12 Temmuz 2018 Perşembe

GERÇEK DEMOKRATLAR ve HAKİKİ CUMHURİYETÇİLERE Çağrı, Duyuru ve Bilgi: "logosu AT, adı DP olan siyasi teşekkülün "Tarihi Hakiki ve Kadim DEMOKRAT PARTİ" ile hiç bir ilgi, ilinti ve bağlantısı yoktur. DP adı, gerçek mensup ve taraftarlarının rızası hilâfına muvazaalı biçimde kullanılmaktadır."


Eksik Kalmış Bir Cemiyet,
Cumhuriyetçi Demokratlar Hareketi ve “CUMHURİYETİ TAÇLANDIRMA VE DEMOKRASİ’Yİ TAMAMLAMA” Projesi
(Genişletilmiş ve güncellenmiş metin)

TANIM:
10 Kasım 1938’de Mustafa Kemal ATATÜRK’ün vefatı veya (son zamanlarda pek çok kitap, sağlam kaynak ve makalelerde iddia ve ispat olunduğu üzere) taammüden öldürülmesi; Daha ATA’nın cenazesi soğumadan İsmet İnönü’nün Meclisi muhasara ederek, kendisini, tarihe “karşıdevrim” olarak geçecek bir operasyonla cebren Cumhurbaşkanı seçtirmesi; Hiç şüphe yok ki, genç Cumhuriyet tarihinin ilk organize ihaneti ve onarılması en zor kırılmasıdır.

Alenen Mustafa Kemal ATATÜRK, O’nun İlkeleri ve genç Türk İnkılâbına karşı yapılan bu menfur saldırı, kahir ekseriyeti Atatürk Cumhuriyetçisi ve Atatürk Milliyetçisi olan samimi ve hakiki, gerçek Halk Partililer için büyük hayâl kırıklığı ve kurumsal Halk Partisi kadrolarının affedilmez bir gafleti, dalalet ve handikabıdır.

Özellikle, İsmet İnönü’nün CHP Genel Başkanlığı’na dönüşü ve inanılmaz bir hızla kendisini Cumhurbaşkanı seçtirip,”Milli Şef” ilân etmesi genç cumhuriyeti kesintiye uğratan en büyük etkenlerden biridir. Böylece, açıktan açığa görülmese bile, içten içe CHP ikiye bölünmüş ve Atatürk döneminde söz konusu bile olmayan ikilik, ayrılık ve gayrilik defakto olarak zuhur eden bir “küskünler”hareketi halini almıştır. Bu saflar ve sınıflar zamanla Cumhuriyetçiler ve Demokratlar olarak birbirlerinden ayrılmış; Çok şiddetli geçen 4’lü takrir tartışmaları sonunda beklenen olmuş; CHP’nin kurucularından Celâl Bayar ve Prof. Fuad Köprülü ile başta Adnan Menderes olmak üzere bir kısım Mebusların istifası sonucu 07 Ocak 1946’da Demokrat Parti resmen kurulmuştur.

Demokrat Parti dava, manâ ve misyon bağlamında; Mustafa Kemal ATATÜRK’ün hayal ettiği, özlediği ve Serbest Fırka denemesinde arzulayıp, açıkça tanımladığı anlamda Demokrat; 1923-1938 dönemi (Halk Fırkası+Halk Partisi ve nihayet) Cumhuriyet Halk Partisi, altı ana ilke dahilinde, demokrasiyi de kapsar ve kucaklar biçimde Cumhuriyetçidir. Buna mukabil; İsmet İnönü’nün “karşıdevrimi”nden itibaren nev-zuhur (adeta ani ve yeni bir oluşum tarzında ortaya çıkan CHP) hiç umulmadık ve beklenmedik biçimde totaliter, diktacı ve sultacıdır. Defalarca Altı İlke’nin Anayasa’dan kaldırılmasına teşebbüs edilmiş; CHP Ana Tüzüğünde yer almasının da lüzumu defalarca tartışılmıştır. (Nitekim CHP (İsmet İnönü ve yandaşları) bu emellerini 1961 Anayasası ile gerçekleştirmiş ve; Atatürkçü bir devrim (!) olarak niteledikleri 27 Mayısta, hem Atatürk’ün anayasasını çöpe atmış, hem Cumhuriyeti kesintiye uğratarak, 1961 anayasasına Altı Ok’u koymamışlardır.) Ayrıca, 1938’den itibaren nisbi bir hızla tarihi, Milli, îlmi, sosyal ve kültürel değerle karşı olumsuz tavırlar, siyasetler sergilenmesi, kalkınma ve gelişmenin durması, buna paralel olarak açlık, yokluk, yoksulluk ve kıtlığın başgöstermesi; Halk arasında büyük bir ayrımcılığın başlaması, ulusalcı-milliyetçi, maneviyatçı kesimlerin dışlanması, ötelenmesi ve irdelenmesi büyük sosyal patlamalara, siyasal, sosyal ve toplumsal rahatsızlıklara neden olmuştur.

CHP aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetini emperyalizmin kucağına atarak, Atatürk’ün Ulus Devlet yapısına en büyük darbeyi vuran, ülkeyi şuursuzca Amerika’ya teslim eden; “Kutsal özgürlük” ve insanlığın en yüce değeri olan “tam bağımsızlık” yerine batı+Amerika uşaklığını önceleyen bir siyasi afet ve müzmin bir felâkettir. CHP bununla da kalmaz, dünyanın en ileri, evrensel hukuka uygun, medeni ve çağdaş “Atatürk Milliyetçiliği” anlayışını da yozlaştırır. Kendi vatandaşlarını sağcı-solcu, alevi-sünni, şucu-bucu, Kürt-Türk gibi etnik, dinsel, sosyal ve mezhepsel kategorik algılar yaratarak ayrıştırmaya çalışmış; Böylece Mustafa Kemal Atatürk’ün bütün emanet, vasiyet, ilke ve umdelerine ihanet ederek, Türkiye Cumhuriyetine fayda yerine zarar vermiştir. Dolayısıyla: 11 Kasım 1938’den başlayan bir süreçle bu güne evrilen CHP’nin, başta Atatürk olmak üzere, Atatürk Cumhuriyeti, özgürlük, bağımsızlık ve ulus devletle herhangi bir ilgisi ve alâkası yoktur.

AMAÇ:
Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılması ile baş gösteren “Cumhuriyetçi, Atatürk Milliyetçisi Demokrat kitleler ile Ceberrut kripto azınlıklar arasında süren” iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel mücadelede, halkın % 97’sine tekabül eden geniş halk kitlelerinin daima temsilcisi Cumhuriyetçi Demokratlar olmuştur.

1923-1938 dönemi Atatürkçü, Cumhuriyetçi kitle ve bu kesimin eğitim ve terbiyesi ile evrilen güncel nesiller ile tarihi ve kadim (gerçek) Demokrat Partililer olarak:, Demokrasi, İnsan Hakları, Adalet Ahlâkı ve Hukukun özgün değerleri; Ortak Akıl, Uzlaşma Kültürü, Karşılıklı Tolerans, Anlayış ve Hoşgörü medeniyeti ikliminde yetişmiş bütün Demokratlar, Demokrat Partililer ve Cumhuriyetin Kuruluş ayarlarına sahip ve insani değerlere saygılı vatandaşların tekrar bir araya gelmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluşu için gerekli ve zorunludur.

Bu ittihat ve tevhidin (birlik ve beraberliğin) başarıyla sağlanması halinde Kasım 1938’de (emperyalist unsurların arzu ve menfur emellerine alet olunmak suretiyle ve kapitalistlerin emrine amade olunarak) kesintiye uğratılan Cumhuriyet sürecinin, tekrar ve bir daha kesintiye uğratılamayacak bir sağlamlıkta sürdürülebilir kılınması mümkün kılınabilir.

HEDEF KİTLE:
1. 1923-1938 dönemi, başta Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ilkeleri ve Türk İnkılabı esasları olmak üzere “Kurucu kadrolar” tarafından teşkil edilen “tam bağımsız-bağlantısız, hür, hâkim ve hükümran “EBED-MÜDDED” Türkiye Cumhuriyeti “ULUS DEVLET” yanlıları ile;

2. Atatürk döneminin Cumhuriyet rejimi, buna bağlı gelişme modeli ile hedefleri, plânlı-programlı kalkınma stratejisi, serbest piyasa ekonomisi ve teşebbüs hürriyeti gibi demokrasi ve cumhuriyetin birlikte temin ve tesisi halinde ikame ve idamesi kabil olan, tarihi ve kadim (gerçek) Demokrat Parti zihniyeti;

3. Türkiye Cumhuriyeti’nin Birlik, Beraberlik ve Bölünmez Bütünlüğüne inanan; Cumhuriyet ve Demokrasi sentezi ile büyük başarılara ulaşılabileceğine ima eden; Akıllı, namuslu, dürüst ve sağduyulu (bilimsel düşünen, akli melekeleri yerinde; Tarihi, milli-İlmî, manevi ve kültürel değerlerimize sahip ve saygılı) vatandaşların, Cumhuriyet, Milliyetçi, Atatürkçü ve Kermalist Yurtseverlerin: “Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milletinin bekası için” bir araya gelmeleri veya yaşanan gerçekler anlatılmak, karşı karşıya gelinen “bölünme-parçalanma-dağılma” tehdit ve tehlikesi anlatılmak suretiyle; Vatan, millet, cumhuriyet ve demokrasi için birleşmeleri; Bilinç ve inançla bütünleşmelerinin sağlanması.

UYGULAMA VE EYLEM PROGRAMI:
Hali hazır, mevcut ve değişen-gelişen şartlar çerçevesinde muhtemel mevzuat, kanun ve kurallar ile evrensel hukuk normları, ulusal Anayasa ve uluslar arası haklar kullanılarak “meşru-saydam ve yasal” siyasi yapılanma. Cumhuriyetçi Demokrat Hareketle başlayıp, Cumhuriyetçi Demokrat Parti adı ile hitam bulacak “hukukun içinde, hukuk ve ahlâkın bütün şartlarına uygun cereyan edecek” bir siyasi mücadele neticesinde:, Eksik kalan cemiyetin tamamlanması, Cumhuriyet ve Demokrasinin “14 Mayıs 1950 Milli Demokrasi Bayramı” misali barıştırılması, buluşturulması “istikrar, adalet ve barışın” ebedi kılınması uğrunda “iş bu proje de öngörülen şartlar, usul ve esaslar dâhilinde” ciddi, ilmi ve samimi bir aşk, inanç-bilinç imanla çalışılması.

SONUÇ:
11 Kasım 1938’de, Atatürk düşmanı menfur bir karşıdevrimle ilk ve 27 Mayıs 1960’da ikinci kalkışma ile kesintiye uğratılan Cumhuriyet, Atatürk İlkeleri, Anayasası ve Türk İnkılâbının bilgi ve birikimine dayalı usulleri, kuvvetli ve sağlam esasları ile Ulus Devlet geleneğinin:, geçmişle ulanıp-gelecekle bağlanıp-birleştirilerek istikrarla sürdürülmesi uğrunda hareket etmek ve bütün Türk Milletini temsil edecek biçimde faaliyet göstermek.

ÖNERİLER:
Namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu, fanatik olmayan, hiçbir konuda saplantıları bulunmayan:, Makul, mantıklı, sağduyulu, demokrasi ve uzlaşma kültürü ağırbaşlılığı ve olgunluğuna sahip; Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet, Cumhuriyetin kurucu kadroları, Demokrasi, özgürlük, güvenlik, insan hakları, adalet ahlâkı ve hukuka saygılı; Hayatı boyunca hiçbir yolsuzluk, hırsızlık, namussuzluk ve suiistimale bulaşmamış; Anarşi-terör, tedhiş, ayrımcılık ve bölücülüğe karşı “iyi insan, ilkeli-onurlu ve sorumlu” iyi vatandaşlardan oluşan bir gönüllüler topluluğu ile bu amaçlara ulaşılması. Bu temiz ve nezih kadrolar ile ileri, çağdaş ve güncel, bilim, norm ve standartlar esas alınarak “Cumhuriyetin Kuruluş Ayarları”nın güncellenmesi ve: “Cumhuriyetçi, Atatürkçü, Milliyetçi, Demokrat” çizgide faaliyet gösterilmesi…
KAYNAK: http://cumhuriyetci-demokratlar.blogspot.com/2018/07/cumhuriyetci-demokratlar-hareketi.html
***
PROJE ESİN KAYNAKLARI VE DAYANAKLARINA DAİR BİR ÖRNEK:
EKSİLTİLMİŞ BİR CEMİYET,
19 Temmuz 2014 Cumartesi
KEKSİLTİLMİŞ VE ÇÖKERTİLMİŞ BİR CEMİYET
Mustafa Nevruz SINACI

Milovan Cilas’ın “Eksik Kalmış Bir Cemiyet” isimli kitabı, dünün parçalanmış ve kan gölüne dönerek dağılmış Yugoslavya’sından günümüze ışık tutacak kadar önemli ve hikmetli bir büyük eserdir. Yazar Milovan Cilas, Yugoslavya'nın eski Başbakan Yardımcısı ve Mareşal Tito'nun yakın dostu, kader ve silâh arkadaşı olmasına rağmen ‘İmtiyazsız/sınıfsız bir toplum’ iddiasında olan iki yüzlü ve yalancı komünist sistemde bu kez de;, "İmtiyazlı yöneticilerden müteşekkil yeni bir sınıfın" oluştuğunu tespit, ispat ve “Eksik Kalmış Bir Cemiyet” isimli îlmi eserle bütün dünyaya duyurarak, Komünizmin kirli yüzünü açıklaması nedeniyle görevinden atılarak, yıllarca vahşi "Pranga mahkûmiyeti" ile zulme maruz kalan çileli bir yazardır.

EKSİLTİLMİŞ BİR CEMİYET
Yugoslavya, kuruluşu itibarıyla “eksik kalmış, yarım kalmış” bir cemiyetti. Vahşi batı (AB) tarafından kolaylıkla bölündü, parçalandı ve güdümlü derebeyliklere dönüştürüldü. Çok açık bir anlatımla Yugoslavya, eksik kalmış, yanlış tercih yapmış, kuruluşu tamamlanamamış olduğu için mukadderatına yenildi. Çok vahşi, alçakça ve ıstırap yüklü bir şekilde ortalığı kan gölüne çevirerek dağıldı. Bu lânetli vampir saldırısının kir-kin, derin acı ve elim sancıları hâlâ sürüyor. Srebrenika domuzluğu, NATO kahpeliği, BM kancıklığının acısı, yarası, kalleşlik ve Boşnak/Türk-Müslüman soykırımı dünya durdukça kapanmayacak. İşte, 200 yılda Osmanlı’yı içten içe çürüterek, tam bir alçaklık ve hileyle yıkan şerefsiz ve soysuz batının son marifeti!..

Fakat Türkiye Cumhuriyeti, “bir dünya devleti, adalet iklimi ve imparatorluk bakiyesi olarak” binlerce yıllık devlet tecrübesi, yüksek bilgi ve muazzam birikim sayesinde eksiksiz, hatasız ve mükemmel bir devlet projesi tarzında kuruldu. Bunu hâlâ Mustafa Kemal Atatürk’ü Yüce Peygamber ile mukayese edecek kadar geri zekâlı, bunak, aptal veya Türk İnkılâbından bağımsız “bir tür Kemalizm” algısıyla tarif ve tavsif etmeye kalkışanlar asla idrak edemezler. Ders, ibret ve hikmetle düşündüğümüzde Türkiye; Mükemmel kurulmuş, Atatürk İlke ve Türk İnkılâpları sayesinde noksansız inşa edildiği için, çok büyük bir hasımlık, kıskançlık, korku, kaygı ve düşmanlığa maruz kalarak “11 Kasım 1938 ve 27 Mayıs 1960” ile bütünüyle ‘dâhili-harici bedhah, dönme-devşirme, mason-misyoner, AB ve ABD güdümünde vaki’ diğer bazı iç isyan:, Hain kalkışma, darbe, vesayet, çete ve cuntalarla eksiltilmiş bir cemiyettir.

SÜRECİN SONU; 
HESAPLAŞMA VE YÜZLEŞME
Türkiye üzerinde oynanan kirli, kalleş ve sinsi oyunların ucu Lozan’a kadar uzanır. El etrak minel idrak; Türk iken mankurtlaşmış ya da aslen dönme/devşirme olduğu halde, henüz Türkleşememiş, yozlaşmış, çürümüş ve kokuşmuş unsurların itişiyle günümüze kadar intikal eder gelir. Bu menfurlar1960’a kadar öne çıkamaz, orduya, siyasete giremez ve cemiyette etki yönünden her hangi bir fonksiyon icra edemezken: Yıldızları 27 Mayıs soysuzluğu ile parladı.

Lozan’dan sonra 1939-1950 arası bir hayli kirlenme, yozlaşma, çürüme, tarihi, milli, ilmî, manevi ve kültürel değerlerden bir hayli eksiltme yapılmış olmakla birlikte:, Düşmanca eksiltilenin, tarihi ve kadim Demokrat Parti tarafından “daha da mükemmel bir surette” ikame ve tahkim edilmesi üzerine Halk Partililerin öfkesi depreşmiş ve bilumum harici, selefi, süfli unsurlar ve dış düşmanlarla ittifak-iştirak ederek cemiyeti tekrar bu hale getirmeyi maalesef başarmışlardır… Tahribat hâlâ da devam etmekte, çürüme ve yozlaşma sürmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti milleti istese de istemese de; En başta bizzat kendisi, aile unsuru, ikamet mahalli, okul, yerel yönetim, mülki idare, son 54 yılın (milletvekili nam) parlâmenter.; Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakan, müsteşar, genel müdür, bilumum parti sahibi, politikacılar, STK ve sendika başkanları ağır bir sorgulama, kamu vicdanı ve toplumsal sorumluluk namına yargılama, yüzleşme ve mukadder bir hesaplaşmanın tam da eşiğine gelmiş durumdadır.

Bunun başta gelen sebebi kişisel/kurumsal sorumsuzluk ve toplumsal onursuzluktur.
Ankara Emniyet Müdürlüğü binasının ön yüzünü kaplayan bir kitabe var. Üzerinde “Herkesin vicdanı kendi Polisidir,” yazıyor. Yani: Hırsız, yolsuz, rüşvetçi, iltimasçı, yalancı, talancı, kötü ve mücrim eğilimli kimseler vicdanlarının sesini dinlemeyen veya vicdanı kör, kalbi kara vicdansız kimselerdir. Vicdansızlar insan, sosyal veya toplumsal varlık olarak da algılanamaz, kabul edilemez. Dolayısıyla, genellikle insan formundaki bu menfur yaratıkların 24 saat takip edilmesi, sürekli kontrol, denetim ve teftiş altında bulundurulması toplumsal bir görev ve mutlak zorunluluktur. “devlet varlığı ve insani boyut ağırlığının” zaruri gereği olan; daimi resmi denetim, özdenetim, otokontrol, sürekli takip, teftiş ve tescil (fişleme/arşivleme) görevlerinden imtina edilmesi, kaçınılması, boş verilmesi, sonuçta büyük felâketlerin sebebi olur. Bu felâket; En başta sosyal yozlaşma, toplumsal çürüme, iktisadi ve siyasi istikrarsızlık, sonra bencilleşme, içine kapanma, hırçınlaşma, saldırganlaşma ve nihayet sosyal şizofreniye dönüşmüş bir büyük çözülme belâsı biçiminde karşımıza çıkar.

Sebebi: İç-Dış düşman ve işbirlikçi menfur unsurların başarılı çalışmaları; Buna karşın devletin en tepesinde murakabe>takip, teftiş-kontrol ve denetleme ile görevli Cumhurbaşkanı; Yasama adına TBMM Başkanı ve Millet Vekilleri (parlâmenterler):, Yürütme adına Başbakan ve bakanlar kurulu üyeleri ile tepeden tırnağa bütün Güvenlik teşkilâtı, Ordu, Yargı ve millet adına iş gören Cumhuriyet Savcılarının görevlerini hakkıyla/lâyıkıyla yapmamalarından ileri gelmekte, adalet, yasa ve hukuku ihmalden, suiistimalden kaynaklanmaktadır.

OLAĞAN VE DOĞAL BİR ZORUNLULUK
Konjonktürün gerekli kılmasının yanı sıra; Özellikle 12 Mart 1971-12 Eylül 1980 arası dışlama, pasife etme; 1983-2002 dönemi güdümleme, nihayet 2002-2014 yıllarında resen ya da sistematik bir plân çerçevesinde ilgaya maruz kalma nedeniyle, kamu Denetleme Kurulları ile bilumum teftiş unsurları devre dışı kaldığından Devletin düzeni temelinden sarsılmıştır.

Bilindiği üzere Devlet olmazsa olmaz üç ana unsurdan teşekkül eder:
Düzenleme, Destekleme ve Denetleme..
Buna siyaset bilimi’nde 3D kuralı denir.
Yani devlet olmanın en birinci mecburiyeti ideal norm, adalet karinesi, mutlak eşitlik, kıdem, ehliyet ve liyakat bağlamında düzenleme, plânlama, programlama; (Devlet Plânlama Teşkilâtı, APK ve AR-GE ünitelerinin varlık nedeni budur.) İkincisi: Plân, program ve proje bazında destekleme, icabında finanse veya sübvanse etme; (Devlet Bankaları, Sağlık, Sosyal Güvenlik, Ekonomi ve Çalışma Bakanlıklarının varlık nedeni…) Üçüncüsü ve en hayati olanı ise; Sayıştay, Devlet Denetleme Kurulu, resmi Teftiş ve Denetleme kurulları olup.; Bu kurum, kurul ve kuruluşların “resen denetleme yapma ve daimi teftiş” yetkisi her şeye rağmen orijinal biçimde korunmak ve canlı tutulmak kaydıyla, bilumum kamusal uzantı, STK, sivil alan, özel sektör bağlantılarının sürekli aktif, dinamik ve homojen/görev başında olması şarttır.

Denetim ve teftiş özerk bir erktir, asla bir izin veya görevlendirmeye bağlanamaz.
Tıpkı “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesi gibi işler, muhtariyet arz eder, siyaset denetlemeye müessir olamaz. Şu kadar ki: Düzenleme ve Destekleme Yasama ve Yürütme, Denetleme ise münhasıran Adalet Cihazı, Yargı ve Güvenlik ile ilişkilidir.

BU SİSTEM TÜRKİYE’DE FELÇ EDİLMİŞTİR
Modern hukuk, adalet ve demokrasi devletlerinde durum, düzen ve sistem budur.
Aksi takdirde, kayıt, hukuk ve yasa dışı ilişkiler sökün eder. Başta din tüccarlığı, siyaset simsarlığı, duygusal sömürü, yasa, hukuk ve ahlâk dışı tertiplerle bu yalan-talan, yozlaşma ve çürüme faaliyetini sürdürme eğilimi güç kazanır, yaygınlaşır. Yasal ve etik ihlalleri, görev ve yetki suiistimalleri bünyesinde barındıran bu ilişkileri, sorgulama ve kamuoyunu doğru bilgilendirme görevi: Başta denetim unsurları ve teftiş kurulları olmak üzere; Muhalefet Partileri, parlâmenterler, sivil toplum kuruluşları, bilumum basın/medya ile taraf veya haberdar olanların tamamına aittir.

TEMİZ TOPLUM, DÜRÜST DEVLET, ADİL HÜKÜMET
Aksi takdirde “Temiz Toplum, Temiz Devlet ve Temiz Hükümet” den bahsedilemez.
Yukarıda yer alan her hangi bir kamusal unsurda kirlilik vaki olması halinde ve derhal teyakkuza geçilerek acil önlem alınmadığı takdirde pislik, mazarrat ve hastalık bütün bedeni sarar. En tehlikeli kirlilik ise: Yalan, talan, rüşvet, iltimas, haksızlık, yolsuzluk, görevi ihmal ve her nevi suiistimal olup; Bunun arkasından anarşi, terör-tedhiş, devleti bölüşme, kamusal alan, kurum ve kuruluşları kullanmak suretiyle kapitalist-emperyalist domuzlarla, vahşi batı referanslı insanlık düşmanlarına kul, köle, uşak-köpek olma zafiyetidir.

Ülkemizde şu anda bu şartların tamamı mevcuttur.
Şimdi halk’la hükümetlerin hesaplaşma zamanıdır.
Bu hesaplaşma, yüzleşme, yargılama ve sorgulama, başta Yüce Divan olmak üzere her derece ve düzey yerel mahkemelerde yapılabilir. Umulan, medeni, insani, adil, dürüst, makul ve sakin bir hesaplaşma olup; Eğer süreçte hukuk rafa kaldırılır, keyfiyet hâkim, anarşi, terör-tedhiş ya da Kuzey Irak, Irak ve Suriye de olduğu gibi düşman kuvvetleri vatanı, alenen işgal ederek hükümranlık tesis ederse bu defa ne olur?..

İşte, kamuoyunda ihanet paketi, açılım yasası, çözüm (çözülüm) paketi veya eşkıyayı meşrulaştırma girişimi” olarak bilinen yasa tasarısının, 37 red oyuna karşılık, 237 oyla kabul edilerek kanunlaşması; Muhtemel felâketin ayak sesleri, dâhili ve harici bedhahlarınsa, çılgın sevinci, tam 50 yıl süren mücadeleyi kazanmış olmalarından kaynaklanan zafer çığlıklarıdır.

Zira en başından beri mücadele kalleşçe;
Yürütülen süreç ikiyüzlü ve sinsidir.
Bakınız: Mezkür yasa tasarısının adı ile anlam ve amacı tamamen farklı. Atatürkçü Cumhurbaşkanı adayı için imza vermiş olan CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler açıkladı: “Eğer paket yasalaşırsa PKK terör-tedhiş örgütü olmaktan çıkarak müzakerenin tarafı olarak meşru hale gelecek. Tasarı, Anayasa’nın 3. Maddesindeki “Türkiye Devleti ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür” ilkesini ihlal ettiğinden, tasarıya onay vermiyorum.” Bu menfur tuzak ve hain tasarının görüşüldüğü Komisyonda 6 üyesi olan CHP’den 2 üye, tasarıya onay vermedi: Bolu MV Tanju Özcan ile İzmir MV Birgül Ayman Güler.

Kendilerini içtenlikle kutluyor ve tebrik ediyorum. Çok garip bir tecelli, acayip ironi ve karşıdevrimciliğin itişinden olsa gerek; Diğer 4 CHP parlamenterinin oyu ile Türkiye’nin kurucusu olduğunu iddia eden CHP, AKP’nin bölücü kanun tasarısını destekleme kararı aldı.

Gazete haberleri ve Ajanslara göre; “Eski PKK avukatı ve CIA kaynaklarında TR705 olarak adı geçen CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, CHP örgütlerine bir yazı göndererek, CHP’nin çözüm sürecine ve PKK paketine destek verdiğini bildirdi, örgütlere bu konunun çevrelerine anlatılması görevi verdi.” MHP ise sadece bilinen ve beklenen şovları ile iktifa etti. Eşkıyanın siyasi kanadı (AP, DYP, DSP, SP, CHP ve ANAP sayesinde TBMM’ne duhul eden) unsurların verdiği önergeler istikametinde olaya analitik bakılırsa menfur paketin 3 ağır sonucu olacağı görülüyor:

1-Müzakerelerin tarafları tanımlanmış olacak, 2-İhanet şebekesi ile müzakere yasa dışı olmaktan çıkacak, yasal zemine oturacak, 3-Yabancı kurum, kuruluş ve kişilerden müteşekkil üçüncü (sözde tarafsız, aslında düşman devlet görevlisi) gözlemci heyet(ler) bu müzakerelere katılabilecek. Vahamet ve şeametin, altına imza konulan yasanın felâket derecesine bakın!..

Yasa uygulamaya girince: 1-PKK yasal taraf haline gelip, terör örgütü kapsamından çıkacak. Bundan sonra yapacağı eylemlere karşı alınacak olan her türlü önlem suç kapsamına girecek. Örneğin: Nasıl CHP’nin miting yapması önlenemezse, PKK’nın da istediği yerlerde miting yapması önlenemeyecek., 2-Örgüt taleplerinin Hükümet tarafından kabul edilmesi suç olmaktan çıkacak., 3-Oslo ve diğer yerlerde AKP ile terör örgütü arasında gizli olarak yapılan yasa dışı müzakerelerde yabancı bir ülkenin gözlemcileri vardı. Şimdi bu gözlemciler yasal hale gelmiş olan müzakerelere açıkça katılabilecekler.

İLERİ DEMOKRASİ BU MU?..
6271 Sayılı “Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu” 2011 yılı Kasım-Aralık ve 2012 Ocak aylarında güya müzakere edildi. 26 Ocak 2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak, belli süre içinde Anayasa Mahkemesi’ne itiraz olmadığı için kesinleşti ve yürürlüğe girdi. Bahusus “parlamenterler kararının” hukuk tarihinin tam bir ucubesi, insanlık ayıbı ve yüzkarası olduğu ne zaman anlaşıldı?.. 2014 yılı Haziran ayında fiilen ve resmen uygulaması başladığında…

Millet baktı ki; Kimsenin münferiden (bağımsız/bireysel) aday olma hakkı yok.
Egemenliğin kayıtsız şartsız sahibi sıfatıyla halkın aday gösterme hakkı da yok!..
İşin en kötü, acı ve tuhaf tarafı ise; Birileri tarafından ileri sürülen veya kendini öne çıkaran aday nam şahıslara karşı çıkma, itiraz etme hakkı da yok! Üstelik eşi emsali görülmemiş bir biçimde [Yüksek (!) Seçim Kurulu’nun 30 Mart yerel seçim hileleri, kurgu ve kararları uyarı] seçim yarışında eşitlik, adalet, hak ve hukuk yok. Biri fiilen başbakan, öbürü dünya çapında tehdit unsuru ve 35 bin asker/sivil vatandaşın katili terör-tedhiş örgütünün baş aktörü; Sonuncusu bir bilim adamı, emekli memur!..

Ama SEN seçmensin?!..
Çok açık ve net tabiri ile SEN burada sadece “Çankaya Noteri” olarak kullanılıyorsun.
Aday olma, aday gösterme hakkın ve bir tek imza bile alabilme imkânın yok!...
İleri demokrasi, adalet ve hukuk palavra…
Vahamet bütün açıklık ve çıplaklığı ile ortaya çıkıp, millete kurulan tuzak deşifre olunca şikâyetler başlıyor. Hani demokrasi? Adalet, hukuk ve eşitlik nerede? İşi buraya kadar taşıyanların, bir zamanlar “hukuk guguk, yasa masa, tüzük büzük” dedikleri; Devrimci poz ve ilerici söylemleri ile fink atan çapulcuların büyük önderi Ecevit’in “bu düzen değişecek” teraneleri ne çabuk unutuldu? Malum, değişen düzenin yerine SSCB gelecekti!..

İŞTE YOZLAŞMIŞLIK VE ÇÜRÜMÜŞLÜĞÜN SON NOKTASI
Eğer durum/vaziyetten şikâyet edenler Atatürk döneminin kadim Halk Partilisi veya illa tarihi ve gerçek Demokrat Parti’li iseler mesele yok. Çünkü bu orijinal insanları 1960’dan sonra CHP’de, 12 Mart’tan sonra AP ve DYP’de ve kesinlikle Turgut Özal dönemi dışında ANAP’ta göremezsiniz. Gelenek ve gerçek çizgisinden, erbabı faziletten olup, demokrasi, hak, adalet ve hukuk düşmanı; Haksızlık, yolsuzluk, yalan-talan, ayırma ve kayırmanın hâkim olduğu siyaset şirketlerinde bunlardan bir tanesini bile göremezsiniz.

Şimdi bir özeleştiri, vicdani yargılama ve sorgulama yapalım: Büyük Türk Milleti ve şanlı Türkiye Cumhuriyetini bu zor günlere, vahamet, kriz, kaos ve şeamete sürükleyenler: Başta İsmet İnönü, Alpaslan Türkeş, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli, Deniz Baykal ve Doğu Perinçek ile şu an itibarıyla milli merkez başkanı Hüsamettin Cindoruk değil mi? Tarihe, tabiata ve millete ihanet ederek AKP’de yuvalanan eski Demokrat Parti, AP, DYP ve özellikle Anavatan Partililere ne demeli? Hani siyasi ahlâk ilkesi., Yüksek insanlık onuru., Milli dava, namus, şeref ve misyon haysiyeti nerede?..

MİLLET VEKİLİ Mİ?.. parlamenter mi?..
Bırakın Türkiye’yi, dünyanın en dinsiz, (dini anlamda) ahlâksız ve ateist ülkelerinde bile, Millet Parlâmentoları’nda temsil görevi yapan kimseler millete vekâleten ve bizzat millet adına vazife icra ve ifa ederler. Hareket tarzları tıpkı bir “vekil avukat” durum ve derecesinde olup; Asla had ve hudutlarını aşmazlar. Objektif ve orijinali bu; Peki bizimkiler neyin nesi?..

Neden ve niçin Türkiye Cumhuriyeti parlâmenterleri bir Cumhurbaşkanı adayı ileri sürebilme, bizzat aday olma veya istediklerini (ya da isteyeni) aday gösterebilmek uğruna medeni cesaret ve fazilet gösteremediler?. Durumdan şikâyetçi olup; 6271 sayılı yasayı suç unsuru olarak gösterenler; Mezkür yasa 2011 ve 2012 yıllarında görüşülürken “akıl tutulması ile malul” idiler?, veya akıl ve mantık melekeleri, idrak ve basiret becerileri uçup mu gitmişti?
Beka, basiret, ilim ve ferasetten nasipsiz eşhasın oralarda işi ne?

YÜKSEK YARGI NEDİR?..
Diğer taraftan; Ancak ve sadece adalet, hakkaniyet ve hukukta hata yapmayacak kadar ilim, ahlâk, kıdem, ehliyet, ilke, şahsiyet, haysiyet, yüksek karakter; Yani liyakat sahiplerinin görev yapabilecekleri “hak, adalet ve hukuk” hanelere YÜKSEK MAHKEME denilir. Türk Milleti’nin yüksek hars’ı ve asırlarca dünyayı idare etmiş medeniyetinin gerçeği ve değişmez geleneği, düsturu budur.

Her ne kadar; Bu tarihi gelenek ve genetik gerçek doğrultusunda, sadece yüksek ilim, ahlâk ve fazilet sahipleri Hukukçu (Hâkim, Savcı, Avukat), Ast. Subay, Subay, Polis ve Millet Memuru olabilirken (Osmanlı/Enderun ve İngiltere/Exeter örneği), 1960’dan sonra her önüne gelenin her yere girebildiği her makama aday olabildiği (vaktiyle Türk Ordusuna silâh çekmiş bir eşkıyanın Cumhurbaşkanı adayı olması) bir memleket büyük bir hesabın arifesindedir.
Çünkü artık bu ülkede yüksek mahkemeler adalet, hakkaniyet ve hukuk üretemiyor.
Şimdi söyleyin bakalım: YSK neden adil değil acaba?

BİR MESELE VAR!..
“Bizim halkımız vicdan sesini dinlemek istemiyor çünkü çok materyalist (toplumsal şizofreniye yakalanmış, paralize olmuş ve insani değerler yönünden mutasyona uğramış) olmuş durumda. Çok bencil (cahil, aciz ve zavallı) bir milletiz biz. Bu memleketin; bilim adamından, ekonomistten, iyi siyaset adamından ziyade, vicdanının sesini çekinmeden ortaya koyabilen, gerçekten yürekli, gerçekten sevebilen insanlara ihtiyacı var. Bizim para, bilgi, şöhret, sandalye severlere değil, birtakım menfaatler uğruna “üç maymunları” oynayan insanlara değil, tam tersine vicdan sesini ifade etmeye çalışan, seven, uyum sağlayan, ortak alan kurabilen insanlara ihtiyacımız var. Bizim asıl sıkıntımız buradadır.” (Evrensel İnsan; Ergün Arıkdal-Ruh ve Madde Yayınları, Sayfa: 222)

NETİCE OLARAK:
1. Türkiye Cumhuriyeti öncelikle ve derhal “milli para karşılığı teminat” olarak dolar göstermekten ve Merkez Bankası dolar rezerv etmekten vazgeçmek ve eskiden olduğu gibi “rezerv altın” uygulamasına geçmek zorunda ve durumundadır. Ayrıca, Merkez Bankası’nca belirlendiği açıklanan “politik faiz” reel ekonomi ve iktisat biliminde bulunmayan bir utanç, ayıp ve yüz karasıdır. Bu suiistimalden derhal vazgeçilmelidir.

2. BOP, kesinlikle Türk ve İslâm âleminin aleyhinedir. Türkiye bu menfur projeye taraf olmaktan acilen kurtulmak; Türk medeniyeti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük ve amansız düşmanı olan AB’yi terk etmek, Gümrük Birliği’nden çıkmak zorundadır. 1960’dan günümüze “millet iradesinin devlet idaresinde hükümferma olmaması” nedeniyle siyasette hâsıl olan güdümlülük, siyasi şirketçilik ve din ticareti olgusu büyük tahribatlara yol açmış bulunmaktadır. Bunun çaresi medeni, ilmî ve objektif siyasettir. Vesayet kovulmalıdır.

3. Şu an dünyayı alçakça sömüren:, Adalet, İnsan Hakları, Demokrasi ve Evrensel Hukuk kurumlarını kendi çıkarına kullanan NATO, BM, AİHM, LAHEY ve sair emperyalist kurumlarla ilişki, bağlılık, mütekabiliyet ve “insanlık davası, küresel adalet ve evrensel barış” yönünden etkinlik ve yarar durumlarını dikkate alarak yeni politikalar ve yeni tercihler ileri sürmelidir… İsrail’in, insanlık dışı saldırı ve alçakça soykırımlarından birini daha bu mel’un teşekküllerin gözü önünde yaşamaktayız. Şerefsiz ve soysuz mütegallibe durumundaki İslâm ülkesi diktatörleri ise lâf-ı güzaftan gayri önemi olmayan şarlatanlık ve şaklabanlıktan başka bir şey yapamıyorlar. Bu bir insanlık utancı ve “BM GÜVENLİK KONSEYİ SUÇUDUR” Şimdi bu melânet, şer ve şeamet suç örgütlerinde kurtulmanın tam zamanıdır.

4. Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 11 Kasım 1938 ve 27 Mayıs 1960 karşıdevrimlerinin yıkıcı etkisinden, kirlilik ve çöküntülerinden kurtulmak; İş bu makalede bahsettiğimiz şekilde bir hesaplaşma ve yüzleşme ile iade-i itibar ve güven tazeleme cihetine gitmek zorundadır.

5. Bu meyanda: Öncelikle ve evvelâ kuvvetler ayrılığı ilkesi tahkim edilmeli:, Adalet siyasetten kesinlikle ayrılmalı:, Siyasi Partiler ve seçim yasaları çöpe atılıp mevcut rezilliğe son verilerek:, Milletin kendi vekilini seçmesi ve şaibeli siyaset şirketlerinin kapatılarak, halkın “doğru, dürüst, demokrat, saydam” kitle partilerine kavuşması sağlanmak zorundadır.

Türk Vatanı, Güvenlik-Esenlik Yurdu, Demokrasi, Lâiklik, Adalet ve Huzur İkliminin hırsızlık, rüşvet, gasp-irtikap, iltimas, ayırma-kayırma, anarşi, terör-tedhiş, haksızlık, görevi ihmal, suiistimal, sahtecilik, namussuzluk, kanunsuzluklara tahammülü yoktur. Artık mel’un kötülük, vatana/dine ve insana ihanete son verilmek ve İYİLİK İŞ BAŞI yapmak zorundadır.

14 Mart 2018 Çarşamba

Hocalı Soykırımı (26 Şubat 1992-Azerbaycan) Aradan Geçen 26 Yıla Rağmen "Neden/Niçin" Türkiye Büyük Millet Meclisinde (Ermeni Soykırımı yalan ve iftirasını kabul edenlere kıyasen) Kabul ve Tescil Edilmedi?

Dünyanın en vahşi, alçakça, hain, acımasız ve mezalim soykırımlarından biri olan "Azerbaycan HOCALI katliamı" (1992 - 2018) Aradan geçen 26 yıla rağmen; ACABA neden ve niçin, halâ Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından SOYKIRIM olarak kabul ve Kamu Vicdanında olduğu gibi Resmi Dünya ve Türkiye Kamuoyunda tasdik ve tescil tescil edilmedi?..  
Başta TÜRKİYE CUMHURİYETİ olmak üzere; Özellikle, diğer Türk-İslâm ve Arap ülkeleri: Hocalı (Azerbaycan), Srebrenika (Bosna Hersek), Arakan (Burma-Myanmar), Doğu Türkistan dahil, 20. yy'da vukua gelen katliam ve soykırımları tanımak ve "soykırım suçlusu çete/mafya devletlerinin insanlık dışı ve insanlık düşmanı vahşi-vandal ve çağdışı topluluklar olduğunu" tescil ve ilân etmek zorundadır. 
Batı ile ‘terör' kelimesi yan yana gelmiyor
*Myanmar'da, Arakan'da yine Batılı ülkelerin istihbarat örgütlerinin domine ettiği bazı fanatik gayri Müslim unsurlar, binlerce Müslüman'ı diri diri yaktı, vahşi biçimde katletti. ‘Terör' kelimesi kullanılmadı.
*İsrail, Gazze'de okulları, hastaneleri, ambulansları, halka gıda ve ilaç yardımı taşınan tünelleri, şehrin elektrik ve su santrallerini, sivil yerleşim merkezlerini vurdu. BM denetimindeki okulları ve siviller için kullanılan sığınma mekânlarını bombaladı. Kısaca İsrail, yıllarca Filistin'de insan öldürüyor ama İsrail'le terör kelimesi asla yan yana gelmiyor.
*Bosna'da binlerce kadına tecavüz eden, yüz binlercesini vahşi biçimde katleden Sırp ve Hırvat'ların bu vahşetini Avrupa ve ABD yıllarca seyretti. Ve ne tuhaftır ki ‘yine terör' kelimesi kullanılmadı.
*132 yıl Fransa'nın işgalinde kalan Cezayir'de Fransız askerleri kadınlara tecavüz etti. Bu süre içinde Fransız işgalciler 1,5 (bir buçuk) milyon Cezayirliyi hunharca katletti. Halen Orta Afrika'da Müslüman zulmünü ve katliamını sürdüren Fransa'ya da ‘terörist' denilmiyor.


4 Ocak 2017 Çarşamba

MİLLİ DAVA "VATAN KIBRIS" (ve KKTC) YAŞAYACAK VE MUTLAKA YAŞATILACAKTIR

VATAN KIBRIS YAŞAYACAKTIR
AŞAĞIDA İMZALARI BULUNAN BİZLER; HASSAS BİR DÖNEMEÇTE BULUNDUĞUMUZBİR SIRADA,
MİLLÎ DAVAMIZ KKTC’NİN BEKASI KONUSUNDA,TÜRK MİLLETİNİN AKLISELİMİNE SESLENİYOR,
TÜRK MİLLETİ VE DEVLETİ ADINA HAREKET EDENLERİ UYARIYORUZ!

Kıbrıs’ta; 352 yıl Türkler, 37 yıl İngilizler ve 3 yıl 4 ay Türk - Rum ortak Kıbrıs Cumhuriyeti egemen olmuştur. 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Rumlar1963’de kanlıbir darbeyle yıkmış; 1974’deikinci bir Yunan darbesiyle Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak üzere başlatılan katliam, Türkiye’ninaskeri müdahalesiyle önlenerek bugünlere gelinmiştir.

KIBRIS’TA YENİDEN ORTAK BİR DEVLET KURMA MÜZAKERELERİNDE:
Kıbrıs Türklerini yeni bir Rum darbe ve katliamından koruyan, Türkiye’nin garantisinden ve Türk askeri varlığından asla taviz verilemez.
Ortak “Kıbrıs Cumhuriyeti” nikâhlı bir darbe ile yıkan katliamcı Rumlar meşru, uluslararası hukuka göre self determinasyon hakkını kullanan Türkler gayrimeşru sayılamaz.
Eşit egemenliğe dayanmayan federasyon; veto yetkisi tanınmayan siyasi eşitlik olamaz.
KKTC bölgesine 60-100 bin Rum yerleştirilerek, iki bölgelilik yok edilemez; karışık oturumu öngören ve çatışmaya zemin hazırlayan 1963 şartlarına dönülemez.
Türklerin sahibi olduğu Güzelyurt, Karpaz ve Maraş gibi şehit kanıyla sulanmış, Türk varlığı açısından hayati ve stratejik bölgeler Rumlara verilemez.
Mülkiyet sorunu, tüm dünyada olduğu gibi, ancak global takasla çözülebilir; Türk vakıf mülkleri Rumlara verilemez.
Türkler; yeterli nüfus, yeterli toprak, yeterli ekonomi, yeterli hukuk, yeterli güvenlikten mahrum olarak, yurtsuz yuvasız bırakılamaz; hiçbir şekilde göçe zorlanamaz.
Türkler, Rumların azınlığı haline getirilemez; Kıbrıs, Girit gibi Helen adası yapılamaz.
1974’den beri gelişmiş bir demokrasi, barış ve huzur içinde yaşayan KKTC yok sayılamaz.
Varılacak antlaşma şartlarının, AB kriterleri kullanılarak değiştirilmesini önlemek için,AB’nin birincil hukuku olarak tescillenmesinden asla vazgeçilemez.
KKTC yok edilerek, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kuşatılmasına izin verilemez.   
Kıbrıs’ta;“Türklerin can-mal güvenliğinin garantisi olacağız” vaadiyle askerlerimizin çekilmesini sağlayıp yaygın katliam ve kitle göçünü başlatarak, Girit’in Yunanistan’a teslim edilmesinde olduğu gibi, Haçlı tuzağına bir defa daha düşülemez.

Türk’ün Türk, Rum’un Rum kimliğiyle, ebediyen yaşayabilmesini garanti altına almayan hiçbir antlaşma kabul edilemez.  2 OCAK 2017
Türk kamuoyuna saygıyla duyurulur.  
BTM HARETETİ Mustafa Nevruz SINACI

17 Ekim 2016 Pazartesi

Prof. Dr. İSA KAYACAN "TÜRK KÜLTÜRÜNE HİZMET ÖDÜLLERİ" Mustafa Nevruz SINACI Ödülünü; İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri PARMAKSIZ'dan aldı. (15 Ekim 2016 - Ankara)

VEFATININ 2. YILINDA

ANADOLU BASININ İMPARATORU
İSA KAYACAN ANKARA’DA ANILDI
Dr. Şemsettin Küzeci
Anadolu Basınının öncüsü Prof. Dr. İsa Kayacan vefatının 2. Yılında Kurucusu ve Genel Başkan yardımcılığı yaptığı Kerkük Kültür Derneği tarafından düzenlenen ve İLESAM ile Ailesinin katkılarıyla 15 Ekim 2016 tarihinde İLESAM merkez binasında severlerinin katkılarıyla anıldı.

Anam toplantısına Sağlık eski Bakanı Halil Şıvgın ve AKP Ankara Milletvekili Nevzat Ceylan ve çok sayıda şair, yazar ve İsa Kayacan severleri katıldı. Açılış konuşmasından önce İsa Kayacan’ın Torunu Nazlı Aykut anma toplantısının sunuculuğunu yaparak,  Kayacan’ın yazmış olduğu “Selam Olsun” başlıklı şiiriyle açılış yaptı. Nazlı’nın o duygu yüklü sesiyle şiiri güzel bir şekilde yorumladı. Ulu önder Atatürk ve Silah arkadaşlarıyla tüm şehitler için saygı duruşu ve İstiklal Marşı okundu. Ardından da İLESAM Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız ve Kerkük Kültür Derneği Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci birer açılış konuşması yaparak, anama toplantısının önemine ve İsa Kayacan ile kısaca anılarına değindiler.

PROTOKOL KONUŞMALARI
Protokol konuşmalarında Sağlık eski Bakanı Halil Şıvgın İsa Kayacan’ın hayatından kesitler anlattı. Ve 11 Devlet Bakanına Basın müşavirliği yaptığı İsa Kayacan büyük bir rekor sahibi olduğunu vurguladı. Ayrıca 40.000 civarında makale, haber ve tanıtım yazıları yayınlaması “Guinness” rekorlar kitabına girmeyi çoktan hak etmiştir. Türkiye ev Türk dünyasında Başta 2 Fahri doktora ile bir Fahri Profesörlük olmak üzere, 500 civarında çeşitli aldığı ödül, plaket, onur, teşekkür vs. ödülleri onun çalışmaları ne kadar değerli olduğunun bir göstergesidir dedi. AKP Ankara Milletvekili Nevzat Ceylan ise, Kayacan ile yaklaşık 40 yıllık bir dostluğunun olduğunu devlet kademelerinde beraber mesai yaptıklarını ve Kayacan’ın bir dürüst ve çalışkan devlet adamı olduğunu altını çizdi. İLESAM, Kerkük Kültür Derneği ve Kayacan ailesine teşekkür etti.

İSA KAYACAN TÜRK KÜLTÜRÜNE HİZMET ÖDÜLLERİ
2016 yılından itibaren Kerkük Kültür Derneği tarafından verilen “İsa Kayacan Türk Kültürüne Hizmet Ödülleri” ilk kez olarak bu toplantıda dağıtıldı. 2016 yılı Hizmet Ödülleri İsa Kayacan’ın dört yakın meslektaşına takdim edildi. Gerekçeleriyle birlikte ödül alanlar şöyle:

-ŞAİR YAZAR. MUSTAFA CEYLAN,
Kayacan’ın sağlığında geniş kapsamlı bir araştırma yaparak, “Destanlaşan Köylü İsa Kayacan” adlı eseri yazan, şair ve yazar. Ödülünü İsa Kayacan’ın Kızı Gül Kayacan takdim etti.

- ARAŞTIRMACI;
GAZETECİ - YAZAR: 
MUSTAFA NEVRUZ SINACI,
Kayacan’ın kurduğu Ece Haber Ajansı’nı yürüten, Kayacan’la ilgili web sitelerini kuran ve yöneten, O’nun çalışmalarını, eser ve hizmetlerini bütün dünyaya yayan, duyuran ve bu misyonunu aralıksız sürdüren; yakın dostu, gazeteci-yazar. Ödülünü İLESAM Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız sundu.

- PROF. DR. TAMİLLA ALİYEVA (AZERBAYCAN),
Başta Azerbaycan ve Türkiye olmak üzere tüm Türk dünyasına İsa Kayacan’ın çalışmalarının duyuran, Kayacan’ın eserlerini yazıları tanıtılmasına ışık tutan bilim insanı, akademisyen, araştırmacı şair ve yazar.  Ödülü AKP Ankara Milletvekili Nevzat Ceylan takdim etti.

-GAZETECİ: AHMET TEKEŞ,
Görev yaptığı gazete ve dergilerde, İsa Kayacan ve önerdiği arkadaşlarının yazılarına kucak açan; yeni gazeteci, şair ve yazarların yetişmesine ve gelişmesine önderlik eden kadim Kayacan dostu gazeteci ve yazar. Ödülü Sağlık eski Bakanı Halil Şıvgın sundu.

İSA KAYACAN AİLESİNE İLESAM’DAN ONUR PLAKETİ
Uzun yıllar boyu İLESAM’a ve Türk kültürüne sunmuş olduğu hizmetlerinden dolayı vefatının 2. Yıldönümünde İLESAM kurumu adına Başkan Mehmet Nuri Parmaksız Kayacan’ın Ailesine bir Onur Plaketi takdim etti. Plaketi Kayacan ailesı adına Küçük kızı Gül Kayacan aldı.

İSA KAYACAN ŞİİR ŞÖLENİ
Anma programının ikinci bölümünde İsa Kayacan’ın şiirleri ve hakkında yazılan şiirler şair dostları tarafından seslendirildi. Dilek başlıklı şiirini Şair ve İLESAM Yönetim Kurulu üyesi İlter Yeşilay seslendirdi. Daha sonra; Durak Turan, İsmail Kara, Mustafa Ceylan, Celal Ogan, Şakir Susuz, Nusret Turan, Ali Kemal, Murat Duman, Vedat Fidanboy, Bayram Yelen, Bekir Yeğnidemir, Arife Aslan, Papatya Sibel, Davut Comart, Orhan Vergili, Sadettin Kılıç, Gazi Bayram Topçu, Ozan Elifce, Sevinç Doğancan Güven, Tuncer Ulusoy, Ertuğrul Yılmaz, Sadık Kılıç, Hayrettin Gültekin ve başkaları… Şiirleriyle ve anlamlı konuşmalarıyla İsa Kayacan’ı güzel bir şekilde anlattılar.

ORTAK ONUR BELGELERİ
Isa Kayacan anma toplantısına katılan başta Bakan Halil Şıvgın ve Milletvekili Nevzat Ceylan olmak üzere tüm katılımcı şair ve konuşmacılara İLESAM belgesiyle Kerkük Kültür Derneği’nin ortak onur belgeleri takdim edildi.

TELGRAFLAR
Merkezi İzmir’de bulunana kısa adı KIBATEK olan Kıbrıs-Irak- Balkanlar ve Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu İsa Kayacan’ın anısına bir telgraf gönderdi. Onursal başkan Feyyaz Sağlamın imzasını taşıyan telgrafta “ Türk Dünyası’nın unutulmaz sevdalılarından hocamız, ağabeyimiz Prof. Dr. İsa Kayacan için düzenlenene anma toplantısın katılan tüm dostlarıma ve ailesine saygılar ve teşekkürlerimi iletiliyorum” dedi.

DEVA ARKADAŞI OSMAN OKTAY
Şair ve yazar Osman Oktay için Kayacan, hemşeri olmasının ötesinde dost canlısı olarak bilinen, arkadaşı, ağabey, güzel insan vefakâr timsali, gazeteci, şair ve yazar İsa Kayacan “ O bir şeyler üretip yazanları, yayınlananları tanıtır, teşvik eder, desteklerdi. Görüyorum ki dostları da onu unutmuyor. Bu vesileyle ilesine, dostlarına ve bu toplantıyı tertip edenlere selam ve teşekkür ediyorum” dedi.
IRAK TÜRKMENLERİ DE KAYACAN’I UNUTMADI
1970 yıllarından beri Orta Asya ve Kerkük Türkleriyle yakından ilgilenen ve onlarla edebi mektuplar vesilesiyle kaynaşan ve işbirliği yapan Kayacan ve 1999 yılından bu yana Irak Türkmen davasına değer veren ve haklı milli davalarında destek vererek yaklaşık 1500 civarında makale, haber ve tanıtım yazıları yayınlayan İsa Kayacan2ı Irak Türkmenleri de unutmadı. Kerkük Kültür Derneği her zaman olduğu gibi Kayacan’ın düşünceleri ve fikirleri doğrultusunda hareket etti. Türkmeneli Kültür Merkezi Başkanı Dr. Mustafa Ziya da toplantıya bir telgraf ve demet çiçek göndererek Irak Türkmenleri adına Kayacan’ı yad etti.

15 Ekim 2016 Cumartesi

“Kerkük Kültür Derneği ile Türk Dünyası Kültür-Sanat Plâtformu” Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci; PROF. DR. İSA KAYACAN “TÜRK KÜLTÜRÜNE HİZMET” ÖDÜLLERİNİ AÇIKLADI

PROF. DR. İSA KAYACAN
“TÜRK KÜLTÜRÜNE HİZMET”
ÖDÜLLERİ AÇIKLANDI
Anadolu Basını’nın Duayenlerinden, Edebiyat - Kültür ve Sanat öncüsü Prof. Dr. İsa Kayacan, aramızdan ayrılışının ikinci (2.) yıldönümünde anılacak.
Kayacan, kurucu üyesi olduğu “Kerkük Kültür Derneği ile Türk Dünyası Kültür-Sanat Plâtformu” Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci; Basına ve kamuoyuna yaptığı açıklamada: “Unutulmayan dostumuz İsa Kayacan’ı unutmadık ve unutmayacağız. Sadece anmakla da kalmayacağız. Bu bağlamda, Dernek yönetim kurulumuz, aldığı bir kararla, bu yıldan itibaren “İsa Kayacan; Türk Kültürüne Hizmet Ödülleri” verecektir” dedi.
Daha önce duyurulduğu üzere İsa Kayacan’ı Anma Programı ve “Ödül Töreni”, 15 Ekim 2016 Cumartesi günü saat 14 00 de İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) Genel Merkez binasında yapılacaktır.

BU YILIN ÖDÜL SAHİPLERİ:
Küzeci, bu yılın ödül sahiplerini de açıkladı. Buna göre:
1.Kayacan’ın sağlığında geniş kapsamlı bir araştırma yaparak, “Destanlaşan Köylü İsa Kayacan” adlı eseri yazan: 
Mustafa CEYLAN,

2.Kayacan’ın kurduğu Ece Haber Ajansı’nı yürüten, Kayacan’la ilgili web sitelerini kuran ve yöneten, O’nun çalışmalarını, eser ve hizmetlerini bütün dünyaya yayan, duyuran ve bu misyonunu aralıksız sürdüren; Yakın dostu, gazeteci-yazar: 
Mustafa Nevruz SINACI,

3.Başta Azerbaycan ve Türkiye olmak üzere tüm Türk dünyasına İsa Kayacan’ın çalışmalarının duyurulması, eserleriyle tanıtılmasında yazıları ile ışık tutan bilim insanı, yazar:  
Prof. Dr. Tamilla ALİYEVA (Azerbaycan),

4.Görev yaptığı Gazete ve Dergilerde, İsa Kayacan ve önerdiği arkadaşlarının yazılarına kucak açan; Yeni Gazeteci, Şair ve Yazarların yetişmesine ve gelişmesine önderlik eden kadim Kayacan dostu: 
Gazeteci Ahmet TEKEŞ

3 Ağustos 2016 Çarşamba

DUYURU: Üyelerimiz İçin 5 Önemli Konuda 5 DVD Seti Çıkardık ve Hizmetinize Sunduk. İşte Detaylar: “KÜRT SORUNU DOSYASI, Gerçek Demokrat: Mustafa Nevruz SINACI: “VATİKAN’IN KÜRTLERİ”

İSTİHBARAT ANALİZ "ÖZEL BÜRO” 02.08.2016 - "ÖZEL YAYIN" 
VATİKAN’IN KÜRTLERİ!..
Mustafa Nevruz SINACI
Ülkemizde Türk vatandaşı olarak yaşamını sürdüren ve fakat kendini “Kürt”, özellikle de “Alevi Kürt” olarak tanımlayan sayıları on binlere varan kişinin, aslında Ermeni ve Rum dönmesi kripto olduğu artık bilinmektedir. Bu kesimin karakteristik özelliği bilhassa manevi değer ve “Milli Devlet” fikrine karşı olmaları ve PKK’ya kol-kanat germeleri, akla gelen her türlü nam altında anarşi, bölücü terör ve tedhiş örgütlerine yardım ve yataklık faaliyetinde bulunmalarıdır.
Kurucu Önder Mustafa Kemâl Atatürk tarafından “dâhili bedhah” (gizli düşman) olarak tanımlanan “menfur iç mihraklar” işte bunlardır. Bunların mutlaka bir dış bağlantıları ve “Vatikan” dâhil bütün Hıristiyan ülke ve devletlerinde iştirakçileri, destekçileri, finansör ve işbirlikçileri (patronları) vardır. Şimdilerde AB’nin her köşe bucağından fışkıran bu kesim de “harici bedhahlar’dır.” Şimdi bazı örneklere bakalım:
VATİKAN’IN KÜRTLERİ!..
Aslında Vatikan’da Kürt falan yoktur. Tıpkı içerde olduğu gibi kendilerini bu lâfz (söylem) ile açıklayan ve tanımlayan sinsi düşmanlar, dönmeler ile bunların uzantı ve bağlantıları-piyonları vardır. İşte onlardan biri; Vatikan Kürtleri (!) kirli işler şirketi PKK’ya kol-kanat gerdiler. Nasıl mı?
Buyurun bakalım:
Terörist başı, bebek katili Apdullah Öcalan 1996’da Papa 2. Jean Paul’a çok özel bir mektup göndererek, "Ben Hıristiyanlığa Müslümanlıktan daha yakınım. Türkler Anadolu’daki Hıristiyanlığı yıkmış kişilerdir" diyerek yardım istedi.
Papa ise, "Kürt halkının trajedisini asla sessizlik içinde geçiştiremeyiz" cevabını verdi.
Vatikan’ın Adalet Bakanı konumundaki görevlisi Kardinal Renato Raffaele Martino, ise, Ekim 2007 tarihinde Türkiye ile Irak arasındaki sorunun çözümüne ilişkin önerilerini dile getirdiği bir açıklamasında, Kürtler için ayrı bir devlet imasında bulunmakta idi. Martino’nun "Vatikan, Irak-Türkiye arasındaki sorunun, kısa sürede barışçıl biçimde çözümlenmesinden yanadır. Çözümde Kürt halkının (!) ihtiyaçları da dikkate alınmalıdır. Zira Kürtlerin durumu dünyada eşi benzeri olmayan bir nitelik taşımaktadır: Ortada bir halk var, (?) ama bu halka tekabül eden bir devlet yok" şeklindeki sözleri, Vatikan’ın öteden beri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı terör örgütü PKK’yı destekler nitelikteki politikalarının bir yansımasıydı kuşkusuz. Zira “Ortada bir halk var, (?) ama bu halka tekabül eden bir devlet yok” biçiminde ifade edilen sözler; Alenen Türkiye Cumhuriyeti Devletinin iç işlerine suiniyetle, kasıt, art niyet, fesatlık ve hainlikle müdahale, tahrik ve düşman unsurları teşvik niteliği arz etmektedir.
BU BEYAN 
VE EYLEMLERE  KARŞI TÜRKİYE DIŞİŞLERİ’NİN AYMAZLIĞI
Türkiye’nin baskıları sonunda Suriye’den çıkmak zorunda kalan terörist başı Öcalan, İtalya’ya gittiğinde Vatikan, hem terör örgütüne hem de terör örgütünün başı bebek katiline sahip çıkarak bu desteğinin en somut örneğini sergiliyordu. Hürriyet Gazetesi’nin, 22 Kasım 1998 tarihli "Vatikan’dan teröre destek" başlıklı haberinde şu ifadelere yer veriliyordu:
"Katolik dünyasının ruhani merkezi olan Vatikan, Apo’ya sığınma hakkı verilmesine taraftar olduğunu bildirdi. (Sözde) Kürt (!) sorununun yalnızca Türkiye ve İtalya arasında bir mesele olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çeken Kardinal, bu sorunun bütün Avrupa’yı ilgilendiren uluslararası bir konu olduğunu vurguladı. Vatikan (Papalık=Babalık) bunun da ötesinde, Kürtçü ayrılıkçılığı kışkırtacak bir tavır sergiliyor. Doğu Kiliseleri Topluluğu sorumlusu Kardinal Achille Silvestrini, Hıristiyan Kilisenin Kürt toplumunun ulusal kimlik kazanmasına sempatiyle baktığını hatırlattı."
Şimdi sormak gerekir: Bölücü, tarafgir, taşeron, anarşi, terör ve tedhiş örgütü yanlısı tavrı ile dünya barışına darbe vuran bu, sözde papalık / babalık (katı-fanatik din devleti) nasıl muhatap alınır, neden hükümet tarafından şiddetle kınanmaz ve halâ niçin Türkiye Temsilciliği açık tutulur. Dahası “dinler arası diyalog” denilen akıllara ziyan sapıklık, İslâm karşıtı manyaklık konusunda niçin Papalık (babalık) ile işbirliği yapılır?
DİRENİŞ HAKKI!..
Vatikan’ın terör örgütüne ve onun bebek katili baş sorumlusuna verdiği desteğin, "dini" referansı sözde “Kurtuluş Teolojisi”dir. Misyoner çevrelere yıkıcı, bölücü ve ayrılıkçı akımlara destek vermek konusunda meşruiyet tanıyan bu teolojiyi, Papa VI. Paul’un sözleriyle anlatmak gerekiyor: (Hazreti Musa’nın adalet, sevgi, sabır ve barış dinini, anlamı: gasp, irtikap, hırsızlık, soygun ve vurgun olan “emperyalizm”in işkence aleti yapan) Papa şöyle diyor: "Bir halk barışçı direnişin hiçbir yarar sağlamadığı şekilde baskı altındaysa ve başka hiçbir barışçı direniş olanağı kalmamışsa, o zaman en son ihtimal olarak şiddetin kullanılabileceği direniş hakkı vardır."
PAPA’YA MEKTUP:
Roma’da bulunduğu zaman içerisinde kiliseler tarafından sahip çıkılan, aslen bir Ermeni Hıristiyan veya pagan olan terörist başı Öcalan’ın Papa’ya yazdığı iki ayrı mektup var. Papa 2. Jean Paul’ ün papalığı döneminde yazılan mektupta terörist başı, "Ben Hıristiyanlığa Müslümanlıktan daha yakınım. Türkler Anadolu’da ki Hıristiyanlığı yıkmış kişilerdir. Bize yardımcı olun" diyerek yardım istemiş, Vatikan da bunun üzerine, durumdan vazife çıkartmak suretiyle, heves-ihtiras ve memnuniyetle bazı girişimlerde bulunmuştu.
Bu ifade aynı zamanda bir itiraf mıdır? Değimlidir?..
Şimdi, lütfen hatırlayınız:
Başta Vatikan’daki yazılı ve görsel medya olmak üzere AB ülkelerindeki tüm yayın organları, mektubun yazıldığı 1996 tarihinden itibaren Türkiye’de TSK’ya karşı saldırgan bir tutum izlemeye başladı mı?, başlamadı mı? Bilhassa Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) yapısı ile “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” konusunda baskı ve dayatmalar oldu mu?, olmadı mı? İşin en ilginç ve enteresan tarafı: Türkiye’ye karşı, amansız bir düşmanlık, kin-kir kisvesi altında, hasetle başlatılan düşmanca karalama, korkunç yalan, kalleşçe iftira ve furya kampanyasını yürüten ise bizzat bugünkü Papa idi.
Papa 2. Jean Paul Ocak 1998’de diplomatik bir dille şu göndermeyi yapıyordu:
ETNİK AYRIŞTIRMA:
"İçinde bulunduğumuz günlerde herkesin dikkatini çeken ‘Kürt halkının trajedisini’ sessizlik içinde seyirci kalarak geçiştiremeyiz. Olağanüstü durumlarda mültecilere yönelik acil merhamet arzusu; Onların (sözde Kürtlerin) güvenli ve kabul edilebilir hayat şartları isteyen milyonlarca kardeşinin arayışını unutmamıza neden olmamalıdır."
Şimdi sorulur: Müslüman sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetinin asli-esas kurucu unsuru olan; Soyda ve boyda bir Kürt kardeşlerimize “merhamet duyguları içinde” karşı kin, nefret ve düşmanlık hisleri (tefrika) aşılama çabası içinde olan bu papa ve Vatikan; Acaba onların bütün Türk halkı ile aynı hakları, en rahat ve özgür biçimde kullandığından; Türkiye da kain Ermeni, Rum ve Yahudi (gayrimüslim) azınlıklar dâhil olmak üzere; Batı Trakya ve emsalleri ile kıyaslandığında en ileri düzeyde hak, hukuk, güvenlik ve huzura sahip bulunduklarından haberdar mıdır acaba!.. Dinler arası diyalog gibi, aşağılık bir sapıklığın misyoner ve kripto müdavimleri; Şeytanın ruhunu taşıdıkları halde, “kendilerini melekler gibi saf ve masum gösterme çabası içinde” bu insanlığa ibret, ders ve emsalsiz örnek Türk-İslâm medeniyetine karşı nisyan ile malûl, inadına hain ve nasıl kör domuz misali gafil olabilirler?
Dahası, bu sözde “din adamı” papalar Srebrenica soykırımı sırasında ne iş görürlerdi?
Ondan öncesi, Kıbrıs katliam, mezalim ve soykırımlarına neden müdahil olmadılar?
Ermenistan’ın Karabağ da sergilediği vahşet, zulüm ve soykırımı neden görmezler?
Çeçenistan da tam 480 yıldır süregelen ve içten içe süren insanlık dışı kin-kan katliam ve soykırımı niçin durdurmaya çalışmazlar? Düpedüz yalan-dolanla işgal edilen Irakta kadın erkek demeden her kese tecavüz eden, yaklaşık bir milyon kişinin kanına giren, canına kast eden; Uyduruk bir lejyon icat ederek Suriye’yi kana bulayan; 58.000 kişinin denizlerde boğulmasına, milyonlarca Suriyelinin yurdundan yuvasından kaçmasına, sığınmacı ve haymatlos durumuna düşmesine, sefil-perişan olmasına.,  3.5 milyon Ermeni asıllı Suriye vatandaşının, apaçık bir yalan olan “Kürt kisvesi” altında (Kürdistan’a koridor açmak uğruna) Türkiye’ye ihraç edilmesine., Yüz binlerce çocuğun aç, açıkta, öksüz ve yetim kalmasına., Sayıları milyonları bulan namuslu Suriyeli kadının fuhuş pazarına sürülmesine; Körpe bebekler ile kimsesiz, sahipsiz, takipsiz kalan masum ve müsemma çocukların “organ mafyası” eline terk edilmesi ve daha nice insanlık dışı işkence, mezalim ve vahşete çanak tutan; Dünyanın, 200 yıllık baş belâsı, yankesicisi, korsanı, haydut-u ABD’ye niçin karşı durmazlar da haçlı ruhu ile jenosit yapan evanjelistlere arka çıkarlar?
Prof. Dr. Nadim Macit’e göre, "arayış" tan bahseden Papa, her nedense bu coğrafyayı etnik ayrışma üzerinden parçalayan, çatışma hatları ve kanlı sınırlar oluşturan emperyalist Batılı devletlerden “nedense” hiç bahsetmiyordu.
PROF. DR. ERKAL, CARİTAS’A DİKKAT ÇEKTİ:
Konu hakkında Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal "Misyonerlik, zannedildiğinden farklı olarak siyasi hedefler gütmektedir" diyor. Misyonerliğin Anadolu’da Türk kimliğini ve milli devleti hedef aldığını söyleyen Erkal’a göre, siyasi ve dini boyutlu misyonerlik hareketleri yeni bir "Haçlı Saldırısı" olarak tanımlanmalı…
Yeni Dünya Düzeni aldatmacası ile bütün insanlık âlemini tehdit eden; Başta İlâh (din tüccarlığı) Silâh ve İlâç tacirlerinin emperyalist emellerine niçin engel olmayı düşünmezler. Bu konuda açıklamalarını sürdüren ve; Misyonerlerin, her tür insanî duyguları istismar ederek ve art niyetle kullanarak Hıristiyanlık propagandası yaptığını belirten Erkal, misyonerlerin asıl amacının "Mutlak Hıristiyanlaştırma" olmadığına da özellikle dikkat çekiyor. Erkal, "Önemli olan, insanları toplumuna ve kültürüne yabancılaştırma, paganlaştırma, milli-ilmi ve manevi değerlerini aşağılama, yozlaştırma, vatandaşlık, milli kimlik ve milli bilinci aşındırma ve maddi yönden tatmin etmektir.”
MİSYONERLİK:
Genellikle misyonerler şahitlik kelimesini kullanmaktadırlar.
Sözde kardeşlik adı altında ve dikkat çekmemek için ‘İsa Müslümanları’ yaratılmak istenmektedir" görüşünü dile getiriyor ve Vatikan bağlantılı Caritas isimli örgüte özellikle ve bilhassa dikkat çekiyor.
“Caritas’ın adı ilk kez 17 Ağustos 1999 yılında yaşanan büyük Marmara felaketinden sonra duyuldu. İnsani yardım adı altında sahte (muharref) İncil dağıttıkları öğrenilen bazı grupların, deprem nedeniyle kimsesiz kalan çocuklara da "sahip çıktıklarını" hatta sahiplenerek yurt dışına götürdükleri iddia edildi. Afet bölgesine gönüllüleriyle gelen sivil toplum örgütleri ve yardım kuruluşlarının belki de en önemlilerinden biri Caritas’tı.”
1897 yılında Almanya’nın Freiburg kentinde Katolik (fanatik) bir (sözde) insani yardım (aslında misyonerlik) örgütü!, olarak kurulan Caritas, pek çok ülkede aynı adla bağımsız yardım kuruluşları açmaya başladı. 1951 yılında papalığın öncülüğünde bir araya gelen 154 Katolik kuruluşu Caritas İnternationalis adıyla bir konfederasyon şekline dönüştü ve örgüt bütünüyle papanın emrine girdi.
Merkezi Vatikan’da Papalık sarayının içinde olan Caritas’ın başkanı, 1999 tarihinde bu göreve seçilen ve daha önce de Caritas Ortadoğu ve Caritas Lübnan’ın başkanlığını yürüten Yohana Fuad El Haci. Bu gün yüz binlerce misyoneriyle 198 ülkede faaliyet gösteren Caritas’ ın Türkiye’deki Vatikan Büyükelçiliği nezdinde Caritas Üniteleri Müdürlüğü’nü yürüten kişi ise geçtiğimiz günlerde İzmir’de bıçaklı saldırıya uğrayan Rahip Adriano Franchini idi.
MİSYONERLER ÖCALAN İLE AYNI DİLİ KULLANIYOR:
Türkiye’de (AB Müktesebatı gereği serbestçe) faaliyet gösteren Hıristiyan misyoner örgütlerinin temsilcileri özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya ziyaretlerde bulunarak oradaki halkla iletişim kurmaya çalışmaktadırlar. (Oysa başta Türkiye olmak üzere, hiç bir Müslüman ülke’nin Avrupa, Amerika veya her hangi bir devlette İslâm-ı tanıtmak ve insanları Allah(CC)’ın emrettiği biçimde İSLÂM’a davet etmek üzere İrşâd heyetleri, davetçiler veya buna mümasil, eski deyimle Dervişler göndermesi ve görevlendirmesi kesinlikle yasaktır. Türkiye’nin bu konuda mütekabiliyet ilkelerini işletmemesi de bütünüyle hükümetlerin başını tutmuş gizli bedhah, kripto ve sair insanlık düşmanı mazarrat yüzündendir..)  Yakın dönemde Milli Güvenlik Kurulu’na sunulan bir raporda, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne son bir yılda gelen ziyaretçilerin sayısının son 15 yıldaki ziyaretçiler kadar olduğu ve Türkiye’ye yönelik bu hareketlerin hepsinin belli bir merkezden (Papalık, PKK hamisi Fransa, Almanya ve diğer AB ülkelerinden) yönlendirildiğinin anlaşıldığı belirtiliyordu.
Bu zaman zarfında tırmanan anarşi, terör ve tedhiş hareketleri; Kaçakçılık, uyuşturucu imal, üretim, tarım ve ticareti de, yoğunlaşan bu ilgi ve kirli alâkanın doğal sonucu olsa gerektir. Bu arada, Karen Fog’un mektupları, mesajları ve menfur faaliyetlerini de bu bağlamda hatırlamak gerekir. Tabii ki, İnsan hakları, demokratikleşme ve açık toplum adına “küresel emperyalizm ve vahşi kapitalizme” ortam hazırlama gayretlerini sürdüren, insanlık, adalet, hakkaniyet ve evrensel hukuk, Türk ve İslâm düşmanı Soros’u da unutmamak gerek.
Analize devam edelim:
Terörist başının mektuplardaki sözleriyle, Türkiye’de misyonerlik faaliyetini sürdüren kişilerin sözlerinin birebir örtüştüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Nadim Macit, şunları söylüyor:
"Ülkemizde misyonerlik yapan kişiler şöyle derler:
‘Türkiye Devleti, Kürtler üzerinde baskı yapmaktadır.
Geçmişte Ermeniler, Süryaniler, Rumlar üzerinde soykırımı faaliyeti yaptılar. (büyük yalan, fütursuz iftira ve kalleş tuzaklar silsilesi)
Bunun benzerini şimdi Kürtlere yapmaktadırlar.
Türkiye Devleti, soykırımını sürdürmektedir.
Birçok masum Kürt kimliğini ve hakkını istemesinden dolayı öldürülmektedir.’
İki metin arasındaki benzerlik, bize, anarşi, terör ve tedhiş örgütünün gerçek yüzünü, esasında PAPA ve VATİKAN patronluğunda mezalim icra ettiklerini, bolca silâh tüketip, ilâh ticareti bağlamında vizyona konulan “kutsal (?) sürümü” yeterince tanımlamaktadır.
Acaba, hiç düşündünüz mü?
Batılı devletler (AB) ve kiliseler niçin PKK’yi destekliyorlar?
Yüzlerce cevap bulmak mümkün ise de; Bu sorunun açık ve net cevabı İtalyan Evanjelist Kiliseler Federasyonu Başkanı Domenico Maselli’nin şu sözünde gizlidir.
Maselli, der ki:
“Varlıklarını kabul etmeyen beş devlet arasında bölünmüş saygın (!) (burada kendini Kürt olarak tanımlayan ve fakat aslında Ermeni, Rum ve Yahudi dönmelerinden müteşekkil potansiyel hain kitleler hedef kitle durumunda ve konumundadır) Kürt halkının yazgısına kayıtsız kalamayız.”
Gerçekten kalamazlar.
Çünkü iki kutuplu dünya sisteminin çöküşünden sonra ortaya çıkan fiili durum, dünya dengelerini bozacak niteliktedir. Öyleyse Türkiye ile Türk dünyası arasında duvar örmek gerekir. İkisinin arasını tam anlamıyla kesmek için Ermenistan yetmez, bir de Kürdistan gerekiyor. Bütün mesele budur."
BUSH’LA 2003’TE ANTLAŞMA İMZALANDI:
Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal: "Teröristbaşının mektubundan sonra Papalığın Doğu Kiliseler Birliği Komisyonu’nun başı Achille Silvestrini bir açıklama yaparak Vatikan’ın PKK’yı ve onun lânetli başını alenen desteklediğini belirtti.
Rusya’da ise; Tarihi ve kadim Ortodoks Kilisesi’nin en hararetli taraftar ve savunucularından olan bir milletvekili bölücü başını Rusya’ya getirmek ve ona sığınma hakkı tanıtmak için var gücüyle çalıştı. Bu milletvekili aynı zamanda gizli bir tarikatın üyesi idi…
Tarikatın adı, ‘İstanbul Haçı’nın Egemen Askeri ve Hanedansal Tarikatı’.
Tarikatın başında yasal Bizans İmparatoru olduğu başta Rusya, ABD, İtalya, İngiltere ve Fransa mahkemeleri tarafından tevsik ve tasdik edilmiş olan Prens Henry Paleolog var.
İşte bu tarikatın başı Almanya’da PKK örgütüne destek veriyor ve el altından dağıtılan bildirilerinde aynen şöyle yazıyordu: “Türkiye’de boyunduruk (esaret) altında yaşayan siz Kürtleri çok yakında bu barbar boyunduruğundan kurtaracağız."
PAPA’NIN MİSYONU:
Mektup ile birlikte Ortodoks Papa’nın, Evangelist Bush ile bir anlaşma yaptığını ve bu anlaşma çerçevesinde, başta Irak’ın kuzeyindeki Kürtler olmak üzere, tüm coğrafyada etnik ırkçılık yapan Kürt nüfusunu koruma misyonunu üstlendiğini ifade eden Altındal, şu noktalara da vurgu yapıyor:
"Papa ben ‘Bush’u destekliyorum’ diyor.
Oysaki Bush evangelist yani Protestan. Bush ile 2003 yılında yapılmış bir anlaşması var. Bu anlaşma, Irak’ta bir Katolik kilisesi kurulmasını öngörmektedir. Amaç, Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri korumak ve Türkiye’deki Kürtlere yapılan (yapıldığı iddia edilen ve fakat bütünü yalan ve iftiradan ibaret olan) baskıları yerinde tespit etmekti. Bu kilise kuruldu, 2003 yılından itibaren faaliyete geçti ve Kürtleri koruma görevi Papalığa verildi. Şimdi de BOP çerçevesinde Rusya’ya ve Çin’e karşı ABD’nin yollarını açmaya çalışıyor, açıkları bu yönde. Papa’nın misyonu bu."
KİRLİ OYUN’UN SURİYE PERDESİ
Malum olduğu üzere, kirli oyunun Irak süreci büyük bir yalan üzerine başladı. Zekâ düzeyi çok düşük olduğu için diktatörlüğe soyunacak kadar aptal, İslâm’dan zerre miskal nasibi olmayan kâfir Saddam sayesinde Amerika; Kısa bir sürede Irak’ı hurdahaş etti. Ülke yerle bir oldu, can pazarına döndü. Kadın-Erkek herkese tecavüz edildi. Mal, can ve ırz güveliği kalmadı. Türkiye’nin gözünün içine bakıla/bakıla “Bir Buçuk milyonu aşkın Türkmen” gaz bombaları ve kalleşçe saldırılar sonucu telef edildi. Memleket tam anlamıyla tarumar oldu.
Akabinde Suriye, Mısır, Fas, Tunus ve Libya “Arap Baharı” nam, köpek domuzlarınca uydurulan sözde “kurtuluş hareketi”, esasta “sömürgecilere teslim” faciası ile sarsıldı.
Bunun yanı sıra deytın belâsına duçar Bosna-Hersek; Kaynayan kazan Kosova; Türk adalarını işgal edecek kadar şımartılan Yunanistan’da Türklere (Batı Trakya’da) uygulanan mezalim; Sudan, Nyanmar, Arakan, Doğu Türkistan (Çin-Uygur) ve buna benzer pek çok alanda Türk ve Müslümanlara dirlik vermeyen AB-D..
Özellikle Almanya’dan itibaren iyice tırmanan, hayâsızlaşan, alçalan ve azgınlaşan “Ermeni Soykırım” yalanı dâhil, “bütün kötülüklerin, şeytani örgütlerin, karanlık cinayetlerin ve kara kirli işlerin” arkasında papalık var.          
DOĞRU TARAFTAN FİRAR EDEN: ADALET, FAZİLET, HUKUK VE “DOĞRULUK”
Evet, işte bütün mesele budur.
Adına İslâm âlemi denilen coğrafyada; Dünya mafyalarının babası olan Papalığa at oynatacak ve cirit attıracak kadar kötülük, rüşvet, iltimas, suiistimal, yalan-dolan, sahtecilik, kalpazanlık ve her türünden, türlüsünden ahlâksızlığın vaki ve kain olması; Sinsi din tüccarları ve siyaset simsarlarının alan bulması; Bilumum sahte peygamber, dolandırıcı mehdi ve İngiliz İstihbaratı tarafından güdülen şeyh bozuntularının çokluğu; Kamu idaresi, adalet ahlâkı, umur-u Devlet ve fazilette zafiyet…
EĞER: En az, dünya Hıristiyanlarının bid’at, hurafe ve muharrefe sarıldıkları kadar; Başta Türk Milleti olmak üzere, bütün Dünya Müslümanları “Arı-duru, halis ve hakiki ve O, Yüce Peygamberin tevazu içinde yaşadığı orijinal İslâm’a sarılıp, sahip çıkmaz; Hakkaniyet, adalet ve hakikatle yaşamazlarsa…” Olacağı budur. 
Unutmayın!.. SİYASET FAZİLET; HÜKÜM HİKMET İLEDİR….      
BAK: https://istihbaratveanaliz.wordpress.com/2016/08/02/kurt-sorunu-dosyasi-mustafa-nevruz-sinaci-vatikanin-kurtleri/