19 Ocak 2013 Cumartesi

Nisyan (unutmak) ile Malûl Olmayınız...

NİSYAN İLE MALÛL OLMAYINIZ..
Mustafa Nevruz SINACI
            Kendisine, dünyada en pahalı akaryakıt, doğalgaz, su, elektrik, internet ve telefonu” bizim kullandığımız hatırlatılan sorumsuz ve umursuz bir bakan: “Doğru değil, bazı Avrupa ülkelerinde benzinle doğalgaz bizden pahalı” demek yüzsüzlüğünü gösteriyor.. (Gazeteler)      
            Oysa AB’ye son katılan bir iki doğu blok’u mağduru hariç, diğer Avrupa ülkelerinin tamamında milli gelir, reel kazanç, çalışan ve emekli maaşları ile asgari ücretler bizden kat be kat yüksek!.. Bunu bilmeyecek kadar cahil ya da bilerek böyle konuşabilecek kadar küstah bir kişinin bakan yapılması ne kadar utanç verici!..
            İbret için önce şu rakamlara bir bakın; 31 Aralık 2012 tarihi itibarıyla Türkiye’de:  
            9.850.000 Emekli, 3.111.660 Memur, 13.430.000 Sigortalı işçi, 5.000.000 Sigortalı Asgari ücretli bulunuyor. Sigortasız çalışan kayıt ve kapsam dışı işçi sayısı ise: 10.000.000 kişi. Yani toplam: 41.391.660 kişiden ibaret “sabit gelirli” yurttaşımız var. Yüzde 98’i dar ve sabit gelirli 76 milyon civarındaki nüfusumuzun minimum 25 milyonu “Açlık” (985 TL/ay); Bunun en az iki katı da (50 milyon) “Yoksulluk” (3.206.48 TL/ay) sınırının altındadır.      
Öyle ki; 7’den 70’e her yaştan yaklaşık 75 milyon insanın hayatını biçimlendiren ve doğrudan yaşam şartlarını belirleyen maaş/ücret; vergi ve harç artışları, hükümet tarafından saptanan yıllık enflâsyon rakamları esas alınarak yapılır. Normalde adalet, ahlâk, hakkaniyet, eşitlik ve hukuk gereği “seyyanen” yapılması lâzımken; ısrarla insanlık, hak, adalet, eşitlik ve insanlık dışı yüzdeli sistem uygulanarak; Az maaşı olana az, çok maaş alana çok zam yapılır..  
Fakat “çok tuhaf, garip ve insanlık dışıdır” ki zorunlu temel ihtiyaç, hayati kullanım, toplu taşım, ulaşım, gıda ve zorunlu ihtiyaç maddelerine zam yapılırken; İnsani, zımni hukuk, adalet ahlâkı ile “maaş, vergi, harç ve ücret” artış usulüne paralel bir uygulama zorunlu iken; Her ne hikmetse.; Bütün insani, hukuki ve ahlâki değerler çiğnenerek tam tersi bir uygulama yapılmaktadır. Bu müthiş bir yolsuzluk, insanlık düşmanlığı ve yoksulluk nedenidir.
Şöyle ki: 2012 yılı enflâsyonu:
TÜFE’de: % 6.16., ÜFE’de: % 2.45 olarak tayin ve tespit edilmiştir.
Ayrıca: (Türk-İş) 2012 yılı Aralık sonu itibarıyla:
Açlık Sınırı: 985.00 TL., Yoksulluk Sınırı    3.206.48 TL  
Asgari Ücret: % 5.32 artışla 773.88 TL net…
2012 Yılı “İthalât” ve “İhracat” durumu:
İthalât:  238 Milyar Dolar., İhracat: 152 Milyar Dolar
İhracatın ithalâtı karşılama oranı: % 63.8 (kritik sınır)
Dış ticaret açığı: % 36.2                                  
İŞTE 2012 KÂBUSU VE AKP’NİN ADALETİ!..
Doğalgaz: Yılda 46 Milyar m3 ithal ediliyor. Maliyeti 8 miyar TL. Millete 55 milyar TL’ye satılıyor.(ithalâta ödenen paranın 6 katı vatandaştan kâr olarak alıyor) Devletin sadece DOĞALGAZ yoluyla vatandaşından aldığı kâr  47 milyar TL.
Petrol: Yılda 34 milyon ton ithal ediliyor. Maliyeti 17 milyar TL. Millete 93 milyar liraya satılıyor.(ithalâta ödenen paranın 4.5 katı vatandaştan kâr olarak alıyor) Böylece, 17 milyar liraya mal edilen petrolü vatandaşa 93 milyardan satarak 76 milyar lira kâr ediliyor.
            Elektrik: Yerli malı, üretilen enerji miktarı 200 milyar kw saat/yıl. Maliyeti 17 milyar lira. Halka, maliyetinin 3.5 katı, yani 76 milyar liraya satılıyor. 17 Milyara mal edilen elektrik vatandaşa 76 milyar TL’ye satılarak, halka 59 milyar TL fahiş kâr özel sektörle paylaşılıyor..
            Sadece bu 3 kalemde (d.gaz/petrol/elektrik) hükümet (AKP)’in vatandaştan maliyet dışı kâr olarak aldığı miktar (47+76+59=182 milyar lira) Maliyet: 42., Satış: 182 Milyar..
            Buzdağının görünen yüzü bu, altı tam batak, hattâ lânetli dense yeridir. 
Dahası: Rakamları istediği kalıba sokan, milletin gözüne baka-baka doğruları çarpıtan, utanmadan-sıkılmadan kul hakkı yiyebilen, üstüne üstlük bunca çarpıtmadan sonra namazını kılıp, Allah’ı da aldattığını sanan böyle organize bir ekibi mumla arasanız yine bulamazsınız.

"Birlik Platformu"ndan gelen mektup!...

HAKİKATİ HAYKIRAN BİR ÇIĞLIK!..
Mustafa Nevruz SINACI
“Sayın Mustafa Nevruz Sınacı (Gazeteci, Araştırmacı-Yazar) Bey; Şimdilerde moralimiz çok bozuk. Neden derseniz; Çünkü çevremize baktıkça midemiz bulanıyor. Ana cadde kaldırımları çok bozuk, yollar delik deşik. Vahim kazalara neden olacak derecede kötü durumdaki 1516. cadde hakkında pek çok dilekçe verildi. Fakat görevli ve sorumlulardan bir türlü cevap alınamadı. Aslında Büyük şehir Belediyesinden geliyorlar. Bir araç, içinde sorumlu, yanında 2 kişi daha. Şikâyet konusu yerin fotoğrafını çekip gidiyorlar.. Yaptıkları bundan ibaret, sonra çekip gidiyorlar, gidiş o gidiş…
Örneğin; 1427 Cadde üzeri, 100. yıl Pazaryerine bir “kapalı otobüs durağı” istedik. Bir süre sonra görevli, yetkili ve sorumlular geldi "yer uygun değil" deyip gittiler. Oysa bu, hayati bir ihtiyaç; İnsanlar kar-kış, güneş, sıcak ve soğukta ne yapacaklar? Yer uygun değilse çözüm bulmak EGO’nun görevi değil mi. Gerçek şu ki: Halka hizmet verilmiyor. Sanki veriliyormuş gibi, yandaş gazete ve millet parasıyla basılıp, parasız dağıtılan dergilerde, gerçek dışı beyan, yalan ve yanlışlarla kendilerini methediyor, övüyor ve halkı aptal yerine koyup kandırıyorlar..
Şimdi soruyoruz: Halka hizmetin nihai unsuru belediyecilik: Yaşam çevresinde yer alan, kamu ve tüm insanlar adına geleceğe ait park, bahçe ve doğa harikası yeşil alanları, gasp ederek, rant amacıyla tüccara satıp, haksız-hukuksuz, ahlâk dışı çıkar sağlamak suretiyle yan gelip yatmak mıdır? Biz, bu kirli ilişkiler, sapkınlık ve çılgınlıklarla baş edemiyoruz. Mahalle sakinleri ise, kendi güncel sorunları ve sıkıntılarından başka bir şeyle ilgilenemiyorlar. Herkes geçim derdine düştü. Sizler gibi çok az insan kaldı çevrede. Kimse dert anlamıyor.
Sorun çözmekte, çözüm üretmekte ve çare bulmakta yalnız kalıyoruz...
Bir örnek daha: Gökte Şehir, Sebla Evleri, Pınar Okulları, Kozlar İnşaat gibi; 100. Yıl “Birlik Parkı”nı da bu vurguna katmak istiyorlar. Yani, B şehir Belediyesinin icraatı, kamu ve halka ait park, arsa ve arazileri pazarlamak,.25 kat üstü devasa beton yığınları dikmek mi?.
Mamak’la takas edilen alana kurulu Kozlar ve malum inşaatlar önü Çetin Emeç Bulvar bağlantılı 1505. cadde daralmış, 100. Yıl girişi, Konya yolu köprü çıkışı ve devamında araç geçişi tıkanmıştır. Trafik allak bullak, şimdi böyle yarın ne olacak? Dahası, gelecekte nefes alacak, huzur içinde oturup dinlenecek, spor yapacak, koşacak, yürüyecek, çocuklarımızın çocukluk yaşlarını yaşayacak alanların yok olmasına sebep olan bu belediye Başkanı Melih Gökçek'in yanlışlarını millete duyurmak, kendisini uyarmak ve sorunların asıl muhatabı hükümete şikâyet etmek, tahribatı haykırmak, sorumsuzluğa ‘DUR’ demek lâzım.. 
BİRLİK PARKI'NIN
"İMDAT" ÇIĞLIĞI
            Bu sorunlar ve sözde sorumlularla boğuşmaktan bizde moral kalmadı. Kendimizi yel değirmenleri ile boğuşur gibi hissediyor; Sevgili ve değerli mahalle halkımıza vaadimiz olan ‘hizmet’ sözünü tutamamaktan ve mahcup olmaktan korkuyoruz. Ama yine de sabır diyelim. B.şehir imar komisyonu ile meclis üyeleri, yarın işbu yaptıkları kamu arazileri gaspı ve park katliamlarıyla vicdanları huzura erecek mi? nasıl can ve hesap verecekler?! Yolsuzluk yerine, geniş kavşaklar, fıskiyeli ferah yollar, parklar, bahçeler, yeşil alanlar yapsalar; Sağlıklı, ucuz, huzurlu ve güvenli bir yaşam ortamı yaratmak için çalışıp; İnsanlardan dua alsalar olmaz mı? 
            B.şehir imar kom. ve belediye meclisinin AKP'li üye sayısı, sözde muhalefet partileri CHP-MHP’den fazla olmasından kaynaklanan üstünlükle maşallah bu milletin malını çarçur edip birilerinin ceplerini dolduruyorlar. İşte bu, etik kirlilik, insanlık suçu, iktidarın yüz karası ve ayıbını gösteriyor. Bizler buradan ve sizin aracılığınız ile idarecilere şunu söylemek isteriz: “Sizler Allah rızası için, üzerinize düşen ve halka karşı olan sorumluluklarınızı, doğru, dürüst, adaletle yerine getirin, Kendi hırs, ihtiras ve kirli menfaatleriniz uğruna “kamu ve kul hakkını” yemeyin. Özünüz ve sözünüz bir olsun: Ya göründüğünüz gibi olun ya da olduğunuz gibi görünün. Adliye kadıya mülk değildir, zülüm ile abâd olunmaz biliniz; 
            Saygılarımızla.”
            Yüksek Mimar Ahmet Nedim KAYA, Birlik Plâtformu Sözcüsü ve Koordinatörü; 
            Hasan SARIKAYA, 100. Yıl İşçi Blokları Mahallesi Muhtarı; 
            Mehmet İhsan GÜLBUDAK, Çukurambar Mahallesi Muhtarı; 
            Cemal AKIN, Çiğdem Mahallesi Muhtarı; 
            Cengiz YAĞ, Kızılırmak Mahallesi Muhtarı; 
            Cathryn HOARD, Öğretim Görevlisi, 

11 Ocak 2013 Cuma

BASİ'DE İCRA, 67. YIL

TARİHİ VE TABİİ AMBLEM
“BASİDE İCRA”
DEMİRKIRAT ALFABESİ
Mustafa Nevruz SINACI
           Bu (başlıktaki) lâf, 1960 öncesi tarihi ve kadim Demokrat Parti Çankaya Ocağı delegesi müteveffa Hamdi Ciliv’e ait. Merhumun aynı ad’la bir de kitabı var...
Biz onunla, Demokrat Parti’nin, 19 Haziran 1992 tarih ve 3821 Sayılı Kanun gereği yeniden açılması, ruhlanması, hayat bulması ve güncel vizyonunun inşası sürecinde tanıştık, muhterem eşi Sara dâhil, Prof. Dr. Orhan Morgil’in Koordinatörlüğü’nde birlikte çalıştık.
Kuruluşunun 67. yılında (7 Ocak 2013) Hamdi Ciliv’i tazimle anmamın nedeni şu:
         Merhum, tarihi-kadim DP için derdi ki: “Demokrat Parti; M. Kemal AtaTürk’ün 14 Eylül 1923 tarihinde.; Celâl Bayar, Prof. Dr. Fuat Köprülü, İsmet İnönü, Recep Peker ve Refik Saydam ile birlikte kurduğu Halk Fırkası (chp)’nin özü, asli cevheri, kurucu unsuru; Milli Mücadele ve Kuvva-i Milliye hareketinin beyin takımı olan “Kuvva-i İlmiye” koludur.
          Bu sıfatla; 7 Ocak 1946’da ‘Yeter! Söz Milletindir’ diyerek kuruldu. Samimi bir halk hareketi olan “beyaz ihtilâl” ile 14 Mayıs 1950’de iktidara geldi. Milleti; Dikta, cunta, ıstırap, esaret, açlık, hastalık, çarık ve şeametten kurtardı; Hak, hukuk, adalet, insaniyet ve demokrasi ile buluşturdu; Cumhuriyeti Demokrasiye kavuşturdu. İşte ve başta, bilhassa bu nedenle; Vatan ve vatandaş daima Demokrat Parti ve Adnan Menderes ile davanın tüm önderlerine minnettar ve müteşekkir olacaktır.,” derdi..     
Hamdi Ciliv’i tanıyanlar, bunları O’nun söylemiş olmasının ne kadar önemli, anlamlı ve değerli olduğunu da çok iyi bilirler. Benim, kuruluşun 67.ci yılında Hamdi Ciliv’i özellikle ve bilhassa anmamın birinci nedeni, içtenlikle söylenmiş bu sözleridir…
İkinci neden ise; Tıpkı Hüsamettin Cindoruk ve mümasil misyon tacirleri gibi, yıllar boyu merhum Menderes ile birlikte anılarak mirasından yararlanmayı şiar edinen, Av. Burhan Apaydın tarafından TBMM Başkanlığına verilen (güdümlü Yassı ada çadır tiyatrosu, hukukun utancı ve adaletin yüzkarası) 1961 idam (alçakça ve haince katliam) emirlerinin tekrar gözden geçirilmesi, kaldırılması veya yeniden yargılanma yolunun açılması marifetiyle itibarın iadesi, girişimine duyduğum tepkiyi dile getirmek içindir.
Çünkü başta, son Baş Vekil Adnan Menderes olmak üzere, kader ve dava arkadaşları Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan’ın bu rezalete alet edilmeleri büyük bir ayıp ve utançtır. Küresel adalet ve evrensel barış elçileri, O merhum ve müstesna Demokrasi Şehitlerinin buna asla ihtiyaçları yoktur. O’nlar, aziz ve necip, büyük Türk Milleti tarafından, ilelebet sürecek, derin bir nefretle, şiddetle reddedilen menfur bir isyan ve kalleş ihanetin masum kurbanıdırlar.
Zaten, kamu vicdanında tertemiz; Fakat isyancı, vatan haini güruhlarca illâ lekelenmek istenen berrak isim ve muazzez şanları TBMM tarafından iade-i itibara mazhar olmuştur. Aziz Ruhlarını alenen rencide edecek başka bir istismara gerek yok!. Milli Mücadele mabedi; Milli Ruh ve mübarek Mukaddeslerle mündemiç Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bu suiistimale “evet” diyerek izin vereceğine inanmak istemiyorum.     
Bu vesileyle; Yıllardır fütursuzca sürdürülen “Demokrat Parti ve Adnan Menderes” istismarı, sömürü ve suiistimaline yol açacak bu girişimi asla tasvip ve tasdik etmediğimi ilân ederim. Üstelik vaktiyle Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Mehmet Ağar ve Erkan Mumcu’nun yaptığı gibi; “Demokrat Partiye rağmen Demokrat Parti istismarı” utanç vericidir. Ayıptır. Tam bir şımarıklık, kendini ve haddini bilmezliktir..
MÜTHİŞ BİR İRONİ VE YAMAN ÇELİŞKİ
Üstelik kadim Demokrat Parti ile özellikle Şehit Baş Vekil Adnan Menderes sömürüsü yoluyla “siyaset simsarlığı, din tüccarlığı ve misyon tacirliği” yapanlar, genellikle Milli devlet karşıtı, AB+ABD uydusu ve öz’de “Misak-ı Milli ile Milli Mücadele” aleyhinde olanlardır.
Oysa Demokrat Partili olmanın ilk şartı: Misak-ı Milli’ye adanmak; İnsan Hakları, tam demokrasi, özgürlük, Milli bağımsızlık, egemenlik ve tavizsiz hükümranlık bağlamında ‘Milli Mücadele’yi kayıtsız şartsız tasdik ve tasvip etmeyi zorunlu kılar. DP’nin şiarı Milli Devlettir.          
2001 yılında tarafımdan Mehmet Ağar aleyhine “Demokrat Parti istismarı” hakkında açılan bir davanın, Sincan Ağır Ceza Mahkemesinde vaki duruşmasında: ‘Bizim bahis konusu ve kastettiğimiz bu günkü DP değil; 1950-60 arası faaliyet gösteren Demokrat Parti’dir,” gibi, çok garip, acayip ve saçma bir ifade vermesi, yıllardır ısrarla sürdürülen istismarın veçhesidir.
OYSA BİLMEK LÂZIM Kİ…     
RESMİ VE GEÇERLİ
DP AMBLEMİ
3821 Sayılı Kanun gereği 29 Kasım 1992’de 5. Olağan Büyük Kongresini ifa ve icra ederek (tıpkı AP, CHP ve MHP gibi) yeniden açılan tarihi, klâsik ve kadim Demokrat Parti.; İlk kurulduğu 07 Ocak 1946’dan itibaren vaki bütün hak, mal ve hukuku, fiilen ve resmen iktisap ederek orijinal ad ve amblemle, Türk siyaset hayatındaki yeni ve ileri yerini almıştır.
Dolayısıyla 1992 yılından itibaren ayakta, aktif ve hayattadır.
Hattâ resmen (yeniden) açılarak faaliyete geçtiği tarihten itibaren: Önce, dava, emanet ve vasiyete ihaneti ile maruf Aydın Menderes’in Büyük Değişim Partisi (BDP), DP’ye 1994 yılında iltihak etmiş, iltihakı tasvip etmeyen İstanbul İl Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve Genel Başkan adayı Besim Tibuk Demokrat Parti’den ayrılarak 1995’de Liberal Demokrat Parti’yi kurmuş.; Bir süre sonra da, Korkut Özal’ın Genel Başkanlığı sırasında (Turgut Özal tarafından ‘yeniden aktif siyasete dönmek amacıyla’ kuruluşu yapılan) Yusuf Bozkurt Özal’ın Yeni Parti’si (YP), 1997 yılında DP’ye iltihak etmiş ve fakat!.. Her şeye rağmen, 27 Mayıs ürünü “menfur mihraklar tarafından” her daim partinin inkişafına mani olunmuş ve gelişmesi sistemli, plânlı ve güdümlü müdahalelerle engellenmiştir. 
2001 atağı ve Ankara Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek’in de’facto (resmen değil fiilen) genel başkanlık görenine nasp edilmesinden sonra durum değişir. “Üçlü Çete”nin ağır hezimet ve akamet sürecinde, Demokrat Parti’ye iktidar yolu sonuna kadar açılır. Fakat alel-acele tezgâhlanan oyunlar, şark kurnazı dessas düzenler ve (bedhahlarla) ittifak dolarlarının bastırması sonucu açılan yol (her şeye rağmen) kapılır ve kapatılır…  
Bunu dâhili darbeler (2004), iç hesaplaşmalar, kirli oyunlar, pazarlama, satış ve peşkeş operasyonları izler. Zaten Yaşar ve Ömer’in parti işgali bu minval üzeredir. Bu arada, hakiki, halis ve samimi, gerçek demokratlar “ya soylu bir diriliş, ya onurlu kapanış” parolası ile Demokrat Parti’yi kurtarmak adına uzunca bir mücadele verseler de eyyamcı takımın elinden partiyi kurtarmaya muvaffak olamazlar. Sonunda olan olur ve Erkan Mumcu (ANAP) ile vaki anlaşma ve pazarlık gereği 08 Mayıs 2005 günlü sembolik kongre sonucu ANAP’a katılım, fiilen ve resmen gerçekleştirilir.
DP’niz ANAP’a katılması ve Mehmet Ağar’ın DYP’sinin Demokrat Parti adını alması tam bir üçkâğıtçılık, hile, desise, organize sahtekârlık ve suç teşkil eden bir faciadır. Bu utanç D(y)P’nin ANAP ile birleşip bütünleşmesine kadar fütursuzca devam eder. Makûs talihin son evresi bu birleşme ve bütünleşmedir. Böylece, artık geç de olsa “Merkez Sağ” teşekkül etmiş ve DP, 33 yılı mücavir iktidar ve beş büyük partinin bileşkesi (sentezi) haline gelmiştir.
NETİCE OLARAK
Hali hazır Demokrat Parti, Gültekin Uysal’ın Genel Başkanlığında ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu çerçevesinde siyasi, fiili ve hukuki faaliyeti ile insan hakları, adalet ahlâkı ve DEMOKRASİ mücadelesini “Anayasa ve yasalar” kapsamında nizami bir şekilde sürdürmekte olup.; Merkez ve taşra dâhil bütün organları, kurulları ile ayakta ve hayattadır.
Demokrat Parti’nin, canlı, fiili, resmi ve aktif varlığına rağmen, tarihi, değerleri ve liderleri üzerinde müzmin biçimde tesis edilen “inatla sürdürülen ve çıkarlar uğruna ısrarla sergilenen” istismar, siyasi sömürü ve suiistimaller utanç vericidir!..
Bilmeyenler bilmeli, duymayanlar duymalı ve bu istismar artık son bulmalıdır!.
Demokrat Parti’ye gelince…
            Dönem itibarıyla tarihi dava, geleneksel misyon ve merkez sağ’ı temsille mükellef bir siyaset kurumu sıfatıyla kendini bilmek; Bizzat kendisi ‘tarihi, tabii ve kadim Demokrat Parti’ olmak, gelenek ve gerçeği sahiplenmek; İnsan ve ülke bağlamında Merkez Sağ’ı toparlayıp; “Yeter! Söz Milletindir..” diyerek, siyasete vaziyet etmek zorunda ve durumundadır. Biline.  

15 Aralık 2012 Cumartesi

CEVAP BEKLEYEN SORULAR


                                                                                                      Mustafa Nevruz SINACI
Gazetelere göre: “CHP Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu sordu, Başbakan Erdoğan sustu.”
Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bütçe görüşmelerinde sorduğu 13 soru cevapsız kaldı, Başbakan Erdoğan soruların hiçbirine yanıt veremedi. (13 Aralık 2012, Perşembe)
Kılıçdaroğlu’nun mecliste sorduğu ve yanıtını alamadığı sorular şöyle:
1- Yasayı ihlal ederek orta vadeli programı neden 37 gün gecikmeyle açıkladınız?
2- Sayıştay raporları TBMM’ye gelmeden “kesin hesap kanun tasarısını” nasıl değerlendireceğiz? ”Kanun hükmünde kararnameyle düzenleme yaptık. Raporlar o nedenle yetişmedi” diyeceksiniz. O kanunu çıkarırken Sayıştay Genel Kuruluna sordunuz mu, sormadınız mı? Sormadıysanız, siz Sayıştay’ı da tanımıyorsunuz demektir. 
Böyle devlet olur mu? Sayın Başbakan, o raporlar Sayıştay’dan niye gelmedi?
3- Niğde’de patates üreticisinin derdini sordunuz mu? Patates 10 kuruşa düştü, ne oldu da bu böyle oldu? Siz, önce canlı hayvan, sonra kırmızı et, sonra kurbanlık koyun, en sonunda da saman ithal ettiniz. Acaba nasıl oluyor da saman ithal eder noktaya geliyoruz?
4- İşsizlik sorununu çözecektiniz, niye çözmediniz, elinizden tutan mı var? Siz yasa getirdiniz de biz karşı mı çıktık?
5- Sizden önceki ve sonraki icra daireleri sayısını açıklayın. Niçin icra dairelerinin sayısını artırıyorsunuz? 
6- Niçin 7 kez mali af çıkardınız? O mali afları niçin şantaj unsuru olarak kullandınız? 
7- Türkiye Cumhuriyeti 1987 yılında 14′üncü büyük ekonomiydi.  Bugün 17′nci sırada. Niye geriye gidiyoruz?
8- 1979′dan 2003′e kadar, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütçesinden ödenen faiz 135 milyar lira. 2003-2011 döneminde ödediğimiz faiz 450 milyar lira. Sayın Başbakan 450 milyar lirayı kimin parasından ödediniz?
9- 2002′de hapishanedeki kişi sayısı 59 bin 429’dı. 2012 yılında 125 bin 100 kişi oldu. Ekonomi iyiyse, işsizliği çözdüyseniz, insanlar niye hapishaneye girer?
10- Türkiye Cumhuriyeti’nin, enerji konusunda Rusya’ya bağlı olduğu oranda başka bir ülkeye bu oranda bağlı olan ikinci bir ülke var mı?
11- Kapalı kapılar ardında İsrail’le yaptığınız pazarlıkları niye açıklamıyorsunuz? 
12- Parasız eğitim isteyenlerin hapse atıldığı bir ülkedeyiz. Yurt dışına gittiğiniz zaman, gittiğiniz ülkelerin Başbakanlarına, “Sizin ülkenizde basılmamış kitaba bir yargı kararıyla yasak getirilirse siz ne düşünürsünüz?” diye sordunuz mu?
13- Sayın Başbakan, 12 Eylül darbe hukukunu değiştirmeye var mısınız? Kenan Evren’in getirdiği yasanın arkasına niye saklanıyorsunuz? 
Bunlar, halk tarafından, tıpkı Milliyetçi Hareket (!?) nam MHP gibi: “Acaba! AKP ve Hükümet ile iştirak yahut ittifak halinde mi?, yoksa gerçekten muhalefet mi?, olduğu konusunda derin kaygı duyulan ve “Asli görevi olan muhalefet de acze düşerek, kamu vicdanını sızlatan”; Tarihi, kadim ve kurucu Halk Partisi’ne reddi miras eden “Yeni CHP"nin Başkanı’na ait!..
Lâkin “gerekli cevaplar verilse bile” önemi, anlamı yok!..
Çünkü Milletin, aylar yıllardır cevap beklediği "ACİL" sorular var:  
1. Başta anarşi, terör, tedhiş örgütü ile dâhili ve harici bedhahlara ait; Ardı arkası kesilmeyen rüşvet, iltimas, suiistimal, uyuşturucu, kara para, gasp-irtikap, organize suç ve nitelikli dolandırıcılık, kundakçılık, kaçakçılık bataklığı neden ve niçin halâ kurutulmuyor?..
2. Bunca asker, jandarma, polis, bakan, vekil ve generale rağmen; Anarşi, terör-tedhiş nasıl oluyor da her yerde kol geziyor? Yol kesiyor, yolsuzluk, hortumculuk ve kundakçılık yapabiliyor? Palikarya (Yunanistan) hırsızı, arsızı ve edepsizi tarafından; Alenen gasp, irtikap ve işgal edilen “Egedeki Türk adaları” rezaleti, gaflet, dalâlet ve hıyanetine “korkaklıktan mı” göz yumuluyor?.. Yoksa neden’... 
3. TÜİK tarafından belirlenen resmi enflâsyon oranına rağmen; Neden, niçin?, hangi hak, etik ve hukukla; Başta Benzin, Mazot, Doğalgaz, Elektrik, Telefon, Et, Ekmek, Süt ve Su olmak üzere; Temel tüketim, hayati hizmet ve zorunlu gıda ürünlerine yıllık enflâsyonu üçe, beşe katlayan; İnsan Hakları, Adalet, Hukuk, Yasa ve ahlâk ihlâl edilerek zam yapılabiliyor? Bu apaçık bir zulüm, hak ve halk düşmanlığı, İnsanlık davası ve İslâm’a muhalefet değil mi? 
4. Yaklaşık 50 yıldır Millet ve Devlet olarak maruz kalınan haksızlık, hukuksuzluk ve insanlık dışı dayatmalara, hakaretlere rağmen, ısrarla AB kapılarında pineklemenin; Sürekli taviz vermenin, cehalette direnmenin sebebi nedir?
5. Öncelikle Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarını ıslah edip; Demokrasi, İnsan hakları, adalet, ahlâk ve hukuk dışı: Ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyazlar ile Memurin Muhakemat Kanunu’nu, sadece ve yalnızca kürsü masuniyeti hariç olmak üzere kaldırmak varken; İrtica, demokrasi düşmanlığı, gericilik ve yobazlıkta direnmek neden?...  
6. Mutlak bir harici zorlama, ısmarlama ve dayatma olmasına; Neticede ülke, millet ve devletimize ‘telâfisi gayri kabil’ büyük zararlar vereceği bilinmesine rağmen; Yeni ve (sözde) sivil anayasa saçmalığında inat etmenin sebebi, hikmeti ne?..   

8 Aralık 2012 Cumartesi

TERÖRÜN UNSURU ASLİSİ MASONLUKTUR

TERÖRÜN UNSURU ASLİSİ
MASONLUKTUR
Mustafa Nevruz SINACI
Aylar önce, (bize göre) çok ilginç ve enteresan bir gerçeği açıklamıştım.
                  “Çepeçevre terör örgütleri ile sarılı ve adeta abluka altındaki İsrail’in, devlet sınırları içinde asla ve kesinlikle terör, tedhiş, anarşist veya potansiyel bir yıkıcı unsurun esamesi bile yok! Resmi himaye görmeden hiç kimsenin İsrail’de barınması imkânsızdır. Çünkü onlarda, hakiki bir hükümet hükümfermadır. Kara, deniz, hava ve yeraltı dâhil devlet’in sınırlarından “izinsiz” giren her canlı İsrail’de 3, Bulgaristan ‘da 5, Amerika’da 10, Almanya, İngiltere ve Yunanistan’da 15 dakika içinde belirlenir. İsrail’de 5, diğerlerinde genellikle 10 ilâ 15 dakika içinde ‘mütecaviz’ infaz edilir yahut takibe alınarak “mutlaka” yasal gereği yapılır.      
Oysa bu memleket “sınırları içinde” anarşi, terör ve tedhiş cirit atıyor…
Hattâ, çarşı-pazar, mektep, medrese, meclis dâhil hayatın her alanında..
Peki bizde hükümet, asker, polis, hâkim, savcı yok mu?..
Varsa eğer, bu suç unsurlarının tabandan tavana (meclis) kadar işi ne?
ARTIK İYİCE GÖRÜLDÜ VE BİLİNDİ Kİ!..
Ülkemizin başına belâ olan ve 1963’den günümüze yaklaşık iki trilyon dolar israfa yol açan anarşi, terör ve tedhiş yapay, TC’nin bütünlüğüne yönelik ve güdümlü olup; Hiçbir doğal temel, tarihi emel, haklı neden ve makul amacı yoktur. Bu kiralık katil, kader kurbanı ve cahil terörist hainlerin varlık nedeni: harici düşmanlar adına casusluk, asimetrik savaş, haydutluk ve adına taşeronluk ettikleri hükümetlerle; İllegal ortak sıfatıyla hırsızlık, yolsuzluk ve kaçakçılık yapmaktır. İhanet şebekesinin iştirak, işbirliği, yardım ve yataklık ilişkisi içinde olduğu dâhili bedhah, uzantı ve bağlantıları, genellikle şaibeli hükümetleri kullanarak kamu’da yuvalanmış dönme, devşirme, sabıkalı cani, yasaklı, kısıtlı ve “vatana ihanet yolunda, her türlü kullanıma açık” kriptolardan müteşekkildir... (Bunlar, zahirde “iyi insan, iyi vatandaş” rolünü usta’lıkla beceren, cihanşümul Yahudi tarikatı mason biraderlerin oligarklarında müstahdem, muhterem üstatlar ve baronlardan emir alırlar…)       
Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kesinlikle bir etnik sorunu yoktur!..
50 yıldır yaşanan anarşi, terör ve tedhişin nedeni de; Etnik veya ideolojik değildir.
Sorun kronikleşmiş rüşvet-iltimas, soygun-vurgun, yalan-talan, nitelikli dolandırıcılık, sahtekârlık, siyaset simsarlığı-din tüccarlığı; Hileyle kamu gücünü kullanarak zimmet, irtikap, gasp, kundakçılık, kalpazanlık, kaçakçılık, kapkaççılık, üçkâğıtçılık, kayıt ve kapsam dışılık, suiistimal, kadın ve uyuşturucu ticareti ile dış düşman (harici bedhah) hesabına (para karşılığı) yıkıcı faaliyetler organize eden suç örgütlerinin varlığıdır. Başta Cumhuriyet (!?) Savcıları olmak üzere; Hâkim-Yargıç, asker ve polis şeflerinin gaflet ve dalâleti ile aciz hükümetlerin zaaf, illegal ortaklık, gizli işbirliği ve/veya duyarsızlığı yüzünden çetelerin ‘yardım ve yataklık unsurları’ devlet içinde odaklanır; Hattâ bir parti alıp, parlamentoya bile duhul edebilirler!.. 
Şu aşamada “dokunulmazlık” tartışmalarının odağına oturtulan da onlar değil mi? 
Sorumlular: Yukarda açıklanan lâğım çukuru ve bataklığı azimle kurutmak; Milletin can, mal ve Şehitlerin kanından beslenen sülük, sivrisinek, yarasa, yılan, çıyandan mürekkep mazarratla mücadele yerine, müzakereyi tercih eden bedhah işbirlikçilerdir.. 
Bunu çok iyi bilen, fakat kötülerin adeta bir yasal koruma, imtiyaz ve dokunulmazlık zırhı altına alındığını hayret ve dehşetle gören halk; Derin hiddet, vicdani isyan ve tepkisini; Kinayeten “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” cümlesi veya şu dizelerle dile getirir:      
“Küfür edenler kâfir,
Yalan söyleyen yılan...
Kesinlikle domuzdur,
Kamu malını çalan...”
Özellikle bizim (İmparatorluk bakiyesi) memleketimizde, dâhili ve harici bedhahların kahir ekseriyeti, apaçık bir Yahudi tarikatı olan masonlar ve uzantıları ile Hıristiyanlık kisvesi altında faaliyet gösteren Papalık etki ajanı misyoner veya dönme-devşirme, yani dış (düşman) kaynaklı olup;
1. Bilumum anarşi, terör tedhiş; İlâh ve silâh ticareti, gasp ve kundakçılık;
2. Rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, hortumculuk;
3. Din tüccarlığı, siyaset simsarlığı, suiistimal ve tümüyle istismar olayları;
        4. Adalet cihazı, emniyet ve güvenlik alanında zaaf, rüşvet, iltimas ve suiistimal…
        Kamu ve halka karşı cürüm/suç teşkil eden bu “terör” fiili faillerinin tamamı yukarıda açıklanan uluslar arası organize suç örgütlerinin uzantısı; Yani ülkemizde vaki anarşi, terör ve tedhiş odaklarının unsuru aslisi (bir Yahudi tarikatı olan) mason bağlantılıdır.
        Dünyanın adalet, barış ve huzur iklimi Osmanlı’nın, 220 yıllık tefessüh sürecinde ve şu kısacık (80 yıllık) Antiemperyalist Cumhuriyet tarihinde bunu görmek mümkündür.
        Ortak sebep: Anti Emperyalist; Yani, hırsızlık, yolsuzluk, sömürü, soygun, istismar ve suiistimale karşı olmak, karşı çıkmak ve karşı koymak; İnsan hakları, adalet ahlâkı, evrensel hukuk, hakkaniyet, dürüstlük ve “medeni siyasetten” yana olmaktır..
        ÖRNEKLEMEK GEREKİRSE!..
        Başta Güneydoğu olmak üzere ülkemizde arama yapan en büyük iki petrol şirketinden biri Mobil, öbürü Shell’dir..Shell Hollanda-İngiliz ortaklığı etiketi taşır. Royal - Dutek Shell'e bağlı. Sahibi Markus Samuel isimli bir Yahudi. Mobil, bir Yahudi trilyoner olan Rockfeller'e ait. Mobil Türkiye’ye 1956’da geldi..1968’e kadar Necdet Egeran şirketin Genel Müdürlük görevinde bulundu. Egeran 1954'te yabancıların Türkiye'de petrol aramasına izin veren Petrol Kanunu'nun kabul edilmesinde en büyük çabayı sarf edenlerden biri. Aynı zamanda MTA ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'nün kurucularından. 1956’da emekli olur ve Mobil'in başına geçer. Söylentilere göre, Mobil’in petrol bulduğu kuyuları betonla kapatan da odur…
Dönemin Etibank Genel Müdürü Burhan Ulutan o tarihlerde çalkalanan rivayetleri doğrular. Konuyla ilgili yaptığı açıklamada: “1965’lerin başında Mobil Oil’in Genel Müdürü Necdet Egeran, bu arada petrol buluna kuyuları kapattırmış..”N. Egeran hakkında Türkiye masonlarının yayın organı “Şakül Gibi” isimli dergi şu bilgileri vermektedir:
“Enver Necdet Egeran: 24 Ekim tarihinde Doğuş Locasında tekris edildi. (42 yaşında)  Mayıs 1950'de Kalfa, Ekim 1950'de Üstat oldu. Bilgi Locası'nın 25 kurucu üyesinden biridir. 1955’de Üstad-ı Muhterem oldu..1958'de Türkiye Büyük Locası'na Genel Sekreter seçildi ve İskoçya Büyük Locasına Fahri Büyük  2. Nazırı unvanı aldı 1964’de 1. Büyük Loca temsilcisi sıfatıyla New York Büyük Locası toplantısına davet edildi. 2 Mayıs 1965'te Pek Sayın Üstat seçildi. 58 yaşında 16. Masonik yılında Türk masonluğunun en genç Büyük Üstadı oldu”
Görüldüğü gibi Necdet Egeran Amerika'dan ısmarlama gelen Cevat Eyüp Taşman gibi yabancı petrol şirketlerin türlü entrikalar çevirdiği bir dönemde en aktif Türkiye masonu olma özelliği taşır. Aynı tarihlerde petrol çıkan kuyuları betonlayan Mobil'in Genel Müdürlüğü çok ilginç bir raslantı olsa gerek!.. Nitekim Türkiye'nin yıllardır petrol yönünden dışarıya bağımlı kalması belki de Ortadoğu'nun sayılı petrol üreticisi ülkelerinden biri olma şansını kaybetmesi ile Türkiye’deki masonik Siyonizm davasına büyük katkılarda bulunmuş ve neticede hipnozlu milletvekillerinin uyuduğu bir anda yeni petrol yasası parlamentodan geçmiştir.
Uzunca bir dönem Türkiye’nin petrol arama, üretim ve rezervlerini kontrol edenlerin neredeyse tamamı masondur. Bunun bir tesadüf olduğu kesinlikle düşünülemez. 
''En Zengin Petrol Yatakları Türkiye Kürdistanı'nda''
Türkiye sınırlan içindeki petrole ilişkin oyunların yoğunluğu çoğunlukla kamuoyunda "Türkiye'de petrol var ama ortaya çıkarılmıyor" tartışmalarına yol açmakta. Yıllardan beri bu konuda medya kuruluşlarında birçok haber dönem dönem yer alır. Ne hikmetse bulunan petrol sahalarını hiçbir gazeteci veya medya kurumu yerinde görmez, tespit etmez veya edemez. Bu konuyu ciddiyetle ele alan hiçbir haber programı veya gündem haber bulamazsınız. Teşebbüs eden birçok gazeteci de işinden eder; Yapacağınız çalışmayı hem kursağınıza gömerler, hem de yayınlayacak yer bulamazsınız. Diğer taraftan Türk halkı bu iri gazete ve televizyonlarda yayınlanan magazin programlarına ilgisini günbegün gösterirken, niye kendilerine bu tarz konuların işlendiği programların gösterilmediğini bir türlü sorgulamaz!..
Meselâ, 27 Şubat 1992 tarihli Güneş Gazetesi'nin birinci sayfasında yayımlanan hayli ilginç rapora bakalım. "En verimli yatakların 'Türkiye Kürdistanı'nda olduğunu ileri sürdüler. ''Amerikalı Ceyarlar Güneydoğu'da" başlıklı haberde bakın hangi cümleler yer alıyor:
GD Anadolu ile Bitlis, Van, Adıyaman, Tunceli illerini "Türkiye Kürdistanı" olarak değerlendiren bir ABD şirketi, ülkemizin yeraltı zenginlikleri konusunda ilginç iddialarda bulundu. Amerikalı petrol şirketi RETOG, Türkiye, Suriye, Irak sınır bölgesinin petrol ve gaz rezervlerinin raporunu yayınladı. Rezerv açısından çok zengin olduğu bildirilen bu bölge, söz konusu raporda Kürdistan (!) olarak nitelendirildi.
Adresi "14900 Landmark Blyd. Sütte 370 Dallas, Texas 75240 USA olan Retog şirketi tarafından hazırlanıp satışa sunulan raporda, Türkiye'nin çok şaşırtıcı bir coğrafî konuma sahip olduğu kaydedildi. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin, Ortadoğu petrol bölgelerinin kuzey uzantısı olduğu belirtilen raporda, şu anki faal petrol sahalarının az miktarda petrol rezervlerine sahip olduğu vurgulandı. Raporda öne sürülen görüşlerin aşırı derece detaylı olması dikkat çekti. Dört ciltten oluşan rapor, bölgedeki 517 petrol kuyusuna ait tüm kayıtları kapsıyor. Ayrıca bölgenin tüm jeokimya, termal özellikleri ve tarımsal etkinliklerini gösteren haritalar da raporda bulunuyor. Rapor yalnızca Ortadoğu'nun Güney bölgelerinin petrol bakımından zengin olduğu görüşünün aksine, içinde Türkiye'nin Güneydoğu bölgesi topraklarının da bulunduğu kuzey bölgelerinin petrol yönünden zengin olduğu belirtildi. Ayrıca bu bölgede daha önce ayrıntılı bir araştırma yapılmadığı kaydedildi.
45 bin dolar fiyatla satışa çıkarılan raporda, Türkiye Kürdistanı olarak tanımlanan yöredeki, işlenmeyen petrol sahalarının rezervlerinin büyüklüğü övülüyor. Bakir bölge olarak adlandırılan işlenmeyen sahaların Irak ve Türkiye'de işlenen petrol sahalarından daha verimli olduğu iddia ediliyor. “Retog şirketinin petrol araştırma fırsatları, Türkiye Kürdistan” adlı raporunda, 500 bin ölçekli harita, kuyular, büyük petrol ve gaz sahaları, 52 ayrıntılı kuyu jurnali, 517 kuyu bilgi kayıtlan, yerüstü coğrafî bilgiler, Bouger yerçekimi bilgileri, Türkiye-Suriye ve Irak'ın sismik derinlik haritaları ile bu ülkelerde çalışan petrol sahalarının ayrıntılı haritaları bulunuyor. Raporda ayrıca Türkiye'nin siyasî yapısıyla bunun komşu ülkeleriyle mukayeseleri de bütün ayrıntılarıyla açıklanıyor ve anlatılıyor." 
Yıl 1992: "Türkiye Kürdistan"ı Dillerde 
Retog şirketinin vermiş olduğu önemli bilgilerin yanında özellikle bu raporda yer alan Türkiye Kürdistanı cümlesine dikkat çekmek gerek. İsrail Siyonizminin ABD'ye ihale ettiği Irak işgali sonucu menfur niyet her geçen gün gerçekleşmek üzere. Oysa 1990 yılında çıkan Masonluk ve Kapitalizm adlı eserin "özel bölümünde" bu konuya dikkat çekilmiş, "Yukarıda bahse konu zengin petrol yatakları ile dev GAP projesinin yer aldığı topraklarda kurulacak bir Kürt devleti, İsrail için yutulacak lokma değildir. Bu devletin zayıf, askerî güçten yoksun, ekonomik açıdan himayeye muhtaç bir devlet olacağını tahmin etmek hiç de güç değil.
Zira İsrail için, bu Kürt devletini kontrol ve himayesine almak gayet kolay olacaktır.
Kürdistan'ın bir İsrail eyaleti olmasıyla gelişecek bu aşama, İsrail'in G.D. Anadolu sınırlan içine alıp vaat edilmiş topraklara kavuşmasıyla sona erecektir. Rapor, şöyle devam ediyor; "Olay bu yönden değerlendirilince, Time Dergisi'nde çizilen Kürdistan haritasının G.D. Anadolu'nun uzaydan çekilen petrol haritasıyla üst üste çakışmasının bir tesadüf eseri olmadığı açıkça anlaşılır. Dergide yayınlanan Kürdistan haritasının sınırları Gaziantep'ten başlar. K.Irak'tan Halepçe'ye kadar uzanır. Türkiye'nin zengin petrol yatakları Diyarbakır, Adıyaman, Nusaybin ve Batman arasında tüm G.D. Anadolu Bölgesi'ni içeren bir yayçizer."
Diğer taraftan uzaydan çekilen petrol yataklarının haritası üzerine Kürt sorununu bahane ederek ABD'nin bölgeye yerleşmesi de çok dikkat çekici bir olay. Körfez krizi ve şimdi de Irak savaşı derken bölgede "insanî yardım ve güvenlik kampları" adı altında büyük bir oyun oynanıyor. Şu hale nazaran, Türkiye’nin masonluk tarihini hatırlamakta yarar var:
Türkiye’de Masonluk Tarihi:
Her ne kadar Türkiye´de Masonluğun ve ilk Masonların 1720´li yıllardan bu yana var olduğu bilinse de, dış obediyanslara bağlı, Osmanlı topraklarındaki yabancıların etkinliğinde sürdürülen bu çalışmalar, 18. yy ortalarından itibaren Türkleri de içine almaya başlamıştır. Bilinen ve kayıtları günümüze ulaşan ilk Türk Masonlar, bu yy’ın ortalarında topluluğa kabul edilmiş olan İbrahim Müteferrika ve Yirmisekiz Çelebizade Sait Çelebi´dir. 1861 yılına kadar, İngiltere, Fransa ve İtalya milli obediyanslarına bağlı localarda çalışmalarını sürdüren Türk Masonluğu, bu yıl içerisinde Mısır asıllı Osmanlı Prensi Abdülhalim Paşa´nın önderliğinde Osmanlı Yüksek Şurası, o zamanki ismi ile Makbul İskoç Riti Şura-ı Ali-i Osmani´yi kurar.
Bu cemiyeti ilk tanıyan dış obediyans ise 1869 yılında ABD Güney Jüridiksiyonu olur. Böylece Milli bir hüviyet kazanmış olan Türk Masonluğu, dış obediyanslarca da tanınmaya başlamış ve ABD´yi diğer bazı obediyanslar takip etmiştir. Osmanlı Yüksek Şurası´nın yanı sıra yabancı obediyanslara bağlı olarak Osmanlı Dünya düzenli Masonluğunu temsil eden, ve bir yerde Hür Masonluğu (Fikri Masonluk, Spekülatif Masonluk) babası sayılan İngiltere Birleşik Büyük Locası´nın Türkiye Büyük Locası´nı kabul etmesi ise ancak 1970 yılında, 1909 yılında Mısır´da kurulmuş bulunan ve Resne Locası´nın düzenli köklerine bağlanarak gerçekleşir. Ondan önce İskoçya Büyük Locası tarafından 1965 yılında, aynı gerekçe ile kabul edilerek konsekre edilen Türkiye Büyük Locası bu yıldan itibaren dünya düzenli Masonluğunca kabul edilerek ritüelleri, kıyafetleri, mabetleri geleneksel Masonluğa göre yeniden tanzim edilerek muntazam bir hal alır ve bu düzenli Büyük Locaya Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası adı verilerek kuruluş tarihi 1909 olarak tasdik edilir. 
Türkiye´de Masonlar
Bugün, İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Eskişehir, Denizli, Bodrum, Marmaris, Kuşadası, Antalya, Çeşme, Fethiye´de 200´ün üzerinde Locasında çalışan 14.000 üyesi ile Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, Türk Masonluğunun dünyadaki temsilcisidir. Yıllık %3 üye artışı ile de dünyanın en hızlı büyüme oranına sahip obediyanslarından biridir.  21 yaşını doldurmamış, hür ve erkek olmayanlar aralarına kabul edilmezler. Bu niteliklerden herhangi birisini kaybeden üye, üyelikten çıkartılır.
Her yıl bir kere yapılan beyaz gecelerde Mason eşleri, kızları, anneleri ve kızkardeşleri Mabetlere alınır ve onlara Masonik hikayeler anlatılır. Türkiye Büyük Locası´nın üyeliğe giriş yaş ortalaması 40 civarındadır. Masonluğa kabul edilen ve düzenli bir Locada usülüne uygun  yapılan düzenli bir tören ile üyeliğe kabul edilen üye Çırak ünvanını kazanır. Kabul töreninin ardından en az 12 ay geçmeden Kalfalığa yükselinmez. Bu 12 ay içerisinde Çırak, kendisine verilen en az üç ayrı Masonik ödevi başarıyla tamamlamalı ve Kalfalığa layık olduğunu, farklı zamanlarda verdiği bu tezler ile ispatlamalıdır. Kalfa olduktan sonra da en az 12 ay geçmeden Üstatlığa yükselinmez. Üstat olabilmek için de Çıraklık dönemindekine benzer Masonik çalışmalar, bu sefer Kalfa gözüyle yapılır ve verilen tezler sonrasında Üstat olunabilir.
GÜNEYDOĞU, AKP, PETROL VE BOP PROJESİ‏
            Erzincan’dan başlayan ve Güneydoğu'ya genişleyerek inen üçgende altın ve petrol fışkırıyor. Ama bölgede suni olarak yaratılan kronik terör güvenlik zaafı var. Güya üvenlik sağlanamadığı için doğru dürüst çalışma yapılamıyor. Sebep: Dahili ve harici bedhahların iş ve güç birliği ile hüküm süren lânetli Siyonizm, adam gibi çalışılırsa Türkiye’nin dünyanın en zengin, güçlü, kuvvetli, kudretli ve tarihte olduğu gibi adaletli ülkelerinden biri olma şansına sahip bulunduğunu biliyor ve memleketi bölmeye çalışıyor!...
            Bilinen bir hakikat bu… Hem de Abdülhamit’den beri..
            Buna rağmen AKP seyirci, muhalefet gaflet, dalalet ve hıyanet uykusunda. İşini bilen, onursuz ve sorumsuz bürokratlar elinde devlet güvenlik güçleri atıl, hükümet hantal.. Güneydoğu'da en değerli madenlerin toprağın hemen altında bulunduğu artık sır değil. Yani bu terörün altında, başka ülkelerin milyarlarca dolarlık bu servetten pay alma mücadelesi var... O nedenle anarşi, terör ve tedhiş bilerek kazınmıyor.
            SOMUT GERÇEK VE BİR KESİT…
         Diyarbakır Ergani'de Güney Kırtepe'de 7 petrol kuyusu bulundu. 1405 m. derinlikte...
Diyarbakır Ergani Karacan'da 5 kuyuda petrol bulundu, 1713 metre derinlikte...
Diyarbakır Hani'de Beyazçeşme'de bir kuyuda petrol bulundu, 1800 metrede...
Diyarbakır Taşdan köyünde 1800 metrede petrol bulundu...
Adıyaman Şambayat'ta 3 kuyuda petrol bulundu... 1584 metrede...
Diyarbakır Bismil'de Arpatepe'de 2 kuyuda bulundu petrol 2450 metrede..
Dünya petrol için 6 bin metreye inerken Güneydoğu'da son zamanlarda bulunan petrolün derinliği en fazla 2450 metre...
İşinin ehli bir madencinin söyledikleriyle birleştiğinde tablo ortaya çıkıyor. Hala bazı gerici, yobaz ve mürteci kafalar anlamıyor. Türkiye’nin bir Kürt sorununu yok. Kürt’lerin çok büyük bir bölümü aslında zengin, özgür, huzurlu, güvenli ve mutlu... Diğer bütün Müslüman veya gayrimüslim unsurlar da öyle. Tamamının siyaset, ticaret, üretim ve sanayide belirleyici unsur olma özellikleri var. Halkın içinde asla bir Türk – Kürt ayrımı söz konusu değil. Gerçek o ki; Ülkemizde herkes barış içinde, kardeşçe yaşıyor. Melânetler karışmadığı sürece insanlar hayatından memnun ve mutlu. Bazı gerici, yobaz, irtica, kiralık, aptal ve taşıma sulu kafalar şiddetten uzaklaştığında, insana insan gibi baktığında, terörü bir çözüm görmediğinde hayatın, barışın, huzur, mutluluk yolunun zenginliğe açıldığını gösteriyor...
Hala anlaşılmıyor mu acaba?..
Anarşi, terör ve tedhişin güdümlü; Güdenin mason biraderler olduğu!..
NETİCE:
Türkiye Cumhuriyeti’nin başına; Vahşi Batı’nın İznik Kongreleri ve Şark Raporu gibi; Mason ve misyoner locaları tarafından yalan-yanlış iftira ve furyalarla belâ edilen Güneydoğu (sözde Kürt) sorunu gerçekte bir petrol sorunu olup..; Siyonizm ve ABD bu petrol; Su ve sair doğal kaynaklar ile değerli madenlere el koymak için malum ve menfur eşkıyayı (taşeronları) yaşatıyor, besliyor ve OSLO'da “bedhahlarla” pazarlık masasına oturtuyor… 
***

16 Kasım 2012 Cuma

BAŞKANLIK SİSTEMİ VE DİKTATÖRLÜK İSTEMİ (I)

BAŞKANLIK SİSTEMİ
 VE DİKTATÖRLÜK İSTEMİ (I)
Mustafa Nevruz SINACI
Evrensel hukuk ve kadim hakikate meydan okumak; Binlerce yıllık gelenek ve bir töre hassasiyeti içinde, tarihten bu güne süzülüp gelen orijinal gerçeği hiçe saymak, alay ve istihza konusu yapmak, apaçık bir şımarıklıktır. Dahası bu hal, yetmezliğin çekişi, ihtirasın itişi yahut ‘ruhunu şeytana (AB-D) satmanın cinneti’ olarak tarif ve tavsif edilebilir. Bir başka deyişle bu hezeyanı ‘kifayetsiz muhteris kalkışması’ biçiminde adlandırmak da mümkündür.
Mesele: İnsan hakları, adalet ahlâkı, maşeri vicdan, demokrasi, evrensel hukuk (şerait) ve sağduyu’nun süründüğü, paspas gibi çiğnendiği bir ortamda; Başta Halife Hazreti Ömer ve Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere;. Hak yolunda millete, “adalet ve faziletle” hizmeti şiar edinmiş, cihanşümul şahsiyet, tevazu, hüküm, hikmet ve hakikat ehlini taciz ve istismar etmek hicap vericidir. Edebe aykırıdır, ayıptır. Siyasette haddini bilmek, ilim, edep ve terbiyedendir.
Lâf sahibi, hak sahibi; Lâyık, ehil ve müstahak olmak zorundadır.
Aksi takdirde alay konusu olur; Talep, talibini helâk etmekte gecikmez…  
Kaldı ki, asaleten Türk ve Müslüman ecdadımızın eseri medeni siyaset; Evrensel idare sistemleri olarak kabul edilen ‘demokratik ve lâik cumhuriyet’ yönetim sentezinin referansı, esası, iktibası ve ilham kaynağıdır. Tarih bu hakikati şamil olmakla; Rejimin adı her ne olursa olsun, neticede ülkede hakkaniyet, adalet ve hukuk hâkim değilse; Uygulama, lânetli bir sulta, kalleş despotizm ve alçak bir diktatörlükten (faşizmden) başka bir şey değildir!…
Kaldı ki, şu an için “İslâm Ülkeleri” nam devletlerin tamamı ile diğerlerinin büyük bir bölümü antidemokratik, anti lâik ve inadına despotiktir. Dolayısıyla bu derin şeamet karşısında siyaset bilimi, tarih ve sosyolojiden müteşekkil ironi, hayret ve dehşet verici bir durum arz eder. Daha açık bir ifade ile günümüz üniversitelerinin ilgili bölümleri yalancı; Medyası ikiyüzlü, alçak, uşak, yalaka ve kaypak; Politik-Acılar ise kahir ekseriyeti itibarıyla nitelikli dolandırıcı, üçkâğıtçı, düzenbaz ve sahtekârdır. Zaten aksi olsaydı, insanlık bu kadar çaresiz, huzursuz, güvensiz ve mutsuz olmazdı..   
Dolayısıyla, hakiki, halis ve samimi niyetle: Devlet idaresinde, millet iradesinin hâkim ve hükümran olması anlamına gelen Başkanlık Sistemini isteyenlerin, öncelikle buna lâyık ve müstahak olduklarını, eylemleri ile ispat edip, gözler önüne sermeleri lâzım gelir ki, inandırıcı ve güven verici olabilsinler. Bu, milletin hakkı; Talibin ahlâki, insani, vicdanî ve hukuki görevidir.
Âlimler için hüküm hikmet; Amirler için siyaset fazilet ve mutlak adalettir.
Adil olmayan amir (siyasetçi) ile namuslu ve dürüst olmayan âlim / akil adam, eğitim ve öğretim görevlisi, sorumlusu; Zalimin kapısında havlayan köpek derecesinde olup; Millete yapılan haksızlık, eziyet ve zulmün yegâne sebebidir. Halk içinde ise; Despot, cebbar, zalim, yolsuz ve yağmacıların zulmü karşısında sessiz kalan mel’un, münafık, mürai ve dilsiz şeytandır.    
Böylesine bir vebal ve derin sorumluluk, mutlaka dikkati gerektirir.
Dikkat: Adaletli, hakikatli, şefkatli, hikmetli, namuslu, dürüst ve demokrat olmayı zorunlu kılar. Aksi takdirde talibin talebi butlan, yani yok hükmünde, gayrimeşru ve menfur emellere, hırs, hased ve ihtirasa matuftur biline..
ŞU HALE NAZARAN
En azından; Daha sistem arayışına bile girmeden yargı, yasama ve yürütme arasında vaki, kuvvetler ayrılığı ilkesinin “mutlak ve mütekabil (kamusal ve toplumsal) denetleme kaydına bağlı özerklik” derecesi, düzey ve olgunluğuna erişmiş olması şarttır. Bunun yanı sıra: Siyaset kurumlarının, bilumum rezillik, keyfiyet, vesayet, sulta ve cunta unsurlarından arındırılarak “kitle partisi” vasfını haiz kılınmaları; Bütün seçimlerin Milli Delege Sistemi muvacehesinde namuslu, dürüst, doğrudan birey ve kamu yararına hizmete odaklı, tüm aşamalarında saydam, şeffaf ve yargı teminatına dayalı olarak düzenlenmesi; Halka vekil eşhasın bilumum korunma, özel himaye, ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyazlarının ilga edilmiş olması şarttır..
Anayasa, rejim veya sistem değişikliğine vazifeli geçici meclis ve milletvekillerininse, yukarıda öngörülen usul ve esaslar dâhilinde; hiçbir yönlendirici, baskılayıcı, dayatmacı unsur bulunmaksızın seçilmiş olmaları gerekir ki, milletin itimadına lâyık, adil ve güvenilir olsunlar. 
          Bu anlamda, mevcut parlamento’da “Milletin Vekilleri” olduğunu kim iddia edebilir?..

5 Kasım 2012 Pazartesi

İleri Demokrasi Diktatörlüğü...

“İLERİ DEMOKRASİ” DİKTATÖRLÜĞÜ!..
Mustafa Nevruz SINACI
“Tevil etmeye gerek görmeden ifade ediyoruz; Türkiye’de bir Diktatör var. Türkiye’de Diktatörlük rejiminin nihai dinamikleri hayata geçirilmek isteniliyor. Diktatörlüğün tüm tezahürleri Türkiye’de yaşanıyor. Tarihte yaşanan diktatörlük süreçleri Türkiye’de yaşanıyor.
Toplum; inançlar, etnik yapılar, tarihi değerler, Cumhuriyet değerleri,  sosyal ve ekonomik gruplar üzerinden ayrıştırılıyor.  Nefret söylemi Diktatör eliyle tırmandırılıyor….
            Yaşadığımız rejimde; Siyasilerin, Muhaliflerin özel hayatları yasa dışı yollarla izleniyor, görüntüleniyor. Bu görüntüler İktidar tarafından şantaj ve tehdit aracı olarak kullanılıyor. Fail ve sorumlular bulunamıyor. Başbakan Yardımcısına suikast iddiasıyla Kozmik Odalara giriliyor. Devletin stratejik sırları deşifre ediliyor.  Ancak suikastın sorumluları bir türlü bulunamıyor. Kamuoyu gelişmelerden her nedense bilgilendirilmiyor.
Gizli sürdürülen adli soruşturmalar Hükümet’in gayri resmi organı niteliğindeki basın organlarına Kolluk tarafından servis ediliyor, Şüpheliler itibarsızlaştırılıyor, infaz ediliyor; ancak servisi yapan mekanizmalar tespit edilemiyor.
            ÖSYM odaklı; KPSS, Yargıçlık Sınavları, TUS, Komiser Yardımcılığı Sınav Soruları servis ediliyor, ancak failler bir türlü ortaya çıkarılamıyor. Yargı da karartma ortamına iştirak ediyor; Konya’da kömür ve gıda yardımlarının dağıtıldığı bilgileri içeren Sosyal Yardımlaşma Vakfı Defteri kayboluyor, failler her nasılsa tespit edilemiyor, Savcılıklar takipsizlik kararı veriyor. Enerji Bakanlığı bağlantılı olarak 1 Milyar Dolar seviyesinde kömür yolsuzluğu yapıldığına dair Hazine Raporları esas alınarak Savcılığa suç duyurusu yapılıyor. Savcılıkta dosya 3 yıldır sümenaltı ediliyor faillere ulaşılmıyor. Gece yarısı Torba Kanun uygulamasıyla bu yolsuzluğun araştırılması engelleniyor. İktidara mensup Milletvekillerinin yolsuzluk fezlekeleri kayboluyor, ortadan kaldırılıyor, bu işlemleri yapan Savcı bir türlü bulunamıyor.
Basın üzerinde oto sansür kurumsal hale geliyor, oto sansürün yeni yöntemleri gelişiyor, muhalif gazetecilerin karşısına Hükümet Komiseri niteliğinde zaptiyeler yerleştiriliyor. Muhalif olmanın sembolü karikatür sanatı, İktidar sözcülüğünün temsilciliğine dönüşüyor… Karikatür sanatı nitelik değiştiriyor.
Bu rejimde: Uludere faciasının, Suriye’de düşen uçağın, 29 Ekim kutlamalarına ilişkin istihbaratın nereden geldiği bir türlü öğrenilemiyor. Devlet eliyle karartma uygulanıyor. Deniz Yıldırım ismindeki bir Gazeteci hakkında Yargıç ve Savcı dışında birileri “tutukluluğun devamına” şeklinde yazılı not düşüyor, Deniz Yıldırım tahliye edilmiyor. Bu notu düşen, bu kararı veren illegal merci bir türlü ortaya çıkartılamıyor. Bir milletvekili veya bakan hakkında 2004 yılında İsviçre’den valiz dolusu döviz getirdiği iddiaları basında yer alıyor, ancak olay tahkik edilemiyor. Yazıdaki iddialar tekzip dahi edilemiyor…
            Bu rejimde; Başbakan hakkında İsviçre’de 8 ayrı banka hesabının olduğu iddiaları dile getiriliyor. Ancak, Başbakan ilgili ülkeden aksine bir belge alma girişiminde bulunmuyor. Kamuoyu da bunları konuşamıyor, konuşamaz hale geliyor. Suudi Arabistan Kralının, Başbakan ve Cumhurbaşkanına verdiği hediyelerin tutarı ve akıbeti bir türlü öğrenilemiyor.
Bu rejimde; Yargı’da Hakkı Manav’lar yaratılıyor. Mahrumiyet bölgelerinde 1 ay görev yapan Savcı’lar, Yargıç’lar Adalet Bakanlığı bünyesine alınıyor. Şehit düşen Doğu Beyazıt ve Ovacık Savcı’larına Koruma verilmiyor. Hükümet ile yakın ilişkileri olduğu bilinen Danıştay başkanı, suç örgütü üyeleri ile 3 kez ve ayrıca özel araçta görüntüleniyor. Ancak, hakkında yargı prosedürleri işletilmiyor ve Danıştay kurum olarak zan altında bırakılıyor. Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın emek ve tasarrufları üzerinden yolsuzluk yapan Deniz Feneri sanıkları Hükümet eliyle korunuyor. Alman Yargı Organlarının tespit ve hükümlerine göre “100 Yılın Soygunu Olan” bu yolsuzluğu soruşturan Savcı’lar görevden alınabiliyor. Yolsuzluk yapanları korumak için Hükümet Üyeleri’nin “Köstebeklik” yaptığını gösteren bulgular ortaya çıkıyor. Adalet ve İçişleri Bakanı soruşturmaya müdahale ediyor, delilleri karartıyor…” ./.. devamı var: (Yorumsuz Olması Gerekti) !…
YORUMSUZ OLMASI GEREKTİ!...
Mustafa Nevruz SINACI
“Bu rejimde ‘Ağaoğulları’ yaratılıyor. Ağaoğulları kavramını, Kamu yönetimindeki hukuksuzluk ve haksızlıkları ifade anlamında kullanıyoruz. Bu yolla Kamu alanları, orman alanları talan ediliyor. Ancak, unutulmamalıdır ki, Ağaoğulları sonuçta Diktatör’lerin elinde patlar, toplum ağır bedeller öder. Diktatör, açlık grevinin 50. Gününde olan insanları taciz ediyor, buna tenezzül; İnsaf ve vicdanla bağdaşmayacak şekilde ölüm sınırındaki insanları rencide ediyor. Diktatör, ülkenin Cumhurbaşkanı’nı hedef alarak , “Benim Valim’e nasıl talimat verirsin….” diyerek aslında faşizan zihniyetini itiraf ediyor. “Ben Devletim” diyor. Demokrasiden, insan haklarından, Devletin sorumluluğundan nasibini almadığını bir anlamda itiraf ediyor, tescil ettiriyor. Vali’nin, Cumhurbaşkanını ve Devleti temsilen görev yaptığını kabullenemiyor. Devletin Vali’lerini, Parti’nin Vali’leri ve kendisinin çalışanı zannediyor.
İşte bu ülkede faşizan süreç yaşanırken, Siyasi İktidar bir taraftan da,  Darbeleri Araştırma Komisyonu adı altında “Sanal bir gösteriyi” sergiliyor. Bu gerçekler daha da çoğaltılabilir. Bir belgenin İngilizce fotokopisini ilişikte sunuyorum. Tercümesini yaptırdık. ABD Ankara Büyükelçiliğinin düzenlemiş olduğu 24 Kasım 2008 tarihli bu belgeye göre;
Türkiye Cumhuriyeti Emniyet Genel Müdürlüğü, Silivri ve bağlı davalarla ilgili olarak ABD Elçiliğine raporlama yapıyor, brifingler veriyor. Yaptıkları açıklama ve değerlendirmelerde, soruşturma ve yargılamalar sonucunda, şüphelilerin mahkûmiyetinden emin olduklarını dile getiriyor, ayrıntıları anlatıyorlar. Emniyet birimleri yargılama yapıyor, hüküm kuruyorlar…
            Mezkûr belgeye göre; Başbakan’ın, Silivri soruşturması ve bağlı dosyalarla ilgili olarak davayı yürütenlerle haftalık toplantılar yaptığı ifade ve tespit ediliyor. Ortaya çıkan tablonun özeti şudur: Başbakan, Silivri ve bağlı olaylarla ilgili soruşturma dosyalarının doğrudan içindedir. Kolluk gücü, Siyasi iktidarın emir ve talimatları doğrultusunda görev yapmakta; Bu çalışmalarda, ABD mercilerinin izni ve icazeti alınmakta, bilgilendirmeler yapılmaktadır. Bu tablo, aslında şaşılacak ya da yadırganacak bir tablo değildir. AKP’nin Türkiye’yi getirdiği dramatik ve kaçınılmaz sonuçtur. Esasen; bir ülkede Diktatörlük varsa, Diktatörlük rejimi kurumsal hale gelmiş ise, Diktatör kaçınılmaz olarak yurt dışı dinamiklerle ilişkiye girer. Bu ilişki türü ve niteliği konjonktüre göre, Okyanus ötesi de, berisi de olabilir.
            Bir ülke; siyasi ve ekonomik anlamda nasıl sömürgeleştirilir, nasıl ayrıştırılır?
Bu tarihi süreçten söz ediyoruz. Bu süreç öyle bir süreçtir ki, sürecin sonunda; Yargı mekanizmaları kritik davalarda delilleri araştıramazlar, delillerden korkar hale gelirler. Zira deliller araştırıldığında Yargı mekanizmasının illegal yapılanma içinde olduğu ortaya çıkar. Türkiye’de Mahkemeler, gerçeklerin ortaya çıkmasından korkmaktadır. Bunun en bariz ve acımasız örneği Balyoz Yargılamasında ortaya çıkmıştır. Böyle bir tabloda, adalet, hukuk ve toplumsal barışın tesisinden söz edilemez. Böyle bir sürecin devamında kaçınılmaz olarak intikam ve husumet tohumları yeşerecektir. Bir toplum işte böyle ayrışır, böyle ayrıştırılır.
Değerli Basın Mensupları;
Diktatör’ler; kişisel ve siyasi hırsları uğruna ve ayrıca Devlet yönetiminde yaratmış oldukları yolsuzlukları ve hukuksuzlukları kamufle etmek amacıyla, İç ve Dış Savaş dahil, Türkiye’yi her maceraya sürüklemekten kaçınmayacaklardır. Bu kaygımızı halkımızın dikkat, takdir ve sorumluluğuna tevdi ediyoruz.
Narsist bir özgüvenin; Kifayetsiz ve muhteris bir yönetim anlayışının;
Marazileşen bir kibrin yol açtığı ve açacağı kabirlerden söz ediyoruz…
Elbette umudumuzu ve kararlılığımızı kaybetmiyoruz; Halkımız 29 Ekim tarihinde Cumhuriyet’in kurulduğu Ulus Meydanından haykırmış, bu oyuna izin vermeyeceğini, demokratik yollardan hesabını soracağını, dile getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşları arasında “Ötekiyi” yaratmadan hep birlikte Haramilerin Saltanatına son verecek, yeniden Bağımsız Türkiye’yi inşa edeceğiz…” (Atilla Kart, Konya Milletvekili, 02.11.2012 tarihli Ankara Basın Toplantısı; Tam metin..) 
Şimdi buyrun, “YORUM” Sizin!..