYAN 
VE EYLEMLERE  KARŞI TÜRKİYE DIŞİŞLERİ’NİN AYMAZLIĞI
Türkiye’nin baskıları sonunda Suriye’den çıkmak zorunda kalan terörist başı Öcalan, İtalya’ya gittiğinde Vatikan, hem terör örgütüne hem de terör örgütünün başı bebek katiline sahip çıkarak bu desteğinin en somut örneğini sergiliyordu. Hürriyet Gazetesi’nin, 22 Kasım 1998 tarihli "Vatikan’dan teröre destek" başlıklı haberinde şu ifadelere yer veriliyordu:
"Katolik dünyasının ruhani merkezi olan Vatikan, Apo’ya sığınma hakkı verilmesine taraftar olduğunu bildirdi. (Sözde) Kürt (!) sorununun yalnızca Türkiye ve İtalya arasında bir mesele olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çeken Kardinal, bu sorunun bütün Avrupa’yı ilgilendiren uluslararası bir konu olduğunu vurguladı. Vatikan (Papalık=Babalık) bunun da ötesinde, Kürtçü ayrılıkçılığı kışkırtacak bir tavır sergiliyor. Doğu Kiliseleri Topluluğu sorumlusu Kardinal Achille Silvestrini, Hıristiyan Kilisenin Kürt toplumunun ulusal kimlik kazanmasına sempatiyle baktığını hatırlattı."
Şimdi sormak gerekir: Bölücü, tarafgir, taşeron, anarşi, terör ve tedhiş örgütü yanlısı tavrı ile dünya barışına darbe vuran bu, sözde papalık / babalık (katı-fanatik din devleti) nasıl muhatap alınır, neden hükümet tarafından şiddetle kınanmaz ve halâ niçin Türkiye Temsilciliği açık tutulur. Dahası “dinler arası diyalog” denilen akıllara ziyan sapıklık, İslâm karşıtı manyaklık konusunda niçin Papalık (babalık) ile işbirliği yapılır?
DİRENİŞ HAKKI!..
Vatikan’ın terör örgütüne ve onun bebek katili baş sorumlusuna verdiği desteğin, "dini" referansı sözde “Kurtuluş Teolojisi”dir. Misyoner çevrelere yıkıcı, bölücü ve ayrılıkçı akımlara destek vermek konusunda meşruiyet tanıyan bu teolojiyi, Papa VI. Paul’un sözleriyle anlatmak gerekiyor: (Hazreti Musa’nın adalet, sevgi, sabır ve barış dinini, anlamı: gasp, irtikap, hırsızlık, soygun ve vurgun olan “emperyalizm”in işkence aleti yapan) Papa şöyle diyor: "Bir halk barışçı direnişin hiçbir yarar sağlamadığı şekilde baskı altındaysa ve başka hiçbir barışçı direniş olanağı kalmamışsa, o zaman en son ihtimal olarak şiddetin kullanılabileceği direniş hakkı vardır."
PAPA’YA MEKTUP:
Roma’da bulunduğu zaman içerisinde kiliseler tarafından sahip çıkılan, aslen bir Ermeni Hıristiyan veya pagan olan terörist başı Öcalan’ın Papa’ya yazdığı iki ayrı mektup var. Papa 2. Jean Paul’ ün papalığı döneminde yazılan mektupta terörist başı, "Ben Hıristiyanlığa Müslümanlıktan daha yakınım. Türkler Anadolu’da ki Hıristiyanlığı yıkmış kişilerdir. Bize yardımcı olun" diyerek yardım istemiş, Vatikan da bunun üzerine, durumdan vazife çıkartmak suretiyle, heves-ihtiras ve memnuniyetle bazı girişimlerde bulunmuştu.
Bu ifade aynı zamanda bir itiraf mıdır? Değimlidir?..
Şimdi, lütfen hatırlayınız:
Başta Vatikan’daki yazılı ve görsel medya olmak üzere AB ülkelerindeki tüm yayın organları, mektubun yazıldığı 1996 tarihinden itibaren Türkiye’de TSK’ya karşı saldırgan bir tutum izlemeye başladı mı?, başlamadı mı? Bilhassa Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) yapısı ile “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” konusunda baskı ve dayatmalar oldu mu?, olmadı mı? İşin en ilginç ve enteresan tarafı: Türkiye’ye karşı, amansız bir düşmanlık, kin-kir kisvesi altında, hasetle başlatılan düşmanca karalama, korkunç yalan, kalleşçe iftira ve furya kampanyasını yürüten ise bizzat bugünkü Papa idi.
Papa 2. Jean Paul Ocak 1998’de diplomatik bir dille şu göndermeyi yapıyordu:
ETNİK AYRIŞTIRMA:
"İçinde bulunduğumuz günlerde herkesin dikkatini çeken ‘Kürt halkının trajedisini’ sessizlik içinde seyirci kalarak geçiştiremeyiz. Olağanüstü durumlarda mültecilere yönelik acil merhamet arzusu; Onların (sözde Kürtlerin) güvenli ve kabul edilebilir hayat şartları isteyen milyonlarca kardeşinin arayışını unutmamıza neden olmamalıdır."
Şimdi sorulur: Müslüman sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetinin asli-esas kurucu unsuru olan; Soyda ve boyda bir Kürt kardeşlerimize “merhamet duyguları içinde” karşı kin, nefret ve düşmanlık hisleri (tefrika) aşılama çabası içinde olan bu papa ve Vatikan; Acaba onların bütün Türk halkı ile aynı hakları, en rahat ve özgür biçimde kullandığından; Türkiye da kain Ermeni, Rum ve Yahudi (gayrimüslim) azınlıklar dâhil olmak üzere; Batı Trakya ve emsalleri ile kıyaslandığında en ileri düzeyde hak, hukuk, güvenlik ve huzura sahip bulunduklarından haberdar mıdır acaba!.. Dinler arası diyalog gibi, aşağılık bir sapıklığın misyoner ve kripto müdavimleri; Şeytanın ruhunu taşıdıkları halde, “kendilerini melekler gibi saf ve masum gösterme çabası içinde” bu insanlığa ibret, ders ve emsalsiz örnek Türk-İslâm medeniyetine karşı nisyan ile malûl, inadına hain ve nasıl kör domuz misali gafil olabilirler?
Dahası, bu sözde “din adamı” papalar Srebrenica soykırımı sırasında ne iş görürlerdi?
Ondan öncesi, Kıbrıs katliam, mezalim ve soykırımlarına neden müdahil olmadılar?
Ermenistan’ın Karabağ da sergilediği vahşet, zulüm ve soykırımı neden görmezler?
Çeçenistan da tam 480 yıldır süregelen ve içten içe süren insanlık dışı kin-kan katliam ve soykırımı niçin durdurmaya çalışmazlar? Düpedüz yalan-dolanla işgal edilen Irakta kadın erkek demeden her kese tecavüz eden, yaklaşık bir milyon kişinin kanına giren, canına kast eden; Uyduruk bir lejyon icat ederek Suriye’yi kana bulayan; 58.000 kişinin denizlerde boğulmasına, milyonlarca Suriyelinin yurdundan yuvasından kaçmasına, sığınmacı ve haymatlos durumuna düşmesine, sefil-perişan olmasına.,  3.5 milyon Ermeni asıllı Suriye vatandaşının, apaçık bir yalan olan “Kürt kisvesi” altında (Kürdistan’a koridor açmak uğruna) Türkiye’ye ihraç edilmesine., Yüz binlerce çocuğun aç, açıkta, öksüz ve yetim kalmasına., Sayıları milyonları bulan namuslu Suriyeli kadının fuhuş pazarına sürülmesine; Körpe bebekler ile kimsesiz, sahipsiz, takipsiz kalan masum ve müsemma çocukların “organ mafyası” eline terk edilmesi ve daha nice insanlık dışı işkence, mezalim ve vahşete çanak tutan; Dünyanın, 200 yıllık baş belâsı, yankesicisi, korsanı, haydut-u ABD’ye niçin karşı durmazlar da haçlı ruhu ile jenosit yapan evanjelistlere arka çıkarlar?
Prof. Dr. Nadim Macit’e göre, "arayış" tan bahseden Papa, her nedense bu coğrafyayı etnik ayrışma üzerinden parçalayan, çatışma hatları ve kanlı sınırlar oluşturan emperyalist Batılı devletlerden “nedense” hiç bahsetmiyordu.
PROF. DR. ERKAL, CARİTAS’A DİKKAT ÇEKTİ:
Konu hakkında Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal "Misyonerlik, zannedildiğinden farklı olarak siyasi hedefler gütmektedir" diyor. Misyonerliğin Anadolu’da Türk kimliğini ve milli devleti hedef aldığını söyleyen Erkal’a göre, siyasi ve dini boyutlu misyonerlik hareketleri yeni bir "Haçlı Saldırısı" olarak tanımlanmalı…
Yeni Dünya Düzeni aldatmacası ile bütün insanlık âlemini tehdit eden; Başta İlâh (din tüccarlığı) Silâh ve İlâç tacirlerinin emperyalist emellerine niçin engel olmayı düşünmezler. Bu konuda açıklamalarını sürdüren ve; Misyonerlerin, her tür insanî duyguları istismar ederek ve art niyetle kullanarak Hıristiyanlık propagandası yaptığını belirten Erkal, misyonerlerin asıl amacının "Mutlak Hıristiyanlaştırma" olmadığına da özellikle dikkat çekiyor. Erkal, "Önemli olan, insanları toplumuna ve kültürüne yabancılaştırma, paganlaştırma, milli-ilmi ve manevi değerlerini aşağılama, yozlaştırma, vatandaşlık, milli kimlik ve milli bilinci aşındırma ve maddi yönden tatmin etmektir.”
MİSYONERLİK:
Genellikle misyonerler şahitlik kelimesini kullanmaktadırlar.
Sözde kardeşlik adı altında ve dikkat çekmemek için ‘İsa Müslümanları’ yaratılmak istenmektedir" görüşünü dile getiriyor ve Vatikan bağlantılı Caritas isimli örgüte özellikle ve bilhassa dikkat çekiyor.
“Caritas’ın adı ilk kez 17 Ağustos 1999 yılında yaşanan büyük Marmara felaketinden sonra duyuldu. İnsani yardım adı altında sahte (muharref) İncil dağıttıkları öğrenilen bazı grupların, deprem nedeniyle kimsesiz kalan çocuklara da "sahip çıktıklarını" hatta sahiplenerek yurt dışına götürdükleri iddia edildi. Afet bölgesine gönüllüleriyle gelen sivil toplum örgütleri ve yardım kuruluşlarının belki de en önemlilerinden biri Caritas’tı.”
1897 yılında Almanya’nın Freiburg kentinde Katolik (fanatik) bir (sözde) insani yardım (aslında misyonerlik) örgütü!, olarak kurulan Caritas, pek çok ülkede aynı adla bağımsız yardım kuruluşları açmaya başladı. 1951 yılında papalığın öncülüğünde bir araya gelen 154 Katolik kuruluşu Caritas İnternationalis adıyla bir konfederasyon şekline dönüştü ve örgüt bütünüyle papanın emrine girdi.
Merkezi Vatikan’da Papalık sarayının içinde olan Caritas’ın başkanı, 1999 tarihinde bu göreve seçilen ve daha önce de Caritas Ortadoğu ve Caritas Lübnan’ın başkanlığını yürüten Yohana Fuad El Haci. Bu gün yüz binlerce misyoneriyle 198 ülkede faaliyet gösteren Caritas’ ın Türkiye’deki Vatikan Büyükelçiliği nezdinde Caritas Üniteleri Müdürlüğü’nü yürüten kişi ise geçtiğimiz günlerde İzmir’de bıçaklı saldırıya uğrayan Rahip Adriano Franchini idi.
MİSYONERLER ÖCALAN İLE AYNI DİLİ KULLANIYOR:
Türkiye’de (AB Müktesebatı gereği serbestçe) faaliyet gösteren Hıristiyan misyoner örgütlerinin temsilcileri özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya ziyaretlerde bulunarak oradaki halkla iletişim kurmaya çalışmaktadırlar. (Oysa başta Türkiye olmak üzere, hiç bir Müslüman ülke’nin Avrupa, Amerika veya her hangi bir devlette İslâm-ı tanıtmak ve insanları Allah(CC)’ın emrettiği biçimde İSLÂM’a davet etmek üzere İrşâd heyetleri, davetçiler veya buna mümasil, eski deyimle Dervişler göndermesi ve görevlendirmesi kesinlikle yasaktır. Türkiye’nin bu konuda mütekabiliyet ilkelerini işletmemesi de bütünüyle hükümetlerin başını tutmuş gizli bedhah, kripto ve sair insanlık düşmanı mazarrat yüzündendir..)  Yakın dönemde Milli Güvenlik Kurulu’na sunulan bir raporda, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne son bir yılda gelen ziyaretçilerin sayısının son 15 yıldaki ziyaretçiler kadar olduğu ve Türkiye’ye yönelik bu hareketlerin hepsinin belli bir merkezden (Papalık, PKK hamisi Fransa, Almanya ve diğer AB ülkelerinden) yönlendirildiğinin anlaşıldığı belirtiliyordu.
Bu zaman zarfında tırmanan anarşi, terör ve tedhiş hareketleri; Kaçakçılık, uyuşturucu imal, üretim, tarım ve ticareti de, yoğunlaşan bu ilgi ve kirli alâkanın doğal sonucu olsa gerektir. Bu arada, Karen Fog’un mektupları, mesajları ve menfur faaliyetlerini de bu bağlamda hatırlamak gerekir. Tabii ki, İnsan hakları, demokratikleşme ve açık toplum adına “küresel emperyalizm ve vahşi kapitalizme” ortam hazırlama gayretlerini sürdüren, insanlık, adalet, hakkaniyet ve evrensel hukuk, Türk ve İslâm düşmanı Soros’u da unutmamak gerek.
Analize devam edelim:
Terörist başının mektuplardaki sözleriyle, Türkiye’de misyonerlik faaliyetini sürdüren kişilerin sözlerinin birebir örtüştüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Nadim Macit, şunları söylüyor:
"Ülkemizde misyonerlik yapan kişiler şöyle derler:
‘Türkiye Devleti, Kürtler üzerinde baskı yapmaktadır.
Geçmişte Ermeniler, Süryaniler, Rumlar üzerinde soykırımı faaliyeti yaptılar. (büyük yalan, fütursuz iftira ve kalleş tuzaklar silsilesi)
Bunun benzerini şimdi Kürtlere yapmaktadırlar.
Türkiye Devleti, soykırımını sürdürmektedir.
Birçok masum Kürt kimliğini ve hakkını istemesinden dolayı öldürülmektedir.’
İki metin arasındaki benzerlik, bize, anarşi, terör ve tedhiş örgütünün gerçek yüzünü, esasında PAPA ve VATİKAN patronluğunda mezalim icra ettiklerini, bolca silâh tüketip, ilâh ticareti bağlamında vizyona konulan “kutsal (?) sürümü” yeterince tanımlamaktadır.
Acaba, hiç düşündünüz mü?
Batılı devletler (AB) ve kiliseler niçin PKK’yi destekliyorlar?
Yüzlerce cevap bulmak mümkün ise de; Bu sorunun açık ve net cevabı İtalyan Evanjelist Kiliseler Federasyonu Başkanı Domenico Maselli’nin şu sözünde gizlidir.
Maselli, der ki:
“Varlıklarını kabul etmeyen beş devlet arasında bölünmüş saygın (!) (burada kendini Kürt olarak tanımlayan ve fakat aslında Ermeni, Rum ve Yahudi dönmelerinden müteşekkil potansiyel hain kitleler hedef kitle durumunda ve konumundadır) Kürt halkının yazgısına kayıtsız kalamayız.”
Gerçekten kalamazlar.
Çünkü iki kutuplu dünya sisteminin çöküşünden sonra ortaya çıkan fiili durum, dünya dengelerini bozacak niteliktedir. Öyleyse Türkiye ile Türk dünyası arasında duvar örmek gerekir. İkisinin arasını tam anlamıyla kesmek için Ermenistan yetmez, bir de Kürdistan gerekiyor. Bütün mesele budur."
BUSH’LA 2003’TE ANTLAŞMA İMZALANDI:
Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal: "Teröristbaşının mektubundan sonra Papalığın Doğu Kiliseler Birliği Komisyonu’nun başı Achille Silvestrini bir açıklama yaparak Vatikan’ın PKK’yı ve onun lânetli başını alenen desteklediğini belirtti.
Rusya’da ise; Tarihi ve kadim Ortodoks Kilisesi’nin en hararetli taraftar ve savunucularından olan bir milletvekili bölücü başını Rusya’ya getirmek ve ona sığınma hakkı tanıtmak için var gücüyle çalıştı. Bu milletvekili aynı zamanda gizli bir tarikatın üyesi idi…
Tarikatın adı, ‘İstanbul Haçı’nın Egemen Askeri ve Hanedansal Tarikatı’.
Tarikatın başında yasal Bizans İmparatoru olduğu başta Rusya, ABD, İtalya, İngiltere ve Fransa mahkemeleri tarafından tevsik ve tasdik edilmiş olan Prens Henry Paleolog var.
İşte bu tarikatın başı Almanya’da PKK örgütüne destek veriyor ve el altından dağıtılan bildirilerinde aynen şöyle yazıyordu: “Türkiye’de boyunduruk (esaret) altında yaşayan siz Kürtleri çok yakında bu barbar boyunduruğundan kurtaracağız."
PAPA’NIN MİSYONU:
Mektup ile birlikte Ortodoks Papa’nın, Evangelist Bush ile bir anlaşma yaptığını ve bu anlaşma çerçevesinde, başta Irak’ın kuzeyindeki Kürtler olmak üzere, tüm coğrafyada etnik ırkçılık yapan Kürt nüfusunu koruma misyonunu üstlendiğini ifade eden Altındal, şu noktalara da vurgu yapıyor:
"Papa ben ‘Bush’u destekliyorum’ diyor.
Oysaki Bush evangelist yani Protestan. Bush ile 2003 yılında yapılmış bir anlaşması var. Bu anlaşma, Irak’ta bir Katolik kilisesi kurulmasını öngörmektedir. Amaç, Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri korumak ve Türkiye’deki Kürtlere yapılan (yapıldığı iddia edilen ve fakat bütünü yalan ve iftiradan ibaret olan) baskıları yerinde tespit etmekti. Bu kilise kuruldu, 2003 yılından itibaren faaliyete geçti ve Kürtleri koruma görevi Papalığa verildi. Şimdi de BOP çerçevesinde Rusya’ya ve Çin’e karşı ABD’nin yollarını açmaya çalışıyor, açıkları bu yönde. Papa’nın misyonu bu."
KİRLİ OYUN’UN SURİYE PERDESİ
Malum olduğu üzere, kirli oyunun Irak süreci büyük bir yalan üzerine başladı. Zekâ düzeyi çok düşük olduğu için diktatörlüğe soyunacak kadar aptal, İslâm’dan zerre miskal nasibi olmayan kâfir Saddam sayesinde Amerika; Kısa bir sürede Irak’ı hurdahaş etti. Ülke yerle bir oldu, can pazarına döndü. Kadın-Erkek herkese tecavüz edildi. Mal, can ve ırz güveliği kalmadı. Türkiye’nin gözünün içine bakıla/bakıla “Bir Buçuk milyonu aşkın Türkmen” gaz bombaları ve kalleşçe saldırılar sonucu telef edildi. Memleket tam anlamıyla tarumar oldu.
Akabinde Suriye, Mısır, Fas, Tunus ve Libya “Arap Baharı” nam, köpek domuzlarınca uydurulan sözde “kurtuluş hareketi”, esasta “sömürgecilere teslim” faciası ile sarsıldı.
Bunun yanı sıra deytın belâsına duçar Bosna-Hersek; Kaynayan kazan Kosova; Türk adalarını işgal edecek kadar şımartılan Yunanistan’da Türklere (Batı Trakya’da) uygulanan mezalim; Sudan, Nyanmar, Arakan, Doğu Türkistan (Çin-Uygur) ve buna benzer pek çok alanda Türk ve Müslümanlara dirlik vermeyen AB-D..
Özellikle Almanya’dan itibaren iyice tırmanan, hayâsızlaşan, alçalan ve azgınlaşan “Ermeni Soykırım” yalanı dâhil, “bütün kötülüklerin, şeytani örgütlerin, karanlık cinayetlerin ve kara kirli işlerin” arkasında papalık var.          
DOĞRU TARAFTAN FİRAR EDEN: ADALET, FAZİLET, HUKUK VE “DOĞRULUK”
Evet, işte bütün mesele budur.
Adına İslâm âlemi denilen coğrafyada; Dünya mafyalarının babası olan Papalığa at oynatacak ve cirit attıracak kadar kötülük, rüşvet, iltimas, suiistimal, yalan-dolan, sahtecilik, kalpazanlık ve her türünden, türlüsünden ahlâksızlığın vaki ve kain olması; Sinsi din tüccarları ve siyaset simsarlarının alan bulması; Bilumum sahte peygamber, dolandırıcı mehdi ve İngiliz İstihbaratı tarafından güdülen şeyh bozuntularının çokluğu; Kamu idaresi, adalet ahlâkı, umur-u Devlet ve fazilette zafiyet…
EĞER: En az, dünya Hıristiyanlarının bid’at, hurafe ve muharrefe sarıldıkları kadar; Başta Türk Milleti olmak üzere, bütün Dünya Müslümanları “Arı-duru, halis ve hakiki ve O, Yüce Peygamberin tevazu içinde yaşadığı orijinal İslâm’a sarılıp, sahip çıkmaz; Hakkaniyet, adalet ve hakikatle yaşamazlarsa…” Olacağı budur. 
Unutmayın!.. SİYASET FAZİLET; HÜKÜM HİKMET İLEDİR….      
BAK: https://istihbaratveanaliz.wordpress.com/2016/08/02/kurt-sorunu-dosyasi-mustafa-nevruz-sinaci-vatikanin-kurtleri/

2 Ağustos 2016 Salı

Milletle yüzleşmeye yüzü olmayan "korkaklar, fasıklar, münafıklar ve yalancılar" durumuna düşmek ne kötü!.. Srebrenitsa'da Katliam ve Soykırım, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL ile Başbakan Tansu ÇİLLER’in gözünün içine baka, baka “Türkiye'den ve Türklerden İntikam” çığlıkları atılarak yapıldı.

SREBRENİTSA SOYKIRIMI 21'İNCİ YILINDA
TÜRKİYE HÜKÜMETLERİ İÇİN BÜYÜK UTANÇ VE YÜZ KARASI!..
Srebrenitsa soykırımı 21’inci yılında "insanlık adına" büyük bir utanç, acı, elem ve ıstırapla anılıyor. Sözde "medeni dünya ve demokratik hukuk devletlerinin" gözü önünde vuku bulan, alçakça bir katliam ve insanlık suçu soykırımda yakınlarını kaybedenler yıllar geçmesine rağmen acılarının halâ taze, elem ve ıstıraplarının aynen katliam günündeki gibi olduğunu söylüyorlar.
Avrupa’da, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından en büyük insanlık trajedisi olarak kabul edilen ve 8 binden fazla, 10 bine yakın; Masum, müsemma, suçsuz, silâhsız, çaresiz ve korumasız Boşnak (Türk) Müslüman’ın katledildiği Srebrenitsa’daki vahşi soykırımın izleri, aradan geçen 21 yıla rağmen hala belirgin. 21 yıl geçmesine rağmen toplu mezarlardan hala kemikler çıkarılıyor. 2016’da bulunan insan kemikleri yapılan DNA testlerinden sonra 127 kişiye ait olduğu belirlendi. Kimlik tespiti yapılan cenazeler bugün Potoçari Anıt Mezarlığı’nda toprağa verilecek. 127 kişinin ardından kimliği belirlenen soykırım kurbanlarının sayısı 6 bin 504’e yükseldi. Yakınlarının kemiklerinin içinde olduğu tabutlara sarılan aileler acıyı ilk günkü tazeliğiyle yeniden yaşadı.
PEKİ SREBRENİTSA'DA NELER YAŞANDI?
“Çocukları Küçük Kurşunla Öldürürler Değil mi Anne!..”
Fikret Bila bir  köşe yazısında şu şekilde bahsetmiştir: "Sırbistan sınırına 10 km uzaklıkta bir Boşnak (Türk) şehri olan Srebrenica’da yaşayan, adını bilmediğimiz, acı, korku ve çaresizlik içinde, panikle kıvranan masum ve günahsız, saf ve korumasız bir çocuk sormuş bu soruyu annesine. Ardından da, ne yazık ki, 11 Temmuz 1995 tarihinde yapılan alçakça, kalleşçe, kahpece, acımasız, merhametsiz ve olabildiğince korkunç katliamda henüz 4 yaşındayken kancıkça öldürülmüş.” Bir çocuk tarafından söylenmiş bu söz, bu lânetli domuzlar tarafından yapılmış kalleşçe katliamın acısının boyutunu ortaya çıkarıyor değil mi? Onlar için Türkiye, Türk uçakları ve Türk Askeri, sonuna kadar ümitle bekledikleri ve asla ümitlerini kesmedikleri "mutlaka gelip kendilerini kurtaracağından emin oldukları" bir efsane, fazilet abidesi, iyilik ve adalet timsali idi!.. Ama olmadı ve o masumlar inançlarının, ümitlerinin ve tertemiz hayallerinin kurbanı oldular; İlgisiz, alâkasız ve lâkayt kalan Türkiye'nin zaaf ve ataletle, nisyan ile malul dönem yöneticileri yüzünden...
14 YAŞ ÜSTÜ 8372 (gerçek rakam 10.000 civarındadır) BOSNA'LI ERKEK ORMANDA TOPLU OLARAK KATLEDİLDİ 
Birleşmiş Milletler'in güvenli bölge ilan ettiği Srebrenitsa'yı 11 Temmuz 1995'te işgal eden savaş dönemindeki Bosnalı Sırpların askeri lideri Ratko Mladiç komutasındaki birlikler, BM bünyesinde görev yapan Hollandalı birliklere sığınan 14 yaş üstü Boşnak erkekleri, götürdükleri ormanlık alanlarda katlederek Avrupa'nın 2. Dünya Savaşı'ndan sonra yaşadığı en büyük soykırımı gerçekleştirmişti. (Son yılların TÜRK DÜŞMANLIĞI kaynaklı ve ÖÇ ALMA; İNTİKAM VE KATLİAM dayanaklı kalkışması esnasında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı: (1993 – 2000) Süleyman DEMİREL., Başbakanı ise: (25 Haziran 1993 – 06 Mart 1996) Tansu ÇİLLER’dir. Bütün çağrılara, bildirim ve yalvarmalara rağmen Süleyman Demirel ve Tansu Çiller ilgisiz, duyarsız ve kayıtsız kaldılar. Oysa BM nezdinde veya doğrudan bir müdahale ile bu soykırım def edilebilirdi…) Toplam 8372 Boşnak erkeğin katledildiği Srebrenitsa'nın acısı aradan 20 yıl geçmesine rağmen dinmedi
SREBRENİTSA'NIN ACISI ARADAN 20 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN DİNMEDİ
II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı "Srebrenitsa Katliamı", II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olarak kayıtlara geçti. 11 Temmuz 1995 günü General Ratko Mladic komutasındaki Sırplar Birleşmiş Milletler’in koruması altındaki kente hiç zorlanmadan girdi. Sırplar, genç yaşlı demeden Boşnak erkekleri yollarda, dağlarda vahşice öldürdü. Sırp askerler cesetlerin kimlikleri tespit edilmesin diye cesetleri parçalayarak toplu mezarlara gömdü. Hayvanların parçaladığı insan vücudundan organlar ormanın her yerine dağılmıştı Bosnalı fotoğrafçı Tarık Samarah Srebrenitsa Katliamı’nda yaşananları fotoğraflarla tekrar insanlığa hatırlatıyor: “1992-1995 savaşını kuşatma altındaki Saraybosna’da geçirdikten sonra Bosna’nın doğusuna gittim. Saraybosna’da her gün masum sivillerin öldürülmesine tanık olsam da, doğu Bosna dağlarında beni bekleyen görüntülere kesinlikle hazırlıklı değildim.” Tarık Samarah, katliamın diğer insanlara anlatılması gerektiğinin farkına varır: “Hayvanların parçaladığı insan vücudundan organlar ormanın her yerine dağılmıştı. O anda sadece gözlemci olmamam gerektiğini zira böyle bir katliama şahit bir kişinin bilgili ve sorumlu tanık olması gerektiğini anladım.”
YORUM VE KATKI:
Ölenler, "diri göründükleri halde, aslında bedenen, asaleten ve ruhen çürümüş, çökmüş, insaf, insanlık, merhamet ve ahde vefa duygularını yitirmiş kadavralar yüzünden" öldü gitti. 
Geriye; Sevenlerinin her gün tuttukları yas, ta yüreklerinde hissettikleri elem, ıstırap ve acı kaldı;
Nisyan ile malûl ve lânetli mahluklar elinde mahkûm dünya’ya ise yılda bir yarım yamalak hatırlamak; İnsanlığa da 4 yaşında ölümle kucaklaşan bir yavrunun ölmeden önce annesine sorduğu insan olanların yüreğini parçalaması ve her an hatırlanması gereken şu sözleri kaldı:
“Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi Anne?”
Can alanların, can yakanların; kişisel hırsları uğruna ölümlere sebep olanların; olanlara  üzülmeyenlerin; ders almayanların topunun hak ettikleri sonu bu dünya da yaşamaları dileğiyle.. (Aydoğan Kekevi 12.Temmuz.2016)
***
KATLİAMA GÖZ YUMAN HOLLANDALI ASKERLERE ÖDÜL
(ANKA; 05 Aralık 2006)
Bosna Savaşı’nın en kanlı olayı olan Srebrenica'da 8 bin Boşnak'ın katledilmesine göz yuman Hollandalı askerler (müdahale ederek bu alçaklığı bir şekilde durdurmaları, önlemeleri veya berhava etmeleri mümkün iken; Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER (16 Mayıs 2000 – 28 Ağustos 2007) ve Başbakan Recep Tayip ERDOĞAN (14 Mart 2003 – 28 Ağustos 2014) bu vahşet, alçaklık ve Vandallık karşısında sessiz, ilgisiz ve kayıtsız kadılar.,) ödüllendirildi. Sivil halkı korumakla görevlendirilen ancak 8 bin sivilin öldürüldüğü olaylara karşı herhangi bir eylemde bulunmayan Hollandalı askerlere “hizmetlerinden” dolayı devlet nişanı verildi. Hollandalı askerlerin ödül töreninde bir konuşma yapan Hollanda Savunma Bakanı Henk Kamp, Hollandalı askerleri suçlamanın doğru olmadığını savundu. Kamp, Hollandalı askerlerin hem yeterince silâh ve ekipmandan yoksun hem de yetkilerinin yetersiz olduğunu öne sürdü.
NE OLMUŞTU
Srebrenica, Yugoslavya’nın dağılışı sırasında başlayan ve üç yıl süren Bosna Savaşı sırasında Birleşmiş Milletler tarafından “Güvenli Bölge” ilan edilmişti. Bunun üzerine binlerce sivil Boşnak BM tarafından korunmak üzere yanlarındaki az sayıdaki silahı da teslim ederek Hollandalı askerlerin kontrolündeki akü fabrikası bölgesine sığınmıştı. Ancak Sırp Komutan Ratko Mladiç’in emrindeki askerler Srebrenica bölgesini kuşatıp Hollandalı askerlerden BM’ye sığınan sivilleri Sırp askerlerine teslim etmelerini istemişti. Hollandalı askerlerin Boşnakları teslim etmesi üzerine erkeklerle kadınları ayıran Sırp birlikleri 8 bin Boşnak sivili katletmişti.
MLADİÇ HOLLANDALI KOMUTANLA DALGA GEÇMİŞTİ
Kuşatma sırasında Mladiç ile Hollandalı komutan arasında yaşanan konuşmanın görüntüleri daha sonra başka Boşnak televizyonları olmak üzere pek çok ülkede yayınlanmıştı. Görüntülerde Mladiç’in, sigara ikram ettiği Hollandalı komutan sigara ikramı karşısında duraksayınca Sırp generalin Hollandalı karşıtıyla, “Korkma bu içtiğin son sigara olmayacak” şeklinde dalga geçtiği görülüyordu. Bir başka sahnede de Mladiç, askerine kendi dilinde bir şeyler söyleyen Hollandalı komutanı azarlayarak, “Burada iki resmi dil var, Sırpça ve İngilizce. Başka bir dilde konuşamazsın” diyordu. Aynı görüntülerde Hollandalı bir askerin, “Ben bağımsız bir Sırp televizyon kanalından geliyorum, burada neler oluyor” diye sorarak kendisine mikrofon uzatan kameramana, “Burada nelerin olduğunu biliyorsun” şeklinde cevap vermesi dikkat çekmişti. Srebrenica soykırımının yaşanmasının 6 yıl ardında, Hollanda Hükümeti, soykırımda kendilerinin de sorumluluğu olduğunu kabul ederek 2001 yılında istifa etmişti. Sırp Komutan Ratko Mladiç ve Bosnalı Sırp yönetici Radovan Karadziç, Srebrenica soykırımda savaş suçu işledikleri gerekçesiyle halen Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi tarafından aranıyor.
TÜRKİYE’DEKİ BALKAN GÖÇMENLERİ DE TEPKİLİ
Hollanda’nın Srebenica’da görev yapan (köpek domuzlarını) askerlerini ödüllendirmesi (İnsanlık düşmanı, dumura uğramış, dejenere ve deforme hayvan altı yaratıklar tarafından değil) Türkiye’de bir takım, insani, tarihi, insani ve milli değerlerini yaşayan halk arasında tepki çekti. Türkiye’deki Balkan Göçmenleri, internet ve e-mail listeleri üzerinde başlattıkları kampanyalarla bütün üyelerini Hollanda’yı protesto etmeye çağırdı. (Haber: Mustafa Nevruz Sınacı - Kaynak: http://ulusalhaber-zekeriyatumer.blogspot.com.tr/2016/07/srebrenitsada-katliam-ve-soykrm-turkiye.html)

23 Ocak 2016 Cumartesi

SELÂM; HER İNSAN BİR DEVLETTİR “DEVLET İNSAN İÇİN VARDIR”

HER İNSAN BİR DEVLETTİR
“DEVLET İNSAN İÇİN VARDIR”
Mustafa Nevruz SINACI
TBMM ve MİLLET-VEKİLLİĞİ
Türk milletinin kadim medeniyeti, milli kültür ve siyaset biliminde “medeni siyaset” denilen milli siyaset geleneğinin öznesi insan’dır. Buna göre: Evrende var olan her şey insan içindir. Şu hale nazaran, gerçekte her insan; Kâinatın atom’u ve bir “merkez varlık” sıfatıyla “nevi-i şahsına münhasır” devlettir ve kurumsal devlet “bu insan” için vardır. Dolayısıyla, bir takım kötü tohum ürünü, suiniyet sahibi, sureti haktan görünen insanlık düşmanlarının iddia ve iftira ettikleri gibi; Türk-İslâm ortak sentezi ve kadim geleneğinde, kesinlikle devlet değil; Sadece ve yalnızca “İNSAN” kutsaldır.
Medeni siyasette İnsan; Dilediği dine inanmakta ya da inanmamakta serbest, yani lâik ve fakat “suç işleme özgürlüğüne” sahip değildir. Devlet cihazı olarak adlandırılan “hüküm ve hikmet” merciininse tek ve yegâne umdesi adalettir. Adalet, her şeye egemen RAB olan, yüce yaratıcı ALLAH (cc)’ın emir ve yasaklarına aykırı olamaz. Çünkü evrensel adalet ilâhi kanun, kuram, kural ve objektif ilkelerden ibaret olup; Âdetullahtır. Âdetullah ise, Allah'ın kanunu, (kuralı, kaidesi) yaratıcının sünneti anlamı ve önem derecesinde demektir ki, buna da Sünnetullah denir.        
Hakikatte insan, Yüce Yaratıcının Halifesi;
Yani yeryüzündeki vekilidir.
İnsan’ın şahsında, bütün mükevvenat (varlıklar, canlı-cansız her şey, yaratılmışların tamamı) tekevvün (vücut bulan, meydana gelen, şekillenen, var olan) eder. Yani; Hazreti Yunus Emre’nin “yaratılanı seveceksin, yaratandan ötürü” sözü, esaslı bir kuram, Güçlü bir öz’dür; İnsan denilen özne’nin açılımı, anlamı: Özelde ins, ünsiyet, meşveret ve muhabbet; Genelde ufuk ve felsefesidir. Mikro kozmos (küçük evren) bağlamında İnsan; Adalet ahlâkı, fazilet, kavram ve fiilde hak-hukuk üzerine kaimdir. 
Adalet, fazilet, hakkaniyet ve evrensel hukuk’a teslimiyet dâhilinde “ilkeli, namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu, soylu ve üretken (yapıcı/yaratıcı/mucit/keşşaf) ” bir hayat sürmeyen mahlûklar “insan” olarak kabul ve telâkki edilemez. Bu nedenle İnsan ve İslâm barış, anlayış ve (evrensel yasaya) teslim kök’ünden gelir. Yani İnsan’ın yaşamı süresince görevi “evrensel adalet ve küresel barış” yasalarına uymak; Doğrudan ve aracısız olarak birey tarafından tayin ve tespit edilen, seçilen hükümetlerin (devletin) görevi:, Hâkim ve hükümran, sorumlu olduğu alanda evrensel adaletin, tam bir eşitlikle uygulanmasını (İnsan hakları, adalet, hukuk, yaşam boyutunda eşitlik ve kalıcı/sürekli barışı) sağlamaktır…
TÜRK SİYASET GELENEĞİ
İşte Türk siyaset geleneği, diğer bir deyişle “medeni ve/veya milli siyaset” bu manâ ve muhtevadan ibarettir. Dolayısıyla, kendine özgü, geleneksel tarihi karakteri, kadim ve orijinal yapısı nedeniyle, Cumhuriyet dönemi itibarıyla buna: Türk İnkılâbı denilmiştir. Türk İnkılâbı: 1700 yılından itibaren giderek yozlaşan, çürüyen, dejenere edilen; Türk-İslâm kültürü, siyaset ahlâkı ve medeniyetini önce durduran, duraklatan, müteakiben 200 yılda çökerten menfur bir süreci durduran, soylu bir “öze dönüş” (aslına rücu) hareketidir. (sistemde ‘devrim’ sözcüğü yoktur.) Umarım; Hakikatten gafil, açılım, sulta, cunta, dikta, vesayet gibi güdüm heveslileri bu hakikatleri dikkatle okur ve doğru algılarlar!…
TÜRK İNKİLABININ YÖNETİM İLKELERİ:
01- Türk milletinin idare şekli “kuvvetler birliği” esasına dayanır. Egemenlik birdir ve kayıtsız şartsız milletindir. Büyük Millet Meclisi, Türk milleti adına egemenlik hakkını kullanır. Yasama ve yürütme yetkisi TBMM’nde toplanır. Meclis yasama yetkisini bizzat kullanır. Yürütme yetkisini kendi arasından seçeceği Cumhurbaşkanı ile onun tayin edeceği Bakanlar Kurulu’na bırakır. Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri tarafsız, mutlak adaletli ve bağımsızdır. (Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1935-Ulus Gazetesi)
02- Efendiler, uzmanlarca bilinen bir gerçektir ki, kanun koyucular (Milletvekilleri) bir takım seçkin özelliklere sahip olmak mecburiyetindedirler. O özelliklerden birincisi şudur: “Kanun teklif eden, kanun yapan, kanun koyan bir insan, insanlığın bütün hislerini, bütün ihtiraslarını herkesten daha çok anlamalı ve bilmelidir. Fakat nefsini herkesten fazla ve tamamen, bütün kapsamı ile bunlardan korumak kudret ve kabiliyetine sahip olmalıdır.” Bu seçkin özelliğe sahip olmayan insanlar, toplum için kanun yapmak (vekil olmak) hak ve yetkisinden men edilir. Çünkü Kanunlar hislere dayanarak ve uyularak yapılamaz. (1921-Söylev ve Demeçler, Cilt: 1 Sayfa: 193 + Atatürk’ü Anlamak, Behzat Şaşal, Anayurt-2004)
03- Milletvekili sıfatıyla vazife, salâhiyet ve sorumluluk mevkiinde beraber çalışacağımız arkadaşlarımızın geçen tecrübelerden de yararlanarak vazifelerini eksiksiz yapacaklarını ve özellikle:, “Milletvekilliği’nin, her tür düşünceden daha önemli, haysiyetli ve şerefli (vicdanı hür, irfanı hür ve nevi-i şahsına özgür) bir millet vekâleti” olduğunu ve bunun, resmi ve özel hayatta bile birçok manevi (sorumlulukları) ve belirli külfetleri bulunduğunu göz önünden uzak tutmayacaklarını kuvvetle ümit ederim. (1927-Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Mustafa Kemal Atatürk, TİTE-Yay. Nimet Arsan)
04- İçinizde memleketi ve milleti en çok seven, aklına, ilmine, anlayışına, vicdanına en çok güvendiğiniz; Namuslu ve dürüst insanları (milletvekili) seçiniz. Bu sayede Meclis sizin arzularınızı yapmaya, lâyık olduğunuz refahı sağlama gücüne sahip olacaktır., Açık ve sağlıklı düşünmek, açık (saydam/şeffaf) ve tutarlı hareket etmek, bu suretle Türk’ün yüksek siyasi müessesesi, Cumhuriyeti yükseltmek... Bu görüşleri tartışanlar, asla, birbirine karşı değillerdir. Önemli olan bu görüşlerin başarılı olmasıdır. Milletin, hatalardan korunması için tek sağlıklı çözüm: Düşünce ve yaptığı işleriyle milletin güvenini kazanmış, siyasi bir partinin seçimde millete yol göstermesidir. (1927-Nutuk, Cilt: 2-1960)
05- İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir. Demokrasi, milli egemenlik prensibinin esasıdır. Gerçekte, idare edenler “millet adına” egemenlik kullanırlar. O halde, devlette idare edenler demokrat olmalıdır. Hükümet prensibi de, adalet sevgisini ve ahlâk fikrini gerektirir. Zira Cumhuriyet ve Demokrasi memleket aşkıdır. Millet aşkıdır. Aynı zamanda, babalık ve Analıktır. Hükümetlerin öncelikli görevi: Kişisel hürriyetlerin sağlanması, adalet ve barışın sürekli kılınmasıdır. (M. Kemal Atatürk)
06- Devlet adamı gelecek kuşakları düşünen (yüksek ahlâk, ilim, adalet, basiret ve beka sahibi) kişidir. Politikacı ise; Gelecek seçimleri düşünen (hırs ve ihtirasına zebun) kişi olarak tarif edilir. (Uğur, İsmet İnönü, s. 9-10)
07- “…bu yazılmamış olan ve milletin şuurunda yaşayan (evrensel adalet, milli kültür, medeni siyaset ve küresel barışa dair) kanunlara riayet etmeyen her meclis, her müessese ve her örgüt, nihayet dayandığı kanunların kendilerini müdafaa etmediğini görmeye mahkûm oluyorlar, olacaktır…” (Uğur, İsmet İnönü, s. 31-32)
08- Bir kanun kabul edilirken her birimiz şu veya bu fikirde bulunabilir, mücadele ederiz. O idareden sonra iktidarlar da değişir. Onu yapmış olanlar gider, biz geliriz, başkası gelir. Her mesuliyet alan adam, ondan evvelki hükümetin çıkardığı kanuna güvenerek işini, sermayesini getirmiş olanların, kendilerine kanunla temin ettirilmiş olan bütün haklardan endişe etmeksizin istifade etmeleri şarttır. Petrol kanunu mevcuttur. Mevcut olduğu gibi tatbik edilecektir. Yabancı sermaye ile kim memleketimize gelmişse emniyettedir. (Mehmet Turgut, Siyasetten Sahneler, B.Yay-1991 s.61)
09- Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsü mübalâatsızlığa (saygısızlığa) asla gelmez. Ben bu kürsüye her çıkışımda onun mehabetini (yüceliğini), Meclisin büyüklüğünü ve ehemniyetini duyarım. (Bilsel, İsmet İnönü: Büyük Devlet Reisi, s.ıv) “Vekillerin de, reis-i devletin de, herkesin de harekâtı, hattâ vaatları, hattâ retleri kanun, vazife, ahlâk kuyuduyla (kaydıyla, sınırları ile) çerçevelidir.” (İsmet İnönü’nün TBMM’ de Konuşmaları, 1920-1938, s.279) “Hürriyet, fakat anarşi değil, disiplin, fakat cebir değildi ve Meclis görüşmelerinde söz alanlar bu ilkeye özen göstermeliydiler. (Asım Us’un Hatıra Notları: 1930’dan 1950 Yılına Kadar Atatürk ve İsmet İnönü Devirlerine Ait Seçme Fıkralar, s.331)
10- Meclisin, müzakerelerinde özgürlükle (kürsü masuniyeti ile sınırlı) sorumluluk arasında bir denge kurulmalıdır. Müzakerelerde, anarşiye gitmeyecek surette serbesti, cebre gitmeyecek surette disiplin olması gerekir. (Asım Us, Hatıra Notları, 1930’dan 1950 Yılına Kadar Atatürk ve İnönü Dönemine Ait Seçme Fıkralar, s.331) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin irşadından (öğreteceklerinden) istifade etmeli, hele onun salahiyetine çok dikkat ve riayet etmelidir. (İsmet İnönü’nün TBMM Konuşmaları, 1939 -1960, s. 124) Ordu ile millet arasında yakın duyguların beslenmesinde en tesirli örnek, TBMM ve üyelerinin davranışlarıdır. Meclisimizin orduya karşı tutumlarında büyük bir ilerleme olduğunu sevinçle kaydedebiliriz. (1960 sonrası) Geçmiş fırtınaların yanlış tefsirleri önemli ölçüde unutulmaktadır. Ordunun şerefini korumakta dikkatli olmak, ordu için en besleyici gıdadır. Buna karşı ordudan, millet savunmasında ödevinin ehliyetlisi olmak, milletin istediği tek karşılıktır. (İsmet İnönü., TBMM Konuşmaları, 1961-1973, s. 806-807) “... Ordu temizdir, ordu hiçbir vesile ile memleketine zarar getirecek bir harekete vasıta kılınamaz. Türk ordusunun geleneği budur. Bunu daima ispatlamıştır. Türk ordusunun, milletin istemediği bir harekette bir sergüzeştçinin peşinde gittiğini kimse görmemiştir. (Age., s. 428)
KISSA’DAN HİSSE:
Bu kurallar, Cumhuriyet’i taşıyan; demokrasi, adalet, insan hakları ve hukuku ebed-müddet kılan ilk’ler; Temeller ve binlerce yıllık devlet geleneğimizin miyarı (ölçüsü, kriteri) ve çimentolarıdır. Milletin Vekilleri & tüm yetki ve sorumluluk sahipleri; Devleti İdareye lâyık, halkın itimadına mazhar; Kıdem, ehliyet ve liyakat sahibi, “namuslu, dürüst, üretken, ilkeli, adil, onurlu ve sorumlu” olmak zorundadırlar. Yukarıdaki ilkeler devlette yürürlükte, hükümette hâkim ve hükümran değilse!.. "Şark kurnazlığı, dönme ve devşirmelerin Bizans oyunları ile kifayetsiz muhteris bedhahların icraya çöreklenmiş ve siyaset fazilet olmaktan çıkmış demektir." Böyle bir şeamette Meclis tefessüh etmiş (çürümüş / bozulmuş / yozlaşmış); hükümetler acze düşmüş; demokrasi dumura uğramış; Yargı, adalet, hukuk, emnniyet / güvenlik ve denetim ‘tarafsızlık ve bağımsızlığını” yitirmiş demektir!.

15 Ağustos 2015 Cumartesi

ABD’li Yahudi, Bankacı David Rockefeller; Mustafa Nevruz SINACI

ABD’li Yahudi, Bankacı David Rockefeller
Mustafa Nevruz SINACI
Piyasada dolaşan kitaplar, dergiler ve sair yayınlar ile özellikle, adına Sosyal Medya dediğimiz internet ortamında aylardır sürekli manipüle edilen bir dizi yazı. Yazıda, kesinlikle kabulü mümkün olmayan ve ekseri yalan pek çok iddia ve ileri sürümler var. Ülkemizde hain, dönme-devşirme, kripto güruhunun tavan yaptığı bu günlerde; Tarih boyunca Türk, İnsanlık ve Müslüman düşmanlarının sistematik yalan, iftira, furya ve kurgularını araştırıyorum..
Bu meyanda, Cumhuriyetten beri dâhili bedhahlar tarafından, her daim Türk dostu gibi gösterilmeye çabalanan Arnold Joseph Toynbee’ye ait olduğu sabit, Türk düşmanlığını teşvik amacıyla nifak tohumu ekme amaçlı “bilgi not”ları incelerken; (veriler ayrı bir makale halinde yayınlanmıştır.) Ancak, Arnold Toynbee hakkında her yaptığım konu, içerik, anlam ve başlık taramasında karşıma: “ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller’in, “son yüzyılın en büyük itirafları” adlı, (muhtemelen ısmarlama) çok yaygın bir metinle karşılaştım.
Sonradan tespit ettiğim onlarca benzeri gibi, Arnold Joseph Toynbee, evveli, ahiri ve bütün zamanlar içinde; Özellikle papalık & babalık tandanslı vicdan yoksunu, kiralık beyin güruhu tarafından ekilen, kin, kan, sözde intikam ve nifak tohumlarının adeta gerçekleştiği yahut da sistemli olarak gerçekleştirildiği intibaını veren; Ustalıklı yalan, nitelikli sahtekârlık, siyaset mühendisliği ile komplo teorisi üreticiliği tezgâhında mamul bu itirafnameyi buldum ve “insanlık adına derin bir utancın haykırışı” olan sözde itirafı büyük bir dikkatle inceledim. 
Burada gördüğüm ve bütün Türk Milletinin de bilhassa görmesini, bilmesini istediğim hadise şudur: Biz, zamane Türkleri hariç olmak üzere, bütün dünya aydınları, bilim insanları ve kanaat önderleri emindirler ki; Türk milleti cevheri aslisi çok yüksek-hars olarak asil, aziz; Gerçekte âlim, adil, akil, mucit, keşşaf ve muktedir bir millettir. Adaletin hamisi, medeniyetin banisi; Küresel barış, Evrensel hukuk, huzur, eşitlik, emniyet ve güven ikliminin tarafsız, adil ve yegâne mimarı Türk Milleti’dir. İnsanlık, başta yazı-harf ve rakam olmak üzere; Başlangıç itibarıyla her iyi, doğru ve mükemmelin Türk’lere ait olduğunun farkındadırlar ve iyi bilirler!
Ancak, bencil, emperyalist, hırsız, yolsuz, sömürgeci ve haramzade batı; Ateist, Pagan ve Musevilik ile İseviliği fütursuzca tahrif eden güruh bu ilmî gerçeğin (bir zamanlar bilindiği halde) şimdi asla bilinmesini istememektedir. İşte, tarihi büyük bekraund’unu Türklerle savaş olarak tasarlayan, batı sürgünü ABD ile bizatihi vahşi batının kompleksi korkusu ve meş’um hırs ve ihtirasının odak noktası budur. Kirli batıyla vahşi uzantıları, Türk milleti ve Müslüman âleme karşı, inanılmaz bir aşağılık kompleksi içinde kıvranmakta; Bunun doğal sonucu olarak da, öncelikle Türk, buna paralel olarak da İslâm âlemini rahat bırakmamaktalar. Son 10 yılda, 12 milyon civarında Müslüman’ın alçakça katledilmesi, en zalim soykırımlar, katliam, tehcir, akıl almaz eziyet, zulüm, baskı, tasallut ve işkencelerin nedeni budur.
Bu gün 500 milyon dolayındaki Türk dünyası’nın 430 milyonu esirdir. Sözde özgür ve bağımsız, hür ve hükümran sanılan; Başta Azerbaycan olmak üzere, hiçbir Türk Cumhuriyeti ile akraba topluluğu maalesef özgür değil!.. Rusya ve Çin’in lânetli, baskısı, takip, tasallut ve sömürüsü altında, en son KIRIM aynı mâkus akıbete maruz kalmıştır. Oysa Ukrayna çekildiği an Türk Bayrağı asılması hukuk-u düvel (uluslar arası kabul görmüş anlaşma) uyarı hakkımız olan, Türk ve Müslüman Kırım’a (Küçük Kaynarca Antlaşması imkân verdiği halde) cesaret gösterilip Türk Bayrağı asılamamıştır. Bu büyük bir utançtır, ayıptır, Rusya korkusudur.
Balkanlardaki rezillikler saymakla bitmez. Bosna Hersekte, dönemin hain dönmeleri ile Kürt kisvesine bürünmüş taşnak/hınçak uşakları tarafından onay verilen daytın anlaşması icabı Boşnaklar perişandır. Güvenlikten vareste, huzursuz, gerilim ve tedirginlik içindedirler. Çin mezalimi Doğu Türkistanlı kardeşlerimize kan kustururken, dibimizdeki kötü Yunanistan Türk azınlığa her türlü domuzluğu yapmakta, Bulgaristan ise Türklerle oyun oynamaktadır.
Afrika’nın büyük bir bölümünde Müslümanların maruz kaldığı vahşi saldırılar, açlık, yokluk ve yoksulluk; İntikam, katliam, Müslüman etlerinin pişirilip çarşı/Pazar kebap yapılıp satılması; Myanmar/Arakan alçaklığı, (sözde) Müslüman Ülke sanılan devletlerin alçaklığıdır.   
İşte, bu nedenle mezkür metni: “Âlemlere ibret olsun, velev ki, Türk milleti okusun kendine gelsin uyansın”; İdrak mekanizması açılsın, iman-iz’an ve şuur zaviyesinde, gönül ve göz aynasında halini görsün, “akıl edip düşünsün” diye yayınlamayı, yaymayı ve paylaşmayı düşündüm. Bu sunum bana aittir. Ancak aşağıdaki metin bire bir kaynağından alındığı gibidir.       
“Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler..
İşte David Rockefeller’in söyledikleri:
TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA
“MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK
(MNS: Bu külliyen uydurma, yalan ve iftiradır. Zira Marshal yardımı CHP zamanında başladı. İlk defa CHP, Chp başkanı ve Cumhurbaşkanı İ. İnönü tarafından 1947 ve 1948 yıllarında resmen alınıp fiilen kullanılmaya başlandı. Ayrıca, İncirlik Üssü tahsisi; Milli Eğitim’in (ABD) teslimi dâhil olmak üzere en ağır, onursuz ve sorumsuz anlaşmalar yapıldı. Dolayısıyla Amerika’nın Türkiye’ye el atması Menderes yoluyla ve marifetiyle değildir; Tam tersine İsmet İnönü ve CHP yoluyladır.. Kaldı ki, C. Bayar, A. Menderes ve arkadaşları öncülüğündeki DP’nin iktidara gelmesinde, mezkür belgede iddia olunduğu biçimde Amerika’nın hiçbir surette dahli, ilgi ve katkısı yoktur.)
Meselâ Türkiye’yi ele alalım.
Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır.
1950’lerde ülke yönetimine bizim desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı.
Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı.
Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu.
Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu.
Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece Celâl Bayar kurtuldu, çünkü bir Mason’du ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.
1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI
(MNS: Bu, tam anlamıyla KUYRUKLU BİR YALANDIR. Şerefli Türk Milleti ve dönemin Milli Ordusuna yapılmış iğrenç bir iftiradır. Zira malum ve mezkür müdahale öncesi günde onlarca bomba patlar, baskın, isyan ve kurtarılmış bölge savaşları yapılır ve ortalama 25-30 vatandaşımız cinayet, kalleş saldırı, intikam ve katliamların kurbanı olurdu. Dolayısıyla 12 Eylül; Onurlu-sorumlu, şerefli ve şanlı Türk Ordusunun “silsile-i meratibe” uygun olarak; Hak, adalet, vazife şuuru ve hukukun içinde müdahale ederek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sahip çıkmasından; İhanet şebekelerinin tasallutundan ve hain siyasetin ihanetinden kurtarmaktan ibaret meşru ve yasal bir harekettir.)  
Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı.
O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik.
Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.
BİNLERCE TÜRK GENCİ
UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ
(MNS: Eğer bulabilirseniz “KARAYILAN DOKTRİNİ” isimli kitabı bulun ve dikkatle okuyun lütfen!.. Bu kitapta, gerçekten de dış güçlerin manipülâsyonu (güdüm, destek ve teşviki) ile Türkiye’de uygulanan hain plânları, soygun-vurgun, kalleş cinayet, faili meçhuller ve hiç ummadığınız kimselerin ihanetlerini görün.)
En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, “Ordo Ab Chaos” ile çözüldü.
Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü.
Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı.
Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.
ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA
KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI
(MNS: Bu iddia gerçekten doğru. Üstelik Özal TL’yi konvertibil ettiği halde, dünya çapında dolaşıma sokmaya muktedir olamadı veya beceremedi. Dolar karşısında Rte/Akp hükümet ve icraatlarından sonra TL’yi en çok değersizleştiren Özal; ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İsrail ile Rusya’nın telkinleri doğrultusunda Kuzey Irak - Çevik Kuvvet, Uçuşa Yasak Bölge bağlamında anarşi, terör ve tedhiş örgütlerine çok büyük taviz ve ivazlar vererek, ülkeyi bu kaosa taşımanın suçlusu da Özal’dır.. )  
Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler.
Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu.
Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı.
Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.
TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ,
ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU
(MNS: 27 Mayıs 1960’dan itibaren başlayan rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk ve devlet eliyle soygun-vurgun vakıaları ivme kazandı; Çok büyük bir etkinlik alanına yayılma imkânı buldu; “BENİM MEMURUM İŞİNİ BİLİR” söyleminden de açıkça anlaşılacağı üzere haksızlık, adaletsizlik aldı yürüdü. Yalan-talan, soygun ve vurgunun önü alınamaz hale geldi..1982 Anayasası’nın en adil, insani ve demokratik hükümleri kaldırılarak, siyasette kalitesizlik, diktatörlük, vesayet ve yozlaşmanın önü açıldı.) 
Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler.
İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler.
Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek: Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikâyesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.
“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ”
HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK
(MNS: Gerçekte bu örgüt, ilk defa 27 Mayıs kalkışmasından sonra Milli Birlik Komitesi ve CHP iştiraki ile Sivas Kamplarında kuruldu. İlk “Kürt Sorunu” raporu ve bölücü söylemleri İşçi Partisi (Doğu Perinçek) ile CHP (İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Deniz Baykal) ihanet plânları, hain projeleri ve sistemli “Amerika, Fransa, Almanya, Yunanistan, Rusya ve İsrail’in) çabaları ile oluşturuldu. (Başta Mahir Kaynak olmak üzere, Pek çok belge ve kitapta iddia olunduğu veçhile; Pkk ve türevlerinin de, bizzat MİT eliyle kurulduğu istikametindeki söylemler oldukça yaygındır…) Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı görevlerinde de bulunan, bir dönem DYP başkanlığı da yapmış olan Mehmet Ağar’ın “DÜZ OVADA SİYASET” söylemini müteakip; Rte/Akp mihraklarınca “Çözüm Süreci” kapsamında ivme kazandırılarak bu kanlı, kirli, kaotik ve buhranlı günlere kadar taşındı…)      
Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık.
Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakârlık etmek zorunda kalacak.
TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ…
SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA
(MNS: Su konusunda, başta Süleyman Demirel olmak üzere Turgut Özal ve AKP dönemlerinde çok büyük tavizler verildi. GAP defalarca sekteye uğradı/uğratıldı. Güney Doğu bölgesinde “özel surette” beslenerek desteklenen anarşi, terör - tedhiş; Başta GAP olmak üzere bölgede yapılan, gelecekte yapılması plânlanan ve GAP gibi kısmen de olsa fiilen yürüyen yatırımları sabote, tahrip, tarumar ve devam eden önemli inşaatları imha konusunda 30-40 yıl boyunca saldırılar hiç dinmedi, dindirilmedi!..
UNUTMAYIN!.. 1. Lânetli Türk-Müslüman düşmanı Gâvur: “Türkiye, asla Türklere bırakılmayacak kadar değerlidir” diyor. 2. Ülkemizde 1984’lere kadar, bütün dere, ırmak, göl ve nehir suları içilebilir; Şehir Şebeke suları tereddütsüz kullanılır ve sahillerimizin her köşesinde tam bir güvenle denize girilebilirdi. Şimdi artık, şebeke suları içilmek bir yana, neredeyse kullanılamıyor. Sahillerimiz pislik, lâğım atıkları ve mikrop içinde. Suyu içilebilecek akarsu kalmadı. Hatta akar, dere, göl-gölet ve nehir bağlısı akarsularımızın çoğu “HES Belâsı yüzünden” yok oldu. Ülkede su parayla!.”    
Rockefeller de sözü devralarak başlıyor; Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince: Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir. İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.
Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.
Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.
EN ÖNEMLİSİ, “TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR”
VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR
            (MNS: “Biz, zamane Türkleri hariç olmak üzere, bütün dünya aydınları, bilim insanları ve kanaat önderleri bilmektedirler ki; “Türk Milleti cevheri aslisi çok yüksek, hars olarak asil, aziz; Gerçekte âlim, akil, mucit, keşşaf, namuslu-dürüst, demokrat, onurlu, sorumlu ve muktedir bir millettir. Adaletin hamisi, medeniyetin banisi; Küresel barış, Evrensel hukuk, huzur, eşitlik, emniyet ve güven ikliminin tarafsız, adil ve yegâne mimarı Türk Milleti’dir. İnsanlık, başta yazı-harf ve rakam olmak üzere; Başlangıç itibarıyla her iyi, doğru ve mükemmel’in Türk’lere ait olduğunun farkındadır.”
Konuyla ilgili olarak: Gene D. Matlock [81 yaşında olan yazar Amerikan vatandaşı El Dorado. Kızılderili ataları olan yazar uzun yıllar Meksika’da bulundu ve eşi Meksikalıdır. Kansas’ta doğdu. Bir süre University of New Mexico’da okudu. Aralık 1951’de Meksika’daki Mexico City College’dan İspanyol ve Güney Amerika İlişkileri’nden (Spanish and Latin American Affairs) B.A. derecesini aldı. Daha sonra Deniz Piyadesi olarak bir süre Kore’de bulundu. Ardından Panama ve Meksika dâhil tüm Orta Amerika’yı gezdi. New Orleans’deki Tulane Üniversitesi’nden İspanyolcadan M.A. derecesini aldıktan sonra öğretmenlik yaparak emekliliğe ayrıldı. Hayatı boyunca yaptığı araştırmalarını 1980’den beri yoğunlaştırarak Türk, Hint ve Amerikan yerlilerinin ortak özellikleri üzerinde kitaplar ve birçok makale yazdı. “What Strange Mystery Unites the Turkish Nations, India, Catholicism, and Mexico?: A Concise but Detailed History of Things Divine and Earthly” isimli kitabını yakın zamanda yazdı. Aralık 2008’de kitabı “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” adıyla Türkçeye kazandırdı. Çeşitli kanıtlar ışığında Orta Asya’yı ve Türkleri uygarlığın beşiği olarak gören kitap, okurlardan büyük ilgi gördü ve şu an üçüncü baskı aşamasında.] Muazzez İlmiye ÇIĞ, Kâzım MİRŞAN, Haluk TARCAN ve Servet SOMUNCUOĞLU adlı Evrensel Bilim Adamı, Araştırma-Tarihçi ve Yazarları LÜTFEN dikkatle okuyunuz…)
Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.
Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.
Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır.
Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler.; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.
Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra zigguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.
MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK,
BU MİRASA EL KOYMALIYDIK
(MNS: İşte bütün mesele budur. Bu nedenle vahşi batı Türk ve İslâm âlemi üzerinde kara bulutlar estirmekte; Ülke yöneticilerinin kalitesini düşürmekte ve peş peşe ihanet; Anarşi, terör, tedhiş, şer ve şeamet örgütleri kurmak suretiyle Tükler ile Müslümanlara dirlik vermemek için ellerlinden geleni yapmaktadırlar.)  
Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine bin bir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.
Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.
Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.
TÜRK MEDENİYETİ HAKKINDA TOPLU/ÖZET BİLGİ:
(“Bugün için dünyanın en güçlü devleti olan ABD’nin kuruluş yaşı 239 dur. Amerika Kıtasının bulunması ise yaklaşık 500 yılı bulur. Hâlbuki Türkiye Devletinin üzerinde bulunduğu topraklar, insanlık tarihi ile eşdeğerdir. Şanlıurfa-Göbeklitepe’de 1995 yılından beri yapılmakta olan arkeolojik çalışmalarda bulunanlar, insanlık tarihi hakkında bilinenlerin yeniden düşünülmesini gerektirecek, bilgileri değiştirecek, dinler tarihini yeniden sorgulatacak niteliktedir. Göbeklitepe tarihin en eski ibadet merkezlerindendir. Bulgular, bugünden 12.000 yıl öncesinde kurulduğunu kanıtlamaktadır.
Yani Türklerin vatan toprakları üzerinde, ABD Devletinin kuruluşundan 11.761 yıl önce, İngiltere’de bulunan Stonehenge’ den 7.000 yıl önce, Mısır Piramitlerinden 7.500 yıl önce medeniyet vardı. Bu topraklar, insanlık tarihi boyunca hemen tüm medeniyetlere ev sahipliği yapmış yerlerdir. Büyük Atatürk’ün teşvik ettiği "Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi" projesinden, Atatürk öldükten sonra devlet desteği çekildi!
Prof. Dr. Kazım Mirşan bu konudaki eşsiz çalışmaları, Haluk Tarcan’ın çabaları, rahmetli Servet Somuncuoğlu’nun 5.000 in üstündeki "Kaya Yazıtları" ve on binlerce “Damga” bulguları ile Van’da 25 yıl süren ve yabancı bilim adamlarının da katıldığı çalışmalardan elde edilen sonuca göre; -Yazı M.Ö. 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildi., -Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan ETRÜSK’ler, Türk’tür. Etrüsk yazıtları ilk kez 1970 senesinde Kazım Mirşan tarafından okundu., -Romalılardan önce İtalya’da yaşayan Etrüsklerin konuştuğu dil olan Etrüsk’çe, Ön-Türkçe kökenlidir., -İskandinavya dâhil, tüm Avrupa’da 5.000 den fazla Ön-Türkçe yazıt bulunmaktadır., -Norveç-İsveç-Portekiz ve Fransa’da mağaralardaki yazıların Türk Damgaları (harfleri) ile okunduğunda anlam kazandığı kesinleşmiştir… BİLMİYORSANIZ YÖNETEMEZSİNİZ; Rıfat SERDAROĞLU, 14 Ağustos 2015)
OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI
(MNS: Osmanlı’yı yıkmak için ta 1300 yıllarında harekete geçtiler. 1700 yılına kadar hep yıkılan, Osmanlı tarafından tokatlanıp-tekmelenen kendileri oldu. Lâkin 1700’den itibaren Osmanlı’nın istikametten şaşması, hakkaniyet, hakikat ve adaletten ayrılarak, lüks, ihtişam, keyif, sdaltanat ve sefahahata dalması ile birlikte duraklama devri başladı. Bununla beraber hepsi biden Osmanlı’nın üzerine çullanıp en kalleş biçimde hitamına [Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına] neden oldular.)
“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.
Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı.
İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi.
Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı.
Tabii Hürrem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı.
Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar.
I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.
HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ,
ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER
İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR
(MNS: Çok dikkatle araştırıldığında Birinci Dünya Savaşının, ne pahasına olursa olsun Osmanlı Devleti’ni parçalayıp yok etmek.; İkinci Dünya Savaşınınsa “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen sömürü, soygun, vurgun, milletlerin haklarını gasp, irtikap; Aleni ve cebri hırsızlık furyasının yerleştirilmesi ile proje sahibi İzrail (Tanrıyla savaşa tutuşma vaziyeti ısrarla sürdürülen zorbalar) kavmine bir devlet oluşturmak maksadıyla, düzen olarak tezgâhlandığını açıkça görebilirler.Ki, bu tezgâhla milyonlarca insan katledildi!.)
İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu.
Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı.
İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi.
Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.
ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA
ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI
Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı.
Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.
İSRAİL DEVLETİ,
ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU
Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948’de Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.
SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ,
MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ
(MNS: Tıpkı Sosyalizm ve türevleri gibi Komünizm de bir SİYOM (siyonizm) plânı ve insanlığı sömürme projesinin iğrenç parçasıdır. Bu sayede milyonlarca Türk, Müslüman, Hazar Musevisi ve Hıristiyan hunharca işlenen cinayetlerle katledilmiştir. Kalanlar dinsizleştirilip, bütün semavi vahiy dinleri “insanı uyuşturan ve çalışmaktan alıkoyan afyon olmakla” suçlanarak, mensupları en insanlık dışı katliam, soykırım ve sürgünlere maruz bırakılmıştır.)    
Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W. A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi.
Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.
ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE
AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK
Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.
VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA,
AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ
ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI
(MNS: Başta insanlar olmak üzere; Yaşam boyutunun zorunlu ve mutlak ihtiyacı, olmazsa olmaz tamamlayıcı unsuru bitkiler, hayvanlar ve ilmen canlı kabul edilmesi gereken su, ateş ve hava (anasırı Erbaa)  insanlıkla, sürdürülebilir hayat ile özdeştir. İnanç boyutunda durumu ve konumu her ne olursa olsun; En azından, sıradan bir hayvan kadar içgüdü sahibi olan insan formundaki mahlûk önce hemcinsini; Sonra da hemcinsinin yaşaması için elzem olan “tabiatı” (doğal kombinasyonu) özenle korumak zorundadır.
            Kelime ve kavram bazında çok büyük ve köklü bir millete ait olan “uygarlık” düzeyine ulaşmış, diğer bir deyimle “medeni” (Arap toplumundaki vahşi çöl varlığı bedeviye karşılık gelir)  topluluklar için bu bir yaşam biçimidir. Uygar toplumların; Birbirlerini, yaşamak için muhtaç bulundukları bütün türleri ve tümden doğal dengeyi bilinçsizce tahrip ve tarumar eden yığınları tedip ve terbiye etme hakları vardır.    
            Fakat 1900 – 2000 yıllarına rastlayan ve sözde “yenidünya düzeni” nam bir nitelikli sahtekârlığın, çok kanlı bir dayatma sonucu hayata geçirildiği 20. Asırda bu iddianın büyük bir yalan ve iğrenç bir palavra olduğunu görüyoruz. İşte ispatı:   
            En çok insan öldürenler, Müslümanlar mı, ateistler mi, Bati mi?
Yirminci asırda kimler daha çok gaddarlık, alçaklık yapmış insanları (Democide) soy kırımlarla, katliamlarla siyasi cinayetlerle öldürmüşler? Kaç kişi savaşlarda ölmüş bir listesini yapmaya çalıştım. Çünkü günümüzde maalesef herkes ezbere konuşuyor.
Bizi ilgilendiren tarafı hakkında şunu söyleyebilirim:
(1) Müslümanlar bütün cinayet, katliam, soy kirim, savaş sonucu gerçekleştirilen ölümlerin sadece %1.8'ini yapmışlar. (aşağıda detayları var. Daha detaylı okumak isteyenler için alınan kaynaklara ait referanslar verilmiştir.)
(2) Bütün bir Müslüman Dünyanın öldürdüklerinin %29.4'u (1,883,000 kişi) Osmanlı (daha ziyade İttihat Terakki) dönemine, %13.7'isi (878,000 kişi) ise Cumhuriyet döneminde öldürülmüş. Müslümanların öldürdüklerinin %43.1'i Osmanlı + Cumhuriyet dönemine ait.
1900-2000 seneleri arasında dünyada kendi devletleri tarafından öldürülenlerin (soy kirim, katliam, politik sebeplerden dolayı öldürülenler) sayılarına bakarsak:
Bütün Dünya’da ................................262,000,000 kişi öldürülmüş.
Ateist ülkelerde (en azından)*...........158,451,000 kişi (Toplamın %60'i)
Müslüman Dünya’da (en azından)..4,993,000 kişi (Toplamın %2'isi)....
Bunların 1,883.000'i Osmanlı, 878,000'i Cumhuriyet doneminde.
Bati dünyası ve sömürgeciler........70,946,000 kişi (Toplamın %27'isi)
Diğer ülkeler............................28-29,000,000 kişi (Yaklaşık toplamın %11'i) (1)
Bu rakamlara göre:
(a) Kendi yurttaşlarına en az katliamlar yapan, soy kirim uygulayanlar Müslüman Ülkeler. Tüm dünya’ya göre: %2 oranına sahipler.
(b) En fazla cinayet, soykırım ve katliamları ateist ülkeler yapmış. Müslümanların tam 30 misli. Ateist ülkeler listesinde Rusya, Çin ve diğer komünist ülkeler var.
(c) Bati ülkeleri ve emperyalistler toplam soy kirim, katliam ve cinayetlerin %27'isini işlemişler. Emperyalistlerin toplamı 50.000.000 ve bütün bir kolonici/emperyalist/sömürgeci döneme ait; sadece 20. asra değil. Buna Amerikan yerlileri ve öldürülen zenciler dâhil mi belli değildi. (2)
(d) Aynı dönemde, sadece savaşlarda öldürülenlerin ise 80-110.000.000 civarında. (3) Bunların 1.400.000'i Müslümanlara ait (savaşta çarpışan taraflardan birisi Müslüman diğeri değilse, yarısı alınmış) Yani savaşta öldürülenlerin %1.5'ugu Müslümanlar tarafından öldürülmüş. (4)
(e) Müslümanlar, savaş/siyasi hepsi dâhil bütün öldürülenlerin %1.8'inden mesul. SONUC: DEMEK KI, Müslümanlar kanlı savaşlar, cinayetler, katliamlarla en az insan öldürenler. Müslüman olmayan dünya 55 misli daha fazla insan öldürüyor. Mustafa Nevruz SINACI, Ankara: Ulusal Anayurt Gazetesi, 03 Ağustos 2015)
Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;
Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.
Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı. Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi. Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.
Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü. Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.
İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.
Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.
1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar. Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.
ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK,
SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU,
URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER
BİZİM PLANLARIMIZDI
(MNS: İlluminati’nin Hedefleri ve Dünya Hakimiyeti; Hazırlayan: Önder Demir
Dr. John Coleman, "Conspirator’s Hierarchy" isimli kitabında İlluminati’nin hedeflerini söyle sıralıyor: 1- Tek bir din ve onların kontrolü altında olan tek bir para sistemi ile bir dünya hükümetinin kurulması., 2- İnsanların tüm ulusal kimlik ve ulusal gururunun mutlak şekilde imhası. (Çünkü ancak böyle bir uluslar üstü dünya hükümeti toplumlara kabul ettirilebilir.) 3- Bütün yeryüzündeki dinlerin gözden düşürülmesi ve imhası. (Sadece onların dini Satanizm hariç.) 4- Dış uyaranlarla zihin teknikleri, 25. kareler, subliminal mesajlar ile kontrol edilebilen ve bu sinyallere, mesajlara cevap veren insan robotların yaratılması., 5- Bilgisayarın ve hizmet sektörünün dışında sanayileşmenin sonu. (Amaç, bir"post-endüstriyel sıfır büyüme toplumu"dur. Kalan sanayiler düşük maliyetli üçüncü dünya ülkelerinde üretilecek.) 6- Uyuşturucu kullanımı ve pornografiyi yasallaştırarak toplumlara yaygın olarak kabul ettirmek ve sonunda gayet normal kabul edilir bir "yaşam biçimi" yapmak., 7- Büyük şehirlerden kente göçü zorlamak ve Kamboçya’daki gibi Pol Pot çizgisinde faaliyetler., 8- İlluminati hedeflerini hizmet verenlerin dışında tüm bilimsel gelişmelerin bastırılması., 9- 2050 yılına kadar üç milyar insanın erken ölümüne neden olacak bir taraftan"lokalize savaşlar" diğer taraftan "açlık ve hastalık"., 10- İnsanların moralini zayıflatarak ve kitlesel işsizlik ile işçi sınıfını demoralize ederek böylece ilaç ya da alkol bağımlılığına sürüklemek, gençlerde uyuşturucu kullanımının ve agresif müziğin teşvik edilmesi, aynı zamanda aile biriminin zayıflaması ve dağılmasına yol açar.)
Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu. Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü. Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.
Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.
Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.
Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.
Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı. 1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.
Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.
Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi 3. dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.
BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ,
AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ
(MNS: Bu iddia kelimesi kelimesine doğrudur. Zira özellikle, bilhassa Türkiye ve İslâm ülkelerinde yaşanan bütün kasıtlı, kanlı, organize/plânlı-programlı anarşi, terör, tedhiş, sabotaj, cinayet, soygun, vurgun, yolsuzluk, donsuzluk ve soysuzlukların ardında kesinlikle vahşi batı “AB+ABD” vardır.) 
Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız. İstanbul sinagoglarına yapılan saldırılar, Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı. New York ikiz kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Arabistan da ki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler. Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;
DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI
BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ
“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur.
Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dâhildir.
NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA
VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER? DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN,
BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR
Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz.
Hiç düşündünüz mü?
Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.
Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.
İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben medya adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…
David Rockefeller
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
2. https://tr.wikipedia.org/wiki/David_Rockefeller
            3. http://demokratlar09.blogspot.com.tr/2015/07/david-rockefeller-turkiyeye-adnan.html