17 Mayıs 2010 Pazartesi

BEYAZ İHTİLAL VE DEMOKRASİ (!) BAYRAMI
Mustafa Nevruz SINACI
Mübarek Cuma günü idrak ettik; “Beyaz İhtilâl” in 60. sene-i devriyesini!..
Yani 14 Mayıs 1950’den itibaren on yıl süreyle “özüne ve anlamına uygun” bir sevinç, minnet, şükran, ihtişam ve coşkuyla kutlanan; Ancak, 27 Mayıs günü devleti gasp eden cunta tarafından süresiz yasaklanan “demokrasi bayramı”nın üzerinden tam 60 yıl geçti.
Dile kolay, bu ülkede tamı tamına elli yıldır demokrasi, adalet ve hukuk yok!..
Üstüne üstlük, 12 Eylül 1980’e kadar “27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı” adı altında tam bir garabet, hürriyet, hak, adalet, demokrasi ve hukuk düşmanlığı sergilendi; İnsan hakları, adalet ve demokrasiye inanmış ‘iyi, namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu” vatandaşları alçakça rencide eden törenler yapıldı. Çok şükür 12 Eylül idaresi bu utanca son verdi.
19 MAYIS VE 27 MAYIS
Lütfen dikkat edin!.. Türk milleti’nin şerefli ve şanlı tarihinin dönüm noktaları, medar-ı iftiharımız olan zaferler hep bu ay da yer alır. İstanbul’un fethi, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ile İstiklâl Savaşı’nın ilânı ve Demokrasi Bayramı…
Bu ay’a gölge düşüren, kara çalan ve sevimsiz kılan (aykırı) tek gün 27 Mayıs’tır.
İşte o gün bu gündür ülkemizde hak, adalet ve hukuk yok!..
Her şey bir aldatmaca, orijinal değil taklit, asıl değil kopya, hukuki değil, yasal!..
Hani evrensel hukuk normlarına göre: “yasa’lar anayasa’ya; anayasa’lar da insan’a ve insan haklarına” aykırı olamazdı.. Anayasa ve kanunlar, hakkaniyet, adalet ve eşitlik ilkesini; evrensel hukuk, din-ahlâk, örf-adet ve geleneklere uygun olarak tanzim, tertip ve tahkim eden temel “toplumsal sözleşmeler” (haklıların güçlülüğü, bon sens) idi!.. (Jean Jacques Rousseau)
Dünya genelinde “hâkim, hür ve hükümran devletlerde” zaten bu böyledir.
ANAYASA MAHKEMESİ !..
Özgür ve adil hukuk devletlerinde Anayasa Mahkemeleri “anayasayı koruma kurumu” işlevi görür. Demokrasinin güncel beşiği İngiltere de bir anayasa olmadığı gibi mahkemesi de yok. TC hariç diğerlerinde (örn. Ermenistan) anayasa mahkemesine mevcut milletvekillerinin (110 kişi/ %20) imzası, dayanaklı-gerekçeli dava dilekçeleriyle gidilmez. Milli egemenlik ve adalet ahlâkına uygun Anayasa mahkemeleri; kanunlar çıkmadan önce veya sonra otomatik kontrol, inceleme; Şeklen ve esastan denetimlerini yaparlar. Hukuki ve doğru olanı budur.
Düşünün bir kere; Eğer, şu yapı, görev-yetki ve işleve nazaran (meselâ bu dönem) akp 336 yerine, kadim Demokrat Parti gibi Mecliste 440 ve fazlası sandalyeye sahip olsa idi acaba ne olurdu? Örneğin halka açıkça düşmanlık, milli menfaatleri peşkeş, egemenlik haklarından feragat ve vatana ihanet boyutunda bir “yasa” çıkartılsa ve kimse Anayasa Mahkemesine baş vurmasa ve/veya zaruret arz etmesine karşın yeterli ve gerekli imza bulunamasa ne olur?...
Ve, aynı durumda, mevcut % 10’luk baraj ne sonuçlar doğurur?...
Vaki ve mezkür değişiklik tasarısında “hukuka uygun Anayasa Mahkemesi” ile makul, ahlâki ve hukuki bir baraj (temsilde adalet) yönünde bir hüküm var mı? Yok! Neden, niçin?.. Çünkü: Mevcut anayasa (!) mahkemesi darbe, dikta ve cunta ürünüdür. 27 Mayıs’a meşruat verecek kadar adalet düşmanı hukuk taciri istismarcılar tarafından; Objektif hukukun utanç ve yüzkarası yassı-ada tiyatrolarından mütevaris bir siyaset, icabında vesayet kurumu biçiminde kurgulanmıştır. Tıpkı siyasi va saçma kararları ile maruf AİHM ve Lahey Adalet Divanı gibi.
Siyaset elli yılda niçin bu kadar yozlaştı, çürüdü ve kokuştu dersiniz!..
Kuvvetler ayrılığı olmadığı ve doğal stabilizatörler dumura uğratıldığı için..
SONUÇ: Atmış yıl önce Cumhuriyet; Demokrasi ile buluşmanın coşkusunu yaşadı.
Halk Partisi zihniyeti, dikta, sulta ve cuntasına karşı verilen efsanevi mücadele sonucu “Beyaz İhtilâl” gerçekleşti. Derken bu mutlu ve kutlu gün “Demokrasi Bayramı” oldu. Ta ki; 27 Mayıs kâbusu ülke ufkunu karartıncaya, halkın üstüne mezar toprağı serpilinceye ve Türk istiklâli, özgürlük, bağımsızlık ve istikbali akamete uğrayıncaya kadar!..
Yeter!.. Söz milletindir…

SUÇLULAR-YASALAR; ÖZGÜRLÜK ve GÜVENLİK
Mustafa Nevruz SINACI
Türkiye’de, İstiklâl Savaşı ile temin, Kurucu Meclis ve 1924 Anayasası ile tesis edilen demokrasi, adalet ve hukuk 11 Kasım 1938 karşıdevrimi ile kesintiye uğradı. Yaklaşık 12 yıl süren istibdat, karanlık-kâbus-zulüm ve işkence 14 Mayıs 1950 günü gelen demokrasi ile sona erdi. Halk iktidarı acıları dindirdi. Fakirlik, açlık, işsizlik, yokluk-kıtlık, yoksulluk, cehalet ve pahalılık son buldu. Toplumsal refah, adalet ahlâkı, özgürlük, güvenlik ve hukuk mutluluk ve huzuru getirdi. İnsanlar hayat, seçim ve geçimlerinden memnun, hukuk devleti ve hükümetten yana mesut ve bahtiyar oldular. Demokrasi’nin vücut bulduğu; adalet ve hukukun hâkim ve hükümferma olduğu 10 yıl, tam bir Asr-ı Saadet dönemi idi. Hafızalarda böylece kaldı!..
18. dönem Sakarya Milletvekili ve (2001) DP Genel Başkanı Yalçın Koçak “Kervan Yürüyor” isimli makalesinde şöyle haykırıyor: (bak: www.gercekgundem.com)
“Demokrasi kökleşiyor, derinleşiyor mu? Yaşanılan sıkıntılar daha demokrat bir devlet olabilmek uğruna verilen mücadelesi midir? Örgütlü toplum, özgür birey olabilmenin olmazsa olmaz üçüncü şartı: devletin Demokrat olması, ya da demokrat davranmasıdır.
Anayasasında bunca yasak ve yasakçı mantıkla bu, asla olamayacakların istenmesidir.
Dayatmacı-bencil zihniyetler anayasada kaldığı ve bir zihniyet devrimi yapılmadığı müddetçe tam; kesintisiz bir demokrasi ve bağımsız cumhuriyetten söz etmemiz imkânsızdır.
Yargı kendi hükümranlık alanından ödün vermiyor. Hükümet ben siyasi iradeyim yaparım diyor. Miadını doldurmuş, çoktan fersude olmuş Anayasanın, değişen son maddeleri dahi tekrar değiştiriliyor. Parti kapatmak zorlaşmıştı, daha da zorlaşıyor, imkânsızlaştırılıyor. Yasalar halkın ihtiyaçlarına ve devletin yasaklarına karşı gelen suç’u tarif eder, yapanı suçlu ilan eder, karşılığındaki cezayı hukuk yapar, uygular.
Suçlular yasa yaparsa ne olur. Demokrasi adına acı esaretler kurulur…”
ACİLEN CEVAP BEKLEYEN SORULAR:
Anayasa değişiklik paketi ile 2709 Sayılı Kanunun ek: 15. maddesi ilga edilerek 12 Eylül’e yargı yolu açılır iken; Her melânetin milâdı 27 Mayıs niçin yargılanmıyor? Kuvvetler ayrılığı ilkesi niçin objektif ve orijinal hukuk normları yönünde ihya edilmiyor? 1960 vesayet cunta ve dikta kurumlarından olan askeri yargı neden kaldırılmıyor? Keza HSYK siyaset’ten neden arındırılmıyor? Nereden buldun yasası ile devletin denetleme yükümlülüğüne ilişkin usul, yasa ve esaslar niçin yeniden düzenlenip tahkim edilmiyor? İnsan hakları adalet, vekâlet ve temsil hukuku yönünden ‘insanlık, ahlâk ve hukuk dışı’ dokunulmazlık/koruma/kollama, vergi ve sair kanunlardaki ‘antidemokratik himaye, eşitlik ilkesine aykırı koruma’ hükümleri;, 2820 S. Siyasi Partiler, 298 S. Seçimlerin Temel Hükümleri ve 2839 S. Milletvekili Seçimine dair kanunlar ve ilgili mevzuat neden ve niçin kamu yararı, hakkaniyet, adalet ve demokrasi” yönünde değiştirilip düzenlenmiyor? Siyaset hanelerin ticarethaneye, parti sahiplerinin sulta ve potansiyel dikta-sivil cuntaya dönüşmelerine fırsat veren yapısı neden?! “Millet iradesinin devlet idaresinde tecelli etmesine” imkân verecek biçimde değiştirilip-düzenlenmiyor!... Ve; Anayasanın 42. maddesi niçin hakkıyla ve lâyıkıyla uygulanmıyor da başörtüsü, türban gibi basit argüman ve aksesuar üzerinden siyasi istismara yol açılıyor?..
İNCİRLİK [ABD] ÜSSÜ
TC, NATO’ya ilk başvurusunu 11 Mayıs 1950’de (chp) yaptı, reddedildi. Bu kez 2. başvuru 01 Ağustos 1950’de (DP) tarafından yapıldı. NATO’ya 18 Şubat 1952 günü girildi.
Oysa İncirlik Üssü 4 Nisan 1949'da İnönü/chp hükümetince imzalanan Washington Anlaşması ile kuruldu. NATO ve BM ile sonradan “kamufle biçimde” ilgilendirildi. Gerçekte tam bir ABD üssü... Mevcudiyeti, TC’nin evrensel hukuk, legal mevzuat, yasa, egemenlik ve hükümranlık haklarına bütünüyle aykırı!.. Peki, eğer TC özgür ve bağımsız bir devlet ise, tüm komşularımız, hür dünya ve bölge için menfur bir tehdit ve tehlike olan bu ABD üssü niçin hâlâ orada duruyor. ABD’de mukabil bir TC üssü var mı? Yoksa bu TBMM ve mütemmim cüzleri ne kadar meşru? Egemenlik kayıtsız, şartsız milletin mi? Söyleyin bakalım!..
DİKKAT!.. Yazışmalar için e.POSTA: gercek.demokrat@hotmail.com

15 Nisan 2010 Perşembe

PAKET HAKKINDA “MEŞRUAT”
Mustafa Nevruz SINACI
Adı (adalet ve kalkınma) ile müsemma (uyumlu-bütünleşik) olmaktan menkul parti hükümeti “anayasada değişiklik paketi” hazırladı ve hafta başında komisyona sundu.
Anayasa Komisyonu paketi sözde, görüşmeye başladı..
Sözde.. Zira “kendilerine verilen paket” usulen tefhim edilip aynen geçecek.
Çünkü bu paket, milletin ihtiyaç ve sıkıntılarını gidermeye yönelik değil.
Aksine; Sevk edenin ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlar niteliktedir.
Şu halde buna bir “meşruat” gerek.
Peki, “meşruat” ne idi?
MEŞRUAT:
Hak, doğru, adil ve meşru; veya yanlış, aykırı, yasa/hukuk ve ahlâk dışı olanı beyan; Ret veya onay. Haram, yasa dışı ve yasak olmayanı tespit. Olaylar, hüküm, kanun, karar ve mütedair eylem; Yasa taslak ve tasarıları dâhil olmak üzere: “adalet, hakkaniyet ve hukuka uygun” olup olmadığına dair yazılı veya sözlü beyan. Adalet, hak, ahlâk ve hukuk (kanaat) önderleri tarafından verilen/konulan şerh.
BUNA GÖRE;
Anayasa değişiklikleri için esas alınması zorunlu “objektif norm, ilke ve evrensel hukuk kriterleri.” Başka bir anlamda “olmazsa olmaz şartlar.
1. HAK:
Özgür irade (fıtrat) teoremi bağlamında, bireyin, doğuştan sahip olduğu haklar (beslenme, barınma, öğrenme, inanma ve inandığı gibi yaşama) ile diğer insanların kendi özel hayatlarını yaşama şekline müdahale etmeden, yaşamlarını biçimlendirme hürriyeti ve hukuk düzeninin bireye tanıdığı yetkilerdir. Bu yetkiler sınırlıdır. Sınırlar aşıldığı ve ihlâl edildiği takdirde fail, ceza veya mağdura tazminat ödemeye mahkum edilir. Hak kullanılırken başka birilerinin haklarını çiğnemek haksız fiildir. Suç teşkil eder. Hukuk sistem ve düzeninin temel unsuru ve bileşkesi hak’tır. Hak’lar üç ana başlık altında şekillenir.
Özel haklar, Kamu hakları ve Evrensel haklar. Yetkiler yönündense:
Yetkinin içeriği ve yönetileceği veya etkileyeceği varlıklar; Öğesi öne çıkar.
2. HUKUK:
Hukuk kelimesi Arapça hak kökünden gelir ve hak kelimesinin çoğuludur. Arapçada “hak” kelimesinin çoğulu ahlâktır. TDK’na göre hukuk: “Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür”. Bunun dışında hukukun “haklar” anlamı da vardır. Mecazen de, ahbaplık, dostluk anlamında da kullanılır. Hukuk, toplumun genel menfaatini veya fertlerle ortak iyiliğini sağlamak maksadıyla konulan ve kamu gücüyle desteklenen kaide, hak ve kanunların bütünüdür. Hukuk’un uygulama cihazı adalettir.
3. ADALET:
Hak’ın gözetilmesi ve hukuk’un hayat bulmasıdır. Hak ve haksızlık ile haklı ve haksızın ayırt edilmesi adaletle sağlanır. Adalet kuramı temelde hukuk kurallarına uygunluk kesp eder. Ancak, temel toplumsal işlevi nedeniyle din-ahlâk ve buna alenen aykırı olmayan töre, örf, adet, geleneksel kurallarla birleşik ve bütünleşik olmak zorundadır. Aksi takdirde kuram, kanun, kural ve kurumlar “adalet” vasfını haiz olamaz.
Kutsal kitapların hepsinde adalete ve adil olmaya ilişkin bölümler bulunur. Platon’a göre adalet en yüce erdemlerden biri, insan ve devletin temel davranış kuralıdır. Aristoteles’in hareket noktasını ise eşitlik kavramı oluşturur. Ona göre, herkese eşit davranmak adalet için yeterli değildir. Bir hukuk düzeni, güçsüzleri koruduğu ölçüde adaletli olabilir. .
Bu bilimsel ve evrensel tanımlara, Recep tarafından “hap” olarak nitelenen “anayasa değişiklik” önerilerini vurun da, görün bakalım; Paket insan hakları, adalet, hukuk ve halkın acil ihtiyaçlarına UYGUN MU? DEĞİL Mİ?
İlk “meşruat” sizden olsun.

ANAYASA’DA; TADİLAT’A REDDİYE (Meşruat ve Hakikat)
Mustafa Nevruz SINACI
“Paket hakkında meşruat” konulu makalemizde hak, hukuk ve adalet; Dolayısıyla anayasa ve yasa (kanun) hakkında, mutlaka uygulanması gerekli, geçerli ve zorunlu evrensel kriterleri açıkladık. Dikkat ediniz lütfen!.. Bir kelime, kavram, kural veya kuramda ‘evrensel’ terimini kullanmak önemli iştir. Bilgelik ve olgunluk gerektirir. Çünkü ‘evrensel’ sözcüğü; yaşam boyutunun kabul görmüş ve tartışılmaz hale gelmiş doğruları anlamına gelir. Dünya çapında bilinen, aktüel ve popüler olan ‘meşhur’ değil. Şimdi “meşruat ve hakikat”!..
Örneğin: Russel Gough’un, "Karakteriniz Kaderinizdir" adlı kitabında: "Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı; doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olabilmektır. Eğer karakter gelişmemişse tahsil ise yaramaz.
Unutmayalım; banka hortumlayanlar, devleti soyanlar, rüşvet alanlar, vatanı çıkar uğruna satanlar, maç satanlar, şike yapanlar, haksız teşvik verenler; birilerini hakir görüp aşağılamakla yükseleceklerini zannedenler hep tahsilli bireylerdir" der;
Theodora Roosevelt’in: "Bir insanı ahlâken eğitmeden sadece zihnen eğitmek; ait olduğu topluma büyük bir bela kazandırmaktır” sözü ile;
Herbert Sprencer’in: “Eğitim-öğretim ve terbiyenin amacı, sadece ve yalnızca bilim değil; Aynı zamanda ve bilhassa davranış biçimi ve harekettir” kuramı evrensel gerçeklerdir.
Sonuçta: Yeryüzü ve kâinatta; En hakiki mürşit İlim; en değerli varlık İnsan ve en büyük eser Kültür’dür. Kültür: İnsanlık, iyilik ve adalet adına “doğrusal yönde” gelişen emeller, yükselen değerler ve bizatihi medeniyettir.
Medeni siyaset ise: Cumhuriyet, Demokrasi ve Lâiklik henüz “evrensel değer olmadan” Türk Milleti’nin, dünya ve insanlık âlemine, yaşam boyutunda örnek ve önder sıfatıyla gösterip, “yönetim bilimi ve fazilet anlamında siyaset” bağlamında armağanı ettiği çok yüksek bir ilimdir. “İlimle amel etmek” Yüce Peygamberin bütün İslâm’a emridir.
Dolayısıyla; “Anayasa ve yasa normu”: Cümle buyruk (emir) tamim, talimat, tüzük ve yönetmelikler kamu (halk) yararı ve Kanunlara; Kanunlar Anayasa’ya; Anayasalar da: “İnsan hakları, adalet ahlâkı, dinsel haram ve yasaklar ile geleneksel kurallara aykırı olamaz.
ALDATAN PUT ve BATAKLIĞI AYDINLATAN GERÇEK
Şimdi yaşam boyutunda hüküm süren katmerli ıstırap, kronikleşmiş zulüm, bitmek tükenmek bilmeyen sıkıntılar ve hakikatin ışığında halkın “gerçek ihtiyaç ve acil sorunlarını aydınlatıp açığa çıkartan acı gerçeklere” özetle bir göz atalım; ibret ve dehşetle bakalım:
İşsizlik, yapay (haksız-hukuksuz) pahalılık, sanal enflâsyon, üçkâğıtçılık, sahtekârlık, kitlesel soygun, yaygın dolandırıcılık, kapıcı ve apartman yöneticisinden, devletin tepesine kadar hükmünü âdi ve alçakça icra eden vurgun, soygun; Aldatma-kandırma, namussuzluk, hırsızlık, yolsuzluk, hortumculuk, şerefsizlik, yalan-dolan, lâkin ‘nereden buldun’ diyen yok.

Maaş, sosyal yardım, özlük hakları ve ücretlerde ayırımcılık; Haksızlık ve adaletsizlik;
Kangrenleşmiş YÖK, başörtüsü, harç, mastır ve doktorada süre ve derin çile sorunu!..
Başta RTÜK (ahlâken düşük, insanlık dışı, Türk halkını rencide edecek kadar iğrenç, pejmürde yayınları teşvik ve müsamaha) olmak üzere; 27 Mayıs ve 12 Mart kurumlarınca çağ adına sergilenen haksızlık, yolsuzluk, keyfilik, çifte standart, milli ve manevi mukaddesler ile yükselen değerlere karşı çirkin politikalar, genç nesilleri yozlaştırma-çürütme siyaseti!... Evet, siyaset meşru ve demokratik olmaktan çıktı. Parlâmentoda medya-mafya üçgeni, organize işler, TSK da darbeci ve hortumcu ayrık otları ile bütün parti ve kurumlara kök salan “devletin malını deniz” belleyen domuzlar, niçin hukuk içinde temizlenip ayıklanamıyor?!..
NETİCE OLARAK: Malum/mezkür “tadilât paketinde” halkın acil ve hayati ihtiyaç, ıstırap ve sıkıntılarına çözüm getiren bir hüküm yok. 27 Mayıs dikta-cunta ve 12 Mart sulta kurumlarına meşruiyet kazandırılmakta ve gayrimeşru AB sürecine ivme kazandırılmaktadır.
Bu bir değişiklik değil, danışıklı dövüştür. Cumhuriyetin kurumları; Onurlu, sorumlu; Namuskâr ve dürüst parlamenterler bu rezalete “DUR” demeli hükümet de haddini bilmelidir.
-------------------------------------------------------------------------
* Aman!.. Devlet sanayide bulunmaz, üretmez, ticaret yapmaz diyen; özelleştirme delisi “yalancı, talancı, hırsız-yolsuz, soysuz koza, kripto, üçkâğıtçı, peşkeşçi bedhahlara” inanma, aldanma, kanma!.. Zira “AB de devlet işletmelerinin ekonomideki ortalama payı % 42; İsveç, Norveç ve Danimarka'da % 61'dir.” (2009 bilimsel istatistik ve ansiklopedik veriler)
* BİL’Kİ!.. Türk İnsanı “altın değerinde” nadirden bir cevher gibidir. Işığa tut bak; içinde AtaTürk, namuskârlık, doğruluk, dürüstlük, diğerkâmlık, sencilik, adalet ahlâkı, bilgelik ve olgunluk, onur-erdem, ilke yoksa!... Kesinlikle sahtedir. (2002, Mustafa Nevruz SINACI)
* Cumhuriyet fazilettir, erdemdir; Fazilet'i ahlaki'ye müstenit bir idare şeklidir.
Cumhuriyet; Fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli; Seciyeli, seviyeli, yüksek ahlak ve kavi (sağlam) karakterli muhafızlar ister. (14.10.1925, Gazi Mustafa Kemal AtaTürk)
* Yeryüzü ve kâinatta; En hakiki mürşit İlim; en değerli varlık İnsan ve en büyük eser Kültür’dür. Kültür: İnsanlık, iyilik ve adalet adına “doğrusal yönde” gelişen emeller, yükselen değerler ve bizatihi medeniyettir. (2001, İKO Söylevi, Mustafa Nevruz SINACI)
* Türk demek: Türk’çe düşünmek, Türk’çe konuşmak ve Türk’çe yaşamaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene… (Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk)
* İyi, namuslu, dürüst; onurlu, sorumlu ve ‘gerçek demokrat’ olan kazansın…

BİR YORUM; VE DEĞERLİ BİR KATKI
Sayın Mustafa Nevruz SINACI Bey;
Belki yanılıyorum. Ama gördüğüm kadarıyla kafanız hayli karışık. Bir taraftan islamı ve onun ana kaynağı olan Kur'an'ı öne çıkarırken diğer taraftan onunla taban tabana zıt olan ırkçlık fikrini öne çıkarıyorsunuz. Şurası unutulmamalıdır ki, hiç bir ırk diğerinden ne üstün nede aşağıdır. Yer yüzünde Rum ne ise Rus'ta odur. Fransız ne ise Türk'te odur. İnsanları ayıran özellik, değerleri ve inançlarıdır. Hülagu, Türk'tür. Ama dünyanın en acımasız katilidir. Bağdat'ta ve girdiği her şehirde kafalardan kaleler yaptırmış, onu izlerken büyük bir zevk almıştır. Aynı şekilde Osman bey veya Fatih'te Türk'tür. Ama gittikleri her yere adalet, huzur ve güven götürmüşlerdir. Çünkü inançları bunu gerektiriyordu. Irk vardır. Ama insana hiç bir şey katmaz veya insandan hiç bir şey götürmez. Ya Türk olmakla mutlu olunmaz. Olmamakla da mutsuz olunmaz. İnsanı değerleri yani takvası üstün yapar veya alçaltır.
Yetmişli yıllarda insanlar yaptıklarına göre taktir edilirlerdi. Şimdi ise ırklarına göre taktir ediliyorlar. Nazım Hikmet, ne kadar büyük şair olursa olsun -ben büyük şair olduğunu düşünmüyorum.- bu vatandan kaçmış "Beni Lenin yarattı." diyecek kadar sosyalist olmuş ve yıllarca "Bizim Radyo" dan türkiye aleyhine konuşmuştur. Ama şimdi her kesim tarafından hayret edilecek kadar değer görüyor. Solcular, solculuğun artık para etmediğini görünce Atatürkçü oldular. Daha önce savundukları değerleri Atatürkçülük maskesi altında savunuyorlar. Dindar olanların bunu neye dayanarak yaptıklarını hiç anlamış değilim. Yine İsmöet İnönü, bu memeleketin camilerini at ahırı yapacak kadar ileri gitmiş, Kur'an öğrenmeyi yasaklayacak kadar din düşmanıdır. Heyhat görüyorum ki, bir milliyetçi bile sırf Türk olduğu için İsmet İnönü'yü övebilmektedir. Şimdi soruyorum, ırkçı mı olalım, yoksa değerleri olan inançları, ülküleri olan bir toplum mu? Şayet ırkçı olalım derseniz sizin bileceğiniz bir şey... İsmeti veya Nazım'ı yüceltme hakkına sahipsiniz. Şayet değerleri olan bir toplum olalım derseniz o zaman bu buna benzer şahısları övmek Müslümana yakışmaz. Çünkü islam tek millet olduğu gibi küfür de tek milletttir. Bunu Kitabımız olan Kuran böyle açıklıyor. İkisi birden olamz. Ya o, ya bu!..
Sayın Sınacı, donanımlı birisi olduğunuzu gördüğüm için yazıyorum. Boş birisi olsaydınız bu kadar emeğe değmez derdim. Ama dolusunuz. Ahirette hesabınızı Türklük üzerinden değil, inancınız üzerinden vereceksiniz. Bunu yazılarınızla siz söylüyorsunuz. Öyleyse Türk olmakla birlikte islam kardeşliğini tesis etmenin yollarını arayalım. Görülecektir ki kürtçülük, türkçülük, arapçılıkve diğer "çılıklar" kalkınca dünya daha güzel ve adil olacaktır. -çılıklar bize küçük kaleler oluşturarak bizim diğer insanlarla sağlıklı iletişim kurmamızı engelliyor-.
En içten sevgi ve saygılarımla.
Sebahattin Kızıltaş; Emekli öğretmen

22 Mart 2010 Pazartesi

AKP’NİN YELDEĞİRMENLERİ İLE SAVAŞI
Mustafa Nevruz SINACI
03 Kasım 2002 günü yapılan milletvekili genel seçimlerinde akp; Seçme-seçilme ve oy kullanma hakkına sahip ve listelerde kayıtlı 41.407.015 seçmenden, sandık başına giderek vatandaşlık görevini fiilen ifa ve icra eden 32.753.836 kişiden 10.848.704’ünün oyunu alarak % 33.12 oranla 365 milletvekili çıkardı;
Cumhuriyet tarihinin en antidemokratik seçiminde chp’de 6.114.843’le, % 18.66 oy oranı ile 177 milletvekili çıkardı. Diğerleri adeta bozguna uğradı. Tamamı haksız, adaletsiz ve akıl dışı bir barajın altında kalarak feci şekilde boğuldular. Seçmenlerin % 20.89’u “8.653.173 kişi” veto, sivil itaatsizlik yahut tepki hakkını kullandı. Katılım: %79.10 olarak gerçekleşti.
Yani akp seçime katılanların % 33.12’si, tüm seçmenlerin ise %26.20’sinin oyları ile tüm vekillerin % 66’sına; chp %18.66’ya mukabil (geneli: % 14.76) vekillerin %32’sine sahip oldu. Bunun adına adalet, hukuk ve demokrasi diyenler, herhalde beyin özürlü olmalı!...
SİYASİ PARTİLER VE SEÇİM YASALARININ HUKUKSUZLUĞU
2822 sayılı siyasi partiler; 298 sayılı seçimlerin temel hükümleri ve 2839 sayılı millet-vekili seçimi kanunlarındaki antidemokratik unsurlar dikkate alındığında bu; Önceki/sonraki, 1983’den itibaren vaki bütün genel ve yerel seçimlerin millet iradesine aykırı, utanç verici, hak, adalet-hukuk ve siyaset bilimi kavramları ile ne denli çelişkili olduğunun kanıtıdır.
Yani; akp’nin % 33.12; gerçekte % 26.20 ile Parlâmento’nun % 66’sına;
Chp’nin ise, % 18.66 veya gerçekte % 14.76 oyla Parlâmentonun % 32’sine sahip olması çok büyük bir haksızlıktır. Asla onaylanamaz. Bu millet iradesi, hukuk devleti ilkeleri ve kamu vicdanına saygısızlık ve aleni bir ahlâksızlıktır. Özellikle; kanunun ön seçim ile ilgili mücbir hükümlerinin uygulanmaması ve millet iradesinin adalet ve hakkaniyetle tezahürüne karşıt “merkez yoklaması (gerçekte parti sahiplerinin keyfi ataması) yönteminin uygulanması nedeniyle büyük bir ayıp, haksızlık, hukuksuzluk ve sivil cuntacılıktır!…
Ve kesinlikle!.. “yönetimde istikrar/temsilde adalet” ilkesinin suç derecesinde ihlâli; İnsan hakları, adalet ahlâkı ve hukuka aykırı olarak, ‘azınlığın çoğunluğa tahakküm’ rejimidir. Diğer bir anlamda ve en açık deyişiyle; 50 yıllık statükonun (vesayetin) sürdürülme hırsıdır.
Bu, elbette bilinen ve beklenen gerçektir. İkinci karşıdevrim olan 27 Mayıs 1960’dan itibaren sistematik olarak sürdürülen yozlaşma, bunalım, buhran ve kaotik popülist politikalar bunun böyle olmasını gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Statükoya göre ortada bir sorun yoktur.
MİLLETE GÖRE SORUN BÜYÜKTÜR
Ülkemiz, son müze soygunları nedeniyle Kültür ve Turizm Bakanı (eski chp ve shp’li) Ertuğrul Günay’ın “soygunların sebebi darbelerdir” tespiti cihetiyle 27 Mayıs 1960, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubatta olabildiğice soyulmuştur. Öyle ki soygun-vurgun, yalan-talan, gasp, irtikap, hırsızlık ve yolsuzluk ara dönemlerde de olanca hızıyla siviller, siyasiler ve oligarşik bürokratik yapı tarafından da amansızca sürdürülmüştür.
Bunun yanı sıra elli yılda vuku bulan faili meçhul sayısı 50 bin dolayında telâffuz edilmektedir. Dahası iç ve dış borç yükü yıllardır milletin belini bükmekte; Pahalılık ve enflâsyon geni halk kitlelerini ezmekte; Anarşi, terör ve tedhiş, halkın huzur, emniyet, devletin güvenlik ve bütünlüğünü tehdit etmektedir, o dönemde de etmekte idi…Tüm oligark, uzantı ve mütemmim cüzlerini kapsayan “çağ, İslâm ve insanlık dışı” dokunulmazlık yasaları nedeniyle gaspçılar yakalanamıyor, parlâmento tasallutçularına dokunulamıyor ve “asil halk” hariç “medya/mafya/politik-ACI” suçlularına ilişilemiyordu!...
İşte akp bu argümanları sonuna kadar kullanarak iktidar oldu.
Üstelik kahir ekseriyetle ve tek başına…
Demokrat Parti’den bu yana ilk defa!...
Ama ne oldu? Yedi buçuk sene sonra gelinen noktaya bakıldığında fotoğraf şu:
“Havanda su dövmek, bıktıran demagoji, tezvirat, popülizm-mugalâta, adi, ahlâksız ve şerefsiz kartel medyası ile dans, siyasette mutasyon; sonuç hayali sukut ve hüsran!..”
Yani akp ve hükümeti 7.5 yıldır fuzuli işlerle iştigal etmekte, de’Facto AB-D sultasına boyun eğmekte, yolsuzluğa prim, terör/tedhişe fırsat vermekte ve adeta ‘geleceğe matuf bir takım meçhul ve menfur emelleri gerçekleştirmek için zaman kazanmakta’ ve İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra'nın Donkişot’u misal yel değirmenleri ile savaşmaktadır.
MEŞRUİYET VE MEŞRUAT
Mustafa Nevruz SINACI
Meşru: Haram ve yasak olmayan; Hak edilmiş, adalet ahlâkı ve hukuka uygun olan..
Meşruiyet: Sosyal bilimler literatüründe, meşruiyete ilişkin tartışmalar genellikle Max Weber'in otorite ve meşruiyete ilişkin çözümlemeleriyle başlar. Weber: "Tecrübelerimiz bize göstermiştir ki, hiçbir otorite sistemi, sadece maddi, duygusal veya ideal motiflere dayanarak sürekliliğini sağlayamaz. Bütün bunlara ek olarak, her otorite sistemi meşruiyetine ilişkin bir inanç oluşturmak ve beslemek gayretindedir" der. Görüşlerinde iki unsur dikkat çekmektedir:
1. Meşruiyeti siyasi rejimlerin yaşaması için en önemli faktör olarak görmekte;
2. Meşruiyet kavramını tanımlarken inanç unsurunu esas almaktadır.
Bu genel tespitler çerçevesinde üç tip hâkimiyet veya otorite tipini ayırt eder.
Geleneksel, karizmatik ve hukuki-rasyonel otorite… Geleneksel otorite, bir toplumda uzun zamandan beri yaşayan geleneklere dayanırken, karizmatik otorite bir liderin olağanüstü özelliklerinden kaynaklanır. Karizmatik otorite tipinde halk liderin sahip olduğu bir takım nitelikler dolayısıyla ona biat ve itaat ederken, geleneksel otorite tipinde halkın yöneticilere itaat etmesinin nedeni, siyasi iktidarın geleneklere uygun olarak iktidara sahip olup kullandığına dair olan inançtır. Hukuki-rasyonel otorite tipinde otorite rasyonel bir hukuk sisteminin sonucudur. Bu otorite tipinde, insanlar geleneksel olarak saygı gören bir şefe veya karizmatik bir lidere değil, bir dizi soyut, genel ve kişilik dışı kurala bağlılık gösterir. Modern dünyada geçerli olan otorite tipi hukuki, adil-rasyonel otoritedir. Weber'in çözümlemesine göre siyasi iktidarlar yönetilenlerin rızasını talep ederken adeta şöyle seslenmektedirler:
Geleneksel şef: Bana itaat et, çünkü halkımız yüzyıllardan beri şeflerine itaat etmiştir.
Karizmatik lider: Bana itaat et, çünkü ben senin hayatını değiştirebilirim.
Hukuki-rasyonel yönetici: Bana itaat edin. Çünkü ben sizin, adalet ve hukuka uygun olarak seçerek atadığınız yöneticinizim. Dikkatli incelendiğinde, meşruiyetin hukukilikle aynı şey olmadığı anlaşılır.

Hukukilik; hukuk ve kanunlara uymaktır. Yöneticilerin anayasa ve kanunlara uymaları, “o yöneticilerin” yönetilenler gözünde meşru olduğu anlamına gelmez. Bir başka deyişle, yöneticilerin karar alırken, emir verirken pozitif hukuka uygun olarak davranmaları onların meşruiyetini kanıtlamak için yeterli değildir.
Neticede meşruiyet: Kanunların (insan-hayvan, bilcümle doğa varlıkları, çevresel değer ve unsurlar dâhil olmak üzere) genel ve nesnel bağlamda evrensel hak (görev, eylem, ilke, sorumluluk bazında) adalet ahlâkı ve hukuka mutlak uygunluğun varlığı; Ayrıca yasa (kanunların) kesinlikle Anayasa’ya aykırı olmaması ve Anayasanın da “asla” temel (doğuştan var olan ve sonradan edinilen) insan haklarına aykırılık taşımamasıdır.
Meşruh: Şerh olunmuş. Anlatılmış, açıklanmış ve izah olunmuş.
Meşruhât: Meşruat kelime ve kavramının yerine geçmek üzere kullanılır. Bir hüküm, karar veya eylemin meşruiyetine veya meşru olmadığına (isabet, yanlışlık yahut aykırılığına) dair izahlar, açıklamalar ve bu meyanda yazılanlar demektir.
MEŞRUAT: (Objektif ve orijinal ‘norm’ kelime, kavram) Hak, doğru, adil ve meşru; veya yanlış, aykırı, yasa/hukuk ve ahlâk dışı olanı beyan ve onay. Haram, yasa dışı ve yasak olmayanı tespit. Olaylar, hüküm, kanun, karar ve mütedair eylem; Yasa taslak ve tasarıları dâhil olmak üzere: “adalet, hakkaniyet ve hukuka uygun” olup olmadığına dair yazılı veya sözlü beyan. Adalet, hak, ahlâk ve hukuk (kanaat) önderleri tarafından verilen/konulan şerh.
BUNA GÖRE: TC’nin 37 yıl istikrar ve insicamla uygulanan, en uzun ömürlü ve tek sivil; “Kurucu (1924); Atatürk’ün Anayasası” varken, sözde yeni sivil anayasa arayışları neden? Bu istemin aslı, esası, ana sebep ve hikmeti nedir? 1961 anayasası da 1982 gibi darbe imalâtı olduğu halde, niçin göz ardı edilmekte? Üstelik 608 (613) suç dosyası ve içtüzük hükümleri uygulandığı takdirde % 80’i devamsızlıktan (görevini yapmamaktan) “düşük”, insanlık, hukuk ve ahlâk dışı dokunulmazlık zırhları ile zoraki korunan parlamenter ile…
Bu olacak şey değil!..
Gündemi işgal eden diğer konular da hakeza…
Üstelik! Doğruların, dürüstlerin, hakkaniyet, adalet ve hukukun itibar görmediği, ilke, onur ve erdemin kabullenilmediği, zekânın ayaklar altına düştüğü, yüceliğin takdir edilmediği ve alkışlanmadığı, doğruyu söyleyenin dokuz köyden kovulduğu; iyi'den, doğru’dan, haklı’dan (bons sens) onurlu ve sorumludan yana olanların değil; güç ve güçlüden yana olanların savunulduğu bir yer, dönem ve zamanda…
Aslında çarpılan, bozulan, çürüyen, yozlaşan ve dağılan düzeni imar, ıslâh ve tamir mecburiyeti varken!..

Ey!... (Millet Vekilleri Değil!..)
Parlâmenterler, kendinize gelin...
***
Aman!.. Devlet sanayide bulunmaz, üretmez, ticaret yapmaz diyen; özelleştirme yanlısı “yalancı, talancı, yolsuz-soysuz, peşkeşçi bedhahlara” inanmayın, aldanmayın, kanmayın! AB de devlet işletmelerinin ekonomideki ortalama payı % 42; İsveç, Norveç ve Danimarka'da % 61'dir. (anonim)
***
Ayrıca, bil ki!.. Türk insanı "altın değerinde" nadir bir cevher gibidir; Işığa tut bak; içinde Atatürk, namuskârlık, doğruluk-dürüstlük, diğerkâmlık, sencillik, adalet ahlâkı, bilgelik; Onur, erdem, ilke yoksa bil ki sahtedir. (Mustafa Nevruz SINACI)
***
Cumhuriyet fazilettir, erdemdir; Fazilet'i ahlaki'ye müstenit bir idare şeklidir.
Cumhuriyet; Fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli; Seciyeli, seviyeli, yüksek ahlak ve kavi (sağlam) karakterli muhafızlar ister.
(14.10.1925, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK)
***
İyi, namuslu, dürüst ve demokrat olan kazansın…

20 Şubat 2010 Cumartesi

HESAPLAŞMA VE YÜZLEŞME ZAMANI
Mustafa Nevruz SINACI
Erzincan – Erzurum hattında 17 Şubat günü yaşanan deprem, siyasette şok, hükümette gerilim, infial ve paniğe yol açtı. Adalet bakanı, RTE ile uzun bir görüşme yaptı. Sonra basın toplantısı düzenledi ve HSYK kararını “kalkışma” olarak niteledi!... Çok ağır bir lâf!...
Diğer taraftan AKP yetkili çevrelerinde olay; “vesayetten mütevellit yargı darbesi” biçiminde yorumlandı. Zaten bir hafta öncesine kadar bu “yargı darbesi” söylemi, en az askeri vesayet ve cunta nitelemesi kadar yoğunlaşmış, her köşeye sinmiş ve yaygınlaşmıştı…
İnsani boyut ve bilgi toplumu nosyonundan nasipsiz; İlim-irfan, umur-u devlet, adalet ahlâkı, hukuk, maharet ve marifet yoksunu AKP, geldiği günden beri damı tenvir etmekte, 50 yıldır bilinen ezberi tekrarlamaktadır.
Bunu, aynı gün, (ışığını ihanetten ve kirli-karanlık organize işlerden alan ‘aydınlardan’ değil) “Türk Kanaat Önderi” Uğur Özaltın, “Neden 28 yıl uyudunuz?”sorusu ile damardan girerek hesap soruyor, haykırıyor. (www.ugurozaltinyazilari.tr.cx) Çok önemli, bakalım…
“1982 anayasasından bu güne 28 yıl geçti. Bu anayasadan şikâyet etmeyen bir tek parti ve siyasetçi yok. Bugün iktidar olanlar dün muhalefetti. Koro halinde bu anayasadan şikâyetçi idiler. Bugün muhalefet olanlar da dün hükümet ortağıydılar. Onlarda anayasadan şikâyetçi oldular. Peki, 28 yıldır neden uyudunuz beyler? Neden sivil bir anayasa, adil bir seçim yasası yapmadınız? Dokunulmazlıkları neden kaldırmadınız? Devlet Reformları neden yapılmadı?
Toprak reformu ne oldu? Belediyeler neden modern şehirciliği anlayamadı çözemedi hala? Karısı veya sevgilisinin kafasını kesen caniler neden polise taş atan çocuklardan daha az hapis yatıyor? Partiler lider hegemonyasından, lider suntasından ne zaman kurtulacak? İki seçim kaybeden bir parti lideri ne zaman def olup gidecek o koltuktan? Üniversite sınavlarını kim kaldırabilecek? Gerçek bir demokratik açılımı kim yapabilecek? Demokratik bir ortamı neden oluşturamadınız etnik kökenlerin kavgasından oy devşirme hatasına düştünüz?

YOKSA!..
Cami avlularından oy devşirmek kolayınıza mı geldi?
Ramazan erzak torbaları daha kolay mı hükümet etti sizi?”
Hakikatte yedi senedir sürüp giden demagoji, popülizm, De’facto ABD-AB tasallutu, bu manipülâsyonla iğdiş edilen, mutasyona maruz siyaset; İhmal edilen yurttaş, açlık-yokluk, işsizlik, işkence ve halka zulümle, akılları iktisat’a ermediğinden yahut gâvurluklarından olsa gerek (maaş ve ücretlere değil/ürün ve hizmete vaki) zam’la iştigal eden yöneticiler. Vatandaş hakları, adalet ve hukuk peşinde koşmayan, tamah eden, yardım-yataklık yapan, suç ve günah ortağı kahrolası muhalefet.. VE, yalancı-talancı kene, vampir ve domuzların kartel medyası…
Elli yılı mücavir aynı oyun!.. 27 Mayıs’la, ATA ve Türk siyasetten tart ve devletten tasfiye edildi. Ateist-pagan, dönme-devşirme, sabetay, mason-misyoner ve “lâikperest” hırsız-yolsuz, yalan-talan/soygun-vurgun takımı despot-diktatör güruhu cuntalar geldi; Bu gerici ve yobazların fanatik versiyonu olan “din tüccarları” ise sızma yoluyla devlete duhul ettiler.
Elli yıldır halka hizmet edilmedi. Zam-zulüm-işkence; gelen vurdu, giden vurdu milleti; Ülke bir suç cenneti, kaçakçılık, kara para, hayali ihracat ve faili meçhul diyarı oldu!..
“YETER ARTIK!..

HODRİ MEYDAN”
Bu kantar bu kadar (suç) yükü çekmez. Bunca günahı “keçiler” kaldırılamaz.
Pis kokular afakı sardı, ihanet nüfuz etti her yere… Çürümüşlük ve yozlaşmışlık da…
Başta Genelkurmay Başkanı, yargı-yasama, üniversiteler, umum kişi, resmi kurum ve özel kuruluşlar, iktidar, muhalefet konuşsun. Herkes bildiğini anlatsın, açıklasın Allah aşkına. Yüzleşsin hesaplaşsın, yargılansın-sorgulansın siyaset, halk, medya, mafya, asker, sivil, cunta, yargı her ne varsa ülkede.. Şimdi AKLANMA-paklanma zamanıdır. Lâkin vekil nam tefessüh etmiş uşak, sahibinin sesi, kul-köle, aciz dalkavukların delâletiyle değil; Bağımsız ve tarafsız Türk adaleti, kamu vicdanı, kadim hukuk ve hakikat harsının önünde mertçe hesap vererek!..
Hadi bakalım, hodri meydan!.. Şimdi tam zamanıdır. Artık ‘adalet tecelli etmeli’ ve ‘hak-hukuk’, haksıza/hırsıza/yolsuza/soysuza galip gelmelidir. Şimdi olmazsa ne zaman!?..
ZAM, ZULÜM VE İŞKENCE
Mustafa Nevruz SINACI
DOĞALGAZ SOYGUNU
Azerbaycan Doğalgazı; 12 Şubat 2010 Cuma günü itibarıyla bir m3 doğalgaz’ın fiyatı Ankara’da 72.02 kuruş. Buna bilumum vergi ve sair gasp, iktisap ve mahsuplar dâhil… (fiyat halâ değişmedi)
Aynı günlerde Azerbaycan ile Türkiye arasında bir “doğalgaz fiyat uyuşmazlığı” vaki. Bu nedenle bizzat Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in ağzından “Türkiye’ye doğalgaz satış; Türkiye’nin de Azerbaycan’dan doğalgaz alış fiyatını öğrendik”; diğerlerinin muhtemelen 120 – 265 dolar /1000m3 arası olduğu söyleniyor. Amma lâkin soygun sırrı olsa gerek, gerçek rakamlar bilinmiyor.
Neymiş? :
1000 m3 Azeri Doğalgazının bedeli 120 Dolar.
Yani: l20 x 1.5053 (12.Şubat.2010) = 180 TL/1000 m3
180 TL: 1000 m3 (180x100=18000krş) = 18 krş/m3
Buna göre:
Bir (1) m3 Doğalgaz’ın “BOTAŞ” alış fiyatı: 18 kuruş.
Vatandaşa 1 m3 doğalgazın satış fiyatı: 72 kuruş; Aradaki fark: 54 kuruş
Nihai alıcı vatandaş aleyhine tahakkuk ettirilen (+) fiyat farkı: % 300
Daha açık bir deyişle bu; Fahiş derecede zamlı bir fiyat’tır. Deyim yerindeyse; Apaçık gasp-irtikap ve soygundur. Kamu istismarı yoluyla suiistimal, kartel, karaborsa ve vurgundur.
Dahası: 18 kuruşluk Doğalgazın % 300 fazlası ile 72 kuruşa halka satılması insanlık düşmanlığı ve vicdansızlıktır. Doğalgaz almaya gücü yetmediği için (kurulu düzen ve tesisata rağmen) odun, kömürle ısınmaya çalışan; Sonra da sızıntı ve dumandan zehirlenerek ölen; Masum-müsemma, fakir-fukara, garip-gurabanın taammüden katili olmaktır.,
Keza, fahiş fiyata doğalgaz almak için varını-yoğunu harcayan işçi-memur, asgari ücretli ve emeklinin; Hayati ihtiyaç, zorunlu gıda, giyim, minnacık bir konfor babından azıcık rahatlık, birazcık keyif ve insan olduğunun farkına varacak kadar huzur ve düzeninden kısarak maruz kaldığı çileli yaşam; Sebep olanların onursuzluk, şerefsizlik ve sorumsuzluğundandır.
Ya açık+gizli % 25’leri aşan işsizler; Artı beş milyonu mücavir asgari ücretli!...
Bu apaçık insan hakları, adalet ve hukuk ihlâlidir.
Demokrasiyi anlamamak, bilmemek ve insana saygı duymamaktır.
Siyaset (idare) biliminden bihaber, gafil ve insanlık düşmanı olmaktır.
ÖZELLİKLE:
İnternet ortamında dolaşan bilgilere göre, Rusya’dan İngiltere ve daha uzak ülkelere bin m3’ü 65 - 98 dolara doğalgaz satılırken; 80’li yıllarda 32 dolara teklif olunan Kazak doğal gazı yerine; Vatanın bağrına maviş’li hat ve hortumlar döşeyip, kamusalda sıkça söylendiğine göre 265 dolara gaz alacak kadar alçak hırsız ve domuzlara niçin hesap sorulmaz?
Anayasa Mahkemesinde aklandılar diye mi?..
Öyleyse A. Mahkemesi ve/veya üyeleri (haksız aklama faili) hesaba çekilmeli!..
Hiç “Mahkeme Kararı” haksız, adaletsiz ve sabit olan suçu ibra tarzında olabilir mi? Buna “olur” denilemez; “olur” da verilemez, isterse danıştay olsun üstüne yatılamaz!..
O halde sorun bakalım!..
Tüyü bitmemiş yetimin dumandan boğularak; soğuktan donarak, açlıktan kıvranarak veya mümasil nedenlerle ölenlerin hakkını!... Onlar “devlet babaya” inandılar, güvendiler, ama inandıklarının-güvendiklerinin bilinçli kurbanı oldular. Nahak yere. İnsafsızca ve bazı domuzların “çatlayıncaya-patlayıncaya dek” zıkkımlanma hırs, heves ve ihtirasları uğruna…
Bu kasıt, alçaklık ve vicdansızlıkların hesabı sorulmadan “doğalgaza zam” telâffuz eden “gişi’ler” biliniz ki apaçık halk düşmanı kene, aç domuz ve kara kanlı vampirlerdir.

Artık halk nasıl haykırıyor?!.. “Zam, Zulüm, İşkence, işte AKP”

1 Şubat 2010 Pazartesi

HANGİ DÜNYA DÜZENİ ?!...
Mustafa Nevruz SINACI
1944’den bu yana bir “yenidünya düzeni” furyasıdır almış gidiyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu söylem, insanlara çok hoş; Demokrasi, hak-adalet, barış ve hukuk vaat eden sevimlilikte pek sıcak ve ümit-var geliyordu.
Evrensel bir yalan, kirli bir oyun ve düzen olduğu çok çabuk ortaya çıktı.
Aradan geçen yıllar, bu teranenin hiçte samimi ve iyi olmadığını gösterdi. Bitti denilen savaş gerçekte hiç bitmedi. Açlık, yokluk, yoksulluk da öyle… Hiç bitmeden sürdü, sürüyor.. Çünkü daha o yıllarda türeyen “yenidünya” düzencileri, bir takım sahtekâr-düzenbaz, yalancı-talancı, dolandırıcı, mukallit ve mutlak surette “kene ve domuz cinsi” kan emici-sömürücü, terör-tedhiş odağı, bölücü ve faşist-anarşist idiler.
Bu nedenle, ileriki yıllarda 1. ve 2. Dünya Savaşları çok tartışıldı.
Üstüne üstlük, yeni Çağ’ın adını da “BİLGİ ÇAĞI” koydular.
Ancak “bilgi” namına yapılan tertip ve teşebbüsler asla “bilge’ce” olmadı.
Adına “aydın” dedikleri bir garip tür ve manipüle yaratıklar ortaya çıktı.
Gerçek ilim-bilim adamları, kanaat önderleri ve halk filozofları ustalıkla dışlandı.
İşte bu süreçte, kolektif düşünce ortamları, kurumsal beyin fırtınaları ve akil adamlar tarafından “dünya savaşları” ile bunların aptalca sebepleri ve korkunç sonuçları sorgulandı. Hattâ, her iki savaşın da “bilumum öncü ve artçıları ile” bir provokasyon olduğu iddia edildi. Milyonlarca insanın alçakça katledilmesi, muazzam maddi-manevi eser ve servetlerin mahvı, doğal dengenin onarılmaz bir darbe yemesi gibi felâketler doğurduğu değerlendirildi.
Nitekim şu anda, dünyanın tapusunu elinde tutan ve yeryüzü halkını amansızca sömüren kirli ve karanlık güçleri analiz ederseniz; Hakikatin aynen böyle olduğunu “sizde” görürsünüz… Sağcılar ve solcular, maddeci-materyalistler, dindarlar ve din tüccarları!..
1944’den bu yana dünyanın bütün ülkelerinde uygulanan senaryo aynı.
Zamanla bu arenada etnik kök, din-mezhep ve tarikat argümanları bile pazarlandı.
Bir tarafta bütün unsur, uzantı ve bağlantılarıyla “yenidünya düzencileri” yer alıyor.
Diğer tarafta, barışçı, pasif, insancıl, merhametli, üretimin ana unsuru ve dünyanın yükünü omuzlarında taşıyan “merkezi oluşturan” geniş halk kitleleri; Sadece anılan, anlatılan ve içtenlikle özlenen “medeni siyaset ve adalet ahlâkı”
Ve, tarihin derinliklerinde kalan bir Nuşirevan!...
Ve adına “kemirgenler, sömürgenler, hortumcular, kan emici kapitalist, emperyalist vampir, din tüccarı kene, siyaset hak ve adalet istismarsısı, sağcı-solcu, şucu-bucu” denilen İnsani boyut ve bilinç toplumu düşmanı alt varlıklar…
Bunlar, adeta devasa bir ahtapot (canavar) gibi dünyayı sarmış, güçlü kollarıyla çoğu devleti pençeleri içine almış, kuşatmış, dini-donu, aidiyeti-milliyeti olmayan insanlık dışı yaratıklar olup; Gerçekte aynı olan ve fakat birbirinden ayrı gibi görünen iki koldan hareket eder ve faaliyet gösterirler.
Bunlardan birincisi ateist-pagan, din ve ahlâk, hak-adalet düşmanı, evrimci-devrimci sefih solcular; diğerleriyse dinci-kinci, yaradılışçı geçinen paracı-pulcu, fesat ve tefrikacı sözde sağcılar; Yerine göre farklı ad ve fraksiyonlar olarak tanımlanan tali gruplar…
Tek merkezden kontrol, koordine, tedvir, organize ve idare edilen “insanlık düşmanı” bu unsurlar, dünyanın bütün ülkelerinde var olup; Her yerde ve her şekilde tezahür ederler.
Örneğin meclisler, yönetim unsurları, köşe başları ve ekrandaki kuklalar!
Daha çok gazeteci, yazar ve akademisyenler arasından seçilen popülist demagoglar…
Her biri ellerine verilmiş senaryoları başarıyla oynuyorlar.. .
Bir yazarın (*) dediği gibi “bazısı bilerek bazısı habersiz, gaflet, dalalet ve hıyanet içinde yüzyılın oyununu sahneliyorlar..”
Bu yazar da onları ülkemiz özelinde (yerel bazda) iki kategoriye ayırıyor:
“Birkaç kuşak kentli olanlar, Batı’yı Kâbe bilerek yoğrulmuşlar, kolejlerden çıkıp Avrupa ya da Amerika’nın yolunu tutmuşlar. Attila Ağabey’in (İlhan) deyişiyle, saatlerini hep Batı’ya ayarlamışlar. Her gün ekranlarda “Türk Ulusu hiç olmadı ki!...”, “Türkler etnik bir topluluk!”, “Türk sözü yasalardan çıkarılmalı!” demekteler...
(İşin en garip ve enteresan yanı şu ki: Bunların kahir ekseriyeti kendilerini Atatürkçü, ilerici, aydın ve çağdaş olarak tanımlar!.. Ancak aralarında NUTUK’U okuyan nadir, Kuran’ı Kerim okuyanı ve namaz kılanı (!) hiç yoktur. Yine bu gruptakilerin çoğunluğunun Ermeni, Rum, Yahudi kökenli dönme-devşirme veya sabetaist, mason, misyoner ve koza-kripto olduğu gözlenir.)
Biri “Batı’nın bu denli olumsuz bir imaja sahip olduğu bir ülkede, nasıl Batı yanlısı politikalar izlenecek?” diye iç çeker, bir başkası “Avrupa ve ABD Kürt Sorunu’nu çözmemizi istiyor, çözeceğiz!” diye çığlık atar, ani çark edişiyle dikkat çeken ötekisi “Türkiye bölgenin Amerika’sı!” diye yazarçizer, üstüne bir de kükrer!
İkinci grup kırsal kesimden gelen, tarikat ve cemaatlerin taa içinde yer alan, hilafetçi, şeriatçı söylemlerle ortada dolaşan, her türlü parasal ilişkileri beceriyle başaran, Amerika’yı Kâbe kabul edenlerdir. Büyük Ortadoğu Projesi’ni canhıraş savunurlar. Saltanata ve hilafete büyük bir iştahla sahip çıkarlar. Aynı sırtlan iştahıyla Gazi Mustafa Kemal’e saldırırlar!
(Bu grup Müslümanlık iddiasındadır. İslâmi argümanları ince bir ustalık ve derin bir kurnazlıkla kullanırlar. Görüntü mükemmeldir. Oruç, namaz, hac hiç ihmal edilmez. Fakat, aralarında bir tane bile “samimi, muttaki, imanlı-şuurlu” gerçek Müslüman yoktur. Zira bu kategoriyi oluşturan tür; Yalancı, küfürbaz, kinci, üçkâğıtçı, düzenbaz-madrabaz, emanete hıyanet eden, kul ve yetim hakkı yemekte mahir, sözünde durmayan, çalan-çırpan, fırsat buldukça her namussuzluğu, sapkınlık, yolsuzluk ve soysuzluğu çok kolaylıkla, fütursuzca yapabilen çok tehlikeli yaratıklardır. İşin garibi, nesepleri araştırıldığında bunların da büyük çoğunluğunun Ermeni, Rum, Yahudi kökenli dönme-devşirme veya sabetaist olduğu gözlenir)
Batı’ya biat eden işte bu iki grup, Türk milleti ve Mustafa Kemal nefretinde birleşirler.
Şu anda Türkiye’deki tüm kanalların başında Amerikalı Avrupalı “uzmanlar” var.
Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de medya bombardımanını yönetiyorlar. 10 yıl içinde millet, yarışmacı ve izleyici haline getirildi.
Zehirli bir toplum projesi halkın direnme gücünü sınıyor.
Her gün “demokrasi, hak hukuk, özgürlükler” adı altında!
AÇILIN; SAÇILIN; DEĞİŞİN!” diyenleri dinliyoruz.
Batı, Türk milletinden boşuna nefret etmiyor...
Tarihin çeşitli dönemlerinde tüm planlarını defalarca alt üst eden başka bir millet yok.
Halkını bin bir etnik gruba bölmeye çalışsalar da; Allah’la aldatmaya uğraşsalar, sahte dinleri dayatsalar da; beyaz camdan uyku hapları, zehirli iğneler fırlatsalar da; “aydın” kisveli deccalları besleyip besleyip büyütseler de, Türk milleti “mucize” bir millettir!
Çok yakında yeni mucizesini, tüm ağırlığıyla hainlerin suratına geçirecektir!”
NETİCE: 07.11.1982 Tarih ve 2709 Sayılı “mevcut” Anayasa’yı ilga ve sözde “sivil anayasa” yapmaya kalkışan (asker-sivil; sahibinin sesi) bilumum sulta ve cuntacılara “lütfen” DİKKAT ediniz!.. Bunların mütemmimi ve sadece bir kuşak öncesi de; TC’nin “Tek Sivil Anayasası” olan, Mustafa Kemal Atatürk’ün (1924/1928) Anayasası’nı 27 Mayıs 1960’da ilga, mahküm ve mülga etmişlerdi.
(*) Banu Avar’ın Kasım 2009’de basımı yapılan “Hangi Dünya Düzeni?” adlı kitabı.

EK: DÜŞÜNMEYE DAVET! Japonya'dan Amerika'nın Batı kıyılarına; İzlanda'dan Güney Afrika Cumhuriyetine kadar etken ve etkili, Dünyanın en uzun süreli imparatorluğu İNGİLTERE Krallığı'nın Anayasa ve Anayasa Mahkemesinin (ve Danıştay'ının) olmaması size neler düşündürüyor? (http://www.kriter.org/)
« Dünya Terazi’nin Üzerinde! >>
İMO Ankara Şubesi 19. Genel Kurulu »
1 Kere Cevaplanmış to “Hangi Dünya Düzeni?”
1::: Halil DAĞ Says:
"İçerik olarak altını rahatlıkla imzalayabileceğim bir yazı.
Ancak Üstad, giriş kısmında bir teknik hata olduğunu düşünüyorum. O da YDD’nin 1944′te başladığına ilişkin savınız.
Dünyanın modern siyasi tarihinin 1648 Westpalia Anlaşmasıyla başladığı kabul edilir. Sistemin özü “ulus – devlet”e dayalı imparatorluklar ve krallıklardır. Daha sonraki 1815 Viyana Sözleşmesi ile sistem son şeklini alırken net bir ulus-devlet yapısına bürünür. 1915 ve 1945 de aynı ssitemin devamıdır. 1945′in tek farkı, Osmanlı merkezli şark sisteminin çökerken onun yerini Viyana’daki kutsal ittifakın bir parçası olan Rusya’nın SSCB adıyla alması ve Avrupa merkezliliğin (Merkez İngiltere) yerini Atlantik merkezliliğin almasıdır.
Değişen önemli şeyler vardır ancak “öz” aynıdır. Sadece kontrol merkezinin koordinatları Okyanus’un ötesine kaymıştır. Ancak sistemin kalbinde sermaye odaklı ulusüstü yapılanma vardır ve bu yapılanma topyekün “BATI” olarak tanımlanmaktadır.
Hatta bu konuda meşhur taktisyen T. MacKinder’in bir sözü gerçeği açık etmesi bakımından çok önemlidir. Der ki; “Bugün sermaye bizdedir. Elimizdeki bu sermaye ile istediğim ülkenin kalbini ele geçirebileceğiz. Sermayemizle dünyayı yönetme imkanı elimizdedir.”
Laf uzun oldu, ama YDD çok farklı bir şeydir. Çünkü 1648-1990 arası tamamen ulus devlet odaklı ve milli devletlerin sahnede olduğu bir sistem iken 1990 sonrası düzen devlet kavramının yok edilmek istendiği, yüzyıllardır kuluçkada olgunlaştırılması sağlanmaya çalışılan Küresel Tek Dünya Hükümeti düşüncesinin sahneye sürüldüğü birtarihtir. Bu bakımdan YDD kavramı 1944′ten ziyade 1990 için daha uygun düşmektedir.
Çünkü 1990′a kadar devlet hep olmuştur. 1990 sonrası ise ABD öncülüğünde devletsiz dünya arayışının devridir. Saygı ve Selamlarla." Halil DAĞ

20 Ocak 2010 Çarşamba

CUMHURİYET, DEMOKRASİ VE ORDU
ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ
Mustafa Nevruz SINACI
T
arihi (Kadim) Demokrat Parti'nin 64. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle 7 Ocak 2010 günü yayımlanan “Demokrasiye İlk Adım ve ilk Demokratik Açılım" adlı yazım kamuoyunda bir hayli yankı buldu. Bir kısmı olumlu “takdir, teşekkür ve onay içeren” bir kısmı da “sübjektif iddialar ile olumsuz tenkit ve tepki dolu” bir hayli yankılanan ve heyecanla karşılanan dizi makalelerim üzerine bazı görüşme ve röportaj talepleri geldi.
Bunlardan biri ve en dikkat çekeni; Ülkemizin YÖK’ten bağımsız, bağlantısız, AB formatında “tam bir Sivil Toplum Kuruluşu” gibi, özgür bilim ve “BİLİNÇ ÇAĞI” adına hareket eden ve Internet ortamında faaliyet gösteren “Bilinç Üniversitesi” Kurucu Rektörü, Bilinçolog Galip Baran. Aşağıdaki mülâkatı O’nunla gerçekleştirildi.
Değerli ilgi, bilgi ve tetkiklerinize sunulur.
"Galip BARAN ve Mustafa Nevruz SINACI Sohbeti," (15 Ocak 2010)
Mustafa Nevruz SINACI: Ocak ayının ilk haftası, Cumhuriyet Tarihi, adalet, hukuk ve demokrasi yönünden çok önemli ve bir o kadar da anlamlıdır. Çünkü, TC’nin kuruluşundan bu güne, bütün dönemlerin "en büyük ve tek gerçek açılımı" 1946 yılı Ocak ayının ilk haftasında gerçekleştirilmiştir. Bu, Demokrat Parti’nin kuruluşudur..
Galip BARAN: "Cumhuriyet" sözcüğü, bana, "ilelebet payidar olabilmesi" için uğruna çalışmamız, "ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli 'cumhuriyet’ muhafız'ları "olmamız gerektiren bir oluşumu hatırlatıyor.
Bu konuda, fert ve millet olarak çalışmadığımız, seviyeli ve seciyeli muhafızlar olamadığımız ortada. Ülkemizi bu günlere sürükleyen başarısızlığı ne o, ne de bu şahsa yüklemenin veya illâ birilerini aklamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Gerçek şu ki: Atatürk'ün kurucusu olduğu, 'yaşadığı sürece sahipli görünen Cumhuriyet' vefatından sonra sahipsiz, korumasız, kimsesiz ve yetim kaldı. Üstelik maruz kaldığı çok yoğun bir kültürel savaş ve saldırı sonucu “medeniyet, etik ve tarih hafızası silindi”, telâfisi kabil olamayacak kadar büyük bir “bilinç kaybına” uğradı.
Mustafa Nevruz SINACI: Mustafa Kemal, istikbale (geleceğe) matuf fevkalâde basiret, feraset (öngörü-ileri görüş) ve bu minvalde; Cumhuriyetin geleceğine dair hâsıl olan kaygıları nedeniyle, “en hayati uzvu ve unsuru eksik kalan Cumhuriyeti demokrasi ile birleştirmek, bütünleştirmek ve kuruluşu tamamlamak istiyordu. Bu uğurda 1924'de (...) "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası" nı kurdurttu. Kuruluş amacı demokrasi olan parti, (...) 03.Haziran.1925 'de kapattırıldı.
Bu hayal kırıklığı, mâkus talih ve hüsrandan beş yıl sonra, 12 Ağustos 1930'da aynı amaçla bu defa "Serbest Cumhuriyet Fırkası" kuruldu. Fakat 17 Kasım 1930'da (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kapattıran menfur bedhahlar yüzünden) kendini feshederek siyasetten çekilmek zorunda bırakıldı.
Galip BARAN: Sözü edilen Partilerin Kapatılması konularıyla ilgili olarak görüş açıklarken "Kubilay olayı" ve "Atatürk'e suikast" girişiminin dikkate alınması gerekir.
Mustafa Nevruz SINACI: O süreçte vuku bulan, dertsim isyanı dâhil, her iki olay da tıpkı bugün tekerrür edenler gibi, AB-D/İngiltere senaryoları çerçevesinde sahneye konulan “organize işler” kategorisine ait provokasyonlardandır. Zaten bugün olanlar da, o dönemin sarkıt, dikit, kalıntı ve uzantıları değil mi? İhanetin bir ucunda derviş Vahdeti’nin, beyni iğfal ve infiale uğramış hain-mel’un torunları, diğer ucunda da; Kürt kisvesi altında yuvalanmış Ermeni (Taşnak-Hıçak) dönmeleri, Rum-yunan Megalo İdea devşirme kriptoları ve sabetay kozaları var.
Yani Kubilay ve Atatürk'e suikast) bir rastlantı değil, aksine, “organize işler” kaynaklı, AB-D dayanaklı, Ermeni-Yunan ve İngiltere destekli bir tertiptir. Arkasında, 38 sonrası kadrocular, 150’likler, solcular, komünistler ve aydınlıkçılar vardır. 1960’dan günümüze başımıza belâ ve tebelleş olan anarşi ve terör odaklarını ataları ve ağa babaları, yardım ve yatakçıları yani!...
Ancak, bizler gibi; vatan, millet, bayrak ve toprak sevdalısı insanlara,”asker" kelimesi otomatikman milli değerleri, manevi mukaddesleri ve dünyayı yaşanmaya değer kılan "Vatan, Millet, Hürriyet, Tam Bağımsızlık ve Adalet" gibi ulusal ve evrensel değerleri hatırlatır ve milliyetçi kavramları çağrıştırır.
Bize göre Ordumuz, dünyanın en namuskâr ve dürüst, yüksek faziletli, medar-ı müftehir (iftihar), evlâdı Fatihan; Hayat, hukuk, adalet ahlâkı, Cumhuriyet ve bilhassa demokrasi teminatımızdır.
Ordumuz, “İnönü ekolü” nü daima ret, tenzih ve tekzip eden, Mustafa Kemal Atatürk'ün ordusu olup; Hak, hakikat, adalet, hukuk, demokrasi ve Cumhuriyetin ebet-müddet bekçisidir. Fazilet'le mündemiç Cumhuriyeti "ilelebet payidar kılmaya memur ve mükellef olarak; İlmen, fennen, bedenen kuvvetli, ahlâken yüksek, seviyeli-seciyeli muhafızlar otağı, Peygamber Ocağı ve Şehitler diyarıdır ....
Bu nedenle, kahraman ordumuzu yıpratma kampanyası yürüten menfur iftira, tefrika ve kumpaslar içinde yuvarlanan odaklarla kesinlikle aynı safta olamayız.
AKSİNE:
1. TSK içinde, İsrail odaklı ve dinsel, “sapkın bir Yahudi tarikatı olan” Mason, Misyoner ve bunların yan-yardımcı, toplayıcı teşekkülleri “tamamlayıcı-bütünleyici” unsurların varlığını şiddetle ret; Eğer var ise, mahfuz ve muhafaza edenleri, bunlara yardım ve yataklık yapanları; Türkiye Cumhuriyetinin “dahili bedhahları”, Türk, insanlık ve İslâm düşmanları olarak kabul, telâkki ve ilân ederiz.
2. TSK, şehitler otağı, Peygamber Ocağı ve Mustafa Kemâl ATATÜRK Ordusu orijini nedeniyle, zerre kadar bir pisliğe mütehammil olamaz. TSK içinde asla bir ateist, pagan ve din düşmanı barındırılamaz; Başta rüşvet, iltimas, ayırma-kayırma, yolsuzluk ve suiistimal zanlısı, fail yahut suçlusu tutulamaz. Bu insanlık dışı melanet, kene güruhu ve mazarrattan sivil hayatı korumak da askerin görevi olmak gerekir.
3. TSK; Milli devlet bütünlüğü, demokrasi, adalet ve hukukun tehlikeye girdiği; En değerli varlığımız insan unsurunun, madden ve manen istismar edildiği; Haksızlık, hırsızlık ve yolsuzluğun, resmi kişiler, medya, siyaset ve hükümetlerce himaye edildiği hallerde: “İcraata müdahale, adaleti temin ve tedvir” görevini “meşru bir hak” olarak yerine getirmeye memur, mecbur ve mükelleftir….
Galip BARAN: Evet, önce Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Bursa Nutku’nu dikkatinize arz ve hatırlatmak isterim:
“Türk genci, inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Rejimi ve inkilâpları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve hareket duydu mu; ‘bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır...’ demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla...nesi varsa onunla eserini koruyacaktır.
Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu, diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘polis henüz inkılap ve Cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecektir. Yine düşünecek: ‘demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım...’ onu hapse atacaklar, kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; Bana, İsmet Paşa’ya, Meclise telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek... Diyecek ki: ‘ben, inan ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimizde haklıyım. Eğer buraya, haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir...’
İşte benim aradığım Türk genci ve Türk gençliği...”
"Vatan-Yurt", "vatansever-yurtsever", (ve egemenliğin Kayıtsız şartsız (koşulsuz) sahibi olması tasarlanan) "millet" sözcükleri beni sarsıyor, "yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi’ni” çağrıştırıyor.
Bunu; Yani benim yaşam tarzımı görenlere "herkes senin gibi olsa", "hakkın ödenmez", "ibadet ediyorsun" dedirtecek kertede kökten değiştiren, bir başka deyişle, bencillikten kurtaran, (en çok senin farkında olduğunu düşündüğüm) bu sonucu; önce Allah ' ima sonra "okul dışı eğitim çalışmalarımıza borçluyum.
Darısı tüm insanların ve Müslümanların başına!..
Bu noktada Sayın Ergün Arıkdal'ın bencillikle ilgili şu sözüne dikkat çekmek gereğini duyuyorum (Evrensel İnsan / sayfa 222): (...)
"Her insanın vicdanının sesini dinlemesi çok önemlidir. O vicdan sesi sonunda büyük bir halkın vicdan sesi olur, Toplumun vicdan sesi haline gelir ki, bizim ülkemizin en büyük sıkıntısı budur. Bizim halkımız vicdan (ının) sesini dinlemek istemiyor
Çünkü çok materyalist olmuş durumda.
Çok Bencil bir milletiz biz.
Dolayısıyla, kelebek kanadı şeklinde bile olsa, vicdan sesini savunan, vicdanının ifadelerini ortaya koyan varlıklara çok ihtiyacımız var.
Bu memleketin; ekonomistten, bilim adamından, iyi siyaset adamından ziyade, vicdanının sesini çekinmeden ortaya koyabilen, gerçekten yürekli, gerçekten sevebilen, namuskâr ve dürüst "insanlara ihtiyacı var”…
Bizim para, bilgi, şöhret, sandalye severlere değil, birtakım menfaatler uğruna "üç maymunlar" ı oynayan insanlara değil, tam tersine kamu vicdanının sesini ifade etmeye çalışan, yedi âleme adalet ve mutlak mütekabiliyetle, uyum sağlayan, ortak alan kurabilen insanlara ihtiyacımız var. Bizim en büyük derdimiz, ıstırap kaynağımız: Çıkarcılık ve BENCİLLİK;
Tek ve yegâne kurtuluş ümidimiz ise; Diğerkâmlık ve “SENCİLLİKTİR”
Elbet bir de “BİLİNÇ-SİZLİK” var!...
İşte, “asıl sıkıntımız” buradadır.
“Bencillikten kurtulmak, BİLİNÇLİ, sencil ve diğerkâm olmak” …
ATATÜRK'ÜN
BENCİLLİKLE İLGİLİ SÖZLERİ:
"Bir adam ki, Memleketin ve milletin saadetini düşünmek yerine daha çok kendini düşünür, bu adamın kıymeti ikinci derecededir. (Karınca Yayınları)
* Kendimiz için değil, fakat mensup olduğumuz millet için elbirliğiyle çalışalım, çalışmanın en yükseği budur. (Karınca Yayınları)
* En iyi kişi, kendinden çok, bağlı olduğu Toplumu düşünen, kendini onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına adayan insandır. (Truva Yayınları)
* Hususi (özel) menfaat, ekseriya (çoğunlukla), umumi menfaatle tezat (çelişki) halinde olur. (Karınca Yayınları)
*Ulusları yönetenler için ilk ve en zor görev, kişisel bencilliğe kapılmaktan kendilerini korumalarıdır. (Truva Yayınları)
Mustafa Nevruz SINACI: Evet, elbette. Bakınız Türkçenin bile korunması için internet sitesinde tedbir alan ordumuz, Cumhuriyetin çimentosu; Millet iradesinin devlet idaresinde hâkim olması anlamına gelen "DEMOKRASİNİN" Teminatı, adalet ve Hukukun en muhkem ve Muteber muhafızıdır.
Galip BARAN: Bana göre; Ülkemizin, yalnız Ülkemizin değil, Cumhuriyetimizin çimentosu, "yurdu ve milleti Özden çok sevme ilkesi" ni özümsemiş insandır. Sanırım bundan ötesi boş laftır.
ÖZEL NOT: Sayın SINACI, Cumhuriyet'in sahibi olması gereken sakinleri, örneğin, Atatürk'ün de dikkat çekme gereğini duyduğu bencillik konusunda fikir birliği etmeli ve ben sen; Ak kaşık ve üç maymunlar rolünü oynamayı sürdüren "Bilinç Özürlü" Bilgi çağı tutkunlarına karşı "birlikte" mücadele vermeliyiz.
Başkaları gibi olmakla, bir yere varamayacağımızdan, Cumhuriyet'in sahipsiz kalacağından korkuyorum... Makalende, "bizler gibi vatanını milletini seven insanlar" dediğine göre, benim bilmediğim bir şekilde "yurtsever" Doğanlar mı var?..
Onlara haksızlık mı ediyorum. Onlarla tanışmak isterim,,,

14 Ocak 2010 Perşembe

DEMOKRASİYE İLK ADIM VE !..,
"İLK DEMOKRATİK AÇILIM"

Mustafa Nevruz SINACI
Başta “açılımlar ve yarattığı tartışmaların” zirve yaptığı bu dönem olmak üzere; Genelde Ocak ayının ilk haftası, Cumhuriyet tarihi ve demokrasi yönünden çok önemli ve bir o kadar da anlamlıdır. Çünkü kuruluştan bu güne, bütün dönemlerin “en büyük ve tek gerçek açılımı” 1946 yılı Ocak ayının ilk haftasında yapılmıştır.
Bu açılımın esas kaynağı ve dayanağı, 1922 yılında: “Bilinmelidir ki, Türkiye Cumhuriyeti, Demokrasi esasına dayalı bir Devlettir” ve “"Demokrasi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin sınırsız bir yetkiye sahip olması demek değildir" diyen Atatürk’tür.
1929’da ise, bu sözlerini: “Demokrasi esas itibarıyla, siyasi niteliktedir. Bir ilim, fikir, fen’dir, Ferdi ve eşitlikçidir. Demokrasinin bu esas ve istinatlarına göre; Bütün vatandaşlara siyasi hürriyet ve çalışma serbestisi sağlamak, bilimsel, sosyal, sanat, ahlâk gibi fikri sahalarda gelişmesiyle ilgilenmek ve milli egemenliğe, usullere uygun olarak katılma hakkını, aynı siyasi haklara sahip olmalarını sağlamaktan ibaret noktalar ve devletin vatandaşa karşı başlıca vazifelerinin sınırını gösteren işaretlerdir” açıklaması ile tamamlar ve bütünler. (1929 – Medeni Bilgiler ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, Prof. A. İnan)
Mustafa Kemâl’in en büyük sevdası, emel ve ideali cumhuriyet’i demokrasiyle buluşturmak, birleştirmek ve bütünleştirmekti. O, bu konuda yüksek bir azim-irade ve kararlılığa sahipti. Ancak, bu emel, ideal ve en değer verdiği proje, vefatından sonra, 07 Ocak 1946’da hayata geçebildi. Atatürk, yaşadığı dönemde demokrasiyi yaşattı, ama ne yazık ki, kurumlaştığını göremedi.
DEMOKRASİNİN AYAK SESLERİ
14 Eylül 1923’de, Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) İsmet Paşa, Celal Bayar, Recep Peker, Refik Saydam ve Prof. Fuat Köprülü tarafından kurulan Halk Partisi’nin;, İsmet Paşa etrafında yuvalanan bazı üst yöneticileri, “Cumhuriyeti tahkim (sağlamlaştırma) ve demokrasiyi kurumlaştırma” konusunda, 1923’ den sonra bir isteksizlik, olumsuzluk ve dönem itibarıyla garip, tuhaf bir tutum içine girdiler. Bunun üzerine, Demokrasiyi ihdas ve ihya konusunda kararlı olan Mustafa Kemal, inisiyatif kullanarak; 1924’de, Ali Fuad Cebesoy önderliğinde, en güvendiği kadre; Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Dr. Adnan Adıvar, Rüştü Paşa, İsmail Canbolat, Sabit Bey, Ahmet Muhtar, Halis Turgut, Necati Kurtuluş, Mersin Mebusu Besim Bey, Erzurum Mebusu Faik Günday ve Sabit Bey’lere “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”nı kurdurttu. Kuruluş amacı demokrasi olan parti, İsmet İnönü ve yandaşları tarafından pek lüzumsuz görüldüğünden; Mustafa Kemal’e rağmen akla, hayale gelmeyecek menfur oyun-düzen, tuzak, komplo ve kumpaslar sonucu 03.Haziran.1925’de kapattırıldı.
Ancak O, yılmadı. Beş yıl sonra, 12 Ağustos 1930’da; Ali Fethi Okyar ve Samet Ağaoğlu’na “Serbest Cumhuriyet Fırkası” nı kurdurttu. Kız kardeşi Makbule Hanım ve üç yakını ile Halide Edip’i de müteşebbis olarak görevlendirdi. Fakat bu Fırka’da, malum ve menfur fesatçıların iğrenç furya, komplo, kumpanya ve çirkin kumpaslarına fazla dayanamadı. Başkaca bir yol ve çare kalmadığından 12 Ağustos 1930’da kendini feshederek siyasetten çekilmek zorunda bırakıldı. Yani Atatürk, en önemli projesinin gerçekleştiğini yaşarken göremedi. Doğrusu, demokrasi ve halk düşmanları tarafından “görebilmesine” izin ve imkân verilmedi. Ta ki, 7 Ocak 1946’ya kadar!..
Nihayet DP, dünya konjonktüründen de yararlanılarak; 07 Ocak 1946’ da; Atatürk’ün Başvekili Celal Bayar, Aydın Mebusu Adnan Menderes, İçel Mebusu Refik Koraltan ve Kars Mebusu Ordinaryüs Profesör Dr. Fuat Köprülü tarafından kuruldu. Bu, gerçek bir AÇILIM ve Cumhuriyet tarihinin en büyük projesi idi…
Ancak, hayata geçmesi 4 yıl sürdü. Dört çileli, acı, efsanevi ve ıstıraplı yıl..
Devleti işgal ve tasallut altında tutan, bütün kurumlara yerleşen ve çöreklenen Halk Partisi’nin;, İl Başkanı Valiler, ilçe başkanlıklarını resmen yürüten kaymakamlar ile bunların emir ve hizmetindeki kamu gücünün ezici tacizine maruz kaldıktan başka; partizanların hırs, husumet, kin, kıskançlık, ihtiras, fesat ve tefrikaları yüzünden “1946 Demokrasi Açılımı” çok büyük zorluklarla başarıldı… Bu direniş, gerçekte Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbına karşı bir başkaldırıdır. Dolayısıyla; 14 Mayıs “Demokrasi Bayramı’nın” da nedenidir. Demokrasiyi ret ve ifsat’a yönelik asıl nedene bakalım:
ATATÜRK NE DEMİŞTİ:

Daima hatırlamakta ve hatırlatmakta yarar var. Atalarımızın “medeni, siyaset” dediği “demokrasi” uğruna kurulan “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” ile “Serbest Cumhuriyet Fırkası” üzerinden uzun süre geçtikten sonra 1937’de Atatürk: “Ekonomik kalkınma; Türkiye’nin, hür, bağımsız daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye ideali’nin bel kemiğidir. Kalkınma iki büyük kuvvete dayanır. Bir; Toprağın iklimleri, zenginlikleri ve başlı başına bir servet olan coğrafi durumu; İkincisi de: Türk milleti’ nin silâh kadar makine de tutmaya yarışan kudretli eli ve ‘milli olduğuna inandığı iş ve zamanlarda tarihin akışını değiştiren yiğitlikle beliren yüksek sosyal benlik duygusu...” (1937-Atatürk’ ün S. ve Demeçleri, 1-1945)
Tam bu sıralar İsmet Paşa ve hükümeti tefessüh etti. Yerine Celâl Bayar Başvekillik görevine atandı. Bayar, 8 Kasım 1937’de Hükümet Programını TBMM’ne sundu. 10 Kasım 1937 günü Mustafa Kemal Atatürk, Bayar’a; “Millete yepyeni bir program bildirdiniz. Bu program, benim millete vaat ettiğim hususlardır. Ben, milletle beraber Celâl Bayar ve arkadaşlarının programının nokta, nokta tatbik edildiğini takip edeceğim” dedi. (AA, 11 Kasım 1937) İşte, 07 Ocak 1946’da, Atatürk’ün Galip Hocası, Başvekili ve İzmir Mebusu Celal Bayar başkanlığında; Aydın Mebusu Adnan Menderes, İçel Mebusu Refik Koraltan ve Kars Mebusu Ordinaryüs Profesör Dr. Fuat Köprülü tarafından kurulan DP’nin “Parti Programı’nın” esası, özü, kaynak ve dayanağı budur.
ATATÜRK’ÜN PROGRAMI:
Yani, bizzat Atatürk’ün telkin ve tavsiyeleri yönünde kaleme alınan; Şahsen okuduğu, incelediği, hassas bir değerlendirme neticesinde üzerinde “kendi el yazısı ile” ek ve değişiklikler yaptığı ve yaşadığı sürece sahiplendiği; 12 Kasım 1937’den itibaren, yeni Baş Vekili Bayar ile yerinde tetkik, tefhim ve uygulama amaçlı” olarak Şark Vilâyetlerinde inceleme gezisine çıktığı program ve demokrasi projesi..
Bu program, 10 Kasım 1938’e kadar kesintisiz uygulandı. ATA’nın vefatından sonra durduruldu, engellendi. NEDENİ: “Karşıdevrim ve Kemalizm’i ilga” eylemidir.
Karşıdevrim veya 2. cumhuriyet adlı bu eylem, 7 Ocak 1946’ya kadar adeta bir fetret devri zulmüyle sürmüş; Atatürk ilkeleri, Türk inkılâbı ve milli hafıza tarihin karanlıklarına gömülmek istenmiştir. 1938-1950 arası bu nedenle kâbus gibi karanlık ve kayıp bir dönemdir. İnönü ve kabinesi Mussolini ve Hitler’e özenmiş, bunları bile dahi kıskandıracak bir sulta, saltanat, zulüm, diktatörlük, kara-kirli despotlukla 14 Mayıs 1950’ye kadar hüküm sürmüşlerdir. İşte bu nedenle Demokrat Parti’nin gerçek sembolü: “Yeter!... Söz Milletindir” anlamına gelen, baş parmağı açık “SAĞ EL” dir.
HÜSAMETTİN CİNDORUK’UN PARTİSİ:

Gelelim Hüsamettin Cindoruk’un vekaleten sahiplik ve/veya emanetçiliğinde
vaki, kain ve adı “Demokrat Parti” olan yeni oluşum’a!.. Hem adını DP koydular, hem de “emanetçi” oldular. Oysa Demokrat Parti geleneğinde emanet, vesayet yoktur. Partinin sahibi millet’tir, milletten başka kimse partinin sahibi değildir. Çünkü: Demokrat Parti'de ‘demokrasi, medeni siyaset ve fazilet anlamında cumhuriyet bütün usul, umde, ilke ve unsurlarıyla yaşanır.
Parti vazifelerinde mutlak ehliyet, kesin liyakat, ahlâk ve demokrasi hâkimdir.
Ve nihayet; İşareti “EL”, temel söylemi “Yeter!.. Söz Milletindir..” ise, O, gerçek Demokrat Parti’dir. Kadroları tertemiz, şaibesiz, pırıl-pırıl ak, berrak ve Millidir. Her DP’linin kalbi vatan, millet, hürriyet, bayrak ve adalet için çarpar. Siyaseti fazilettir. Aksi takdirde, taklit ve mukallitler, adları “DP”, at’ları AB-D patentli “Truva Atı” olsa bile, kadim Demokrat Parti ile ilgi ve bağlantıları iddia olunamaz!..
Olsa dahi, bu koskoca bir yalan ve kadim Demokrat Parti’ye iftiradır.