28 Kasım 2011 Pazartesi

hesaplaş ve yüzleş!...

TRUVA AT'I

KAST-I MAHSUS, 
İHANET VE ŞEAMET
Mustafa Nevruz SINACI
Meseleyi açmadan önce ‘konu başlığı” hakkında bir girizgâh yapmak, velev ki açıkça anlaşılması zor iki kelimenin anlamını vermek istiyorum. Buna göre:
1. Kast-ı mahsus: Kasıtlı olarak düşünülmüş, özel, plânlı-programlı, ihtiyatlı-tedbirli, telâşsız, soğukkanlı, aklı başında ve bilinçle işlenen suç fiili. Failin sinsi ve plânlı düşmanlığı, (bedhah) ihanet, alçaklık, küstahlık ve cürüm…
2. Şeamet: Uğursuzluk, yaygın kötülük, husumet ve düşmanlık…
Başta, bu iki kadim kelimenin içeriği olmak üzere, sonuçta bütünüyle konu başlığı; Şu içinde bulunduğumuz vaziyet; Van-Erciş depremlerinde, bir kez daha zuhur eden ihtar, ortaya çıkan korkunç ironi, hayâl kırıklığı, hüsran; Son elli yılın şifreleri ve içine sürüklendiğimiz derin uçurumun fotoğrafını açıklayan; Sivil anayasa, sözde Kürt & Ermeni sorunu ve dersim dâhil bütün unsurları deşifre ediyor sanırım!...   
Bu şeamet’in kast-ı mahsus yönüne; Mesleki bilgi, siyasi birikim ve bilinçle parmak basan İnşat Yüksek Mühendisi, 18. dönem Sakarya Milletvekili Yalçın Koçak, münhasıran deprem felâketinin şifrelerine neşter vurarak (B160, ST1, TS500) vahameti şöyle açıklıyor:
BİLİMSEL VE TEKNİK ANALİZ
“B160, ST1, TS500; Nedir bu rumuzlar? Depremin suçluları; Anlatalım Van fayı yeni kırıldı, evvel olan ERCİŞ’ti. Sevgili medyamız Adapazarı depremini de hala Gölcük depremi diye yazarak cahilce manipülâsyon yapar. Van’da olan, Erciş fayının depreştirdiği 1. depremin tetiklediği 2. depremdir. Birincisine de “Van depremi” dediler. Psikolojik olarak, Van ağır bir depremdi. Hasarlı binaları da, artçılara dayanır havasına soktular milleti! Gerçek, Erciş yıkıldı. Onlar Van’ı ve oradan çıkan feryatları yayınladılar. Erçiş’li vakurdu. Gideni, geleni, ziyaretçisi azdı. Van’da istismar prim yaptı, reiting yaptı. Medya kendi kurguladığı trajediye inandı.”
            “Doğru teşhis’e doğru tedavi… Deprem Erciş’i yıktı, Van’da 7 bina yıkıldı. Dökün kasetleri, indirin sayfa sütunları Erciş’mi? Van’mı var? Bağıran, çağıran kim? Enkaz başında sabır, teenni ve tevekkülle battaniyeye sarılı olan kim? “Van’da katliam oldu”, kurgusunda da medya, Deprem Allâmeleri ve Kamu yönetimi suçludur.
Gelelim, 1999 Marmara depremine. O yıllar, betonarme hesap metotları ve ampirik kabulleri, yani demir miktarı ve beton kesit alanlarını belirleyen TS 500 (Türk Standartları 500) sessiz, sedasız bir şekilde değiştirildi. Bu ne demek? Çünkü öğretiler hatalıydı, müteahhitler onun için suçlanamadı. Günah keçisi Veli Göçerdi, ya diğerleri, ya TS 500 ‘ü yanlış öğreten, öğretileni sorgulamayan batı muhipleri, batı suratlı, batı sıfatlı Allâmeler!… Öğretilerimizi sorgulamamız lazım diye bağır, çağır, yazmamızın nedenlerinden yalnızca birisidir bu…”
            “Şimdiki yönetmeliklerde yer, saha, tretuvar betonu olarak  (B160) kg./cm. karesinin taşıma gücü olan beton dökülebiliyor. 99 öncesi bütün binalarımız bu zayıf malzemelerdendir. İtiraf edemiyorlar. (st1) kopma mukavemeti  35 kg./mm. kare olan nervürsüz (üzeri tırtıksız) demirdir. Şimdi bu malzemeden çamaşır teli dahi yapılmamaktadır. Nervürsüz demirle (st1), çimentosu az, malzemesi kalitesiz kum/çakıldan mamul betonun, birbirine yapışması, tutması (aderans) kuvvetli değildir. Yani eşler kenetlenmiyor. Zor günde zoraki birliktelik; Zorunlu evlilik gibi darmadağın, toz duman, yerle bir oluyor. ‘Japonlar kaldı diye, biz o otelde kaldık’ diyen gazeteci, tezlerimdeki haklılığı ortaya koyuyor…” (Depremin Suçlusu, Yalçın Koçak, İnş. Yük. Müh. Müteahhit, 12 Kasım 2011, www.yalcinkocak.com)
            Cumhuriyet Tarihinde; Dönemler-Depremler, Ölü ve Yaralı Sayıları: 

                DÖNEMLER                        YILLAR                SÜRE                     ÖLÜ                       YARALI               
                Mustafa K. Atatürk            1923 -1938             16 yıl                        3.761                           30
                İsmet İnönü & CHP            1939 -1950             12 “                        44.955                         386
                Menderes-Bayar, DP          1951 -1960             10 “                              614                         674
                İnönü-RTE ve diğer            1961 -2011             50 “                        31.942                    68.552
                TOPLAM             :              1923 -2011          88 “                       81.272                   69.642 *(ek:1)
            Bu rakamları, lütfen, siyasi dönemler, kapsadığı süreler (yıllar) ve gerçekleştikleri dönem özellikleri itibarıyla (kayıpları da araştırarak) mukayeseli olarak değerlendirin lütfen!.. Bakınız, henüz inşaatçılık, belediye başkanlığı ve yerel meclis üyeliğinin kast-ı mahsus canilik ve şeamet bir mezarcılığa dönüşmediği Atatürk dönemi ile dönemin doğal devamı olan 1950- 1960 arası;, Devlet umuru, namuskârlık ve dürüstlüğün hâkim ve hükümet olduğu Menderes  döneminde felâket ve “kamu ihmalinden kaynaklanan” cinayet yok. 26 yılda: 4.375 ölü!...
            Atatürk ve Menderes arasına denk gelen 12 yıllık İnönü despotluğunda: 44.955 ölü!..
            Allah’a şükür bu dönemlerde (menfur bir isyan hariç) anarşi ve terörden ölen yok.
            Asıl felâket, şeamet ve kast-ı mahsus 1960 -2011 arası. Gelişen teknoloji, ilerleyen bilim ve yönetim sistemlerine rağmen, sadece depremlerde: 32 Bin’e yakın ölü, 70 bin yaralı!. İşte, milletin ve memleketin, belânın başı 27 Mayıs kalkışmasıyla maruz kaldığı büyük felâket.
             BİR TESPİT VE TEŞHİŞ!..            
            Sosyolojik Gerçek, Reel Yaşam Biçimi ve Etik Analiz
            Örnek: “Şu 67 yıllık ömrümde ‘ahlak, fazilet ve sadakat’  değerlerinden daha çok ‘hırsızlık, cehalet ve ihanet’ sözcükleri ile karşılaştım. Ve günümüz Türkiye’sinde, ne yazık ki her yerde, her zeminde meydana gelen pisliklerin temelinde bu 3 sözcüğü gördüm.
Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, ekonomi ne kadar düzelirse düzelsin, uçak inebilecek kadar geniş ve güvenli yollarımız, sayıları yüzü aşan üniversitelerimiz, milyonlarca akademisyenimiz olsun insanlarımızın beyninde, hırsızlık, cehalet ve ihanet kırıntıları olduğu sürece, bu ülkenin arpa boyu yol alması ve cemiyetin mutlu olması mümkün değil!.. Zira her yıkım, her cinayet, her pislik ve her ihanetin altında ‘hırsızlık, cehalet ve ihanet’ yatmakta!
Bunların var olduğu ülkemizde; Yasaların yetersizliği, (yurttaşların ilgisizlik, korkaklık ve sorumsuzluğu ile yetkili ve sorumluların yolsuzluk ve onursuzluğu) devletin denetimsizliği, bürokrasinin hantallığı ve siyasetçilerimizin (politikACI’larımızın) iktidar hırsı, ülkeyi her gün biraz daha felâketlerin eşiğine götürüyor!.. Ama kılını kıpırdatan, gören, duyan yok. Bindik bir alâmete gidiyoruz kıyamete…(Mehmet Şükrü Baş, Deprem Gerçeğinin Altındaki Gerçek, Hırsızlık, Cehalet ve İhanet, Mehmet_sukru_bas@mynet.com) 
DAHASI VAR!..
Tıpkı yukarda verdiğim deprem cetvelinde görüldüğü gibi; Ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanda da; Hızla gelişen teknoloji, buna paralel artan refah düzeyi, yükselen yaşam kalitesi, yaygınlaşan konfor ve hayatı kolaylaştıran bütün yeni buluş ve sair unsurlara rağmen; Ülkemizde manzara farklı. İnsani değerler, hak, hukuk ve adalet kavramı yönünden evrensel norm, standart ve kriterlere aykırı. Hiçbir alanda adalet, eşitlik, norm ve standart birliği yok!.. 
Örnek: Bütün olumlu gelişmelere rağmen Cumhuriyet’in ilk 16 yılından sonra gelen 12 yıl tam bir kaos, kriz, kıtlık, karanlık, despotizm ve kâbustan ibarettir. Karşıdevrim zihniyetinin hâkim olduğu karanlık yıllarda 1923 Cumhuriyetinin ilkeleri ve Türk inkılâbı dışlanmış tersyüz edilmiş, milli siyaseti terkle; Türk milletinin orijinal hars, geleneksel yaşam biçimi, manevi ve moral değerlerine tümüyle aykırı, ters ve tefessüh etmiş lânetli batı kültürüne yönelinmiştir.
Bu nedenle, 11 Kasım 1938, Cumhuriyet’in 1. kırılım ve karşı-devrimidir.
Millet, 14 Mayıs 1950’de “Beyaz İhtilâl” ile bu melâneti başından defetmiştir.
Keza “Beyaz İhtilâl”, Cumhuriyet’in tek ve yegâne gerçek halk hareketidir.
Dolayısıyla 1950 – 60 arasında hükümran olan “Kurucu Cumhuriyettir”.
Bu dönemde devlet onarılmış, bozulan kurumlar, denge unsurları (stabilizatörler) imar ve tamir edilmiş; Vatandaşın milli-manevi, tarihi, ilmî ve moral değerleri tekrar hayat bularak, Devlet yeniden ‘ebed-müddet’ vasfını iktisap etmiştir.
Öyle ki, 1950–60 yıllarını kapsayan on yıl Türkiye Cumhuriyetinin ‘asrısaadet’ dönemidir. Atatürk’ün 1937 Hükümet Programı, bu on yılda kararlılıkla uygulanmış; Memleket tekrar güç, kuvvet, itibar ve istikrara kavuşmuş ve birinci sınıf bir devlet olarak, dünyanın belirleyici aktörleri arasına girmeyi başarmıştır.
İşte, 27 Mayıs “2. karşı-devrim” kalkışmasının esas nedeni budur.
BATI, EZEL-EBED TÜRK, TC VE İSLÂM DÜŞMANIDIR
Adalet güneşi Düvel-i Muazzama’yı tarihe gömen alçak, küstah, karanlık ve kapitalist, emperyalist zihniyet; Osmanlı’nın 1/25’inden ibaret bakiyesi Türkiye’ye “özgürlük, zenginlik ve mutluluk” hakkı tanımamış, Asil Türk milletini ebedi zillet, ıstırap, esaret ve sömürülmeye mahkûm etmiştir bir kere!
Bu nedenle, 1960 itibarıyla dünyanın en ileri, modern ve müreffeh devletleri arasına yükselen TC’nin 27 Mayıs’la beli kırılmış, çökertilmiş ve fazla değil sadece üç yıl içinde; (bütün yatırım ve birikimler tarumar edilmek suretiyle) ülke Batıya muhtaç hale düşürülmüştür. Zira 1960 devrimini yapan dâhili ve harici bedhahlar, hasetle malul hırsız-yolsuz, iktidarı gasp edenler ise Türk-İslâm, hak, adalet, hukuk, ilim ve insanlık düşmanı diaspora’lardır.
İkinci (sınıf, SSCB, Irak ve Suriye gibi) Cumhuriyet’in; 150’likler, kadrocular ve kökü M. Suphi’ye dayanan aydınlıkçıların nesep/çömez ve artçılarına ihale edilen misyonun amacı: Cumhuriyetin birikimleri, kurumları ve değerlerini önce yozlaştırıp, çürütmek, sonra berhava ederek Anadolu’yu, Lozan’da ‘vaad edilen’ Batı’ya peşkeş çekmektir. Dolayısıyla 27 Mayıs, Türk milletinin istiklâl ve istikbalini gasp etmiş ve peyderpey düşman unsurların eline terk ve teslim etmiştir.
Bu cihetle:
Şu an için yargılanması gereken 12 Mart, 12 Eylül veya 28 Şubat değil; Kesinlikle ve mutlaka 27 Mayıs 1960’dır.
Çünkü!...      
27 MAYIS, ihanet, kast-ı mahsus ve şeamettir...
Türk Milleti ve Osmanlı bakiyesi TC Devleti’nde bu süreçte:
1. Milli Eğitim sistematik olarak ve nispi bir hızla dejenere ve deforme edilerek, 27 Aralık 1947'de CHP tarafından imzalanan ve “Fulbright Antlaşması” olarak anılan” Türkiye ve ABD hükümetleri arasında Eğitim Komisyonu kurulması hakkındaki anlaşma’nın sonucu olarak, bütünüyle Amerikalı uzmanlar ve CIA tarafından, Amerikan çıkarları doğrultusunda biçimlendirilmeye başlandı.
2. Harici bedhahlarla birlikte kurgulanan ve dâhili bedhahlarca (dönme, devşirme ve sabetay) uygulamaya konulan senaryo gereği: Önce, “Barış Gönüllüsü” adı altında 15.000 civarında CIA ajanı getirildi ve bütün Anadolu’da alenen faaliyet göstermelerine izin verildi. Yukarda Yalçın Koçak’ın bahsettiği; Büyük felâketlerin sebep, kaynak ve dayanağı olacak biçimde “Bilimsel normlar, tedrisat ve müfredat” yozlaştırıldı, çürütüldü ve dejenere edildi.
3. Türk Ordusunda ‘Kışlanın Peygamber Ocağı olduğu şuur, onur ve gururunu  yaşatan’ ne kadar Müslüman, namaz kılan, sağduyulu, milliyetçi, namuslu, dürüst üst subay, ast subay, askeri öğrenci ve mütedeyyin personel varsa tamamı emekli edildi; askeri okullara giriş şartları değiştirilerek, dönme ve devşirmelere yol açıldı;. Atatürk tarafından yasaklanan masonluk ve mütemmimleri tekrar açılıp, ihya edilerek, asker kişiler mason, lions ve rotaryen olmaya teşvik edildi... Orduevlerinde ateist, Hıristiyan inancının ibadet içkisi olan şarap ve türevleri serbestçe kullanılmaya başlandı, buna mukabil samimi milliyetçi, vatansever Türk ve hakiki Müslüman gençlere Peygamber Ocağı’nın kapıları kapatıldı. Kutsal ocakta, bazı Milli Savunma Bakanları ile kuvvet komutanları generaller dâhil olmak üzere, her derece ve düzey yolsuzluk, hırsızlık, görevi ihmal ve suiistimal aldı yürüdü. Çok nadir örnekler hariç, bunların üstüne gidilmedi…
4. Bu genel bozulum, çürüme, yozlaştırma ve dez’enformasyona paralel: Kamu-özel ayrımı olmaksızın bütün alan ve sektörlerde gasp, hırsızlık, yolsuzluk, soysuzluk, hortumculuk, görevi ihmal ve suiistimal; Rüşvet, iltimas, kayıt dışılık ve kaçakçılık alabildiğine arttı, çoğaldı. Ahlâksızlık, onursuzluk ve sorumsuzluk teşvik edildi, önü alınamaz, siyasi-sosyal, bilimsel ve kültürel değer-kalite kaybı önlemez hale geldi. Ülkemiz suç ve suçlu, cürüm cennetine döndü. İtaat, fazilet, adalet ve sadakat unutuldu. Cehalet, yokluk ve yoksulluktan kaynaklanan travma, sinir, stres ve gerilim geçimsizlik illetini yaydı. Aile hayatı derinden sarsıldı, boşanmalar tavan yaptı. Fiyatlar, vergi ve harçlar/haraçlar katlanarak arttı. Hayat giderek çekilmez hale getirildi.  
5. 27 Mayıs 1960’a kadar kimsenin aklına gelmeyen ve asla telâffuz dahi edilmeyen, Ermeni soykırımı, Kürt sorunu, Dersim isyanı, Alevi-Sünni meselesi, anarşi, terör ve tedhiş gibi; Devletin temeline dinamit koymaya matuf “ihanetlikler” 1963’den itibaren ısıtılmaya başlandı. Bugün mutazarrır olduğumuz çoğu ihanet şebekesi bizzat cunta, parti ve hükümetler eliyle kuruldu. Aynı yıl cunta, Avrupa ülkelerine, domuz ahırı bakıcılığı, süpürgecilik, diğer pis, aşağılık süfli işler, ağır sanayi ve maden işçiliği yapmak üzere, ezeli düşman Batıya ‘Türk vatandaşı’ ihraç etmeye başladı. Daha 1937 ve müteakip 1960’larda ‘nitelikli Avrupalı iş gücü’ istihdam eden Türkiye Cumhuriyeti için bu, utanç verici, yüzkarası bir durumdu…   
Üstelik lânetli vesayet ve cunta-sulta zamanında başlayan bu “Türk Milletini çürütme, eritme, milli hafızayı silerek yozlaştırma ve köleleştirme;, Türkiye Cumhuriyeti’ni özgür, adil, kuvvetli-kudretli, muktedir, hâkim ve hükümran, 1. sınıf bir dünya devleti” olmaktan çıkartma, çökertme, bölme ve parçalama çabaları: İlk Cunta’dan sonra da, hız kesmeden günümüze kadar sürüp geldi. Cemal Gürsel’den sonra gelen bütün (sözde) erkân-ı devlet şürekâsı; Encümen-i Daniş, Loca, Mahfil ve manda manipülâsyonlarının dışına çıkamadı. Üstüne üstlük bunların hepsinin yüzünde Atatürk maskesi, ellerinde insan hakları, hukuk ve Demokrasinin (!) kılıcı vardı. Ama aralarından asla bir demokrat, adil ve insan haklarına saygılı adam çıkmadı..        
BUNA RAĞMEN!...     
Hiçbir düzen partisi ve sulta hükümeti “27 Mayıs’ın” üstüne gitmedi.
Adına, utanmadan “mahkeme” denilen “yassı-ada” çadır tiyatrosu ile mapushaneler, DP toplama kampları ve sürgün yerlerinde DP’li üye ve yöneticilere reva görülen insanlık dışı, yüz karası, utanç verici, alçakça, düşmanca muamele; Eziyet, zulüm, işkence, taammüden cinayet ve 16 -17 Eylül katliamlarının hesabı sorulmadı. Belki de sorulamadı!..
Neden Atatürk’ün 36 yıllık Anayasa’sını çöpe attınız?
Niçin Cumhuriyete ara verdiniz? 
Milli Devlet prensibini “neden ve niçin” anayasadan çıkarttınız?..,
Diyebilen, sorabilen olmadı!..
Her yeni gelen, bir öncekini hayâsızca akladı. Lâğımlar beyaz sayfalarla örtüldü. Hain, hortumcu, şerefsiz ve soysuzlar ihya edildi. Cinayetler ‘faili meçhul’, gasp, irtikap-batak ve hotumlar “kamu zararı” hanesine yazıldı. 60’dan günümüze, meclis ve yüce divan müthiş bir aklayıcı-paklayıcı oldu. Bu da yetmedi, TBMM’nin “hükümranlık hakkı” AİHM’ne verildi!..
Çok ağır diye TCK (Türk Ceza Kanunu) suç odaklarına bayram ettiren, masum ve mazlumu çileden çıkartan bir “AB dayatmalı hafifletme” işlemine tabii tutuldu. En kötüsü de, şeamet ve şer başı, bebek katili bir eşkıya uğruna “idam” cezası kaldırıldı. Gerektiğinde, mutlaka tatbik edilmesi Allah’ın emri olan “idam cezasının kaldırılması” cemiyet için büyük bir uğursuzluk ve hayırsızlık olmuştur.   
SENARYO GEREĞİ !...
Kurgulanmış senaryo gereği milletin hali, kimyası ve iradesi; esnek, muğlâk ve kurnaz tuzaklarla donatılmış yasalarla itile-kakıla, ötelene-dışlana buralara kadar taşındı. Şimdi artık ‘demokrasi, hak ve eşitlik kavramı, adalet ahlâkı ve Cumhuriyet’ yok, halka danışmak gibi bir devlet umuru kalmadı. Millet seçemiyor, seçilmiyor; sadece vesayet, cunta, sulta ve parti sahiplerince ‘düzen’lenmiş ve hukuk’a-ahlâk’a aykırı yasalara uydurularak halk önüne ötelenen listeleri oylanıyor, oylamayanlar cezalandırılmakla korkutuluyor.
Dolayısıyla millet, sosyolojik olarak şok geçirmekte ve buna paralel büyük bir travma yaşamaktadır. Her hususta insanları ürküten ağır bir korku, baskı, tehdit ve tedirginlik hâkim vaziyette. Kurumlar birbirinden, alt makam üst makamdan, memur amirden, amir memurdan, vekil parti sahibinden, koca karı-karı kocadan, çocuk babadan tedirgin. Hâsılı vatandaş korku, kaygı, panik ve stres içinde çile çekiyor, zulme maruz kalıyor. İntihar ve boşanmalardaki artış korkutuyor. Yerel yönetimler/hükümetler yüzünden ‘doğal depremler’ bir kâbus, azap, afet ve felâkete dönüşüyor; Günde 15 kişi trafik kazalarına kurban gidiyor, suç türü ve oranları süratle artıyor. Zaten gergin olan toplum, bir de yeni açılımlarla geriliyor.
VAHŞİ BATI SENDROMU
12 + 50 = 62 yılı mücavir erozyon, yozlaşma, sindirme, çürütme ve Türk Milleti ile ulu önder Atatürk’ün şiddetle karşı çıktığı, illet ve nefret ettiği, menfur düşman, ezel hain, tefessüh etmiş batıya, bataklığa yönelme sürecinin Lozan’dan beri Türk-İslâm düşmanlarınca planlanan beklenir sonucu işte bu… Şimdi, menfur AB ve ABD (Ermeni yalanları, Dersim iftiraları, sahne kavgaları ve BOB-BİB gibi kurgulanmış senaryolar gereği) Atatürk’ü yargılamaya, katil ilân etmeye hazırlanıyor. Zaten ,Ümraniye soruşturmasında kanıtlanan anarşi, terör-tedhiş, cürüm, hırsızlık – yolsuzluk, yalan-talan, uyuşturucu ve insan ticareti, vergi dâhil her türlü kaçakçılık, alçaklık, ayırma-kayırma, sağ-sol, alevi-Sünni gibi bilumum kötülük-bölücülük hep bu güruhun toplum mühendisleri, Mason ve Siyonist mahfillerce hazırlanıp bilinçle uygulanan senaryolar değil mi? Üstelik yalan, iftira, hırsızlık ve tefrikaya bulanmış kara, kirli alçak ve küstah bir süreçle!... .
ATATÜRK VE BATI
AB köpekleri her söze ‘Büyük Atatürk’ün hedef gösterdiği muasır medeniyete ulaşma, aşma ve batılılaşma yolunda..” diye başlarlar. Bu külli yalan, uydurma ve iftiradır.
Çünkü Atatürk, “insanlık düşmanı, kalleş, hırsız ve emperyalist” Batı’dan nefret eder.
İşte O’nun sözde ‘Atatürkçü-Kemalist’ AB'cilere tekzip ve tokat gibi cevabı;
“Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Osmanlı tam tersine gerilemiş, düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. İşte o dönemde; vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir! (Mustafa Kemal Atatürk, TBMM, 6 Mart 1922)
NETİCEDE: Ülkemiz 27 Mayıs 1960’tan bu yana siyasi vesayet, peşkeş, fiili kuşatma ve abluka altında. Şimdilik bunu kırmanın tek ve son hukuki ve demokratik yolu: Etkili, güçlü, namuslu, dürüst, ilkeli, sürekli ve sorumlu denetim; İddialı, güçlü, azimli ve kararlı muhalefet olup; Bu şerefli ve şanlı görev sadece “sözde” muhalefet partilerinin değil!.. Fert, fert, bireyler olarak bütün milletin, sorosPU çocuklarıyla alâkası olmayan ve AB’den fonlanmayan bilcümle Sivil İnisiyatiflerin; Bilhassa Üniversite Öğrencilerinin, Öğretmenlerin ve özellikle akademik sınıfı teşkil eden “Kanaat Önderleri” ve topyekün Üniversitelerin görevidir.     
Son ve tek çare: “soyguna, vurguna, yolsuzluk, cehalet ve siyasi vesayete karşı; Milli Devlet, milli birlik, hak, adalet, evrensel hukuk ve demokrasi uğruna tek bilek, tek yumruk ve tek yürek olarak birleşmek;, Başta TBMM olmak üzere, yerel yönetim ve yerel meclisler, kamu kurumları, bilumum sektörler; Eğitim ve öğretimi denetlemek, “bizatihi milletin olan” devlete sahip çıkmak, Cumhuriyet’i korumak ve kurtarmaktır. İşe, yakın çevremiz, mahallemiz, günlük faaliyetlerimizde sırasında, trafikte, kamu kurum-kuruluşlarında, halk içinde ve halk arasında;. Bilumum sektörlerde gördüğümüz ve şahsen karşılaştığımız her türlü haksızlık, hukuksuzluk, yolsuzluk, suiistimal, görevi ihmal ve sair edep’e ahlâk’a aykırı, suç teşkil eden fiilleri tespit ve failleri hakkında şikâyette bulunmak, mümkünse fiili müdahale ve icabında haklarında dava ikame ve/veya yerel Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyurusunda bulunma yollarını harekete geçirmekle başlayalım. Yönetimi denetleyen, iyi insan, onurlu ve sorumlu vatandaş olalım.
MUTLAK BİR HESAPLAŞMA VE YÜZLEŞME GEREK!..
Tabiî ki, mevcut yönetimin gerçek niyet ve vaatlerinde samimi olduğunu kanıtlaması halinde; Başta 27 Mayıs olmak üzere ve mutlaka Mahkemeler marifetiyle bir “Hesaplaşma ve Yüzleşme” sürecini başlatması, son 50 yıldır yaşanan kasıt ve şeamete son verecektir.
UNUTMAYIN Kİ!..
İnsan olanların görevi, ‘sureti haktan görünüp, gerçekte insan olmayan’ kötülere yüz çevirmek; Hırsız, yolsuz, yalan-talan, rüşvet ve suiistimal erbabını yaşam ve çevresinden dışlamaktır. Müslümanların en iyisi ise: Kötüler ve kötülüklerle eliyle, mücadele ve müdahale eden; Değilse imkân ve kaynaklarını bu uğurda kullanan; İmkânı yoksa söz ve davranışlarıyla kötüler ve kötülüklere engel olmaya çalışan, en zayıfı ise kötülere yüz çeviren ve dışlayandır.
(EK) TÜRKİYE'DEKİ BÜYÜK DEPREMLER...
1924–2005  Türkiye'de 1924 yılından itibaren yaşanan depremler... 
Bu tabloda, büyüklükleri 5 ve daha yüksek olan depremlere yer verilmiştir.
YER
TARİH
BÜYÜKLÜK
ÖLÜ
YARALI
ÇAYKARA
13.05.1924
5.3
50
-
PASİNLER
13.09.1924
6.9
310
-
AFYON-DİNAR
07.08.1925
5.9
3
-
MİLAS
08.02.1926
4.7
2
-
FİNİKE
18.03.1926
6.9
27
-
KARS
22.10.1926
5.7
355
-
İZMİR-TORBALI
31.03.1928
7.0
50
-
SİVAS-SUŞEHRİ
18.05.1929
6.1
64
-
HAKKARİ SINIRI
06.05.1930
7.2
2514
-
DENİZLİ-ÇİVRİL
19.07.1933
5.7
20
-
BİNGÖL
15.12.1934
4.9
12
-
ERDEK
04.01.1935
6.7
5
30
DİGOR
01.05.1935
6.2
200
-
KIRŞEHİR
19.04.1938
6.6
149
-



3.761
30
İZMİR-DİKİLİ
22.09.1939
7.1
60
-
TERCAN
21.11.1939
5.9
43
-
ERZİNCAN
26.12.1939
7.9
32962
-
NİĞDE
10.01.1940
5.0
58
-
KAYSERİ-DEVELİ
20.02.1940
6.7
37
20
YOZGAT
13.04.1940
5.6
20
-
MUĞLA
23.05.1941
6.0
2
-
VAN-ERCİŞ
10.09.1941
5.9
194
-
ERZİNCAN
12.11.1941
5.9
15
-
MUĞLA
13.12.1941
5.7
-
-
BİGADİÇ-SINDIRGI
15.11.1942
6.1
7
-
OSMANCIK
21.11.1942
5.5
7
-
ÇORUM
11.12.1942
5.9
25
-
NİKSAR-ERBAA
20.12.1942
7.0
3000
-
ADAPAZARI-HENDEK
20.06.1943
6.6
336
-
TOSYA-LADİK
26.11.1943
7.2
2824
-
BOLU-GEREDE
01.02.1944
7.2
3959
-
DÜZCE
10.02.1944
5.4
-
-
MUDURNU
05.04.1944
5.6
30
-
GEDİZ-UŞAK
25.06.1944
6.2
21
-
AYVALIK-EDREMİT
06.10.1944
7.0
27
-
ADANA-CEYHAN
20.03.1945
6.0
10
-
VAN
20.11.1945
5.8
-
-
KADINHAN-ILGIN
21.02.1946
5.6
2
-
VARTO-HINIS
31.05.1946
5.7
839
349
İZMİR-KARABURUN
23.07.1949
7.0
1
7
KARLIOVA
17.08.1949
7.0
450
-
KIĞI
04.02.1950
4.6
20
-



44.955
386
İSKENDERUN
08.04.1951
5.7
6
10
KURŞUNLU
13.08.1951
6.9
52
208
HASANKALE
03.01.1952
5.8
133
-
YENİCE-GÖNEN
18.03.1953
7.4
265
366
KURŞUNLU
07.09.1953
6.4
2
-
AYDIN-SÖKE
16.07.1955
7.0
23
-
ESKİŞEHİR
20.02.1956
6.4
2
-
FETHİYE
25.04.1957
7.1
67
-
BOLU-ABANT
26.05.1957
7.1
52
100
BAŞKÖY
07.07.1957
5.1
-
-
KÖYCEĞİZ
25.04.1959
5.7
-
-
HINIS
25.10.1959
5.0
18
-



614
674
MARMARİS
23.05.1961
6.5
-
9
IĞDIR
04.09.1962
5.3
1
22
DENİZLİ
11.03.1963
5.5
-
-
ÇINARCIK-YALOVA
18.09.1963
6.3
1
26
DENİZLİ
22.11.1963
5.1
-
-
MALATYA
14.06.1964
6.0
8
36
MANYAS
06.10.1964
7.0
23
130
DENİZLİ-HONAZ
13.06.1965
5.7
14
217
KARLIOVA
31.08.1965
5.6
-
-
VARTO
07.03.1966
5.6
14
75
VARTO
19.08.1966
6.9
2394
1489
ADANA-BAHÇE
07.04.1967
5.3
-
-
ADAPAZARI
22.07.1967
7.2
89
235
PÜLÜMÜR
26.07.1967
6.2
97
268
AKYAZI
30.07.1967
6.0
2
40
BİNGÖL-ELAZIĞ
24.09.1968
5.1
2
40
BARTIN
03.09.1968
6.5
29
231
FETHİYE
14.01.1969
6.2
-
-
GÖNEN
03.03.1969
5.7
1
-
DEMİRCİ
23.03.1969
6.1
-
-
ALAŞEHİR
28.03.1969
6.6
41
186
KARABURUN
06.04.1969
5.6
-
3
GEDİZ
28.03.1970
7.2
1086
1260
ÇAVDARHİSAR
19.04.1970
5.9
-
2
DEMİRCİ
23.04.1970
5.7
-
43
BURDUR
12.05.1971
6.2
57
150
BİNGÖL
22.05.1971
6.7
878
700
EZİNE
26.04.1972
5.0
-
-
VAN
16.07.1972
5.2
1
-
İZMİR
01.02.1974
5.2
2
22
KARS-SUSUZ
25.03.1975
5.1
2
26
LİCE
06.09.1975
6.9
2385
3339
DOĞU BEYAZIT
02.04.1976
4.8
5
13
ARDAHAN
30.04.1976
5.0
4
-
DENİZLİ
19.08.1976
4.9
4
28
ÇALDIRAN-MURADİYE
24.11.1976
7.2
3840
497
LİCE
25.03.1977
4.8
8
17
PALU
26.03.1977
5.2
8
26
İZMİR
16.12.1977
5.3
-
-
FOÇA
14.06.1979
5.9
-
-
MUŞ-BULANIK
27.03.1982
5.2
-
-
BİGA
05.07.1983
4.9
3
-
ERZURUM
30.10.1983
6.8
1155
1142
ERZURUM-BALKAYA
18.09.1984
5.9
3
35
MALATYA-SÜRGÜ
06.06.1986
5.6
1
20
KARS-AKYAKA
07.12.1988
6.9
4
11
ERZİNCAN
13.03.1992
6.8
653
3850
DİNAR
01.10.1995
6.0
96
240
ÇORUM-AMASYA
14.08.1996
5.4
-
6
ADANA-CEYHAN
27.06.1998
6.3
145
1041
KOCAELİ 
17.08.1999
7.4
17127
43953
KOCAELİ
13.09.1999
5.8
-
-
MARMARA DENİZİ
20.09.1999
5.0
-
-
MARMARİS-MUĞLA 
05.10.1999
5.2
-
-
BOLU-DÜZCE
12.11.1999
7.2
845
4948
BOLU-YIĞILCA
14.2.2000
5.1
-
-
DENİZLİ-HONAZ
21.4.2000
5.0
-
-
ÇANKIRI-ORTA
6.6.2000
6.1
2
1766
SAKARYA-HENDEK
23.8.2000
5.8
-
9
AFYON-SULTANDAĞI
15.12.2000
5.8
6
547
TUNCELİ-PÜLÜMÜR
27.1.2003
6.2
1
7
İZMİR-URLA
10.4.2003
5.6
-
-
BİNGÖL
1.5.2003
6.4
176
520
ERZURUM-ÇAT
25.3.2004
5.1
9
20
AĞRI-DOĞUBEYAZIT
2.7.2004
5.1
18
32
MUĞLA-GÖKOVA KÖRFEZİ
3-4.8.2004
5.0 - 5.4. - 5.0
-
-
ELAZIĞ-SİVRİCE
11.8.2004
5.5
-
12
HAKKARİ
25.1.2005
5.5
2
5
BİNGÖL-KARLIOVA
12.3.2005
5.7
-
16
BİNGÖL-KARLIOVA
14.3.2005
5.9
-
-
VAN-ERCİŞ
24.10.2011
7.2
700
1230



31.942
68.552
17.8.1999 Marmara Depremi'ndeki ölü ve yaralılar ile ilgili rakamlar 19.10.1999 tarihli; 12.11.1999 Düzce Depremi'ndeki ölü ve yaralılar ile ilgili rakamlar da 2.2.2000 tarihli Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi açıklamasından alınmıştır.

24 Kasım 2011 Perşembe

Öğretmenler Günü; "hayatta, en hakiki mürşid ilimdir"

"TÜRK, İnsanlık ve İslâm âleminin geleceği sevgili çocuklarımız ile genç nesillerimize;
Dünyada, sabrı, şükrü, adâlet ahlâkı, fazilet ve tevekkülü öğreten; İlim ve irfanla eğiten; Sağlık, sorumluluk, onur/erdem ve sinerjiyle donatan;
Namuslu, dürüst, demokrat, saygıdeğer Öğretmenlerimizin 'ÖĞRETMENLER GÜNÜ'nü içtenlikle kutlar;
Bu aziz ve güzel; Önder, öncü ve sözcülere, her iki cihanda huzur, sağlık, refah ve saâdetler dilerim
" Mustafa Nevruz SINACI

19 Kasım 2011 Cumartesi

bir bilmece ve işkence!...


Ankara'da banliyö bilmecesi 
ve Sincan–Kayaş Hattı İşkencesi
Mustafa Nevruz SINACI
ÜÇ AY GEÇTİ ARADAN!....
            Önce bir hatırlatma: “Sayın yolcularımız; Ankara Büyükşehir belediye başkanlığı tarafından yapılacak “yeni çiftlik bulvarı” projesi ve TCDD tarafından yapılan “Başkent Ray” projesi çalışmaları nedeniyle; Sincan–Kayaş hattında işletilen “Banliyö Trenleri” 01 Ağustos 2011 tarihinden itibaren, “ikinci bir bildirime kadar” işletilemeyecektir. TCDD..
            Duyuru nam ‘bildirim’de, bir özür veya süre ibaresi yok!..
            Adeta, despotluktan bir diktatörlük beyannamesi gibi, emrivaki ve dayatma.
            Bu çarşaf, çarşaf yazılar 112 gündür mahalli tren istasyonlarında asılı.  
            Çok garip, bu zaman zarfında aynı hat’da doğu ekspresi, hızlı trenler ve yük katarları, hiçbir aksama olmaksızın vızır, vızır işliyor!.. Bu aykırılık, yaman çelişkiyi ve tersliği gören banliyö yolcuları şaşkın, hattâ DDY ve belediyeye öfkeli, kızgın; ‘Madem bu trenler çalışıyor, banliyö niçin çalıştırılmıyor? Bu işin içinde bir iş var. İnsanlık değil bu!.. Ayıp, insanlık ayıbı ve halk düşmanlığı…” diye yakınarak ilgili, yetkili ve sorumlulara kahrediyorlar.
            Bu öfkelerinde elbette haklılar. Zira yıllardır nizami işleyen bu hat’a güvenerek düzen kuran, banliyö civarına yerleşen insanlar işkence içinde, mağdur, eskisine nazaran iki kat yol parası vermeye mahkûm, moralleri bozuk, yorgun, bitkin ve perişan haldeler.
Dahası, her iki taraf da, vaktinde gelmeyen ve düzenli olmayan otobüs seferlerinden şikâyetçi, halk, yollarda çaresiz kalmaktan mutazarrır!.. Sincan–Ulus hattında dolmuş sayısı bir miktar artmış gibi!.. Fakat banliyö treni’nin aniden kaldırılması ile patlayan olağanüstü yolcu talebini karşılamaktan aciz ve yetersiz kalıyorlar ne yazık ki.
Özellikle sabah/akşam her iki yakada da (Kayaş-Mamak ile Etimesgut-Sincan) ulaşım (toplu taşım) hattında müthiş bir telâş, infial ve toplu taşım araçlarına binebilme konusunda müthiş bir yarış, hatta arbede yaşanıyor. Sabahın körü ve şu menfur, melânet “ileri-geri saat uygulaması” sayesinde gece karanlığında sokaklara, duraklara dökülen memur, işçi, öğrenci, her yaştan kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-yaşlı insanlar, dolup-dolup taşan yollar, duraklar..
Gerçek şu ki: Vakitsiz durdurulan banliyö trenleri Ankara halkını perişan etti.
Çekilen ıstırabın bini bir para, tam bir gâvur eziyeti, nereden baksan çile, işkence ve zulüm!.. Üstelik trenle ‘gidiş-dönüş 3 lira’ iken, dolmuşla 4 lira. Dahası banliyö yolcularının çoğu, tren’in yokluğunda, tek istikamette iki hatta mahkûm... Bu da maliyeti iki kat arttırıyor, aile, öğrenci bütçeleri sarsılıyor, geçim daralıyor. Acaba bunu kim tazmin ve telâfi edecek?..
DARALAN GEÇİMİN ANLAMI:
Daha az gıda, açık/gizli açlık, yetersiz benlenme, sağlıksız yaşam, ısınamama, üşüme, hastalık; Su ve elektrikten tasarrufu ise pek çok medeni, insani ve zorunlu ihtiyaçtan zorunlu mahrumiyettir. İşte, yüz binlerce insanın, varlığı/mevcudiyeti üzerine hayat kurdukları, kendilerine özgü düzen/geçim oluşturdukları “banliyö treni’nin” yokluğu nedeniyle ortaya çıkan manzara bu!.. Velâkin “insan için devlet” anlayışının unutulduğu ve ‘kazan kazan’, ‘insan insanın kurdu’, ‘haklıların güçlülüğü’ yerine ‘güçlülerin haklılığı’ ve kul hakkı üzerine kurulu kara düzende bu, kimin umurunda?.. Görünen o ki buna pek aldıran yok.   
DAHA NEREYE KADAR?..
Şimdi DDY idaresi ve Ankara Büyükşehir belediye başkanlığına soruyorum:
            Banliyö hattına güvenerek, Mamak, Kayaş dolayı ve Etimesgut, Sincan ve civarı gibi, ev kiralarının merkeze oranla daha ucuz ve yaşamın daha “katlanılabilir” olduğu semtlerde oturan vatandaşlar ile bu nedene dayalı olarak mezkür semtlerde yerleşen öğrencilerin aylardır süren perişanlık, sıkıntı, yorgunluk ve maddi-manevi mağduriyetleri daha ne kadar sürecek?. 
            Bu “halk için ve kamu yararına” bir proje ise niçin yaz aylarında tamamlanmadı?
            Ve neden? Aynı hatta bütün trenler sefer yaptığı halde; Seyrüsefer / işletme hatları ayrılacak diye  BANLİYÖ TRENLERİ” görev yapamıyor. Burada bir art niyet mi var? Amaç belirli kesimleri ve fakir / yoksul, garip, guraba halkı cezalandırmak mı nedir?
SONUÇ: Diğer trenler gibi “BANLİYÖ TRENİ” de derhal işletmeye konulmalı ve kış şartları ağırlaşmadan “yüz binlerce insanın vaki mağduriyetine” mutlaka son verilmelidir. 

22 Ekim 2011 Cumartesi

BIÇAK KEMİĞE DAYANDI..!?.....

TÜRK MİLLETİ’NE BAŞSAĞLIĞI;
TERÖR VE TEDHİŞ’E KAHRİYE

Vatanımızın birlik, bütünlük ve bağımsızlığına; milletimizin dirlik, düzenlik, huzur ve güvenliğine; milli devlet, insan hakları, adalet ve hukuka yönelik;
Kimliksiz (yeni/sivil) anayasa kalkışmacısı, kişiliksiz ve kararsız dış politika, sözde insan hakları ve demokrasi savunucusu hain, dönme, devşirme, dahili-harici bedhah ve kripto destekli, asala güdümlü soykırım girişimleri ile küstahlık ve kalleşlik eseri menfur saldırıları şiddetle lânetler ve nefretle kınar;
Alçakça şehit edilen güzide evlâtlarımıza rahmet;
Şehit aileleri, yakınları ve aziz Türk Milleti’ne sabır, başsağlığı ve metanet;
Yaralı asker, polis ve yurttaşlarımıza acil şifalar dilerim.
Şu kadar ki!..
Vahim olayların yegâne sorumlusu akp unsurları ve hükümetini:
- Bu şer, şeamet ve ihaneti kökünden kazıma, terör ve tedhiş bataklığını kurutma konusunda namuslu, dürüst mert; azimli, kararlı ve cesur olmaya; 
- Dış güç yardakçısı, anarşi, terör ve tedhiş yatakçısı; din tüccarı, siyaset simsarı, menfaat ve ikbal düşkünü şerefsiz, soysuz, (emanete hain, ihanete malul) sözde parlâmenter, partizan ve şaibeli hükümet üyelerini derhal tasfiyeye;
- Irak’ın kuzeyindeki terör kamplarını ikame ve idame ettiren ABD’ye dur demeye;
- Terör ve tedhiş unsurlarının iç ve dış finans kaynaklarını derhal kesip, kurutmaya;
- Ayrıca:
Başta, istikrar (!?) bozulmasın diye iktidarın “illegal, sinsi ve şaibeli vampirler kulübü üyesi dâhili bedhahlarına” çanak tutan yalancı, talancı ve haramcı sermaye çevreleri ve “kaçakçı, karaborsacı, soykırımcı hain ihanet ve cinayet örgütü ile aynı çanaktan beslenen kartel medyası ve kirli sayfalarının kiralık kalem şürekâsını” kendine gelmeye, “namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu insan ve milliyetçi” olmaya;Davet ederim...
Mustafa Nevruz SINACI
Demokrat Parti 7. ve 9. Dönem Genel Başkan Vekili

30 Eylül 2011 Cuma

acil sorunlar!...

“YEMİN’E” SADAKAT YAHUT;
VATAN’A İHANET?!…
Mustafa Nevruz SINACI
            Malum “yeni veya sivil anayasa” sürecinin üç handikabı var.
            Bunlardan ilki ve en önemlisi, işbu parlâmentonun tespit usulü ve seçim ritüeli olup; Bir zerre dahi insan hakları, adalet, hukuk ve demokrasi ile alâkadar değildir. Aday sıfatıyla halkın önüne konulanların halkla her hangi bir ilgisi yoktur. İsimler parti sahibi, sulta, vesayet unsuru ve cuntalarca belirlenmiştir. Bunlardan kim hangi yüzle, demokrasi kültürü, uzlaşma terbiyesi ve ahlâkla “yeni anayasa” yapmalarını isteyebilir?...
İkincisi: Yeni anayasa isteminin sağlam bir temel ve gerekçeye oturtulamamasıdır.
Üçüncüsü: Başta “ilga edilmek istenen anayasa üzerine yemin” olmak üzere, burada sayılması ve sıralanması sayfalar alacak bir dizi çelişki, ironi, akılsızlık, kasıt, hukuksuzluk ve mantıksızlıklardır ki; Kimse bu konulara girmeye cesaret edememekte ve yanaşmamakta... Bu da bir yurttaşlık, insanlık, siyaset ve demokrasi ayıbıdır.   
Bakınız: Yürürlükteki TC Anayasası'nın 81. maddesinde TBMM üyelerinin, göreve başlarken edeceği yemin yazılı. Aynen şöyle:
"Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma;, Hukuk’un üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyet’e ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; Toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve (bu) Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma;
Büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim."
Her genel seçtirme (cebri tasdik) işleminde, oylarımızla (sözde) milletvekilliğine, ama gerçekte parlâmento memurluğuna lâyık gördüklerimiz; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 81. maddesinde vücut bulan “Yemin”in içeriğini yerine getireceklerine dair,  Kurucu, Yüce ve Gazi Meclisin Kürsüsünde ve kendilerini seçen halkın adeta gözlerinin içine baka, baka namus ve şerefleri üzerine ant içerler… Bu merasim, kalp ile tasdik ve dil ile ikrar “Yemin’in her hükmüne mutlaka sadık kalacağız, o’nu namusumuz pahasına koruyacağız ve ne pahasına olursa olsun uygulayacağız..” demektir.
Sonrası?!.  Ya sadakat, ya ihanet….
Hemen sonrasında ise; edilen bu yeminlerin oracıkta “en tez unutulan şey” olarak buharlaştığını; Atatürk Türkiye’sinin getirildiği iç karartıcı vahim durum ve ortaya çıkan sonuçlardan pekâlâ okuyabiliriz. Çünkü bugüne kadar namus ve şerefleri üzerine yemin eden sözde milletvekilleri ettikleri “yemin metni” ne bağlı kalmış olsalardı, Devletin, üniter yapısı tartışılır hale gelmez, yemin’in sebep-i hikmeti ‘anayasa’ tehdit altında olmazdı… Yani, milli devletin ana unsuru olan etnik farklılık zenginlik olarak algılanır, kalkınma, gelişme ve sanayileşmenin yanında; insan hakları bütün enstrümanlarıyla hayata geçirilmiş olurdu…
Menfur terör, tedhiş ve terörist başına verilen tavizlerle (!) ülkenin sınırları ve yönetim şekli tartışılır hale gelmez, hukukun üstünlüğü yok edilmez; Demokratik-laik, tam bağımsız, bağlantısız, özgür ve hâkim cumhuriyetten vazgeçilmişçesine, ılımlı İslam cumhuriyetinin ihsas edildiği, Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbının yok edildiği; Anayasa, hakkaniyet, adalet ve hukuka bağlılığın, küstahça ayaklar altına alındığı bir Türkiye görünümü sergilemezdi?!...
Zira, bu yapılanların tamamı, yukarıdaki “hükümlerin korunması ve hayat bulması” ile mevcut anayasaya rağmen “var olanı değiştirmek ve iyileştirmek yerine” yeni anayasa  vaat ve taahhüt’ü; Hem adalet ve hukuk’a ve hem de, bilhassa edilen yemin’e aykırıdır!..
Özellikle yemin’in namus ve şeref üzerine yapılmış olmasına rağmen, hemen oracıkta unutulup “ettikleri yemini bir türlü tutmayanların” neden olduğunu, bilmem tekrar etmeye gerek var mı?. Hasılı her iki kişiden birinin (?) oy verdiği ve başına taç yaptığı oluşumla; bu ‘malumu ilân-ı’ kendilerine layık görenleri baş başa bırakıyorum. Diğer yarısına da;  Sevgili ve değerli Galip Baran Hoca’nın “Bilinçli, farkında ve kendinde olma” telkinleri yönünde her şeye rağmen dik duruşlarını cesaretle korumalarını öneriyorum.
Bütün tertip, tasarruf ve kalkışmaları, şuurla, sorumlulukla, bilinçle izleyiniz!.
Bazı 
‘Cumhuriyet Savcıları’ 
Sorunu
Mustafa Nevruz SINACI
            Geçen hafta bu sütunlarda “Cumhuriyet’in Savcılarına Suç Duyurusu” başlıklı bir açık çağrı ve mezkür taleple ilgili bilumum esaslı karineleri muhtevi makalemiz yayınlandı. Yayını müteakip, haklarında soruşturma ve kovuşturma açılması istenen kesim “adam kaldırma, açık ve hain saldırı, cinayet ve ihanet gibi seri suçlarını sürdürdü. Buna rağmen; Cumhuriyet Savcı ve iddiacı kurumlarda çıt yok. 12 Eylül referandumu ile “vesayetten kurtuldu, asli cevherine döndü, artık bağımsız, tarafsız, hür ve hâkim oldu” denilen adalet cihazı; Yoksa, iyice dumura uğradı yahut vesayet altına mı girdi nedir?!...
Bakıyoruz “adalet mülk’ün temelidir” evrensel gerçeğine rağmen; Bu hakikate hayat vermesi, ayakta ve hayatta tutması gereken unsurlar şapır şapır dökülüyor. Millet adına ve bir anlamda millet hizmetkârı hükümetler üstün göreve memur, mes’ul ve mükellef Cumhuriyet Savcı nam bazı eşhas;, “Haberleşme ve özel hayatın gizliliğini ihlal, görevi kötüye kullanmak, soruşturmanın gizliliğini ihlâl, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, delil niteliğindeki evrak üzerinde tahrifat ve sahtekârlık” gibi “yüz kızartıcı” iddialarla, haklarında soruşturma açılması ve dava ikamesi talebiyle, suç duyurularına muhatap oluyor, görevden alınıyor ve yargılanma istemiyle Yüksek Mahkemeye sevk ediliyorlar…
            Buna mukabil bazı “Cumhuriyet Savcılarının”:
            “Delil mahiyetinde olmayan özel görüşmeleri iddianame içerisine aldıkları, ilgisiz ve irtibatsız tutanakları iddianame ekine koydukları;, Cumhur’u, (halkı) Cumhuriyet’i ve hukuku korumak yerine, siyasi iktidarın talimat, tavsiye ve telkinleri doğrultusunda görev yapar hale geldikleri, asla tanık sıfatını haiz olamayacak kadar rezil, pis-pespaye, perişan, ruh hastası, ins bozması bazı prototipleri “gizli tanık” olarak kaale aldıkları” medyada yer almaktadır.
            Eğer gerçekse malum savcılar, işlem ve uygulamalarıyla; yargının saygınlığı, hukukun üstünlüğü ve devletin güvenilirliliğini yok etmişlerdir. Herhalde bu nedenle olsa gerek; Bizim “Cumhuriyet Savcılarına Suç Duyuru” muz dikkate alınmadı, “suçluların tedip ve terbiyesi ile adaletin tecellisi, gerçeğin tespiti, iyi insan ve iyi vatandaşlarımızın korunması, “hain, zalim ve kötülerin cezalandırılması” adına bu anlayışa sahip Savcı ve Yargıçlara harekete geçmedi.
            Mezkür mazarrat hakkında onur ve sorumlulukla müteyakkız gerçek Cumhuriyet Savcıları’nı tenzihle; Anayasa Mahkemesi Başkanı Hakkında bile;, “Anayasa Mahkemesi Başkanlığı görevinin vakar ve şerefiyle bağdaşmayan, hizmetin aksamasına ve ihlâline yol açan, Türkiye Cumhuriyeti organlarını ve anayasal kurumlarını Büyükelçilere istihbar eden, yargının bağımsızlığını ve güvenirliliğini ayaklar altına alan eylem ve davranışları sebebiyle” 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ve Genel Hükümler çerçevesinde yasal işlemin yapılması talebiyle; (CHP Konya Milletvekili Atilla Kart) Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’na (30.09.2011 günü) “şikâyet ve suç duyurusu” başvurusunda bulunulduğu bir dönemde…
            Her gün daha da azgınlaşan, canavarlaşan, küstahlaşan ve pervasızlaşan saldırganlara, organize suç örgütü eşkıya, katil ve kancıklar ile yardım, yataklık, yaltaklık unsurlarına karşı yasal ve anayasal zeminde gerekli takibi yapmak yerine; Seyirci kalmak yeğleniyor. Olacak şey değil!.. Bu müthiş bir onursuzluk, sorumsuzluk, gaflet, dalâlet ve hıyanettir. Hainler her ortamda rahat dolaşır ve her türlü katliam ile iştigal ederken; Devlet, halk ve meşru hükümet adına dava açmaya mecbur “Cumhuriyet Savcılarının” kayıtsızlığı milleti kahrediyor.  
            TEKRAR “HATIRLATMA” VE GÖREVE DÂ’VET:
            Başta YCBS, kamu vicdanı bilinci gereği hür, hâkim, hükümran, kadim TC’nin bütün Cumhuriyet savcılarına, yetkili, onurlu ve sorumlularına, buradan açık ‘suç duyurusunda’ bulunuyorum: Yasadışı, illegal; Anarşi, terör, tedhiş ve tehdit unsurlarının legal/açık örgütü BDP’nin yöneticileri, TC Anayasasında devletin temel ilkesi üniter ulus devletin ''bölünmez bütünlüğü'' ile mevcut anayasal ve yasal düzeni yıkmak için, vatana ihanet suçu ''demokratik özerklik'' ilan etmek ve uygulamaya geçirmekle anayasal suç işlemektedirler..

17 Eylül 2011 Cumartesi

sınır ötesi skandalı!...

Sınır ötesi için; 
İzin haaa!....
Mustafa Nevruz SINACI
13 Eylül 2011 – Salı günü açıklanan bir “wikileaks belgesi”nde, Türk hükümetlerinin; BM anayasası 51. madde (*) gereği olağan ve doğal bir hak olan meşru müdafaa, sınır ötesi kara ve hava harekâtlarında ABD’den izin aldıklarına dair ‘utanç verici’ bir belge yayınlandı. 
HABER:
“Türkiye'nin Irak'ın kuzeyine yapacağı her harekâttan önce Amerika'dan izin almak zorunda kaldığı wikileaks belgeleriyle apaçık ortaya çıktı. Belgelere göre, Türkiye kara ve hava harekâtlarında Amerika'dan belli bir süre önce izin istiyor. Yine belgelerde ortaya çıkan çarpıcı gerçek, AKP Hükümeti yetkililerinin, terörün en şiddetli zamanlarında bile, ABD’ye "biz sınır ötesi operasyon istemiyoruz" güvencesi vermesi.
Wikileaks adlı internet sitesinin yayınladığı Amerikan kripto’ları AKP Hükümeti'nin PKK'yla mücadelede Türkiye'nin elini nasıl bağladığını ortaya koyuyor. Bu belgelere göre: 17 Şubat 2010'da Ankara'dan gönderilen kripto da Türk Silahlı Kuvvetleri yetkilileriyle  Irak'taki Amerikan Güçleri Komutanı Odierno arasında geçen bir konuşmaya yer veriliyor.
Türk yetkililer, Amerika'nın, PKK hedeflerine yönelik hava harekâtına çok geç izin verdiklerinden yakınıyor ve bunun Türkiye'ye bir maliyeti olduğunu belirterek; “1984'te, Saddam Hüseyin’le yapılan güvenlik anlaşmasında elde edilen sınır ötesinde sıcak takip hakkının; (!) ABD'nin 2003'te Irak'ı işgal etmesi sonrası işlemez hale geldiğini söylüyorlar. AKP 2007, 2009 yıllarında Irak'la imzaladığı anlaşmalarda sıcak takip talebinden vazgeçiyor. 15 Ekim 2009 tarihli Amerikan kriptosunda "sıcak takip" hakkından Türkiye'nin vazgeçtiği belirtiliyor. Kriptoya göre Erdoğan, bu istekten vazgeçmiş.
18 Ekim 2007 tarihli diplomatik yazışmada Mesut Barzani ve dönemin ABD Büyük Elçisi Wilson arasındaki görüşme anlatılıyor. Barzani'nin sınır ötesi operasyon konusundaki endişelerini yatıştırmaya çalışan Büyük Elçi Wilson, Ahmet Davutoğlu'ndan aldığı bilgiyi dile getiriyor. Buna göre: Davutoğlu, Amerikan Büyükelçisi'ne "Türkiye, Irak'ın kuzeyine bir harekât yapmayı düşünmüyor" demiş. Ayrıca, Abdullah Gül'ün 2003’de Amerika Dışişleri Bakanı Powell ile yaptığı 2 s. ve 9 maddeden ibaret anlaşmanın bir maddesinde Türkiye'nin,  PKK'ya karşı yapacağı her harekâtta Amerika'dan izin alacağı hükme bağlanmaktadır.”
Korkaklık, sünepelik, vesayet ve dalkavukluk zillettir.
Aydınları (kanaat önderleri, mahalli lider ve milli dinamikleri) korkak olan milletler; Ezilmeye, üzülmeye, horlanmaya, istismar ve suiistimale; Diktatör, despot, cunta ve sultalarca alçakça sömürülmeye, soyulmaya, alenen peşkeş, hicap ve utanca mahkûmdur. 
Bakınız, Gazi Mareşal Mustafa Kemâl Atatürk ne diyor:
"Milletler, Milli hâkimiyetlerini (egemenliklerini) geçici bile olsa emanet edecekleri, meclislere gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk ferdi despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar millet hayatına telâfi edilmesi gayri kabil olmayan zararlar verebilir."
Meşru hak, evrensel hukuk ve dayanak:  
Eylül ayı başından bu yana, olası bir sınır ötesi kara harekâtından bahsediliyor. En çok bahis konusu eden de; Hiç üstüne vazife olmadığı ve asli vazifesini yapamadığı subut bulmuş içişleri bakanı. Keza savunma ve dışişleri bakanları ile mit başkanı da vazife malul’ü. Zira her şeyi bilen mit’e, birinci dereceden yetkili, resmen görevli ve sorumlu İçişleri, Dışişleri, Adalet ve Savunma bakanlarına;, C. Başkanı, Başbakan ve mezkür bakanlara rağmen terör, tedhiş ve tehdit amansız bir biçimde sürüyor. MİT her şeyi biliyor, güvenlik zaafta, ordu bekliyor! Sınır ötesi harekât ile alâkalı mı bilinmez; Bu en kritik dönemde Recep Usta (!) ABD’ye gidiyor!..       
(*) “Meşru Müdafaa Hakkı” kuvvet kullanımının en önemli istisnalarından biri olup;, BM Şartının 51. maddesi bu hakkı şu şekilde muhafaza eder: “Bu Antlaşmanın hiçbir hükmü, BM üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya maruz kalması halinde, Güvenlik Konseyi uluslar arası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan ‘bireysel ya da ortak “meşru” savunma hakkına’ halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi'ne bildirilir ve Konsey'in işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez”
Sonuç:
1. Hükümet, “hüküm, ilim, adalet ve hikmet’le idare ve sadece millete dayanan özgür, bağımsız, hukuk-u düvel’e nazaran (diğer dünya devletleri karşısında) tarafsız, nevi-i şahsına münhasır (objektif ve orijinal) irade” demektir. Gelenek, İslâmi-insani gerçek, ahlâki usul ve evrensel hukukun emri budur. Meşru  hak ve evrensel hukuka nazaran; Yukarda isnat ve iftira olunan ağır suç ‘biat ve izin’ (maazallah doğruysa eğer) vatana ihanettir..  
Çünkü hiçbir “namuslu, dürüst, milli ve demokrat” hükümet başka bir hükümetin izin ve iradesini, tasallut ve iktisabını kabul etmez, edemez. Karşılıklı, eşit, adil ve mütekabiliyete dayalı ittifak ve iştirak (ortaklık) antlaşmaları olmadıkça; Bilgi vermek dahi vatana ihanettir.  
2. Deşifre olan ve internet ortamına düşen “tedhiş örgütü & mit yetkilileri” görüşme kaseti tam bir skandal. Öncelikle orada, menfur melânetlere “sayın” diye hitap edecek kadar alçalma durumu var. Bu acuzelerin derhal “devletten def-i hacet edilmesi” şarttır. Ayrıca, madem ki mit her şeyi bilmektedir!... neden? müdahil olunmamakta ve tedbir alınmamaktadır. Bu bilgiye nazaran, başta iktidar partisi olmak üzere, hükümetin bütün aktör ve argümanları şaibe, şüphe ve töhmet altındadır. Vatandaş, “yoksa terör örgütü hükümeti emir, tasallut ve hizmeti altına mı aldı?!.. acaba hükümet şantaja boyun mu eğiyor?..” diye düşünebilir…
Birde, bahse konu tartışmalarda öne çıkan ‘Devlet-hükümet’ polemiği utanç verici bir cehalet eseri. Zira devlet izafi bir kavram olup, her hususta uzuv (fail) hükümettir. Hükümet, devleti fiilen temsil, izam ve idame ettiren unsurdur. Karar, hüküm ve hikmet hükümete aittir. Yani, devlette olup biten her hususun tek ve yegâne sorumlusu, muhatabı hükümettir.
3. Umur-u devlet sahibi; hakiki devlet adamlarının hâkim olduğu bir hükümet “güneş” gibidir. Ülkeyi daima aydınlatır, ısıtır, sağlık-huzur, bolluk ve bereket unsurudur. Işıklarıyla barış; Adaletiyle eşitlik; Sıcaklığıyla emniyet, güvenlik, mutluluk verir, mikropları yok eder. Güneşin ışıklarının erdiği yerde kene, kanser, habis ur, hırsız-yolsuz ve vampir barınamaz!..     
Siyaset fazilet olmaya mecbur ve mahkûmdur: 
Siyaset bilgi, basiret, fazilet, adalet ve deha üzerine kaim olmak zorundadır. 
Siyasette gizlilik olmaz. Gizlilik, kirlilik ve melânettir. Karanlık vampirler içindir.
Adalet, hüküm ve hikmet (hükümet) mutlak açıklık ve şeffaflığı zorunlu kılar.  
UNUTMAYIN!...
Ceddimiz Osmanlı “hakkaniyet, adalet, eşitlik ve meşruiyet” den asla taviz vermezdi.   
Üstelik Osmanlı “İslâmi ve insani anlamda” lâik’ti. Zira Osmanlı Türk-İslâm Devleti; Cumhuriyet, Lâiklik ve Demokrasi’nin ((“cumhur’a itaat;, millet iradesinin devlet idaresinde hâkim olması”, “şûra;, halkın en akil ve en ileri gelenleri arasından, halk tarafından seçilmiş meclis” ve akaitte “senin dinin sana, benim dinim bana / lekum dînikum veliye din” (Kâfirûn Suresi; Sure 109, Ayet 6) kuralı)) çok iyi bilinir ve fiilen yaşatılırdı...
İşte mesele bu...
Yani: Devlet izafi hükümet sahi…
Eğer bir ülkede “hükümet” gerçekten ve “hüküm-hikmet” üzere varsa; Orada anarşi, terör, tedhiş olmaz. Adaletsizlik, haksızlık ve hukuksuzluk yaşanmaz. Hırsızlık, hortumculuk, sahtekârlık, görevi kötüye kullanma, istismar, suiistimal ve yolsuzluk bilinmez. Yukarıdaki 3. maddede beyan edildiği veçhile güvenlik, emniyet ve esenlik, refah, zenginlik ve mutluluk, hak, hukuk, adalet ve eşitlik vardır. Buyurun, mevcudu bu miyar muvacehesinde muaheze ve mütalâa edin lütfen. Bakalım sonuçta ne çıkacak?...  
BİR YORUM: > Date: Fri, 23 Sep 2011 17:36:02 +0300  > Subject: Re: MNS ::: YENİ MAKALELER (EKLİ DOSYA: 1. ve 2. MAKALE) > From: ozkanoksuztepe@gmail.com  > To: gercek.demokrat@hotmail.com  > CC: fethimurat@gmail.com
Merhabalar SN. SINACI,
Göndermiş olduğunuz maili ilgiyle okudum teşekkür ediyorum öncelikle. Yazıda belirtilenler ya genel olarak bilinen ya da kenarından köşesinden tahmin etmesi pek te zor olmayan durumlar. Ancak her ne olursa olsun halkın meyda tarafından uzun bir süre boyunca AFYONLANMASI sonucu bu gibi şeyler ya görmezden gelinir ya da 'One Minute' olayında olduğu gibi çok yanlış bir persfektiften gösterilerek halk kandırılır. Diğer taraftan yandaş mühalefet ve sosyal dmokrat içerekli yayınlar ise çoğunlukla ya sesini duyuramaz yahut göz ardı edilirler. Bugün ülkede yaşanan tüm bunlara sebep olarak AB-D & Gülen Oluşumu, yaşanan ağır DARBELER bunların hepsi bir yana bizler sadece yazarak çizerek mi bu ülkede birşeyleri farkettirmeye çalışıcaz. Olumsuz sebep olarak belirttiğim etkenler yazmak, çizmek ve konuşmanın dışında daha elle tutulur eylemler yapmakta, bizim ki biraz elma ile armutu karşılaştırmak gibi geliyor bana. Eyleme geçiriş olarak ta düşündüğüm top, tüfek, isyan, boykot gibi yarım asır geriden gelen çok saygı duyduğum ancak son kullanım tarihi geçmiş '68 popüler eylemleri değil, daha modern daha eğitimci daha bireye sorumluluklar yükleyen, daha yayılmacı ve etken eylemler.
Bugün ki üniversite gençliliğinin durumu bende bir öğrenci olmama rağmen içler acısı ve yok denecek kadar az çoğu sindirilmiş korkutulmuş ailelerden kimi popüleritenin arkasında koşar adım kimi ise zaten kendinden bi-haber, uyandırılmalı, çok derin uykuda olan Gençlik ve Halk ivedilikle bu gaflet uykusundan uyandırılmalı ve bu bağlamda siz büyüklerimizin de bizlere yol göstermesi en yararlı katkı...
Saygılarımla, Özkan ÖKSÜZTEPE (23 Eylül 2011) 

 Cumhuriyet’in Savcılarına 
Suç Duyurusu
Mustafa Nevruz SINACI
Öncelikle ve başta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına, kamu vicdanı bilinci gereği hür, hâkim, hükümran ve kadim Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün “Cumhuriyet” savcılarına, etkili-yetkili, onurlu ve sorumlularına, buradan açık “suç duyurusunda” bulunuyorum:
Yasadışı, illegal; Anarşi, terör, tedhiş ve tehdit unsurlarının legal/açık örgütü BDP’nin yöneticileri, TC Anayasasında devletin temel ilkesi üniter ulus devletin ''bölünmez bütünlüğü'' ile mevcut anayasal ve yasal düzeni yıkmak için, vatana ihanet suçu ''demokratik özerklik'' ilan etmek ve uygulamaya geçirmekle anayasal suç işlemektedirler.. Bu suç fiillerinin vurucu gücü olarak sahiplendikleri, temsil etmekle öğündükleri menfur şebeke tarafından gasp, silahlı saldırı, propaganda ve misilleme yapılması vatana ihanet, isyan ve düşmanla işbirliği suçlarını sabit kılmakta ve ağırlaştırmaktadır.
Bu nedenle; Anayasayı tebdil/tağyir, mevcut devlete isyan ve müesses nizamı silahla yıkmak suçundan derhal tutuklanmaları, yargılanmaları, cezalandırılmaları gerekir... Kaldı ki, mütemmimi oldukları eşkıyanın vaki isyan hain ve kanlı eylemleriyle ''cürmü meşhut'' halinde bulunuyorlar. Şemdinli'de bir düğünü basarak katliam yapmaları, bir öğretmen evini yakmaya teşebbüs etmeleri; Yaklaşık 50 yıl süren kalleşlik, gasp, irtikap, ihanet, vahşet; Dahası elebaşı İmralı canisinin mezkür dosyasında mevcut belge, bilgi ve itiraflar yeterli delil değil midir?..
            Devlete karşı ayaklananlar için Cumhuriyet Savcıları’nın re'sen harekete geçmesi ve Hükümetin de, “suç duyurusu” dâhil gerekli teşebbüs ve tasarruflarda bulunması anayasa ve TCK emridir. Buna rağmen; Başta YCBS olmak üzere, HSYK, Adalet Bakanlığı ve yerel C. Savcıları ile birinci derece sorumlu İçişleri Bakanlığının ilgisiz, sorumsuz, seyirci ve duyarsız kalması anlaşılır gibi değildir!. “O savcılar ki, Türkiye Cumhuriyeti'ni ve düzeni korumak için mücadele edenleri yakalatıyorlar, içeri atıyorlar ve yıllar boyu yargılatıyorlar!..” (*)
            2820 spk gereği kurulu BDP sözde ''Türkiye partisi'' ama etnik kökene dayalı ırkçılık yaparak bunu açıkça ilan ve yasayı alenen ihlâl ediyor. Türkiye'yi önce demokratik özerklikle bölmek; Sonra da ''Büyük Ermenistan’ı'' kurmak... Bütün gayeleri, dertleri, hedefleri bu...
            II. büyük kongrelerinde bu düşmanca, menfur ve yasadışı amaçları açıkça ilan edildi...
Daha düne kadar ''Siyasal çözüm için bizimle, ama terörü örgütle konuşun'' diye konuşan eş başkan SD. Kongre de ‘artık Türklerden ayrılma yolunda olduklarını, bu amaçlarını Öcalan'la, Demokrat Toplum Kongresi adını verdikleri bir çeşit meclis ile gerçekleştireceklerini ve ordu kuracaklarını’ övünerek söyledi. Bunları Kandil'le birlikte gerçekleştireceklerini, yasa dışı suç örgütü ve ''ölülerine'' (!) saygı duruşu yapıp, menfur teşekkül marşını okuyarak ilan ettiler.
            Cari hükümet ve devleti tanımıyor, açıkça meydan okuyor, tehdit ediyorlar... BDP'nin MYK toplantısında hem suçlu hem güçlü olarak şart koşmuşlar: ''kul oldukları örgüte yönelik sınır ötesi kara harekâtı olursa, 1 Ekim'de de Meclis'e gidip yemin etmek yok'' Bundan sonrası da herhalde iç savaş kıyameti... Hangi Savcı bundan fazla suç delili isteyebilir?!!
Cürümleri sürekli tekrarlanan, TC için ağır bir tehdit, tahrik ve suç unsuru haline gelen bu güruhu yargı huzuruna çıkarmayanlar, görevlerini ihmal etmekte. İktidar ve destekçileri bu açık ihanet-tahrik ve aleni suçlara rağmen, savcıları göreve davet edecekleri yerde; BDP'lileri Meclis'e davet etmekteler! Bu demokrasi, özgürlük, adalet ve hukuk değil; Bizatihi bölücülere yardım ve yataklıktır. Kısacası müsnet suçlular Türkiye Cumhuriyeti devletini yıkmaya ant içmiş aht etmişler; Akt ettikleri projelerini de icraya başlamışlar. Arkalarındaki eşkıya her gün kalleşçe can almaya ve isyana devam ediyor... Kimi melun türler de onlardan hayır bekliyor!..
            Ayrıca; Hükümetin Barzani ile Talabani'den kara harekâtı için destek ve ABD’den icazet beklediği söyleniyor. Doğruysa bu çok alçaltıcı bir rezilliktir. Seyirci kalan muhalefetin Allah belâsını versin. Dahası eşkıya başının İmralı'dan başka ceza evine nakli konu  edilmiş.. İddiaya göre Hükümet hayır dememiş; kapıyı açık bırakmış... Şimdi menfur’a af gündemde?.. Olmaz demeyin; Cumhuriyet’in Savcıları ve sorumlular bu kadar sorumsuz, gaflet, dalâlet ve aymazlık içinde olduğu sürece beklenebilir. (*) Altemur Kılıç, 15.09.2011

‘yemin edenler’ 
BİLSİN Kİ!..
Mustafa Nevruz SINACI
            Şuursuzluk (bilinçsizlik) ve kasıtlı sorumsuzluk, çok büyük bir onursuzluktur.
            12 Eylül 2011 günü ve gecesi şehir sokaklarına çıkıp, taşkın kutlamalar yapmak; Sovyet Kızıl Ordusu’nun Ermenistan’dan girerek, “istikamet sahalar denilen ve ‘önünde kapalı kapılar bulunmayan’ halkın” düşmanla birleşip; TC’ni; ASSC (Anadolu Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) yapmak isteyenleri unutmak, ihanet şebekelerinin bakiyesi olmak demektir.   
            Nisyan (unutmakla) Malul Hafıza-i Beşer
Lütfen hatırlayın, 12 Eylül öncesi aktörlerin; Sağ-sol diye böldükleri ülkede, taraflara silah vererek çatışmaları körüklediklerini; Dinci, solcu, mason, dönme ve devşirmelerin, kendi yarattıkları terörü gerekçe yapıp demokrasiye silah çektiklerini; Dolayısıyla kanlı-kirli oyunlar, kardeş kavgaları, soygun-vurgun, yağma ihtirası, kin ve intikam hırsının müdahaleyi zorunlu kıldığını;, Askeri müdahalenin ise, emir ve kademe zincirine uygun olarak yapıldığını; Anarşi ve terörün derhal kesildiğini, devletin avdet ettiğini, ülkede can ve mal güvenliğinin sağlıklı, kalıcı ve sağlam bir şekilde temin-tesis edildiğini asla göz ardı etmemek,unutmamak gerekir.
Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter'a haberi ileten CIA Ankara İstasyon Şefi Paul Henze’nin 'Bizim çocuklar başardı' dediğine dair iddia, iğrenç bir yalan ve iftiradır. Zira ABD 27 Mayısçıdır. 12 Eylül, 27 Mayıs’ı tekzip ve Türk milletini bu lânetten tenzih etmiştir.
Kaldı ki, 12 Eylül “27 Mayıs Esaret ve Anayasa Bayramı” gibi iğrenç bir yalan, iftira ve tahrik bayramını “anayasa denilen paçavrası ile birlikte” çöpe atmıştır. Ayrıca, Dünyada iki yılda “kendi iradesi ile” iktidarı halka ve sivil siyasete devreden tek örnektir. 
Siyasette boşluk;
27 Mayıs’ı sürdürme ve “boşluğu” doldurma çabaları:
Nitekim 12 Eylül’e “İslâmcı” diyen Amerikancı ve sabık 27 Mayısçılar, derhal, sivil görüntülü bir din devleti kurmak için kolları sıvadılar. Bu amaçla Kenan Evren’in eline Kuran verip meydanlara çıkartarak “hamasi” nutuklar attırdılar. Sivil siyasete geçildikten sonra da, bir tür Muaviye politikası uygulayıp; Bu gerici, yobaz, peşkeşçi ve kıyıcılığın adını da utanmadan “Atatürkçülük” koydular, bu mel’un ve müzmin, Türk İnkılâbı düşmanı 27 Mayısçılar!…
Süreçte; toplumun tarihi Türk kimliği hızla aşındırıldı. Bu kimlik eleştirildi; hatta faşist, ırkçı olarak nitelenip lânetlendi. Milli hafıza silinmek, devletin en değerli arşivleri yok edilmek istendi, milli kimlik yerine din kimliği kaim kılınınca, toplumu yönetmek kolaylaştı.
Açıkçası “hile, desise ve ABD icazeti ile” 1983’de gelenlerin ideolojisi Türk-İslam sentezi falan değil, sadece uşaklık ve din tüccarlığı idi. Zira onların dini Hz. Muhammed'in öğretisinden kaynaklanan ve Kur-an’ı Kerim’e dayalı arı-duru, halis ve hakiki İslam değil; Bir nevi Hıristiyanlığa biat etmiş uyduruk İslâmcılık, Evangelizm veya Ortodoksluktu.. 
Bu süreçte Milli Görüş denilen dinci çizginin önü açıldı. Strateji gereği yandaş darbeci paşalar; operasyonlarla (28 Şubat v.d.) bu çizgiyi mazlum ve mağdur duruma düşürüp bile bile bunlara iktidar yolunu açtılar. Yani; bu iktidar 12 Eylül darbesinden sonra kurgulanan siyasetin pırıl pırıl çocuğu olarak doğdu ve “post modern darbelemelerle” iktidara geldi.
            İşte bu nedenledir ki!...
            Cumhuriyet tarihinin en büyük kırılma, sırtından vurulma ve yere düşürülme vakıası olan 27 Mayıs’ın vesayet, despotizm, cunta ve sulta, encümen-i daniş-i veraset unsurları:
 “Devlet idaresinde, millet iradesinin hâkim kılınmasına dair” 1982 Anayasasında yer alan insan hakları, adalet ve demokrasi hükümlerini ilga ederek; Milletin vekil seçme hakkını; cebren gasp ve hileyle; ‘kinâyeten lider nam sergerdelerin keyfine terk eden’ vesayet, sulta ve cunta; “kuduz köpekler, vampirler ve köşeye sıkışmış domuzlar” gibi hırçınlaştı. Yönetime el koyduğu 1960 kalkışmasından beri, kendinden menkul her melâneti halka saçan Cumhuriyetin birikim ve milletin mallarını hayâsızca yağmalayan bu güruh; Menfur maksadını tahakkuk için keyfince atadığı ve uyduruk bir seçim ritüeli yoluyla (sözde) meşrulaştırdığı emir kulu, memur ve uşaklarına gözdağı vererek sıkıştırmaya çalışıyor. 

YENİ (sivil?!) ANAYASA’YI ÇIKARTIN!..
Mustafa Nevruz SINACI
Eğer, TBMM’de yemin ederek, zımmen millete vekil, Parlâmenter kisvesini bürünenler; münferit (bireysel) akıl-idrak, özgür irade, şahsiyet-haysiyet, namus ve şeref sahibi iseler, zaten ettikleri yemine mutlaka sadık kalacak, kaldığı kadarıyla mevcut ve cari Anayasayı ne pahasına olursa olsun sahiplenip, canları pahasına koruyacaklardır. Bu, onlar için bir namus, şeref ve soy borcudur. Yemin edenlerin başka çaresi yok!...
Gerçekten 1982 Anayasasının değişmesini; Anarşi, terör ve tedhiş unsurlarının alenen himaye gören yardım, yaltakçı, yatakçıları dâhili ve harici bedhahların (iç ve dış düşmanların) menfur isteklerine kulak verilmesini “açıkça” isteyenler zaten yemin etmediler. Bunlar, ayağını kaldırıp yemin edenlerden daha onurlu duruma yükseldiler. Her nereden güç, kuvvet ve cesaret alıyorlarsa, son derece açık, davalarında ısrarcı ve samimiler. Diğerleri gibi iki yüzlü, mürai ve çifte standart erbabı değil!.. Sonuçta: Yemin etmeyenler zaten, açıkça anayasa karşıtlarıdır.
Sap’la saman karıştı. Hani bir lâf vardır. “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” ve “Mahkeme Kadı’ya mülk değildir” diye!.. Şu halde suç mefhumu da, suçlu karinesi de olabildiğince birbirine karıştı. Umur-u devlette Adalet kendiliğinden tecelli etmek ve/veya Cumhuriyet’in Savcıları tarafından tecelli ettirilmek zorundadır. Fakat etmiyor. Demek ki, devlet umur-u (devlet tecrübesi, bilgi-birikim ve medeni cesareti olan hakiki devlet adamı) kalmadı. Yazık, bu devlete ve millete çok yazık!.. İşte bu nedenle millet manipülâsyonları gam etmemekte ve sabırla beklemektedir. Bu nedenle, 12 Eylül 2010 anayasa değişikliklerine evet denildi. Bir başka sebepte: “Bu son olsun, artık Anayasama dokunma” anlamınadır.     ,
Kanlarında sorun yoksa!.. Mesele yok…
Malumdur ki; Damarlarında Türk Kanı taşıyanların en belirgin vasfı: Namus, soy ve şerefleriyle temayüz etmiş, harama, yalana, talana asla tenezzül ve tevessül etmeyen;, Hırsızlık, haksızlık, yolsuzluk ve sahtekârlık yapmayan; Nostaljik “milleti sadıka sorospuları gibi” değil, gerçekten Türk milleti, Türk İnkılâbı ve mezkür yemin’de ifadesini bulan değerlere sahip, sadık ve samimi, saygılı, mert olmalarıdır.    
Bu nezih insanlara; Namuslu, dürüst ve demokrat olanlara sadece:
“Sakın bilinçsiz iş yapmayın. Makam-mevki, şan-şöhret, karı ve para sarhoşu olmayın.
Onur-erdem, insani sorumluluk, İslâmi yükümlülük ve vicdani şuurunuzu kaybetmeyin.
Daima kendinizde olun, ne yaptığınızı iyi bilin. Eyleminizin amaç, anlam ve yol açacağı sonuçların idrakinde, farkında olun, kesinlikle yalan söylemeyin, ilmi kaynağından edinin, asla başkalarının telkin, tavsiye ve baskısıyla hareket etmeyin” deriz; Eğer ki dönme, devşirme, kripto, mason-misyoner, sabetay, ajan provokatör ve hassaten “onun bunun çocuğu” değilseler, bu onlara yeter.  Zira işbu vasıf ve evsafta olanlardan ne halka vekil, yargıç, savcı veya avukat dahi olamaz. Olursa bu kariyer ve karizmalarını hiç tereddütsüz milleti soymak, 
Lâkin damarlarındaki kan bozuk; yüreklerindeki iman sahte ve genleri asaleten mankurt ise, “bu domuz yavrularını men ve tasfiye etmekten” başka çare yoktur. Bu: Halk, hak ve adalet adına “vekâlet ve takip” iddiası güden muhalefete düşer. Çünkü usulen, tefhimen de olsa millet muhalefet görevini onlara vermiştir. Muhalefet beceriksiz-basiretsiz, yetersiz-yeteneksiz, aciz ve zavallı, sünepe, dalkavuk, uşak ve korkak olmaya hakkı yoktur. Aksi takdirde mertebeleri ve millet gözündeki yerleri: Aç kalmış kuduz bir köpek, kirli kan ve leş peşindeki vampir, sülük, kene veya sırtlan derecesine düşer. Şu hale nazaran: 
“yeminli” parlâmenterleri, yemin’e esas anayasayı fesih, iptal ve ilga ile Türk, İslâm ve insanlık düşmanlarının dayattığı “bir başkasını ve yenisini yapmaktan dem vuruyor olmak” çok yaman bir çelişki, alenen anayasa suçu, vatana ihanete teşebbüs ve keza korkunç bir ironidir!.. Basiret ve bekadan bu kadar yoksunluk, bu denli “akıl tutulması” olamaz!.. Yahut kendini “millete vekil” gösterip; Anayasa düşmanlığı yapmak!..
Lütfen, bu makaleyi dikkatle okuyunuz, yorumlayınız ve mümkünse; Kişisel yorum, fikir, eleştiri ve katkılarınızı da eklemek suretiyle; Mümkün olduğu kadar adrese gönderiniz.  

“YEMİN’E” SADAKAT 
YAHUT 
VATAN’A İHANET?!…
Mustafa Nevruz SINACI
            Malum “yeni veya sivil anayasa” sürecinin üç handikap’ı var.
            Bunlardan ilki ve en önemlisi, işbu parlâmentonun tespit usulü ve seçim ritüeli olup; Bir zerre dahi insan hakları, adalet, hukuk ve demokrasi ile alâkadar değildir. Aday sıfatıyla halkın önüne konulanların halkla her hangi bir ilgisi yoktur. İsimler parti sahibi, sulta, vesayet unsuru ve cuntalarca belirlenmiştir. Bunlardan kim hangi yüzle, demokrasi kültürü, uzlaşma terbiyesi ve ahlâkla “yeni anayasa” yapmalarını isteyebilir?... İkincisi: Yeni anayasa isteminin sağlam bir temel ve gerekçeye oturtulamamasıdır. Üçüncüsü: Başta “ilga edilmek istenen anayasa üzerine yemin” olmak üzere, burada sayılması ve sıralanması sayfalar alacak bir dizi çelişki, ironi, akılsızlık, hukuksuzluk ve mantıksızlıklardır ki; Kimse bu konulara girmeye cesaret edememekte ve yanaşmamakta. Bu da bir yurttaşlık, insanlık, siyaset ve demokrasi ayıbıdır.   
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 81. maddesinde TBMM üyelerinin, göreve başlarken edeceği yemin yazılı. Aynen şöyle:
"Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma;, Hukuk’un üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyet’e ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; Toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma;
Büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim."
Her genel seçtirme (cebri tasdik) işleminde, oylarımızla (sözde) milletvekilliğine, ama gerçekte parlâmento memurluğuna lâyık gördüklerimiz; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 81. maddesinde vücut bulan “Yemin”in içeriğini yerine getireceklerine dair,  Kurucu, Yüce ve Gazi Meclisin Kürsüsünde ve kendilerini seçen halkın adeta gözlerinin içine baka, baka namus ve şerefleri üzerine ant içerler… Bu merasim, kalp ile tasdik ve dil ile ikrar “Yemin’in her hükmüne mutlaka sadık kalacağız, o’nu namusumuz pahasına koruyacağız ve ne pahasına olursa olsun uygulayacağız..” demektir.
Ya hemen sonrası?!.
Hemen sonrasında ise; edilen bu yeminlerin hemen oracıkta “milletvekillerince en tez unutulan şey” olarak buharlaştığını; Atatürk Türkiye’sinin getirildiği iç karartıcı vahim durum ve ortaya çıkan sonuçlardan pekâlâ okuyabiliriz. Çünkü bugüne kadar namus ve şerefleri üzerine yemin eden sözde milletvekillerimiz ettikleri “Yemin metni” ne bağlı kalmış olsalardı, Devletin, üniter yapısı tartışılır hale gelmez, yemin’in sebep-i hikmeti anayasa tehdit altında olmazdı… Yani, “milli devlet” in ana unsuru olan etnik farklılıklar zenginlik olarak algılanırdı ve kalkınmanın, sanayileşmenin gelişmişliği yanında; insan hakları bütün enstrümanlarıyla hayata geçirilmiş olurdu…
Menfur terör, tedhiş ve terörist başına verilen tavizlerle (!) Ülkenin sınırları ve yönetim şekli tartışılır hale gelmez, hukukun üstünlüğü yok edilmez; Demokratik-laik, tam bağımsız, bağlantısız, özgür ve hâkim cumhuriyetten vazgeçilmişçesine, ılımlı İslam cumhuriyetinin ihsas edildiği, Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbının yok edildiği; Anayasa, hakkaniyet, adalet ve hukuka bağlılığın, küstahça ayaklar altına alındığı bir Türkiye görünümü sergilemezdi?!... Zira, bu yapılanların tamamı yukarda “hükümlerinin korunması ve hayat bulması” vaad ve taahhüt edilen yemin’e aykırı!..
Özellikle yemin’in namus ve şeref üzerine yapılmış olmasına rağmen, hemen oracıkta unutulup ettikleri yemini bir türlü tutmayanların neden olduğunu, bilmem tekrar etmeye gerek var mı?. Hasılı, her iki kişiden birinin (?) oy verdiği ve başına taç yaptığı siyasi oluşumla; bu ‘malumu ilân-ı’ kendilerine layık görenleri baş başa bırakıyorum. Diğer yarısına da;  Sevgili ve değerli Galip Baran Hoca’nın “Bilinçli, farkında ve kendinde olma” telkinleri yönünde her şeye rağmen dik duruşlarını cesaretle korumalarını öneriyorum.
LÜTFEN!. Bütün tertip, tasarruf ve teşebbüsleri onur, şuur ve sorumlulukla izleyiniz!..
YARGIYA MÜDAHALE(LER) KİTAP OLDU
"MİLLET Mİ? O DA KİM?"
Mustafa Nevruz SINACI
Müthiş bir ironi, ahlâki zafiyet, tarihi kaynağı/dayanağı karanlık bir kin, nefret ve kirli duygularla, üstüne basa-basa, özellikle  ‘Ergenekon’ (doğal hapis ve esaretten kurtuluş) olarak anılan; Ümraniye davasının ilk şok (birinci dalga) çilekeşlerinden; BHABER Yazarı ve Genel Yayın Yönetmeni Bekir Öztürk'ün:, Gündemi sarsan, Adalet ve hukuk’u yakından ilgilendiren teşebbüs ve tasarrufları mercek altına aldığı "MİLLET Mİ? O DA KİM?!" adlı kitabı, ‘2011 Adli Yılı’nın açıldığı gün yayınlandı. "TOGAN YAYINCILIK" tarafından çıkartılan kitapta yer alan konular, muhteva hakkında:
Doğrudan kitap takdimi ve tanıtımından alınan ayrıntılar:
            “Bu kitap bir Muhalefet Lideri ya da Milletvekili'nin “Kimse bizden yargıya müdahale etmemizi beklemesin” diyen Başbakan’a “Sizin yargıya müdahaleleriniz kitap oldu” diyerek meclis kürsüsünden gösterebileceği önemli bir çalışmadır.
            Bilindiği gibi, 12 Haziran 2011 Seçimleri, zaten sorun sarmalı haline gelen ülkemizi yeni bir sorunla karşı karşıya getirdi. “Tutuklu Milletvekilleri” Vatanseverler, Atatürkçüler, Türk Milliyetçileri, TSK Mensupları, Bilim Adamları, Siyasetçiler, Gazeteciler hukuksuzca yıllardır esir ediliyordu. Belki bu duruma tepki olarak, belki de bu operasyonların nereye ve kimlere hizmet ettiği konusunda birinci ağızdan bilgi edinmek amacıyla ‘Ergenekon’ olarak anılan Ümraniye ve ‘Balyoz’ davalarından esir edilen bazı tanınmış simalar CHP ve MHP tarafından Milletvekili adayı yapıldı.
Karşı tarafta ise KCK'dan (anarşi, terör ve tedhişten) yargılananlar vardı.
            Seçimler yapıldı ve bu isimlerden 9 tanesi "Milletin İradesi" ile Türkiye Büyük Millet Meclisine girmeye hak kazandı. "Milletin iradesi’ni” kutsayan AKP Hükümeti, kendileri ve yandaşları ile ilgili çok sayıda yasal ve anayasal düzenleme yaparken; "Milletin İradesi" ile Türkiye Büyük Millet Meclisine girmeye hak kazanan vekilleri görmezden gelerek adeta, "Millet mi? O'da kim" diyordu.
            Tutuklu Milletvekillerinin durumuyla ilgili tartışmalar yapılmaya başlandığında Başbakan ve onun ağzı ile konuşanlar koro halinde şunları söylüyordu.
            "Bu iş yargının işidir" "Kimse bizden yargının görevini beklemesin"
            "Başka aday mı kalmamıştı" 
            İşte bu kitap böyle bir zamanda ve bu ikiyüzlülüğü ortaya koymak için yazıldı.
            Kitapta neler okuyacağınızı çok kısıtlıda olsa buradan duyurmakta fayda var.”
            BİZİM MÜTALÂAMIZ:
            Yazar Bekir Öztürk, sanırım geçen yıl tahliye olmuş, uzun, yorucu, yıldırıcı ve yoğun uğraşlardan sonra, “önüne yığılan bütün engelleri; Çok yüksek bir azim, sağlam bir irade ve kararlılıkla aşarak” nihayet olağan/normal, günlük hayatına dönebilmiş nadir (Ergenekon kurbanlarından) tutuklulardan biridir. Hatırlarsanız, aynı ve müteakip dalgalarda gözaltına alınanlardan bazıları maruz kaldıkları haksızlıklara tahammül edemeyip, önce hafızalarını, sonra da hayatlarını kaybetmişlerdi.
            Bunlara nazaran Bekir Öztürk, gözaltında ve tutuklu olduğu süre içinde asla dayanma gücünü yitirmemiş, hukuki mücadelesini büyük bir sağduyu, sağlam bir inanç, iman, sükûnet, soğukkanlılık azim ve kararlılıkla vermiş;, Hapishanede olduğu süre içinde olayları, içerde ve dışarıda olup-bitenleri, duruşmaların yankılarını, yansımalarını ve “bulunduğu yerden” ülkenin durumunu, milletin ve devletin gidişatını sürekli gözlemlemiştir.
            İşte bu bakımdan, kitabın önemi ve manevi değeri çok büyüktür.
            Zira kitap hayal mahsulü değil, hakikat ve müzakere tabanlı bir gözlem sonucudur.
            Müzakere ve mütalâa edenler ise, öyle veya böyle (yorumu bize düşmez) Türkiye Cumhuriyetini bu günlere taşıyan “bir devre” damgasını vurmuş kişilerdir. Dolayısıyla bu çalışmanın bir de tarihi yönü ve değeri vardır ki, biline.
Değerli yazar’ı kutlar ve başarılarının devamını dilerim. “İyi okumalar.” 
MEĞER ADALAR 
“TARTIŞMALI” 
İMİŞ!..
Mustafa Nevruz SINACI
            Kuşadası açıklarında bulunan Eşek ve Bulamaç adalarının aidiyeti ile hali hazır Yunan işgali altında olmalarının nedeni hakkında “bilgi edinme” mücadelem aylardır sürüyor. Şu an itibarıyla elde ettiğim bilgi sadece adaların tartışmalı statüde olduğuna dair. Mademki statüleri bu, o halde 2000’li yıllarda TC vatandaşları adalara pikniğe gidilebilir iken şimdi fiili ve cebri işgal’e niçin seyirci kalınıyor. Mesele nedir. İşte gelen bilgiler ve son başvurum.
            Umarım bu ‘milli davaya’ sahip çıkılır, sır perdesi aralanır, kirli oyunlar ortaya çıkar.     
“Dışişleri Bakanlığı’na, Ankara
Aşağıda bahse konu, müteaddit ve mezkür müracaatlarıma rağmen, yeterli ve gerekli “tatminkâr" cevap alamadığım EŞEK ve BULAMAÇ adaları hakkında; Mümkün olan en kısa sürede "açık, doğru, dürüst ve net" cevap (bilgi)  verilmesini; önemle arz ve talep eylerim.
Saygılarımla.  Mustafa Nevruz SINACI
Tarih: 03 Eylül 2011/Sayı: 768704, Ankara
Bilgi ve ekler: bimer@basbakanlik.gov.tr
*
T.C. Kuşadası Kaymakamlığı
Basın ve Halkla İlişkiler Bürosu
Sayı: B054VLK4095601/622.01/2202
Konu: Mustafa Nevruz SINACI
Tarih: 23 Ağustos 2011
*
Sayın Mustafa Nevruz SINACI
İlgi: 29 Temmuz 2011 tarih ve 5399 sayılı yazınız.
İlgi tarih ve sayılı yazınız ekinde göndermiş olduğunuz başvuruya istinaden Sahil Güvenlik Ege Deniz Bölge Komutanlığından gelen cevabi yazı ilişikte sunulmuştur.
Bilgilerinizi arz ve rica ederim.
Mustafa ESEN, Kaymakam
Ek: Yazı örneği (1 sayfa)
*
T.C. Sahil Güvenlik Komutanlığı  
Sahil Güvenlik Ege Deniz Bölge Komutanlığı
Bakraklı/İzmir
HRK: 3700-33168-11/Hrk. Eğt.
Tarih: 17 Ağustos 2011, Konu: Bilgi Edinme Talebi.
KUŞADASI KAYMAKAMLIĞI’NA
İLGİ:    a) Kuşadası Kaymakamlığı’nın 01 Ağustos 2011 gün ve sayı: BO54VLK4095601/622.01./1950 sayılı “Mustafa Nevruz SINACI” konulu yazısı.
            b) Kuşadası Kaymakamlığı’nın 01 Ağustos 2011 gün ve sayı:
BO54VLK4095601/622.01./1955 sayılı “Mehmet Ali AKIN” konulu yazısı.
1. Mustafa Nevruz SINACI ve Mehmet Ali AKIN isimli şahısların 4982 sayılı Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde EŞEK ve BULAMAÇ adaları hakkında bilgi edinme talebinde bulundukları ilgi(a:b) yazı ile bildirilmiştir.
2. BU KAPSAMDA: Bahse konu şahısların bilgi edinme talebinde yer alan EŞEK ve BULAMAÇ Adaları’nın aidiyeti “TARTIŞMALI ADALAR” statüsünde olmasından dolayı talebe ilişkin cevabın Dışişleri Bakanlığınca verilmesinde fayda mütalâa edildiğinden, anılan şahısların söz konusu bilgi edinme taleplerini Dışişleri Bakanlığına yapması yönünde bilgilendirilmeleri hususunu, gereği ve bilgilerinize arz ederim.
İmza: SG EGE DENİZ BÖLGE KOMUTANI NAMINA
Levent ERGİN, Dz. Alb., Hrk. Şb. Md.”