Mustafa Nevruz SINACI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Nevruz SINACI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2017 Çarşamba

MİLLİ DAVA "VATAN KIBRIS" (ve KKTC) YAŞAYACAK VE MUTLAKA YAŞATILACAKTIR

VATAN KIBRIS YAŞAYACAKTIR
AŞAĞIDA İMZALARI BULUNAN BİZLER; HASSAS BİR DÖNEMEÇTE BULUNDUĞUMUZBİR SIRADA,
MİLLÎ DAVAMIZ KKTC’NİN BEKASI KONUSUNDA,TÜRK MİLLETİNİN AKLISELİMİNE SESLENİYOR,
TÜRK MİLLETİ VE DEVLETİ ADINA HAREKET EDENLERİ UYARIYORUZ!

Kıbrıs’ta; 352 yıl Türkler, 37 yıl İngilizler ve 3 yıl 4 ay Türk - Rum ortak Kıbrıs Cumhuriyeti egemen olmuştur. 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Rumlar1963’de kanlıbir darbeyle yıkmış; 1974’deikinci bir Yunan darbesiyle Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak üzere başlatılan katliam, Türkiye’ninaskeri müdahalesiyle önlenerek bugünlere gelinmiştir.

KIBRIS’TA YENİDEN ORTAK BİR DEVLET KURMA MÜZAKERELERİNDE:
Kıbrıs Türklerini yeni bir Rum darbe ve katliamından koruyan, Türkiye’nin garantisinden ve Türk askeri varlığından asla taviz verilemez.
Ortak “Kıbrıs Cumhuriyeti” nikâhlı bir darbe ile yıkan katliamcı Rumlar meşru, uluslararası hukuka göre self determinasyon hakkını kullanan Türkler gayrimeşru sayılamaz.
Eşit egemenliğe dayanmayan federasyon; veto yetkisi tanınmayan siyasi eşitlik olamaz.
KKTC bölgesine 60-100 bin Rum yerleştirilerek, iki bölgelilik yok edilemez; karışık oturumu öngören ve çatışmaya zemin hazırlayan 1963 şartlarına dönülemez.
Türklerin sahibi olduğu Güzelyurt, Karpaz ve Maraş gibi şehit kanıyla sulanmış, Türk varlığı açısından hayati ve stratejik bölgeler Rumlara verilemez.
Mülkiyet sorunu, tüm dünyada olduğu gibi, ancak global takasla çözülebilir; Türk vakıf mülkleri Rumlara verilemez.
Türkler; yeterli nüfus, yeterli toprak, yeterli ekonomi, yeterli hukuk, yeterli güvenlikten mahrum olarak, yurtsuz yuvasız bırakılamaz; hiçbir şekilde göçe zorlanamaz.
Türkler, Rumların azınlığı haline getirilemez; Kıbrıs, Girit gibi Helen adası yapılamaz.
1974’den beri gelişmiş bir demokrasi, barış ve huzur içinde yaşayan KKTC yok sayılamaz.
Varılacak antlaşma şartlarının, AB kriterleri kullanılarak değiştirilmesini önlemek için,AB’nin birincil hukuku olarak tescillenmesinden asla vazgeçilemez.
KKTC yok edilerek, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kuşatılmasına izin verilemez.   
Kıbrıs’ta;“Türklerin can-mal güvenliğinin garantisi olacağız” vaadiyle askerlerimizin çekilmesini sağlayıp yaygın katliam ve kitle göçünü başlatarak, Girit’in Yunanistan’a teslim edilmesinde olduğu gibi, Haçlı tuzağına bir defa daha düşülemez.

Türk’ün Türk, Rum’un Rum kimliğiyle, ebediyen yaşayabilmesini garanti altına almayan hiçbir antlaşma kabul edilemez.  2 OCAK 2017
Türk kamuoyuna saygıyla duyurulur.  
BTM HARETETİ Mustafa Nevruz SINACI

15 Ekim 2016 Cumartesi

“Kerkük Kültür Derneği ile Türk Dünyası Kültür-Sanat Plâtformu” Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci; PROF. DR. İSA KAYACAN “TÜRK KÜLTÜRÜNE HİZMET” ÖDÜLLERİNİ AÇIKLADI

PROF. DR. İSA KAYACAN
“TÜRK KÜLTÜRÜNE HİZMET”
ÖDÜLLERİ AÇIKLANDI
Anadolu Basını’nın Duayenlerinden, Edebiyat - Kültür ve Sanat öncüsü Prof. Dr. İsa Kayacan, aramızdan ayrılışının ikinci (2.) yıldönümünde anılacak.
Kayacan, kurucu üyesi olduğu “Kerkük Kültür Derneği ile Türk Dünyası Kültür-Sanat Plâtformu” Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci; Basına ve kamuoyuna yaptığı açıklamada: “Unutulmayan dostumuz İsa Kayacan’ı unutmadık ve unutmayacağız. Sadece anmakla da kalmayacağız. Bu bağlamda, Dernek yönetim kurulumuz, aldığı bir kararla, bu yıldan itibaren “İsa Kayacan; Türk Kültürüne Hizmet Ödülleri” verecektir” dedi.
Daha önce duyurulduğu üzere İsa Kayacan’ı Anma Programı ve “Ödül Töreni”, 15 Ekim 2016 Cumartesi günü saat 14 00 de İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) Genel Merkez binasında yapılacaktır.

BU YILIN ÖDÜL SAHİPLERİ:
Küzeci, bu yılın ödül sahiplerini de açıkladı. Buna göre:
1.Kayacan’ın sağlığında geniş kapsamlı bir araştırma yaparak, “Destanlaşan Köylü İsa Kayacan” adlı eseri yazan: 
Mustafa CEYLAN,

2.Kayacan’ın kurduğu Ece Haber Ajansı’nı yürüten, Kayacan’la ilgili web sitelerini kuran ve yöneten, O’nun çalışmalarını, eser ve hizmetlerini bütün dünyaya yayan, duyuran ve bu misyonunu aralıksız sürdüren; Yakın dostu, gazeteci-yazar: 
Mustafa Nevruz SINACI,

3.Başta Azerbaycan ve Türkiye olmak üzere tüm Türk dünyasına İsa Kayacan’ın çalışmalarının duyurulması, eserleriyle tanıtılmasında yazıları ile ışık tutan bilim insanı, yazar:  
Prof. Dr. Tamilla ALİYEVA (Azerbaycan),

4.Görev yaptığı Gazete ve Dergilerde, İsa Kayacan ve önerdiği arkadaşlarının yazılarına kucak açan; Yeni Gazeteci, Şair ve Yazarların yetişmesine ve gelişmesine önderlik eden kadim Kayacan dostu: 
Gazeteci Ahmet TEKEŞ

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Devlet başa; Kuzgun leşe & Halkın gazını almak için maval okumak!..

DEVLET BAŞA; KUZGUN LEŞE!..
Mustafa Nevruz SINACI
             Bu güne kadar kurulamayan ve/veya gizli bir hesap gereği kurulmayan hükümetin, 25 ve 26 Temmuz Cumartesi - Pazar günleri kurulmasının da, pek mümkün olmayacağına göre; 27 Temmuz 2015 Pazartesi itibarıyla Cumhuriyet tarihinin ‘genel Millet vekili seçimi sonrası hükümet kuramama süresine dair’ 50 günlük utanç rekoru kırılacaktır.
Bu süre 6 Kasım 1983 seçimlerinden sonra 36; 22 Temmuz 2007 seçimlerini müteakip 37 ve 18 Nisan 1999 seçimlerini takiben 39 gündü. Şimdi 70 yılın rekoru aşıldı ve Türkiye’de “seçim sonrası” hükümet kuramama süresi, tarihi rekora ‘on bir gün daha eklenerek’ ilk defa 50 güne dayandı. Daha nereye kadar varabileceği ise henüz bilinebilir olmaktan çok uzak!..
Bu normal bir durum değil!.. 
İbret olsun diye buraya yazıyorum. 27 Mayıs isyanı vuku bulduktan 2 gün sonra, kanlı kalkışmanın 3. günü, yani 2 gün içinde (30 Mayıs 1960) 1. Gürsel hükümeti kurulmuştur. Her ne kadar bu menfur kalkışma, “dış destekli organize suç örgütleri” tarafından becerilmiş olsa bile, sonuçta kurumsal bir hükümetin iki gün gibi çok kısa bir sürede teşkil edilmesi, üzerinde çok düşünülmesi, dikkatle araştırılması ve Üniversitelerce incelenmesi gereken bir vakıadır.
Dolayısıyla; Hangi sebeple olursa olsun, bir hükümetin iki gün içinde kurulabilmesi; Ne kadar garip, acayip, anlaşılmaz ve izah edilemez ise; 39 günlük Cumhuriyet tarihi rekoru aşılarak 50 günü geçen bir süreye uzanması da, en az o kadar garip, acayip, izah edilemez bir şekilde anlaşılamaz ve açıklanamazdır!..
Münhasıran bu seçimlere ait ve raci olmak üzere, gecikmeyi YSK’ya yüklemek doğru değildir. Çünkü 7 Haziran, Türkiye tarihinin en şaibeli seçimi olmasına rağmen, hiçbir siyaset kurumunun ciddi bir itiraz, şikâyet, suç duyurusu veya iptal talebi vuku bulmamıştır. Görünen o ki, vaziyet “Al gülüm, ver gülüm” hesabı paralelinde halledilmiş. Sonuçta halef-selef dâhil, bütün taraflar neticeden memnun görünmektedir. Başta Güney Doğu olmak kaydıyla ekserisi baskı, tehdit ve yönlendirme ile yapıldığı haykırılan bir seçim için bu iğrenç bir durum…
Normal şartlarda 7 Haziran icracı, denetçi ve takipçilerinin şu anda memuriyetten men, Yüksek Seçim Kurulu yönetim, memur/müstahdem, uzantı ve bağlantılarınınsa toptan müstafi addedilmiş olmaları gerekirdi. Olmadı. Sanırım adalet ve hukuk cihazımız dumura uğradı. En kötüsü de, her halde devletin ya da hükümetin ar damarı çatladı. Çünkü taksirat/kusur, hata ve kabahat gibi disiplin ihlâllerinin çok ötesinde, ortada üst üste işlenen binlerce cürüm/SUÇ var. Suçluların mutlaka yakalanıp yargılanması, misliyle cezalandırılması devlet/hükümet olmanın zorunlu gereğidir. Aksi takdirde, bütün usul, unsur ve füruğu ile hükümet, münferiden yahut müştereken (organize biçimde) suç ortağı, yardım ve yataklık fiilinden sorumlu demektir. 
Aslında 23-24 Temmuz’da vuku bulan sınır ihlâlleri; Toplu ve seri cinayetler, kalleşçe yapılan saldırılar sebebiyle bakanlar kurulunca yapılan cinayet örgütüne “pkk’ya son kez silâh bırak uyarısı” bu kaygıyı kuvveden fiile çıkaracak derecede açıktır. Devleti temsil namına icra erkini kullanan AKP ve bakanlar kurulu’nun “tescilli suç örgütüne” çağrıda bulunması komik, komik olduğu kadar da üzücü ve düşündürücüdür. Üstelik 3 Nisan 2015 Tarih ve 6638 Sayılı “İç Güvenlik Yasası”nda yapılan ek ve değişikliklere rağmen!.. O güne kadar kendi ayağına kurşun sıkan AKP ilk defa elini güçlendirdi ve hukuku uygulama kudret ve kabiliyetini haiz oldu. Neden ve niçin 23 Temmuz’dan bu güne: Anarşi, terör-tedhiş, rüşvet-iltimas, hırsızlık, yolsuzluk dâhil tüm suçlular ile tam yüreklikle organize suç örgütlerinin üstüne gitmiyor da; Cımbızla seçilmiş bir hedef kitle ile sınırlı kalınıyor?            
Dahası, seçimden çıkan netice ile varılan sonuç, kesinlikle bir kaos, kriz veya hükümet bunalımı yaratacak cinste değil. 258 + 132 + 80 + 80 formülü, onlarca hükümetin kurulmasını pek alâ mümkün kılacak ve imkân verecek niteliktedir. Dolayısıyla, bu cihetle yaşanan hadise, kesinlikle bir kaos, kriz, bunalım veya buhran değil; Belki bir tiyatro veya danışıklı dövüştür.   
Binlerce yıllık Türk siyaset, medeniyet, hukuk/ahlâk ve güvenlik geleneğinde, bu denli bir zafiyet, çürüme, şaibe ve yozlaşma görülmedi.
            Haydi artık: Devlet Baş’a, kuzgun leş’e..               
HALKIN GAZINI ALMAK İÇİN
 "MAVAL OKUMAK"!..
Mustafa Nevruz SINACI
İnsanlar mahalle arası, sokak dibi, kahve köşeleri, otobüs ve dolmuşlarda aynen böyle diyor; Adalet Bakanlığının istinat duvarı dibinde bile yüksek sesle konuşarak: “Bunlar bu işi yapamaz. Halkın gazını almak için maval okuyorlar….” Biçiminde açıkça düşüncelerini dile getiriyorlar. Milleti böylesine hükümetten soğutan, inanç ve itimatlarını kıran ne?..
Bakanlar Kurulu’nun 24 Temmuz 2015 tarihli çağrısı:
“PKK'YA SON KEZ SİLÂH BIRAK UYARISI”
Bırak vatandaşı, kargalar güler buna. Bahusus habere bakalım: “Son kez 'silah bırak' çağrısı (24 Temmuz 2015, Cuma 01:25, Gazeteler) Bakanlar Kurulu çözüm sürecinin terör sürdükçe devam edemeyeceği gerekçesiyle PKK'ya son kez "Silah bırakın" çağrısı yapacak. Çağrıya olumlu yanıt alınmazsa terör örgütüne yönelik temizlik harekâtı başlatılacak.
            Bakanlar Kurulu toplantısında masaya yatırılan en önemli konulardan biri çözüm süreci ve PKK'nın eylemleri oldu. Toplantıda, mevcut tablo ile yola devam etmenin mümkün olmadığı değerlendirmesi yapıldı ve önümüzdeki dönemde atılacak adımların ne olacağı üzerinde duruldu. Toplantıda konuşan bakanlar, "Seçim öncesi PKK/HDP, çözüm sürecini, çatışmasızlık ortamını kendi lehine kullandı, bunun üzerinde propaganda yaptı. Ancak gelinen noktada sürecin bu koşullarda devam etmesi mümkün değil, kritik bir aşamaya gelindi. Süreç, kamu düzeninin bozulduğu bu şartlarda ve şimdiye kadarki yöntemle yürüyemez. Sivil vatandaşlar kaçırılıyor, araçlar yakılıyor, yol kesiliyor, mahkemeler kuruluyor, asker, polis şehit ediliyor, barajlara saldırılıyor. Örgütün ülkeye verdiği zararları izole edecek yeni bir sistemin ortaya konulması gerekiyor" değerlendirmesi yapıldı.
Toplantıda hem açık hem de arka kapı iletişim kanalları ile PKK'ya son kez silahları bırakması çağrısı yapılması konusunda görüş birliği oluştu. PKK'ya, "Silahı bırak, kamu düzenini bozma. Çözüm süreci sizin terör eylemlerini sürdürmeniz anlamına gelmiyor. Hem süreç deyip hem de bunları yapamazsınız" denilecek ve aksi halde düzeni sağlamak için gerekli tüm adımların atılacağı mesajı verilecek. Çağrı kapsamında HDP'den de seçim öncesi meydanlardaki söylemi, demokrasi sözlerinin arkasında durmasına vurgu yapılacak ve "80 milletvekili ile Meclis'te temsil ediliyorsun. Milletvekili sayısının yüklediği sorumluluk çerçevesinde demokrasiye uygun hareket et. Barış ve demokrasi söylemine gerçekten sahip çık" denilecek. Bu çağrıya PKK'dan gelen yanıt beklenecek.
Terör olayları bitmez, PKK silah bırakmaz ve kamu düzeninin bozmaya devam ederse çözüm süreci kapsamında gerçekleştirilen görüşmeler bitecek. HDP heyetlerinin, İmralı'ya gitmesine, İmralı mesajlarının Kandil ya da kamuoyuna duyurulmasına da izin verilmeyecek. Vatandaş açısından demokratik kazanımlardan asla geriye dönüş olmayacak. Süreç, vatandaşın günlük hayatına pozitif etki edecek politikalar sürdürülecek. Demokratikleşme konusunda yapılması planlanan hukuki düzenlemeler de hayata geçirilecek.
GENİŞ KAPSAMLI OPERASYON
Bölgeye dönük istihbarat raporları da tamamlandı. Bölgede düzeni sağlamak için geniş kapsamlı operasyon başlatılacak. Mahkeme kuran, yol kesen, kamu düzenini bozanlar tutuklanıp, yargı önüne çıkartılacak. Kentlere de depolanan silahlar toplanacak. Çözüm süreci döneminde dağdan inenler de yakın takibe alındı. Bunlardan kamu düzenini bozanlara yönelik nokta operasyonlar yapılacak. Cizre'de kazılan tüneller iş makineleri ile ortadan kaldırılacak. Sözde mahkeme binalarına girilecek.” (Haber: 24 Temmuz tarihli Gazete ve Ajanslar)
HALKIN GÖZÜ HÜKÜMETİN ÜZERİNDE
Öncelikle ve evvelâ hükümet bilmeli ki: Eşkıya silâh teslim etmez, hükümet gider alır. Mahkeme kuran, yol kesen, cinayet işleyen, haraç alan, adam kaçıran, seçim sandığını tasallut altına alan ihanet şebekeleri ile bu başıbozukluğa, asilik, isyankârlıkla vatan hainlerine yardım ve yataklık edenler toparlanır, tutuklanır ve yargıya havale edilir. Mevcut hükümetin zorunlu görevi budur.
            Aksi takdirde Türk Milleti’nin meşru müdafaa hakkı, fiilen doğmuş olacaktır!...

23 Haziran 2015 Salı

Hak, Hüküm-Hikmet ve Hükümet; "Gerçek Demokrat" Mustafa Nevruz SINACI

CHP, MHP VE HDP KOALİSYONU
Hükümet Kurmak ve Devlet Olmak Zorundadır
Mustafa Nevruz SINACI
            Sıradan bir seçim, aldatan put ve rejimin anatomisi;
Sözde İslâm ülkelerinde ironi, ötelenen bilim ve gerçek:
Hakikatte: “Hak, Hüküm-Hikmet ve Hükümet”
            Başta Orta Doğu (güdümlü Arap hükümranlıkları) olmak üzere, İslâm ülkeleri nam ya da Müslümanların yoğunlukta olup idare cihazına hâkim bulundukları memleketlerde, müthiş bir rüşvet-iltimas, yalan-talan, ikiyüzlülük, nitelikli (organize) sahtekârlık hüküm sürmektedir.  
İslâm’ın zorunlu kıldığı hak, adalet, ahlâk, eşitlik ve hukuk ilkelerine tamı tamına ters, bütünüyle aykırı ve bir nevi “emanet, vesayet ve icazet” sistemine dayalı olarak teşekkül eden sultalar, cuntalar:, Ortak akıl ve maşeri vicdanın asla kabul etmeyeceği biçimde kamu gücünü kullanarak gasp, irtikap, hırsızlık, yolsuzluk, suiistimal, hile-desise, ayırma-kayırma, aldatma-kandırma, takiyye ve çifte standart yoluyla vatandaşları alenen soymaktadırlar. Ki bu, mensup olduklarını iddia ettikleri dinle taban tabana zıt, Kuran-ı kerim vahiylerine tümden aykırı, tam bir sapkınlık, mürailik, müşriklik ve bilinçli bir kilise mukallitliği hali arz etmektedir.
Oysa Demokratik hukuk devletleri ve özellikle idarede Müslümanların yer aldığı İslâm referansı ile anılan devletlerde hükümetler eliyle; Seçilmişler tarafından doğrudan veya bazı yüksek dereceli atanmışlar (memurlar) kullanılmak suretiyle haksızlık, yolsuzluk ve suiistimal yapılıyor olması; Dünya milletlerine karşı ve İslâm adına çok büyük bir utançtır.
Uzun bir süredir “paralel devlet” yaftası altında ülkemizde sürdürülen operasyonlar da bu sosyal mutasyon ve toplumsal çürümüşlüğün, en az elli yıldır Türkiye Cumhuriyetinde var olduğunu kanıtlamaktadır. Alınan tedbirler ve yapılan operasyonların ‘namuslu-dürüst, onurlu ve sorumlu hükümet; Mutlak adaletli, demokrat, lâik, şeffaf devlet doğrultusunda gelişmesini ve gerçekleşmesini dilerim. Aksi takdirde, sür’atle yayılan yozlaşma, kokuşma ve çürümenin önlenmesi, devletin “haksız, hırsız, yolsuz” takımından kurtarılması mümkün olmayabilir!..         
            Aslında “dinler arası diyalog” namıyla ileri sürülen ve bazı beyinsiz kitlelere dayatılan ütopyanın sebebi; Bu koyu cehalet hali, iğrenç fanatizm veya (büyük bir ihtimalle de) dönme-devşirme (kripto) orijini olsa gerek! Bir başka şekilde, evrende var olan tek dine eş koşulur ve dinler arası diyalog safsatası nasıl ortaya konulabilir? Müslümanların çok dikkatli olması şart!
Zira “el iman minel vatan” emri, “her insan bir devlettir” olgusu, “tam bağımsız, özgür, hâkim ve hükümran” devlet algısı ile “Meclisler, vekiller ve hükümetler halkın emrine ve vatandaşın hizmetine memur unsurlardır” hakikati asla unutulmamalıdır. 
            KELİMELERİN KAVGASI VE DİL İSTİSMARI  
            Böyle bir durumda bizim her konuya, “mutabık kalınmış tanımlar” veya “kelime ve kavramların” soy anlamları ile başlamamız gerek. Aksi takdirde, ilim-irfan, emir ve ilmihale dair beyan ve bildirimlere açıkça muhatap oldukları halde, davranış biçimlerini düzeltmeyen, doğrusal yönde değiştirmeyen, yaşama tarzlarını doğrultmadan; Küfür, yanlış, hata, ihmal ve kusurda ısrar edenleri primitif varlıklar, paralize veya mutasyona uğramış mundarlar şeklinde kabul, ilân ve telâkki etmek gerekir. Böyleleri, akil olmadıkları ve rüştlerini ispatlamadıkları cihetle, hiçbir derece ve düzeyde yöneticilik görevlerine seçilemez veya atanamazlar. Velev ki seçilmiş veya atanmış olsalar bile, bu geçersiz bir eylem, gayrimeşru ve yok hükmündedir. Şu kadar ki: Bu durum, malûm eşhası işledikleri suçlardan mütevellit ceza ehliyetini kaldırmaz.
            GELELİM GÜNÜN EN ÖNEMLİ MESELESİNE
            Şöyle ki: 07 Haziran günü, adına seçim (!) denilen bir çeşit “saptama/tespit” prosedürü ifa ve icra edildi. Nihayetinde her an ‘asıl olan millet’ tarafından azli kabil 550 vekil tayin ve tespit olundu. Şimdi! “Sadece halka vekil olduklarını idrak, asla bir Avukattan fazla hak, yetki ve güce sahip olmadıklarının bilinciyle vekiller” hükümet kurma yolunda. Bu aşamada sadece millete karşı sorumlu olduklarını; görev ve yetkilerini doğrudan milletten aldıklarını; kanunlar gereği “sadece koordinasyonla görevli parti başkanına” biat etmemeleri; Türkiye Cumhuriyeti anayasası dışında kimseye itaat ve sadakat göstermemeleri gerektiğini bilmeye mecburdurlar.
            AYRICA: HAK kavramının Allah anlamına geldiğini, haksızlığın Allahsızlık-kâfirlik; Hüküm’ün, Hikmet bağlamında ilim-ahlâk ve fazileti zorunlu kıldığını; Hükümet’in eşitlik, hak (Hakkıdır Hak’a tapan Milletimin İstiklâl), (evrensel) hukuk ve adaleti uygulamaya memur ve her şekilde mecbur olduğunu bilmek ve bu bilinçle hükümet etmek zorundadırlar!
            Evrensel gerçek, İlâhi, ilmî ve insani (fıtrat) hakikat şudur ki: Adil (adaletli, eşitlikçi, namuslu, dürüst, şeffaf ve demokrat) olmayan hükümetler meşru değildir. Milletler arası bazı temas, tedbir ve misillemeler hariç olmak üzere, devlette gizlilik olmaz. Gizlilik melânettir.              
BU İDRAK VE HAKİKAT IŞIĞINDA HÜKÜMET ŞUURU
(Sözde) seçimlerin hemen akabinde koalisyon konusunda kırmızıçizgiler çizen Ana Muhalefet partisi (CHP)’nin, MHP ve HDP’ye bazı hatırlatmalarda bulunduğuna şahit olduk. “Hele durun, kaçmak var mı? Seçimlerde, halkın huzuruna çıkıp vaki hükümetin yeteneksiz, yetersiz ve başarısız olduğunu söylediniz. Seçim oldubitti. Yeni hükümet kurmak için icazet aldınız. Şimdi nereye kaçıyorsunuz? Emekliler, çifte ikramiye, asgari ücretliler, yüksek maaş, eşitsizlikler, çiftçiler, ucuz mazot, aç sefil çocuklar, püskevit, dar gelirli aileler, Hilal Kart ne olacak? İşsizler iş, evsizler ev bekliyor. 13 yıldan bu güne sürüp gelen yolsuzluk, yalan-talan, soygun-vurgun, rüşvet ve iltimasla suçladığınız hükümetin hesaba çekilmesi, sorgulanması, yargılanması, yargı önünde; Yüce Divanda hesap vermesi gerekmiyor muydu? Sizler, ey bu günün muhalefete soyunan ve iktidara icazet, lütuf ve inayet arz eden sözde siyaset haneleri!
Seçim döneminde yalan söylemediyseniz gelin, mertçe sözünüzün arkasında durun.   
HESAPLAŞMA YOKSA İBRA’DA YOKTUR
Sözünüzü tutmadan ve adaleti hayata geçirmeden nereye kaçıyorsunuz?
Evvelâ bu hükümete hesap sormak, sonra da haksız, adaletsiz, hukuk ve ahlâka aykırı olarak gerçekleştirilmiş bütün karar, edinim ve icraatların muhakemesini yapmak için sizler (Chp, Mhp, Hdp) hep birlikte koalisyon kurmaya mecbursunuz. Tarafsız ve bağımsız yargı önü ve kamu vicdanı nezdinde hükümet ve AKP aklanırsa; Bu defa sizler yalancı, müfteri ve bozguncu durumuna düşersiniz. İkisinin ortası yoktur. Ya hükümet olup, hesap soracaksınız ya da siyaset ve fazilet sahnesinden çekilip gideceksiniz.  Böyle bir durumda kaçmak veya kaçamak yollara sapmak yiğitlik değil, resmen (hariçle iştirakli) dâhili bedhahlıktır.   
Baştanbaşa Güney Doğu olmak üzere hemen, hemen her sandıkta yolsuzluk, hırsızlık ve hile yapıldığına dair vahim iddialar bütün İnternet medyasında yer alıyor. Buna mukabil yandaş, yoldaş ve sırdaş basın ile akredite medyada tek satır yok. Herkes neticeden memnun ve mutlu görünüyor. Hatta bir takım kaşarlı politik ACI’lar pişkinlikle sırıtarak rol kesiyorlar. Sanki bu sahne, hain oyun ve senaryo demokrasi düşmanları tarafından hazırlandı gibi geliyor insana! Peki, Yüksek (!) Seçim Kurulu kesin sonuçları neden ve niçin bu kadar geç açıkladı?..
Malum, menfur, bakkalcı ve çakkalcı medya bunu neden, niçin sorgulamadı?
SOSYAL MEDYADA YER ALAN İDDİALARDAN
Bütün bu savları yok saymak ve ithamları duymazdan gelmek herkes için zuldür.
Silah tehdidiyle vatandaşın "seçme hakkına" tasallutta bulunulduğu gerçeğine delalet edecek onlarca, yüzlerce örnek varken ve binlerce plâkasız araç sandık sandık dolaşmış iken; Bu şaibeye rağmen sizler, adalete hesap vermeden mi yüce Meclise sığınıp, dokunulmazlık zırhına sarılarak, tüyü bitmemiş yetimin hakkını domuz gibi yiyip zıkkımlanacaksınız? Bu vaziyette “millet bize muhalefet görevi verdi” demek, iğrenç bir yalandır, ayıptır, bühtandır, korkaklık, yalakalık, avantacılık, haramzadelik ve hazımsızlıktır diyen yok mu içinizde?..
Sahi, neden bu seçimde kimse “çöpten oy pusulası çıktığını” ileri sürmüyor?
Haksızlık, yolsuzluk, sahtecilik, organize sahtekârlık, görevi kötüye kullanma, hile ve desise yapıldığına dair “milletvekili çıkaran partilerin” bir iddiaları yok. Gariptir Vatan partisi gibi, “çok ağır bir yenilgi, hayal kırıklığı ve hüsrana uğrayanlar” dâhil bütün partiler neticeden memnun. Yaklaşık iki haftadır ortaya konulan eylem ve söylemlere bakılırsa, sanki mevcut hükümetin yerinde kalarak, hiçbir şey olmamış gibi fiil ve icraatına devam etmesi umuluyor, bekleniyor ve sanki akla-hayale gelmeyecek atraksiyonlarla AKP’ye gizli destek veriliyormuş gibi! Bu ne acayip pişkinlik, vurdumduymazlık ve aymazlık?
Gören de bunları AKP’nin saklı ortakları, siyasi iştirak ve müttefikleri sanacak.
Açıklaması mümkün olmayan çok şaşılacak, garip ve tuhaf bir durum!..
Oysa millet, CHP-MHP ve HDP’ye koalisyon hükümeti kurma görevi verdi.
Evet, elbette! Seçim sonuçları akıl, erdem ve vicdan ışığında okunduğunda açıkça görülür ki; Millet CHP, MHP ve HDP’ye koalisyon hükümeti kurmaları için görev, yetki ve sorumluluk verdi. Zaten, daha dün, bunu çok istiyorlardı. Yandaşları "Yaşasın koalisyon" çığlıkları atıyor; "Koalisyon felakettir" diyenlere karşı kuyruğu dik tutup, "Ne münasebet. Pek âlâ koalisyon hükümetiyle de ülke idare edilebilir. Siz, geçmişin kötü örneklerine bakmayın, piştik elhamdülillah" demiyorlar mıydı?
Şimdi fırsatı değerlendirmek zorundalar. Şekvacı, şikâyetçi ve millete karşı davacı oldukları mevcut hükümete karşı başarılı olabilecek bir koalisyon hükümeti kurmalı ve miting meydanlarında taahhüt ettikleri iddialı vaatlerini mutlaka yerine getirmelidirler. Bu bir namus, akıl, mantık, şeref ve haysiyet borcudur. Millete alenen verdikleri sözleri tutmamaları halinde; Belki de ikinci bir fırsatı asla bulamayabilirler.
KAÇMAK YOK VAATLERİ YERİNE GETİRECEKSİNİZ!
Malum ve mezkür muhalefetin, aynı telden çalıp müştereken yaptıkları en büyük, en önemli vaat ve taahhütlerini şöyle bir gözden geçirelim: Büyük insanlık; Hak, adalet, eşitlik ve barış; Birlik, bütünlük ve beraberlik içinde adaletle kalkınma:, Objektif-Evrensel hukuk ve tarafsız, bağımsız yargı; İşsize iş, herkese aş; Namuslu, dürüst ve saydam yönetim; Bedelsiz eğitim, karşılıksız sağlık ve ücretsi adalet; Makul asgari ücret; Çalışan ve emekli maaşlarında norm ve standart birliği; Seyyanen ücret zammı; Aracı-tefeci ve komisyoncu soygununa son verilerek, üretici ve tüketici arasında dolaşan kene, kan emici vampir ve sülük saltanatına dur denilmesi… Daha neler, neler. Alın sokaklara dağıtılan afiş, pankart ve el ilânlarına bakın.
Şunu kimse unutmasın: Siyasette herkes sözünden vaat ve taahhüdünden sorumludur.   
Aslında Yüksek Yargı, TBMM ve Adalet Bakanlığının olması gereken görevi: Yerine getirilmediği sürece: Nitelikli sahtekârlık, organize hırsızlığa teşebbüs, bireyleri ve top yekûn kitleleri kandırmaya, aldatmaya ve bu yolla çıkar sağlamaya hazırlık, TBMM, siyasi partiler ve Milletvekilliği kurumunu istismar, suiistimal ve kötüye kullanma suçlarını takip biçiminde düzenlenmek zorundadır. Zira sıkı bir takip, denetim ve belgeleme olmadan suç önlenemez.
UTANMADAN, ARLANMADAN POLEMİK YAPILIYOR    
Kılıçdaroğlu yan mı çiziyor? Demirtaş "MHP ile asla bir araya gelemeyiz" mi diyor? Bahçeli erken seçim mi istiyor? Bir dakika beyler! Kaçmak var mı? Halkın huzuruna çıkıp bu hükümetin başarısız olduğunu sizler söylediniz ve hükümet kurmak için icazet aldınız. Şimdi nereye kaçıyorsunuz? Emekliler, çifte ikramiye, asgari ücretliler, yüksek maaş, çiftçiler, ucuz mazot, çocuklar püskevit, fakirler hilal kart, işsizler iş, evsizler ev:, Top yekûn millet adalet, hak, hukuk ve eşitlik bekliyor. Açılım-saçılım sahtekârlığı yalan, tiksindirici bir hile, desise... Bu milletin yegâne sorunu: Herkese adalet, eşitlik ve hukuktur. Hani söz namustu, bu vaatleri gerçekleştirmeden nereye kaçıyorsunuz? Bahane üçlü koalisyon kurulamaz. Niye? Görünüşte Erdoğan nefreti sizi bir araya getirdi. Pek âlâ da ortak çalışabilirsiniz. Neden olmasın… 
“MHP'nin olduğu yerde HDP, HDP'nin olduğu yerde MHP olmazmış. Bunlar düşman kardeşler, bir yapı içinde huzurlu olamazlar, sürekli "maraza" çıkarırlar. İkisinin olduğu yerde CHP olmaz. Kurulacak bir "azınlık hükümetine" dışarıdan destek de vermezler. Yapıları, çatı ve ideolojileri buna uygun değil. Dünya yıkılsa bir araya gelemezler” söylemleri doğru değil.
RTE nefretinde bir araya gelebilen, Pekâlâ bir ‘ortak çalışma’ düzeni kuran, kurdukları düzende birbirlerini kırmayan, üzmeyen, suçlamayan, incitmeyen, karşılıklı atışmayan, ağız dalaşına girmeyen ve maraza çıkarmayanlar, hükümeti haydi haydi kurar ve birlikte çalışmayı başarabilirler. Daha dün bunlar birbirlerini vatana ihanet, hırsızlık, yolsuzluk, hele ki devleti satmakla hiç suçlamıyorlardı. Seçim sathında adeta paslaşıyor halkın çok iyi bildiği suçlarını; Görevi ihmal, ihanet ve suiistimallerini, haksızlık-yolsuzlukta ortaklıklarını dile getirmiyorlar; Birlikte atıp-tutuyor, üç aşağı beş yukarı tamamı benzer vaatlerde bulunuyorlardı.
Sıra vaatleri gerçekleştirmeye gelince mi "düşman kardeşler" oldular? 
ELEŞTİRİ; YORUM VE KATKI YERİNE KAİM OLMAK ÜZERE!..
HER SECIMDE HILE VAR DIYE YIRTINANLAR NEREDELER ?‏ 
Zeki Kentel, 29.06.2015
391 SECMENI OLAN KOYDEN HDP'YE 396 OY; Yuksel YILDIRIM
Her secimde hile var diye yirtinanlardan, ortaligi birbirine katanlardan nedense bu secimde tik yok.. kediciler neredeler?? Secim aksami her yerde elektrik kesintisi olacak diye kehanette bulunanlar veya mevcut olmayan santrali patlatanlar neredeler?? Çopluklerde oy pusulasi avciligi yapanlar neredeler??
Guneydoguda ve doguda secim guvenligi icin ysk,nin gerekenleri yapmadigi inancindayim.. Daha acik yazarsam, ysk,nin sandik gorevlilerinin ehliyetli olup olmadigina, pkk,li olup olmadiklarina dikkat etmedikleri kanaatindeyim.. Bir de bolgedeki paralel yapiya mensup ilce secim kurulu baskani olan hakimlerin, ve yerleri degistirilen buralara gonderilen polislerin bu isleri organize ettiklerine dair duyumlarin ciddiye alinip gerekenlerinin yapilmadigini dusunuyorum..
Yine bazi bolgelerde askerlerin ve polislerin bu tur uyarilara orali olmadiklari da soyleniyordu.. 
Yani sonuc: doguda ve guneydoguda bolge pkk,ya terkedilmis, pkk,lilara goz yumulmus bir sekilde secim yapildigi ortada.. Zaten medyasiyla adamlariyla vs hdp,yi destekleyenlerin bu tur seyleri gormezden gelmeleri de gayet normal.. Çunku ilkeleri yok, beyaz turkunden ulusalcisina, thecemaatcisinden anti-emperyalistine cakma islamcisindan ataturkcusune chplisine bunlarin ulkelerini vatanlarini dusundukleri sevdikleri tamamen yalan.. Kim kazanirsa kazansin, yeter ki tayyip kaybetsin diye dusunuyorlar/di.. Hala ayni kafadalar.. nasil bir akil tutulmasi yasiyorlarsa artik, ulkeyi bolmek isteyenlere kendi elleriyle yardim ediyorlar.. Bekleyelim, gorelim..
///////////
İste HDP'nin sandik hilesinin kaniti YSK'nin kesin sonuclari aciklamasinin ardindan HDP'nin bolgede yapmis oldugu hileler de ortaya cikmaya basladi. Diyarbakir koylerinde cogu sandikta diger partilere oy cikmazken HDP, 391 secmenin bulundugu sandiktan dahi 396 oy aldi. En dikkat ceken detay ise acilan sandiklarin cogunda gecersiz oyun olmamasi. Dogu Anadolu ve Guneydogu Anadolu bolgelerinde, secmenin yerine HDP'ye oy kullanildigi iddialari tazeligini korurken, bu bolgedeki illerde HDP'nin neredeyse yuzde yuzluk katilimla birinci cikmasi dikkat cekti. 
Yuksek Secim Kurulu'nun acikladigi verilere gore 7 Haziran'da secime katilma orani yuzde 84. Diyarbakir secimlerde katilimin en yuksek oldugu illerinde basinda yer aldi. Bazi ilce ve koylerde ise katilim orani yuzde yuzlere ulasti. Bu sandiklarda HDP'nin full cekmesi ve gecersiz oylarin olmamasi Olmamasini nedeni ise muhre ayni kisinin basmasi.
391 SECMENI OLAN KOYDEN HDP'YE 396 OY
            Diyarbakir'da secimlere en yuksek katilim yuzde 99 ile Kocakoy ilcesinde gerceklesti. Ilcede 9 bin 296 secmenden, 9 bin 182'si resmi tutanaklara gore sandik basina gitti. Ilcede sadece 114 kisi oy kullanmadi. 
Bozbaglar mahallesinde ise ortaya ilginc bir sonuc cikti. Mahallede kayitli 391 secmen bulunurken, HDP 396 oy cikmasi sasirtti. Sandiktan ayrica AK Parti'ye de 2 oy cikti. Fazla oylar 'sandik gorevlileri' ile aciklansa bile HDP'nin full cekmesi dikkat cekiyor. Oylardan 1 tanesi de gecersiz sayildi.
SANDIKTA FIRE YOK!
            Silvan'da ise 47 bin 676 secmenin 43 bin 180'i oy kullandi. Secime katilim orani yuzde 90,57 oldu. 
Akyol koyunde sandik basina giden secmenin hepsi, HDP'ye oy verdi. 107 secmenin 107'si 'HDP' dedi. Akcayir koyunde de 365 secmenden, 360'i sandik basina gitti. 360 kisiden 356 secmen HDP'ye oy verirken AK Parti'ye sadece 2 oy cikti. Oylarin 2'si ise gecersiz sayildi. Akdere koyunde de oy kullanan 388 secmenden 387'si HDP'ye, 1 tanesi ise AK Parti'ye oy verdi.
239 SECMENIN 238'I HDP DEDI
            Hazro ilcesindeki koylerden cikan sonuclar da, dogunun tum illerinde oldugu gibi sasirtmadi. Zira secmenin sadece birkac tanesi haric hepsi HDP'ye oy verdi. 
Varinca koyunde sandik basina giden 239 secmenden 238'i HDP'ye oy verirken, 1 secmen de MHP'ye oy verdi. ResIk koyunde oy kullanan 163 secmenin ise 158'si, Gozlu koyunde oy kullanan 602 kisiden 584'u, Ulgen koyunde oy kullanan 142 kisiden ise 130'u HDP'ye oy verdi. Ulgen'de 3 kisi de MHP'ye oy verdi.
DIGER PARTILERE OY CIKMADI
            Bismil'de HDP'nin oy orani yuzde 87,4 oraninda. Koylerdeki sonuclara gore secmenin neredeyse tamami HDP'ye oy verirken, bircok mahalle ve koyde diger partilere hic oy cikmadi. Diger partilere oy cikmadigi gorulurken, HDP koylerdeki oyun yuzde 99'unu aldi.
            DIYARBAKIR'DA HER ILCEDE AYNI TABLO
            Diyarbakir'in hemen hemen her ilcesinde, benzer tablo ortaya cikiyor. 
Baglar ilcesindeki sandik sonuclari da secmenin uzerindeki HDP baskisini gozler onune seriyor. Sandik basina giden secmenin yuzde 98'i firesiz 'HDP' dedi. Baticanakci Mahallesi'ndeki 378 secmenin 2'si haric hepsi HDP'ye oy verirken, Bucuktepe Mahallesi'nde oy kullanan 116 secmenden 114'u HDP'ye, 1 tanesi ise AK Parti'ye oy verdi. Oylarin bir tanesi ise gecersiz sayildi. Baglar 2. bolgede ise Yukari Mollaali koyunde sandik basina giden 320 secmenden 310'u HDP dedi. Oylarin 9'u AK Parti'yi giderken 1 tanesi gecersiz sayildi.
-------------------------------------
            Kaynak: Yenisafak,    

http://www.takvim.com.tr/Guncel/2015/06/27/iste-hdpnin-sandik-hilesinin-kaniti
HER SECIMDE HILE VAR DIYE YIRTINANLAR ŞİMDİ NEREDELER?...
BU ÇOK LÂNETLİ BİR OYUN!...
GİZLİ İTTİFAKLAR, KİRLİ İTTİFAKLAR ORTALIKTA CİRİT ATIYOR

16 Haziran 2015 Salı

ŞEHR-İ MÜBAREK RAMAZAN "Sahur-İMSAK Çelişkisi ve İlâhi Hakikat" Mustafa Nevruz SINACI

SAHUR-İMSAK ÇELİŞKİSİ VE İLÂHİ HAKİKAT
Mustafa Nevruz SINACI
            Eğer nasip ve müyesser olursa inşallah bu hafta; Hazreti Âdem Ata’mızdan günümüze değin, peygamber gönderilen bütün kavimlere (ümmetlere) farz olan mübarek Orucu tutmaya; Ramazan ayını idrake.; Bu kutsal ayın feyiz, rahmet, hikmet, sağlık ve medar-ı şifa bereketini yaşamaya; İnsanlık/İslâm âleminin en faydalı ibadetlerinden Şehri Ramazan’a başlayacağız.
            Eğer Yakup’un çocukları Tevrat’ı, Hazreti İsa’yı çarmıha geren sapkın İsrail oğulları da İncil’i tahrif, İblisin söylemleri ile tezyif ve Rab’in ayetlerini tekzip etmeselerdi; Ramazan ayında bütün ehli kitap oruçlu olacaktı. Dolayısıyla bu yüksek rahmet, ulûhiyet ve bereketten gayri Müslimler ne yazık ki yararlanamayacak ve çok büyük bir nimetten mahrum kalacaklar. 
            Ancak; Kâinatın en yüce ilmine mazhar ve İslâm’ın ekmeli (Âl-İmran 19) Hatem-ül Enbiya ile müyesser Müslümanların önemli bir meselesi var. Şu anda dünyanın en fakir, geri kalmış, az gelişmiş, küffara 12 yılda 10 milyon Şehit veren; Başta Nyanmar putperetsliğinin Arakan bölgesi olmak üzere:, Doğu Türkistan (Çin), Afrika, Irak ve Suriye’de, insan aklının alamayacağı; Hiçbir vicdanın kabul edemeyeceği bir şiddet, şeamet, baskı, eziyet, zulüm ve soykırıma maruz; Diri, diri yakılan ve esir pazarlarında satılan milyonlarca Müslüman var.
            Buna mukabil, sözde İslâm ülkelerinin (İslâm’a aykırı olmasına rağmen) Firavundan intikal Kralları, Yezitten mülhem Sultanları, Nemruttan mütevaris ifrit-iblis devlet başkanları ve müstebit Başbakanlarının istibdadı küffara rahmet okutacak derecededir. Üstelik sair ehli kitap ve umum küffarın idarecileri oldukça mütevazı, kendilerince dürüst, yalandan-talandan uzak, hak’sızlık/yolsuzluk yapmayan kimseler iken; Yukarda bahse konu İslâm düşmanlıkları malûm Müslüman ülke yöneticileri ise Karun Kâfirini kıskandıracak derecede zenginler!..
            Üstelik bu zenginlikleri haram (gasp-irtikap, HAK’sızlık ve yolsuzluk ürünü), sözleri yalan-yanlış, kendileri hırs, ihtiras, ahlâki zafiyetle malûl kifayetsiz muhterislerdir. Bunlardan Hak, adalet, eşitlik, ilim, ahlâk, barış ve hukuku hâkim kılanları tenzih ederim. Velâkin, İslâm ülkelerinde yaşanan hak’sızlık, yol’suzluk ve suçlarla mücadele etmedikleri, kötüleri şiddetle cezalandırmadıkları için suçludurlar. (Hak’sız: Allahsız, dinsiz, imansız, kâfir demektir.) İşte bu nedenle İslâm âlemi sıkıntılı; Dünya Müslümanları ise ekseriyetle mezalime maruzdur!..              
MESELÂ SAHUR, İMSAK VE SABAH MESELESİ
            Diyanet İşleri Başkanlığı’nca izin verilen günümüz takvimleri ve imsakiyelere göre: Bu yıl Oruç’un ilk günü 18 Haziran 2015 Perşembe, imsak: 03.15, güneş: 05.13, Akşam/İftar: 20.28.. Yani bu demektir ki! Bu Ramazan Oruca gece 03.15’de başlanacak ve akşam 20.28’e kadar: Tam 17 saat 13 dakika oruç tutulacaktır. Üstelik Haziran ve Temmuz sıcağının yakıcı etkisi ve en uzun günlerin dayanılmaz baskısı altında. Üstelik haksız ve gereksiz yere!..  
            Şehri Ramazan’ın sonu 16 Temmuz 2015 – Perşembe günü de durum aynı. İmsak: 03.34. Güneş (Sabah): 05.26, akşam: 20.25!.. Başlangıca göre 19 dakika uzama ve akşama nazaran 2 dakika kısalma! Sonuçta 30 günlük süre içinde değişim sadece: 17 dakika. Yani, fark eden bir şey yok. Eğer, Allahın âyetle ile ilgisi olmayan Diyanet imsakiyesine uyarsak yandık. Yani kutsal bir ibadet, işkenceye dönecek demektir!.. 
            Peki; Oruca Başlama Vakti Kur-an’a Göre Nasıl Olmalı?
            Bakara Suresi 183: “Ey iman sahipleri! Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sayede korunmanız umulmaktadır.” Anlaşılıyor ki oruç bizlerin korunması maksadıyla çok hayırlı bir ibadet olarak emredilmiştir. Böylece Allah bizler için faydası olan oruç konusunda kuranda çok detaylı bilgi vermekte ve özellikle: Üstelik yemin ederek ‘bu dini sizler için kolaylaştırdım’ demektedir. Sahur, İmsak ve Oruca kolaylık getiren Ayet ise (Bakara 187): “Tan yerinin, beyaz iplik siyah ipten sizce seçilinceye kadar yiyin için, sonra da orucu gece oluncaya değin tamamlayın..” Nasıl ki, akşam güneşin batması ile iftar ediliyorsa; Makul zamanda Sahura kalkılarak, gün ışımadan, sabaha en yakın zamanda imsak (kapama-niyet) ile orucun bağlanması gerekmektedir.
            Dolayısıyla bu Ramazanda Ezanla sahura kalkıp; 45 dakika içinde imsak yapmalıdır.      
Zira beyaz iplik ve siyah iplik karanlık ve aydınlığın buluşma noktasını temsil eder. Burada güneşin doğmuş olması bahis konusu değildir. Böyle olsaydı Âyette güneş doğduğu zamana kadar denirdi. Öyleyse örnek olarak verilen fecr vakti ne zaman olabilir? Örnekten anlaşılan şu: Gecenin bitişi, gündüze ilk adım vakti ve karanlığın artık gün aydınlanmasıyla baktığımız şeylerin fark edilme anıdır. Kaldı ki eğer Allah, “dini sizler için kolaylaştırdım” diyorsa, kullarını saniyelerle sınırlı bir oruca asla mahkûm etmez.
Şu hale nazaran, Sahura (normal vaktinde okunması gereken) sabah ezanından bir saat önce kalkılabilir. (Zaten, Ramazanda Ezanlar, tam da sahura kalkma zamanına çekilmektedir.) Rabbin Ayeti gereği: “Tan yerinin beyaz iplikle siyah ipliğin (çıplak gözle) seçilinceye kadar” yenilip içilir. Sabaha en yakın vakitte de niyet edilerek günün orucuna başlanır. Aksi takdirde, milyonlarca insanı çok erken vakit oruca başlatmak, büyük bir gaflet, cehalet ve hıyanettir ki, bunun vebali büyüktür. Hesabı verilebilir mi bilinmez!.
Dahası: Güneşin tamamen batıp havanın karardığı anın, “gündüzün geceye geçiş anı” olduğunu bilmişiz de, neden zifiri karanlıkta orucu başlatmak isteriz? Bu yaman çelişki niçin? Akşam Ezanının okunduğu vakti hatırlayın, gecenin zifiri karanlığı değil, ama zahir olmaya başladığı ilk zamanlardır. İşte Rabbimiz oruca başlama vaktini (verdiği örnekte olduğu gibi), “baktığımızda beyaz ile siyahın fark edildiği zamanı” çok net tarif etmesine rağmen, birileri kendi düşüncelerini “Kur-an’dandır diyerek” Allah’ın emirlerini görmezden gelmiş. Yetki ve sorumlu Diyanet İşleri Başkanlığı da seyirci kalmıştır. Durum bu!. Allah ümmileri affetsin.
KONUYU BİRAZ DAHA AÇALIM
            Sahur Ramazan gecesinde, oruç tutmak niyetiyle kalkıp; bu maksatla kalkmaya, yiyip içmeye denir. Hadîs-i şerifte "Sahura kalkın, çünkü onda bereket vardır" buyrulmuştur. İmsak ise yiyip içmeye son vermek, oruca fiilen başlamaktır. Sahur; İftar yemeğinden sonra kişinin yeniden yiyip içecek hale gelmesi ile gerçekleşir. Bunun belli bir saati yoktur; ancak tutulacak oruca medar olsun, oruçlunun açlık ve susuzluk çekeceği zaman asgarîye insin diye “sahurun mümkün olduğu kadar geciktirilmesi”, iftarın ise vakit girer girmez yapılması tavsiye edilir.
            Sahurun son vakti, tan yerinin ağarmaya başlamasıdır. Bu vakte ‘fecr-i sadık’ denir.
            Sahur bitince başlayan zaman imsak’tır. Yani İmsak, sahurun bittiği ve orucun fiilen başladığı andır. Kuran-ı kerim, "Tan yeri ağarması sebebiyle tarafınızdan siyah ip beyaz ipten iyice ayırt edilinceye kadar yiyin ve için" (Bakara: 2/187) buyurmaktadır. Burada geçen siyah ipten gecenin karanlığı, beyaz ipten de, doğu ufku boyunca beyaz bir ip gibi başlayıp, sonra kalınlaşarak yayılan tan ışığı kastedilir. Günümüzde tan olayının başlaması; yani sahurun sona ermesi ve İmsak vakti hesapla daha önceden belirlenmekte, takvimlere yazılmaktadır. Ancak, bu takvim ve imsakiyeler genellikle yanlış, ihtilâflı ve çok tartışmalı ve ilgili âyete aykırıdır!
            Oruca Başlama ve Takvimlerimiz:
            Oruca ikinci fecrin doğmasıyla, yani sabaha en yakın vakitte başlanıp; Akşam güneş batıncaya kadar devam edilir. Güneşin ufukta kaybolmasıyla iftar edilir. Dağlıkta, dağların üzerinden güneş ışıklarının çekilmesi beklenir. Sabaha doğru doğu ufkunda iki çeşit ağarma olur. Birincisine, 'fecr-i kâzib' yani 'yalancı tan' denir. Bunun dinen bir hükmü yoktur.
            İkinci fecir: Doğuda gökle yerin birleştiği çizgi boyunca yayılan aydınlık; Tan yerinin ağarmaya başlamasıdır. Bu anda Sahura son verilip oruca başlanır. Aynı anda “sabah namazı” vakti de girmiş olur. Bunda bütün mezhepler ittifak etmişlerdir. Ayrıca Diyanet İşleri Bşk.lığı Din İşleri Yüksek Kurulu 21 Ocak 1982 günlü kararıyla; Uygulamalarda görülen bazı bid’at ve yanlışlıkları kısmen düzeltmiş, saptanan yeni olumsuzlukları da düzeltme yoluna girmiştir.  
            Umarım Sahur ve İmsak konusu da ivedilikle düzeltilir; 17 saat oruç zulmü sona erer!
            NETİCE OLARAK:
Özellikle, ORUÇ ayının yaz dönemini kapsayan uzun ve sıcak günlere denk geldiği yaz aylarında fark edilen “Sahur ve İMSAK” konusunda vaki ve hali hazır ısrarla sürdürülen inat ve yanlışlık acilen ele alınır; Asgari 1.5-2 saatlik hata düzeltilir, milyonlarca Müslüman eziyet, zulüm ve Hak’sızlıktan kurtarılır. Sırf bu nedenle (hastalık, yaşlılık, güçsüzlük, zayıflık ve sair sebeplerden dolayı) oruç tutamayanlar da, böylece oruçlarını tutarlar inşallah...

3 Haziran 2015 Çarşamba

BU SEÇİM (!) ADİL DEĞİL! ÜSTELİK GİDİŞAT ŞAİBELİ; Mustafa Nevruz SINACI

BU SEÇİM (!) ADİL DEĞİL!..
ÜSTELİK GİDİŞAT ŞAİBELİ
Mustafa Nevruz SINACI
Milletten özellikle gizlenen bir hakikat olması nedeniyle; Şurası mutlaka bilinmelidir ki, Osmanlı Devleti’nde yapılan bütün seçimler ile Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 5 Haziran 1946’ya kadar vaki seçimlerin tamamı iki derecelidir. Sistemin esası: Cumhuriyetten önce, tıpkı Amerika’daki uygulama gibi; Birinci derece seçimde, sınırlı sayıda seçmen ile aday, ‘hiçbir aracı ve etki unsuru olmaksızın’ yargı gözetiminde karşı karşıya gelir. Sadece bir asil ve bir yedek delege için “daraltılmış birim alan çerçevesinde” seçim yapılır. Sistemde her 500 seçmen, adeta yüz yüze gelerek bizzat delege adaylarını belirler ve sonuçta 1 asıl (bir yedek) delege seçilerek ilk aşama tamamlanır. İkinci derecede: (ABD örneğinde olduğu gibi) Kendi aralarından (veya Osmanlıda Ehli Vukuf bir seçici kurul tarafından) vekil tespiti yoluna gidilerek seçimler tamamlanır ve her derece/düzey seçim bu delegeler arasından yapılır.    
Cumhuriyetten sonra uygulanan iki dereceli sistem ise, İslâm’da Devlet İdaresi’ne dair kaynaklarda öngörülen (Medeni Siyaset) sistemindeki ‘şûra usulünü’ andırmaktadır. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk zamanında; Önce vilâyet halkı kendi aralarından emin/âlim, mutemet, akil ve mütekâmil zevatı belirler. Bir nevi, ön seçimle belirlenen isimler Ankara’ya bildirilir; Ankara, önerilen isimler arasından seçim/tespit ve vekil atama işlemini yapardı. Bu uygulama çok mükemmel bir sistem idi; Bilhassa Atatürk döneminde, dünyanın en kaliteli, onur-erdem ve sorumluluk sahibi Millet Meclisi Türkiye Cumhuriyeti nezdinde kurulurdu.
Eğer dikkatlice bir gözlem, inceleme ve araştırma yapılırsa görülecektir ki:, 11 Kasım 1938 karşı devriminden itibaren meclise dâhil edilenler ile 27 Mayıs 1960’tan sonra gelenler arasında: Hırsızlık, yolsuzluk, iş takipçiliği, afyon-esrar kaçakçılığı, rüşvet-iltimas, ayırma ve kayırma suçluları ile anarşi-terör, tedhiş dâhil olmak üzere aşağı-yukarı her mazarrattan zanlı, mücrim, sabıkalı ve dahi mahkûm bulmak mümkündür. Ama Atatürk ile tarihi ve kadim D.P.  dönemlerinde böyle yaygın, salgın bir yüz karası, utanç mahlûkatı çok nadirdendir.
Literatürde II. Cumhuriyet denilen 1938 – 1950 döneminde yaşanan bozulum, istismar ve deformasyonun sebebi CHP ve İsmet İnönü’dür. Eylem bazında: 150’likler denilen “vatana ihanet suçundan” vatandaşlıktan atılmışların affı; Atatürk kadrolarının Ordu ile Kamu Kurum ve kuruluşlarından tasfiyesi; Hain başı Mustafa Suphi’den intikal “kadrocu ve aydınlıkçıların” devlet görevlerine alınması; Yolsuzluk, ayırma-kayırma, gasp ve hırsızlıkların yoğunlaşması!.      
5 Haziran 1946’ya kadar inanılmaz bir başıbozukluk, kitlesel tek parti sömürüsü, sulta, cunta ve diktatörlük hüküm sürer. Fakat tarihi-kadim Demokrat Parti’nin kurulması ile bozuk düzene “DUR” deme yürekliliği baş gösterir. Halk Partisi paniğe kapılır ve saltanatını garanti etmek için bir takım acil kararlar alır. Bunları derhal kanunlaştırır. Kısaca ve öz olarak:  
Önce 1945’de, tek partili cunta ve diktatörlükten, çok partili demokratik sisteme adım atılmasına ve bir “deneme yapılmasına” karar verilir. Her ne kadar ortada bir “Siyasi Partiler Kanunu” yoksa da, Cemiyetler Kanununa göre faaliyet gösteren bir takım teşekküller vardır. Halk Fırkasındaki derin ayrışma ve kurmayların terki sonucu, 07 Ocak 1946 da, demokrasinin lokomotifi Demokrat Parti kurulur. Aslında iliklerine kadar demokrasi karşıtı, fakat kendisine verilen rol icabı “Cumhuriyetin kurucusu, koruyucusu ve demokrasi yanlısı” görünmeye özen gösteren malum fırka, çok acele bir seçim kanunu çıkartır. 5 Haziran 1946 tarihli bu kanunla, iki dereceli seçim sistemi sona erdirilir ve yerine “Açık Oy – Gizli Sayım” usulüne dayalı çok rezil bir “seçim düzeni” getirilerek; Kanunun tartışılmasına bile imkân tanımadan 21 Temmuz 1946 tarihinde genel milletvekili seçiminin “ani ve baskın” biçimde ifa ve icrası kararlaştırılır.
Netice malum. Cumhuriyet tarihine geçen en kara leke ve tiksindirici bir utanç vakıası.
MAKUS TALİH TEKRARLANMAK MI İSTENİYOR?..   
Aslında bu ne ilk ve ne de son olacağa benzer. Hani 1946’da, “Türkiye’ye çok partili sistemi getirdi” dedikleri, Cumhuriyet düşmanı bir politik organizasyon; Demokrasi, adalet ve çok partili düzene geçilmesin diye “açık oy gizli sayım” usulü ile güya bir seçim yaptırmıştı. Sonra 14 Mayıs 1950’de millet iktidar oldu ve seçim mevzuatındaki bütün pislikleri temizledi.
Aslında, ismiyle müsemma olmadığı sonradan anlaşılan Adalet-Kalkınma Partisinden de aynı beklenti vardı. Maalesef beklenen olmadı. Barajın kaldırılması; Hazine soygununun iptali; Dar bölgeli, iki dereceli ve milli delege sistemine dayalı “namuslu, dürüst, demokrat” seçim usulü ikame edilerek halkın ‘kendi vekilini bizzat seçmesi’ sağlanacaktı. Olmadı!
Üstüne üstlük: 
Konya Milletvekili Atilla Kart, 1.06.2015 günlü Basın duyurusunda: “12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ve 12 Haziran 2011 Genel Seçimlerinde; seçim suçu işledikleri sabit kişiler hakkında 2586 soruşturma açıldığını, bu soruşturmalarda yargılanan zanlı sayısının On-Bin dolayında olduğunu; Ancak, Temmuz 2012’de AKP eliyle gece yarısı çıkartılan bir düzenlemeyle bu suçluların örtülü olarak affedildiğini!.. Sonuçta yargılama dosyalarının AKP tarafından düşürüldüğünü” açıklayınca ortalık iyice karıştı.
Bu karmaşa içinde, 25. dönem genel parlamenter seçimlerinin yapılacağı gün geldi çattı ve 07 Haziran çok az kaldı. Adına parti denen fakat “kitle partisi olmakla hiçbir ilgisi, alâkası bulunmayan” teşekküllerden seçime katılma şansı elde edenlerin tanıtım, ses kirliliği, beyin yıkama, kafa ütüleme ve propaganda yarışı hızlandı. Radyo, gazete, TV ekranlarından yayılan ses kirliliği, cadde ve sokakları dolduran el ilânı ve afiş çirkinliği; Hoparlörlerle çok yüksek frekanslarda yapılan yalan bombardımanı ile kulaklara verilen zarar. Hâsılı medeni, çevreye saygılı olmaktan uzak, insanlık dışı, dayatma ve ilkel bir seçim rezaleti yaşanıyor. 
HAZİNE YARDIMI KEPAZELİĞİ
Bu panayır keşmekeşinin sebebi: Halkın rıza ve muvafakatine aykırı olarak, kesinlikle objektif norm ve adil kriterlere dayanmaksızın alınan/verilen “hazine ulufesi”. Bu haksız ve haram parayı alan partiler, adeta çılgın mirasyediler gibi bol keseden atıyor, işitsel ve görsel medyayı hovardaca kullanıyorlar. Buna mukabil, asgari % 3 oyu alamayan veya % 10 barajını aşamadıkları için “tüyü bitmemiş yetimin hakkından” nemalanamayan diğerleri lâf salatası yapamıyor. Hatıra binaen listeledikleri “fedakâr adaylarını” ekranlarda dolaştıramıyor, çarşaf çarşaf ilan veremiyorlar. Çok yoğun masraf ve fuzuli israf, bol avanta ve peşkeş gerektirdiği için de açık hava toplantıları, konvoy şovları ve miting yapamıyorlar.
ÇOK ADALETSİZ BİR YARIŞ
Bir taraf, millet razı olmadığı halde, devletten cebren, hile ve desise ile hortumladığı haram para ile seçim sefahatı yaparken; Diğer taraf parasızlık ve imkânsızlıktan kırılıyor ve seçim sefaleti içinde kıvranıyor. Şöyle bakıldığında: Önce parti sahipleri, sulta-cunta, vesayet ya da velâyet unsurlarınca yapılan aday atama işlemi!; Azıcık olsun, kanunda öngörülmesine ve fırsat verilmesine rağmen, “aday belirleme konusunda seçmene söz hakkı tanınmaması”; İmkân, kaynak ve eşitliğe bütünüyle ters adaletsizlikler; Sandık güvenliği konusunda duyulan büyük kaygılar; Fuat Avni nam bir eşhas tarafından ısrarla yayılan 7 milyon oy’un çalınacağı söylentisi; YSK tarafından kullanılan “Elektronik Seçim Programı” SEÇSİS’e karşı duyulan derin şüphe, alabildiğine güvensizlik, korku-endişe ve kuşku; Haksızlığı vicdanları sızlatan ve 1983’e kadar hiç uygulanmamış, “millet iradesine karşı ipotek misali konulmuş” % 10’luk seçim barajı; Bunların tamamı vesayet, emanetçilik, sulta ve cunta icadı haksızlık. Hukuksuz, etik, saydam ve adil olmayan ahlâksız zorbalık, diretme ve dayatmalar.
Sözde “millet iradesini, devlet idaresine taşıyacağı” iddia olunan bu yarışın aktörleri, argümanları ve elemanları arasında millet iradesi yok. Adalet, hakkaniyet, eşitlik ve hukuk desen hak getire! Bu nedenle şimdilerde sıkça dile getirilen 21 Temmuz 1946 günlü 8. dönem parlamenter seçimi, bu melânet yüz karası, kalleşlik ve komedinin düzenbazlıkları, sahtekârlık ve alçaklıkları akıllara geliyor. İnsanlar birbirlerine: Neden? Öyleyse, siyasi partiler ve seçim kanunları bu güne kadar düzeltilmedi? diye, derin bir hayret, merak ve taaccüple soruyorlar…
İşte bu gerilim, güvensizlik, baskı, dayatma ve korkularla süren bir seçim sathı maili!.. 
Adalet mi bu? Hukuk bunun neresinde? Devleti vekâleten üstlenecek, “Hak ve halk adına” yürütecek olan “Millet iradesi” bu yaman çelişkiler içinde mi tecelli edecek. Büyük bir demokrasi, insan hakları, adalet ve hukuk ayıbı bu!.. Ya vaktiyle Demokrat Parti’nin yaptığı gibi, partilere kesinlikle hazineden para verilmemeli, siyasi şirket eğilimi önlenerek “parti içi demokrasi ve kitle partisi özelliği zorunlu kılınmalı” ve şimdilerde “hazine yardımı” namıyla yapılan bu hortumlama, olabildiğince objektif, adaletli ve “aidat veren, gerçek, sorumlu, aktif üye sayısına endeksli” hakkaniyetli ilkele, norm ve kriterlere bağlanmalıdır.
Bu insanlık dışı, adaletsiz ve haksız uygulama çok ayıp ve iğrenç. Dolayısıyla, haksız edinimlerle elde edilen oylar da helâl değil, haram, hayırsız, onursuz, umursuz; Kamu vicdanı yönünden şaibeli, meşruiyeti tartışmalı, haksız kazanılmış ve gerçekte geçersiz oylardır.  
DEMOKRASİ BUNUN NERESİNDE?
Birileri, bütün beyan, ilân, bildiri ve çağrılarında durmadan Demokrasi, İnsan hakları, Hak, Adalet ve hukuktan bahsediyor. Oysa en başta yaptıkları seçim adil değil. Cumhuriyetin başı durum ve konumundaki zatın, seçimlere paralel biçimde ve muhtelif açılış bahaneleri ile meydanlara çıkması etik değil. Demokrat Parti zihniyetine göre “eşit şartlar, eşit imkânlar ve saydam kaynaklarla” yapılması halinde seçimlerde “millet iradesi” tecelli edebilir. Aksi halde bu sulta, cunta ve nihayet emanet, vesayet unsurlarının kirli oyunlarından ileri geçemez. Peki, gösterin bakalım. Şu seçim sathı mailinin neresinde adalet?, Neresinde insan hakları, hukuk, eşitlik, eşit şartlarda yarı ve demokrasi var?.
TABANA VURMUŞ SİYASET VE SEÇİM VAADLERİ
Geleneğe göre: Adalet timsali, devlet idaresinde millet iradesinin mutlak tecelli biçimi ve bütün usul ve uygulamaları ile fazilet olarak kabul edilen siyaset; Asla yolsuzluk, haksızlık ve kanunsuzlukla birlikte anılamayacak kadar yücedir. Amma lâkin, günümüzdeki çirkinliğin esas sebebi: 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra siyaset kirlenmiş, kalite taban yapmış, Politik-ACI’lar en alt düzeylere inmiş ve adeta bir yalancılar ve talancılar mesleği haline getirilmiştir. Bu Türk milletine hakarettir. Ayıptır, utanç ve hicap vericidir. Siyaset derhal temizlenmelidir.
SEÇMEN ŞUNU BİLMELİ Kİ
Adeta bir açık artırımla, birbirleri ile kıyasıya yarışarak, taklitçilikle siyaset yapanlar; Propaganda araçlarından ses; Mesnetsiz iddialar ve bu saçma iddiaların yer aldığı broşürlerle bilgi ve çevre kirliliğine yol açan politikacıların “millet iradesi, devlet idaresi, dürüst siyaset ve demokrasi ile her hangi bir ilgileri alâkaları yok. Üstelik bunların % 99’u önseçim ile değil sulta, cunta, vesayet ve emanetçi ataması ile oralarda fink atıyor. Seçmen şunu bilmelidir: Bu seçimler kaderdir. Ülkemizin geleceğidir. Asıl olan: Bilgi, birikim, inanç, azim, irade, sağlam karakter sahibi; Namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu, insan hakları adalet ve demokrasiye saygılı insanların seçilmesidir. Bu nevi insanlar ise ancak “helâl oylarla” seçilir.
ŞİMDİ OY’LARA VE SANDIKLARA SAHİP ÇIKMA ZAMANI
Son olarak tekrar etmekte yarar var. Bu seçimlerde özellikle muhalefet ve seçmenlerin çok büyük bir kesimi; Seçim sonrası oylarımız ve sandıklara bir şey olur mu?, endişesi içinde. Daha önceki seçimlerde bu tür iddiaların gerçekleşmiş olması ve bir şekilde seçim sonuçlarını etkilemesi seçmenlere ‘şimdi oylara ve sandıklara sahip çıkma zamanı’ dedirtiyor. Dahası her gün yapılan anketlere göre iktidar partisindeki oy erimesi iktidarı çıldırtıyor. Halkın korku ve endişesi “AK Parti kaybetmemek için her şeyi yapabilir. Geçmişte de oy hırsızlıkları olmuştu. Bu kez, herkesin daha dikkatli hareket etmesi gerekiyor” şeklinde. Bu nedenle ve haklı olarak: “Oyuna ve sandığa sahip çık” kampanyaları yapılıyor. Daha önceleri yapılan sahtekârlıklar ve oy hileleri bir, bir açıklanıyor, seçmen uyarılıyor ve aydınlatılıyor. Oy çalınmaması ve sandık güvenliği için “teknik yol ve yöntemler” hakkında bilinçlendirme çalışmaları yapılıyor.
NETİCEDE: 
Çağdaş, lâik ve demokratik bir hukuk devletinde seçimlere hile, desise ve şaibe bulaşması; Oy ve sandık çalınmasından, elektrik kesintisinden korkulması, çok utanç vericidir. Bundan iktidar partisi, hükümet ve YSK sorumludur. Bu rezilliğin, savunulacak bir yanı olamaz. Zira bunu Türkiye aşmış olmalıydı. Ayrıca: Seçim suçluları ile bu tiksinç, iğrenç ve insanlık düşmanı suçluları himaye edenler; Hukuk içinde hesap vermeye mecburdur. Aksi takdirde sadece “seçimlerin meşruiyeti" değil; Seçilenlerin de meşruiyeti yok hükmünde olur.
       YORUM, ELEŞTİRİ VE KATKILAR:
FW: Güzel bir Seçim Analizi... Hikmet Ersoy // Kime: gercek.demokrat@hotmail.com Bilgi: Kaya B. ATAMAN
Mustafa Bey,
Sanırım beni T.Forum’dan tanıyorsunuz.
Güzel bir sayfa/yazı  hazırlamışsınız, maalesef insanlarımız ümitle güzel geçecek bir seçimi bekleyecekleri yerde…
Yıllardan beri her seçim öncesi vatandaş da bir sıkıntılı bekleyiş var..”
Acaba bu seçim adil geçecek mi..?”
Halbuki iktidarların , halkın bu endişesine karşı, niçin  yüksek sesle ortaya çıkıp “Hayır biz dürüst, mert, demokrasi kurallarına uygun seçim yapacağız...." demiyorlar…!!!
İyi günler, selamlar.
Hikmet Ersoy

23 Mayıs 2015 Cumartesi

İstikbal üretmek yasak mı ne?... Gerçek Demokrat & Mustafa Nevruz SINACI

İSTİKBAL ÜRETMEK, YASAK MI NE!..
Mustafa Nevruz SINACI
Son günlerde, ülkemiz, milletimiz ve milli geleceğimiz açısından oldukça önemli bazı gelişme ve değişmeler oldu. Yedinci Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in vefatı, ani vefatın seçim sathı maili nedeniyle toplumda yarattığı tepki, huzursuzluk polemik ve kırılmalar ile yol açtığı tartışmalar, günümüzde siyasetin hangi mecralara sürüklendiğine dair, vahim emareler ortaya koydu. Bunlardan en kaygı verici olanı ise: Toplumsal (Milli) hafıza kaybıdır…Daha açık bir ifade ile gelinen noktayı, “genel ve toplumsal akıl tutulması” olarak tanımlamak mümkün..
Konuyu açmadan önce, 65 yılı 14 Mayıs 2015 günü idrak edilen ve 66. yılına girilen Türk Demokrasi Bayramı, KKTC Cumhurbaşkanlığı şoku ve lânetli 27 Mayıs 1960 isyanının yıldönümü haftasına adım atılması gündemi ağırlıklı biçimde etkilemiş ve politikayı germiştir. Bunun yanı sıra, iktidar partisi ile muhalefetin seçim beyannameleri, kısır vaatleri ve sandığa yönelik oyun/düzenlerine ilişkin kaygılar yönünden yaşanan basitlik, ufuksuzluk, basiret-beka yokluğu, hırs-ihtiras kumkuması ve “maniple kesimin akıl tutulması” hayreti muciptir!.
Daha nice meselelere nazaran, bahse konu ve millet tarafından sorun olarak algılanan olaylara şöyle bir bakalım: Öncelikle, vefat eden Kenan Evren’in kabrine gitmeyen (Aslında bunun abartılacak yanı yok. Çünkü cenazeye gitmek farz-ı kifayedir. Mazereti olan cenazeye gitmeyebilir) idari/siyasi/mülki erkâna diyecek lâfımız yok. Lâkin aleyhinde kindar ifadelerle beyanatlar döşenenler; Kesinlikle biliniz ki, 12 Eylül şartlarını hazırlayan caniler ile cinayet şebekelerinin mel’un uzantıları, kanlı işbirlikçi, katil mensup ve meş’um organizasyonlarıdır.
Kaldı ki, tam bir takiyyecilik numunesi babından olmak üzere; 12 Eylül muhakemesi nam duruşmalarda, kesinlikle “12 Eylül” değil, sadece ve yalnızca; Askeri müdahalenin (Çok yaşlı ve ölüm döşeğinde son demlerini yaşayan ihtiyarcılarından) iki emekli general “şahsen” yargılanmış, sonuçta müebbet hapis ve rütbe sökümü kararı verdirilmiştir. Ki, bu karar dahi, Türk İstiklâli ve Türkiye Cumhuriyetinin istikbaline matuf bir tehlike, tehdit ve Milliyetçilere yönelik gözdağı niteliğindedir. Sözde “seçilmişler (?) tarafından teşkil edilen hükümetler her ne yaparlarsa yapsınlar, sakın ola ki karışmayın!” Sanki, onurlu, sorumlu, namuslu ve dürüst bir seçim sistemi var gibi!.. Şu halde bile, kaç parti önseçim yaptı dersiniz? Sadece 1 ve o’da % 85 oranında. Kalanları ve diğerleri bütünüyle merkez yoklaması, yani tayin. Seçim bunun neresinde? Ya demokrasi, adalet, eşitlik ve hukuk!...
Açık oy, gizli sayım (1946) yapacak kadar insanlık, adalet/hukuk, eşitlik ve demokrasi düşmanı, sultacı/cuntacı/vesayetçi bir zihniyetten bunu beklemek herhalde safdillik olur. Hak, adalet, meşru sınırlar çerçevesinde özgürlük, saygınlık-güvenlik ve hukuk talep etmekte aynı.
Ama sorarlar: Antidemokratik darbeleri yargılatmakla övünen iktidar niçin Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarında inadına sabit tutulan; Demokrasi, hak, eşitlik ve saydamlığa, şeffaflığa aykırı maddeleri ayıklamaz, temizlemez ve millet iradesinin yolunu açmazlar? Bu iddiaları öne sürenler için; Söz konusu maddeleri kaldırmak bir vazife ve kutsal vecibedir.
Şu hale nazaran: “Egemenlik, kayıtsız ve şartsız Türk Milletinindir” vecizesi şu an için her halde bir aldatmaca, vesayete maske ve sahne malzemesi olarak kullanılmakta olsa gerek. 
27 Mayıs’ı, (isyancılardan yaşayan kimse kalmaması nedeniyle) bu durumda, efsanevi Nürmberg mahkemeleri gibi ihtilâli yargılamak gerekeceği için dava açmadılar. Dolayısıyla, (12 Mart 1971 açılamadı) 12 Eylül ve 28 Şubat adı altında cereyan eden muhakeme faaliyeti ciddi, ilmi ve hukuki olmaktan uzaktır. Çok haklı nedenlere ve tarihi bir vakıaya dayalı olarak 50 yıldır sürüp gelen isteklere “köleci zihniyet yaftalı 1 Mayıs’ın” ihyasına rağmen “14 Mayıs Türk Demokrasi Bayramı” olarak kabul ve ilân edilmemiştir. Yassıada üzerinde yapılması düşünülen oyun-eğlence, otel ve sair sefahat müştemilâtı ise Akp’nin kör söylemi ile eyyamcı eylemi arasında yaşanan çelişkinin açık bir göstergesidir.
Dahası: İlhan Kesici’nin 15 Mayıs 2015 günlü açıklamalarında ortaya çıkan utanılası ekonomik göstergeler; Ham Petrol fiyatlarındaki korkunç düşüşün neden olduğu kaybı telâfi için Dolar kurunda oluşturulan suni artış ile Milli Parada yaratılan “düşmanca” değer kaybı; Vahim boyutlara ulaşan işsizlik; Geçimsizlik; Gerginlik; Çarşı ve pazarda dayanılmaz hale gelen pahalılık!. Borç batağına saplanmış yığınlar ve 6 milyona yakın emeklinin bin liranın altında maaş almakta olduğu gerçeği!.. Artısı var. Beş-altı milyon kişinin de asgari ücretle çalışmakta olduğu alenen, bağıra-çağıra söyleniyor..
Bir bakanlık, adliyeler ve karakollardan müteşekkil “adalet cihazı” teşkilât binaları dışında, adaletle anılan; Hakkaniyet, hukuk, kıdem, ehliyet, liyakat, norm ve standart birliği, eşit işe eşit ücret; Eşit hizmet ve eşit liyakate eşit maaş ile bu anlamlarla ilişkili kavramlar, temsil ettikleri şahıs, fiil ve halleri ifade edemez oldu…   
Bütün bunlar: Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin istikbali ve istiklâli ile pervasızca oynandığını, dış güdümlü unsurlar tarafından millete menfur tuzaklar, kumpaslar ve düzenler kurulduğuna işaret etmektedir. Yavru Vatan/Milli Dava Kıbrıs Türk Kesimi’nde yaşananlar ibret, hayret ve dehşet vericidir. Birileri çıkıp, devletin en yüksek makamlarından, “iki millet bir devlet” diye şerefsizce, soysuzca ve küstahça haykırırken; Ana vatan Türkiye Cumhuriyetinde de: “ne kadar millet, o kadar devlet” diyebilecek kadar azgınlaşanlar var!
Varis-i Osmanî, Ecdadı Türkî ve Makamı Hilâfet olmamız hasebiyle; En başta, son 10 yılda hunharca katledilen Müslümanlardan; Kuzey Irak (Barzan Yahudileri), Irak, Suriye, İran ve Selefi Arap ülkelerinde en insanlık dışı muamele, katliam, sürgün ve soykırımlara maruz kalan Türkmenler.; Avuç içi kadar dar bir mafya yönetiminden ibaret Nyanmar cehenneminde en ağır işkencelere, açlık, yokluk, ıstırap ve mezalime terk edilen Müslümanlar ile dünyanın diğer kesimlerinde soykırım tehdidi altında yaşayan Türkler. Örneğin Doğu Türkistan!..
İslâm Konferansı Örgütü ve İktisat-Ticaret/Banka-Sermaye organizasyonlarında kâfir domuzlarından üye ikame eden ve İslâm âleminin kahir ekseriyeti ile özellikle/bilhassa Türk diyarlarında İngilizce eğitim ve öğretiminin yaygınlaşması için yırtınan, çırpınan, dönmelerin hâkim ve hükümran olması: Türk ve Müslümanlar için büyük utanç ve yüz karası değil mi?..
Size, unutulmuş, ya da özellikle unutturulmuş bazı hakikatleri hatırlatayım:       
İŞTE BU ORTAM, İSTİKBAL ÜRETİMİNE ENGELDİR       
Milletlerin tarih içindeki varlığı, önem, değer, saygınlık ve ağırlığı yaşayan kültürleri ile kaimdir. Özel anlamda kültür, milletlere mahsus bir tanımlama, açıklama, kendini ifade ve özellikle de “medeniyet” öğesidir. Genel anlamda ise: Var oluş ve yaradılıştan bu güne kadar; İnsan eli, fikri, fiili emeği, ilim, akıl ve melekeleriyle oluşturulan ve zamanla gelişip (tekâmül ederek) günümüze kadar ulaşan; Davranış biçimi, dil, değer/ürün, maddi, manevi, sanayi eser, bilim-teknoloji ve birikimin bütünü’ KÜLTÜR olarak açıklanır ve tanımlanır.
Yukarda bahse konu oluş, bilgi ve birikimlerin tamamına “MEDENİYET” denir.
Medeni millet; Özgürlük, güvenlik, refah, adalet ve mutluluk içinde yaşayan millettir.
Medeni milletlerde hırsızlık, yolsuzluk, terör-tedhiş, haksızlık ve hukuksuzluk yoktur.
Türk Milleti, muhtemelen yazılı tarihin başlangıcından İslâm’a ve İslâm’ı kabul ederek Müslüman olmasından bu yana (İslâm’ı samimi, arı-duru, onurlu-sorumlu ve dürüst müminler olarak yaşadığı) 1700 yılına kadar bütün medeniyetlerin hamisi; İlim, irfan, adalet ve hukukta ilham kaynağı.; İnsani boyut, bilgi toplumu, güvenlik, esenlik ve barış ikliminin timsali, çıkış noktası özelliğini taşır. Dolayısıyla Türk Devletleri, Türkler tarafından yönetildiği sürece ileri, ilmi bakımdan önder ve medeniyetin en yüksek düzeyinde olur. İşte bu tarihi, tabii ve kadim, hars, özellik nedeniyle bu gün Türk Dünyası, İslâm âlemi ve bütün mazlum milletler nezdinde “ümidin kâbesi” tahtında kabul/ telâkki edilen Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin bu ilim, idrak, akıl, şuur ve yüksek onurla hareket etmesi şart ve lâzımdır.
Aksine davranış biçimleri, damarlarında asil kan taşıyan Türk’ten beklenemez.    
Çünkü büyük Türk milleti, muhalif güçler ve insani bakımdan az gelişmiş şer ve şedit, unsurlar (mason, misyoner, kâfir, zalim ve emperyalistler) tarafından şiddetle, nefret ve haset edilen, öfke ve kıskançlık duyulan/kin güdülen yüksek bir millettir. Bu meyanda muazzam bir kültür, milli-manevi değer, eserler ve medeniyetin asıl sahibidir. Atiyi (geleceği) aydınlatan, insanlık âlemine yol gösteren kültür ve medeniyetin son eseri: “Atatürk ilkeleri, Türk İnkılâbı ve her türlü emperyalizme karşı tam bağımsız,  hür, hâkim ve hükümran temeller üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti” olarak şekillenir. Türkiye Cumhuriyeti Abi’dir, Hami’dir.
Türk Milletinin özgün milli kültürü, gelenekleri, bilgi, birikim ve töreleri, Cumhuriyet (şûra) adalet ve fazilet (demokrasi) temeli üzerine kurulu, ana karakter itibarıyla (lâik) en ileri,  çağdaş, modern, medeni ve katılımcı; Onurlu, soylu, adil ve sorumlu bir yönetimden yanadır.
Türk Milleti’nin yaşam biçimi arı-duru, saf-samimi, orijinal İslâm ve Hazreti Kur-an ile mutabıktır. Bu nedenle Türk Milleti fanatik, ırkçı, etnik kök anlamında milliyetçi, kafatasçı ve koyu-kara taassubun zebunu değildir. Türk aydınlıktır. Türk sevgidir. Türk muhabbettir, en samimi duygularıyla merhamet, himmet, hoşgörü ve tolerans sahibidir.
TÜRK ADİL; FAZIL VE DEMOKRATTIR      
Gerçek Demokrasi: Yukarda açıklandığı biçimde ileri medeniyet, adalet ahlâkı, mutlak eşitlik, ilim-irfan ve ‘doğrusal boyutta özgür yaşam’ ile bütünleşik ve yüksek ahlâkla özdeştir. Türk kültüründe ve İslâm’ın özünde “Devlet insan için vardır. Kanunlar Anayasa’ya, Anayasa ise asla insan’a, insan tabiatına, fıtrata paralel yaşam tarzına aykırı olamaz. Bir Türk dünya’ya bedeldir, darp-ı meselinde ifade olunduğu üzere; her insan bir devlettir. Milleti yaşat ki, devlet yaşasın ilkesi mutlaktır. Devlet, millet memurlarından müteşekkildir. Millet memurları, tüccar ve bilumum sektör sahip ve çalışanları halka amir değil; Sadece ve yalnızca Yüceler Yücesi, her şeye Egemen Yaratıcının rızasını kazanmak uğruna halka hizmetle memur kişilerdir.
DEVLETİN MALI DENİZ, HIRSIZ VE YOLSUZLAR DOMUZ
Hükümetler; Millet iradesi’nin, devlet idaresinde tecelli biçimi olup; Egemenlik, hiçbir kayıt ve şart olmaksızın milletindir. Bütün kurum-kuruluşları ile Devlet ve hükümetler halkın emrinde ve hizmetinde olmak ve bu hizmeti “kamu yararına” sürdürmek için vardır. Türk geleneği, İslâm felsefesi ve Evrensel hukukta; Devleti aşağılık şahsi çıkar, hırs ve ihtiraslarına alet edenler; En murdar, muzır/mısmıl hayvandan alçaktır. Bu nedenle devlette hüküm sahibi olup; Hikmetten bihaber mecnun ve meczuplar; Millete ait imkân, güç ve kaynaklarını, şahsi çıkarlarına alet edenler “Devletin malı deniz; Hırsız ve yolsuzlar Domuz” atasözünün asli, iğrenç, murdar ve tiksindirici muhataplarıdır. Ki, bu melânetler insan selâmına lâyık değildir!     
HÜKÜM HİKMET (İLİM VE BİLGELİK) İLEDİR   
Hâkimiyet: Adalet, eşitlik, hukuk, hikmet, meşruiyet ve fazilet ile kaimdir.
Seçilmiş veya atanmış olsun, bütün millet memurlarının halka rağmen değil; Halk için, halkla birlikte, (tam bir açıklık ve şeffaflıkla) halka hizmet etmesi, devlet umuru, halkın refah, adalet, saadet, barış ve mutluluğu için çalışması şarttır. Dolayısıyla Türk Milleti, tıpkı Tarihte olduğu gibi, bu gün de; Çalışkan, zeki, akıllı, ilkeli, onurlu, sorumlu, namuslu-dürüst, faziletli, lâik ve demokrat olmak; Aslına rücû etmek, asaleti ve geleneksel karakterine uyan bir yaşam biçimini benimseyip-öğrenip, eğitilip, sürdürmek zorundadır!.
Ancak bu yaşam biçimi ile Türk Milleti payidar olabilir. İlim yapabilir, maziden aldığı hız, ilham ve imanla ilim-irfan, sanayi/teknoloji; Hürriyet, adalet, eşitlik ve gelecek üretebilir. Evet. Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Cumhuriyetin idarecileri böyle olmak ve daima böyle kalmak zorundadır. Biz, Türk Milleti ve Cumhuriyetin vatandaşları sıfatıyla her daim iyi olmaya; Namuslu, dürüst, demokrat, onurlu, soylu ve sorumlu kalmaya mecburuz.
“İYİ İNSAN; İYİ, ONURLU VE SORUMLU VATANDAŞ” İLKESİ MUTLAKTIR
Eğer dikkat ederseniz, evrensel hukuk’un kurulumu hak, eşitlik ve adalet üzeredir. Kuramı incelersek; Sadece ve yalnızca “doğrusal yaşamı” görürüz. Zira düzenin koyucusu ve koruyucusu iyilerdir. Bu nedenle adalet ve hukuk, sadece iyilerin hakkıdır. Türk Milletinin asil varlığı içinde zamanla oluşan çürükler ayıklanmak; Onursuz, şerefsiz, ilimsiz ve soysuz, dönme ve devşirmelerce oluşturulan: Türk Kültürü, Türk Adaleti ve Türk Medeniyetine aykırı uyduruk yasalar temizlenmek.; Düşman lehine ve Türk Milletinin aleyhine düzenlemeler gibi dayatma mevzuatlar ile bunları oluşturan gafil-cahil ve bedhahlar sigaya çekilmek zorundadır. Buna mecburuz. Zira 20 Milyon 500 bin km2’lik adalet ve barış devletini bu hainler yıkmıştı.
ZEBUN-KUŞ; ZALİM, KARANLIK VE KAHPE BATI
Şimdilerde Türkiye; Zebun-kuş (insafsızca, merhametsizce, kahpece mazlumu ezen) vahşi vampir ve kene Avrupa’sı karşısında, iliklerine kadar sömürülen, istismar ve suiistimal edilen, tahkir ve hakarete maruz korumasız, aciz ve zavallı hükümetler ile malûldür.
Yunanistan, Bulgaristan, Suriye gibi, dünkü eyaletlerimizin bile uluslar arası sözleşme ve antlaşmalarla sabit haklarımızı haleldar ederek tacize kalkışabildiği acınası bir durumdayız. Özellikle Yunanistan’ın Kıbrıs (KKTC) üzerinde sergilediği küstahlık; Ege’deki 18 veya 152 Türk adasını işgalle gerçekleştirdiği alçaklık asla hazmedilemez. Suriye’nin harita, sınır, uçak ve helikopter tacizleri; Kuzey Irak Barzani aşiretinin terör-tedhiş örgütü ve diğer melânetleri himayesi; Irak Hükümetinin Türkmen kardeşlerimize 50 yıldır reva gördüğü işkence, zulüm, soykırım kesinlikle affedilemez. Bulgaristan’ın hâlâ, soydaşlarımız üzerinde süren insanlık dışı baskıları, gasp, irtikap ve ihlâlleri ile her yıl yaşattığı sel felâketleri utanç vericidir. Türk milleti bu alçaltıcı muameleye lâyık ve müstahak değildir. Tarihi kudret, milli onur, şeref ve şana nazaran bu şaşılası bir durumdur.
Milletimizi derinden yaralayan, kahreden, üzen ve alçaltan bu ve benzer muamelelere mutlaka son verilerek; Uluslararası hukuku amir hükmü olan: “Barışta mütekabiliyet; Savaş ya da kötü niyetli hallerde Mukabele-i Bil misil” şartı mutlaka uygulanmak zorundadır. Zira:  
Osmanlı ve öncesi dâhil Haçlı, belâlı Avrupa’nın dayattığı siyasetin kanı satvet, hayatı servettir. Zebun-kuş Avrupa yönetim unsurunun bildiği tek hak var. O’da kalleşçe, kullanılan kuvvettir. Türk, İnsan, İslâm (Müslüman) için kuvvet sadece adalet, fazileti ihya ve kötülüğü ilga (def-i hacet, pislikten, hırsız-yolsuz, yalancı, düzenbaz ve ahlâka aykırı, pis davranışlarda bulunan necasetten kurtulmak) için kullanılır.
Lâkin ahlâken tefessüh etmiş, maddesini yalan-talan, soygun-vurgun, gasp-irtikap ve sömürü; İrin, kan, kenelik ve vampirlik yoluyla temin ve tedarik eden, tek dişi kalmış canavar, paraya tapan haramzade! Putperest vahşi Batı baskısı, dayatma ve zulmü karşısında 50 yıldır Türk hükümetleri aciz, zavallı ve çaresizdir.. 27 Mayıs’ı yapan asilerin esas amacı “adil, eşit ve tıpkı kurucular gibi eşit şarlarla AT (AB) üyeliğini garanti eden” Türkiye’nin önü, yolu ve istikbalini darbeyle keserek (Tarihi ve kadim Demokrat Parti’yi) engellemekti. Batı uşağı, kul, köle ve hain işbirlikçileri (dâhili bedhahlar) en hain şekilde işte bu cürümü yaptılar. Hükümet ve milleti gafil avlayıp, menfur bir tuzağa düşürdükten sonra halk idaresini hak, hukuk, adalet ve Türk düşmanlarına teslim ettiler.      
SİYASETİ VESAYET ALTINDA BİR MİLLET
70’li yılların, adaletiyle ünlü, bu nedenle dünya çapında haklı bir hürmet, saygınlık ve şöhrete ulaşan Ferruh Bozbeyli; Hak-adalet/özgürlük ve bağımsızlık uğruna, TBMM Başkanı iken, hiç tereddüt etmeden makamını terk ile Demokratik Parti Genel Başkanı sıfatıyla sine-i millete döndüğünde ilginç bir itirafta bulundu:, “Siyasette hâkim olanlar, halkın içinden değil, bir takım güç odakları ve mahfillerin içinden geliyor. Geldikleri gibi, yukarılara çıkıp, millete dayalı merdivenleri çekip alıyor; Halkın evlâtlarına siyasetin idare merciine çıkacak merdiven bırakmıyorlar!..” demişti. Durum, gerçekten de öyle idi.
Zannımca burada bahse konu odak, grup ve mahfiller ABD (+kraliçe) ve AB oluyor.
Çünkü her seçim öncesi Amerika ve malum menfur memleketlerde icazet turlarına çıkacak kadar adi, iğrenç, şerefsiz ve alçak mahlûkatı hayretle, nefretle görüyoruz. İşte bu elim vaziyette, bir çeşit “Kemalizm” doktrinine atfen Mustafa Kemal ATATÜRK’e alenen iftira edecek kadar alçaklaşan, O’nu menfur emellerine alet etmekten kaçınmayacak kadar süflileşen leş kargaları türemiştir. Oysa 77 yıl önce ebedi istirahatgâhına çekilmiş bir şüheda (kabrindeki insan) kime ne yapabilir?
Siyasetin kanı, olmazsa olmazı ‘ezici güç/satvet’ hayatı servettir. Demek ezici güç ve serveti Avrupalı kapmış; Kalleşlikler ve mazlum kavimlerin (Müslüman, Rumeli ve Anadolu) ezilmesi, tehcir edilmesi, Balkanlarda yaşatılan mezalimin ve korkunç ıstırapları, unutulmaz acılarımızı zorla hatırlatıyorlar. Haydi biz de hatırlayalım ve artık AB’ye gününü gösterelim!
YALAN, İFTİRA VE TEFRİKA FURYASI
Yarım asra yakındır, nitelikli sahtekârlıkla tescilli Ermeni diyasporası; Kök itibarıyla İngiltere’den kaynaklanan ve bir yanı da Amerika haramzadelerine dayanan bir körebe oyunu oynamakta. Esas itibarıyla, “Milleti Sadıka” saffetine sahip, gerçek Ermeni halkı ve ülkesinin baş düşmanı olan bu güruh 50 yıldır dünyayı velveleye verip, nihayetinde Tanınma, yüklü bir Tazminat ve diledikleri gibi peşkeş çekebilecekleri toprak ümidi ile yaşamaktadırlar.
Bu diyaspora ya hayal âleminde yaşamakta veya bütün Ermenileri kandırmaktadır.
Çünkü bilinen ve belli olan hukuki safahatı bir yana bırakın; 1963’den bu güne yapılan kazılarda henüz bir Ermeni toplu mezarına bile rastlanılmamıştır. Özellikle de 2000 yılından itibaren, başta TURK-İŞ FORUM olmak üzere, nice ilmi derinlikli, objektif araştırmacı ve duyarlı Sivil Toplum Kuruluşlarınca hakikat ortaya çıkartılmıştır.
Gerçek şudur: Yeryüzünde Türkler tarafından Ermenilere uygulanmış bir mezalim, kapsamlı tehcir veya (kesinlikle-asla) bir soykırım yoktur. Bilâkis: Osmanlı Devleti tarafından uygulanan zorunlu göç kısmidir. Haklı, yerinde ve doğrudur. Doğruluğu dönem tutanakları, ifadeler, belge ve yayınlarla tescil edilmiştir. Ancak: Ermeniler tarafından 1913-1923 arasında Trabzon/Rize, Erzurum/Kars, Diyarbakır ve Adana/Mersin Silifke hattında Bir Buçuk Milyon dolayında Kürt ve Türk Müslüman’a soykırım uygulandığı; Tarihi belgeler, resmi yazışmalar, toplu mezarlar ve mazlumların şahadetleri ile sabittir. 
İDDİALAR, İFTİRALAR VE ÇELİŞKİLER    
Başta, bir dönemin hakiki ve halis Millet Vekili Yalçın Koçak’ın kitap ve ispatlarında açıkça görüldüğü üzere; Bugün hala İstanbul’da Ermeni varsa sayemizdedir. Hani Jüstinyen onları İstanbul’a sokmamıştı. Osmanlı gelinceye dek Ermeniler İstanbul’a ayak basamadılar. Sayemizde girdiler İstanbul’a ve yurt edindiler. İş, aş, ev, bark sahibi oldular. Kilise, Okul ve  Hastahaneleri var. Şimdiki Ermenistan dâhil olmak üzere, Dünyada bu kadar mukim, oturaklı oldukları bir ikinci yer daha var mı acaba? Elbette ve kesinlikle yok. Hali hazır ülkemizde 100 bin’e yakın Ermeni işçi ekmeğini kazanıyor, Ermenistan’da ki ailesine buradan maişet, erzak ve rızık gönderiyor. Çocuklarını okutuyor ve hayatlarını idame ettiriyor.
Şimdi Ermeni düşmanı diyasporaya sorulur:
Bu kadar iğrenç, insanlık düşmanı ve İngiliz yalakası olmanız neden?..  
Avrupalıyla, Batıyla, oryantalist ile mücadelenin yegâne yolunu da yazmış rahmetli, onların anladığı dil tektir o da kuvvettir diyor. Ey Kemalistler, ey Atatürkçü geçinen kardeşler “Ya Elli sene sabır edeceğiz, ya da 70 Milyon olana kadar bekleyeceğiz” diyen Gazi Mustafa Kemal’in Bursa Nutkunu yok sayarsınız? 50 yıl geçti aradan. En büyük gardrop Atatürkçüsü, İsmet paşa siyasal vasiyeti sayılan el yazmalarını okudu,‘daha millet buna hazır değil’ diyerek 25 yıl daha konuyu bir yana itti, kapattırdı.
Şimdi Nerededir bu yazıtlar, vasiyetler bilinmez. Ama O’nun ne yazdığını üç aşağı, beş yukarı tahmin edebiliyoruz. Konunun önderliğini bizce CHP yapmalı. Bu manevi mirasın peşine düşmeli. Doğru ya da eğri, zaten Cumhuriyette, meşrutiyette bir şekilde halkın istemi, irade ve talebiyle değil, misilleme, zorbalık ve dayatmalarla gelmemiş miydi acaba? Meselâ Demokrasi de Yalta yadigârı değil mi? Yalta’yı çalışmış kaç Doktora tezimiz var hiç! Bakınız şu ADD’lere harcanan zaman, emeği-parayı matematik dernekleri, fizik kulüplerine harcasak, kimya, biyoloji köy ve mahalleri kursak, bilim çocukları yetiştirsek ne olurduk, bir düşünün lütfen. Okumayan, bilime sırtını dönmüş Türkler olduk. Başarı boyumuz kısaldı. Bu eğitim ve öğretim sistemi ve modeli boynumuzdaki, boyunduruk, ayağımızdaki pranga ve kafamızdaki at siperlerini görmeye mani oluyor. Eğitim önüne “milli” yazmakla milli olmuyor. Tıpkı milli savunma, milli istihbarat, milli iktisat, milli devlet gibi!..
Ne zaman harbiye vekâletimizi tekrar ihdas ederiz.(Ki bu, tam bağımsızlık nişanesidir)
Ne zaman Zebun-kuş Avrupalı ile anladığı dilden, kuvvet, adalet iklimi ve mukabele-i bil misil üzerinden konuşmaya başlarız; Dil uzatanların dilini, el uzatanların elini tereddütsüz keseriz; İşte o zaman yeniden ilmek, ilmek istikbal üretir; İlim okur; İstiklâl dokuyabiliriz!..