2 Nisan 2015 Perşembe

RTE’ye büyük ayıp ve AKP’nin yüzkarası; (Cumhur Başkanına örtülü ödenek) Mustafa Nevruz SINACI

RTE’YE BÜYÜK AYIP VE
AKP’NİN YÜZKARASI
Mustafa Nevruz SINACI
             Mart ayının son Cuma’sı, bütün hüküm ve ilkeleri ile yürürlükte olması gereken ve bu ‘yürürlük’ şartından bilumum muhalefet partilerinin müteselsilen sorumlu ve yükümlü olduğu 1982 Anayasasına büyük bir darbe vuruldu. Elektronik, yazılı ve görsel medya’ya “Meclis'te son dakika” anonsu ile düşen habere göre: “Cumhurbaşkanına da örtülü ödenek getirildi!..”
            Şüphesiz bu, vahim bir hukuk skandalıdır. Hadisenin gazeteci, yazar - çizer takımınca algılanıp, akıl-ahlâk, adalet ve hukuk bağlamında işlenip, kamuoyunun aydınlatılabileceği 30 Mart Pazartesi günü, akla hayale gelmeyecek şeamette olaylar yaşandı. Van hariç olmak üzere bütün Türkiye’de elektrikler kesildi. İnternet bitti, iletişim kapandı, çoğu cep ve ev telefonları stop etti, işlemedi. İstanbul Çağlayan Adalet Sarayında Savcı Mehmet Selim Kiraz, iki terörist tarafından rehin alındı. Akabinde balyoz davası beraatle sonuçlandı. 236 kişi için “sanıkların yüklenen suçları işledikleri sabit olmadığından" serbest bırakılmalarına karar veren mahkeme; buna ilâveten “dijital delillerde sahtecilik iddiasına ilişkin ‘suç duyurusunda’ bulunulmasını” istedi. İşte günün ve hattâ son on yılın en önemli vakıası bu idi. Esas bu nedenle iletişim, ilân ve duyuru vasıtaları maskelendi, karartıldı, perdelendi. Dolayısıyla “örtülü ödenek” şaibesi de karambole getirilerek unutturulmak istendi.      
            Hani şu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hesabı bir tek Şehit Başvekil Adnan Menderes tarafından verilen; 1960 paçavrası ile büsbütün örtülerek gizlenen (sözde Baş Bakanların iffet, namus ve faziletlerine emanet) saklı, şaibeli, haram ve menfur para! (Bu doğru bir tanım. Zira vergi mükellefi, devletin ve yetim hakkının sahibi halkın; Bilgi, rıza ve muvafakati haricinde sarf edilen her kuruş, harcayana haram, harcatana günah, suç, boynuna borç, vebal ve hesabını mutlaka vermek zorunda olduğu hukuki, ahlâki ve vicdani bir mükellefiyettir.)    
            Gerçekte belirli makam ve memuriyetler için iyi niyetle tahsis edilen örtülü tahsisatın (tahsisat-ı mesture’nin) asıl amacı: “Sadece, makamla mükellef memurun maddi imkân ve ödeme gücünü aşan” ağırlama yani temsil giderlerini temin-yerine göre ‘kimsesizlerin kimsesi sıfatıyla’ olağanüstü mağduriyetleri karşılamaya yöneliktir. Yalnız Türkiye de değil despotluk ve diktatörlükle malûl olmayan bütün medeni ülkelerde durum böyledir. Kaldı ki “özel temsil ve hatıra binaen yapılan ağırlamalar dışında” bütün resmikabul masrafları resmi ödenekler çerçevesinde yapılır. TC Anayasası ve kanunun öngördüğü usul ve esas da budur.
            Hali hazır yürürlükteki ‘Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 24. maddesinde ‘örtülü ödenek’ Anayasa'nın 104. maddesinde ise ayrıntılı olarak Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri tanımlanmıştır. Buna göre: 104. madde değiştirilmeden, ‘yasa’ ile Cumhurbaşkanının yürütme yetkilerini genişletmek mümkün değildir. Dolayısıyla uygulanması halinde, anayasa değiştirilmiş gibi gözükecek olan bu yasa; Başta Anayasa olmak üzere adalet, hukuk, gelenek ve ahlâka aykırıdır. Şu haliyle şaibe, hukuku dolanma ve apaçık bir sahtekârlık sayılır.
            Zira Anayasa ile sorumsuz Cumhurbaşkanına verilmemiş bir görev veya yetki yasa ile hiçbir şekil ve surette verilemez. Yürütme / icra organı, hak, yetki ve görevini Cumhurbaşkanı ile paylaşamaz!.. Kaldın ki “Örtülü ödenek”, özellik arz eden, yüksek nitelikli güvenlik sahası ve konularında harcanacak paradır. “Kapalı istihbarat” ve “kapalı savunma” hizmetleri olarak tanımlanan bu konular, devletin milli güvenliğini ilgilendirir.
            Hal bu ki; Yürütmeye ait olan “örtülü ödenek” kullanma yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesi, fiilen, cebren ve hileyle “Başkanlık Sistemi”ne geçildiğini gösterir. Mevcut hukuk düzeni ve ceza mevzuatına göre bu, ağır bir Anayasayı ihlâl ve anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs suçudur. Şu hale nazaran mevcut Cumhurbaşkanı, Anayasa’da belirlenmiş görev ve yetkilerinin dışına çıkamaz. Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri Anayasa ile belirlenmiştir. Belirlenen yetkilerin tamamı açık, net, kati surette gizliliği gerektirmeyen saydamlıkta olup; Zaten Cumhurbaşkanlığı makamı ile örtülü, saklı, gizli-kapaklı işler bağdaşmaz. Kaldı ki, bu görevler arasında “örtülü ödenek” kullanmayı gerektirecek bir yükümlülük bulunmamaktadır.
            Böyle bir icabın hâsıl olması halinde, gereğinin Başbakanlığa sevki kabildir.
            GİZLİLİK MELÂNETTİR
Ama bütün bu tuhaf, akıl-mantık, hukuk ve ahlâk dışı işler, bizdeki (31’i seçime girme hakkına sahip, toplam:100 küsur) işbirlikçi-iştirakçi-çıkarcı, onursuz ve sorumsuz muhalefetin uyurluktan gelmesi gaflet-dalalet ve hıyaneti sayesinde vuku bulur, olup biter. Usulen yapılan bazı itirazlar dışında senaryo aynı. Tasarı Anayasa Mahkemesinden dönmezse oyun sürer!.. 
            ÖNERGE ÜÇ AYLIK BAKANDAN
            Muhtemelen tembihli, ısmarlamalı veya emrivaki önerge, en olmayacak yerden; Seçim dönemi bakanı olarak atanan Sebahattin Öztürk’ten geldi. Torba kanunu’nun ‘örtülü ödenek’ maddesi değiştirilerek; Başbakandan sonra Cumhurbaşkanına da örtülü ödenek imkânı getiren tasarıya:, “Kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, devletin milli güvenliği ve yüksek menfaatleri ile devlet itibarının gerekleri, siyasi-sosyal, kültürel amaçlar, olağanüstü hizmet ile ilgili devlet icapları için kullanılmak üzere Cumhurbaşkanlığı bütçesine de örtülü ödenek konulması” gerekçesi konuldu. (Anadolu tabiriyle, çalınan minareye kılıf hazırlandı)
            PARLAMENTER SİSTEM BEKLEME ODASINA ALINIYOR
            Samimiyet ve ciddiyet derecesi ancak Anayasa Mahkemesi itiraz sürecinde anlaşılacak olan tek itiraz ve tepki; CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi den geldi. Akif Hamza Çebi, “Aslında önergenin ‘anayasaya aykırılık’ nedeniyle işleme konulmasının mümkün olmadığını, ileri sürüp Cumhurbaşkanının tarafsızlığını anımsatarak: “Anayasa gereği sorumsuz Cumhur Başkanına istihbarat hizmetleri, doğrudan yürütme, devletin gizli istihbarat faaliyeti ile ilgili görev vermek mümkün değil. Önergeyle parlamenter sistem akamete uğrar. Bu anayasal bir darbedir. Örtülü ödenek, bugüne kadar Başbakanların namusuna emanet edilmiştir. Sisteme göre oradan yapılan tüm harcamalar Başbakan, Maliye Bakanı ve ilgili tarafından imzalanan kararname esaslarına göre yapılır; burada 3’lü bir sistem vardı. Şimdi hükümet önergesiyle bu sistem terk ediliyor; Bunun nereye harcanıp, kime verileceği konusunda C. Başkanı kimseye hesap vermeyecek. Bunu istemesinin nedeni MİT içinde yasadışı yapıyı kendine bağlamak!. Türkiye’de artık gizli kapaklı operasyonlar bu düzenlemeden sonra Erdoğan’ın talimatıyla çok daha rahat yapılıyor olacak. Bu parlamenter sistem ve Başbakan’a ihanettir.”
            DAVUTOĞLU’NUN HABERİ VAR MI YOK MU?
            CHP Grup Başkanvekili Engin Altay ise, “Davutoğlu’nun bundan haberi var mı yok mu? Olduğunu zannetmiyorum. Cumhurbaşkanı’nın siyasi amacı olur mu? Cumhurbaşkanı kendisine verilen görevleri yapar; yasama, yürütme ve yargıyla ilgili. Sarayda bıldırcın çiftliği kurabilir ama istihbarat timi kullanamaz. Madem o kadar emin, ‘400 verin’ diyor, beklesin iki ay sonra 400’ü alıp sistemi değiştirince yapsın. Devletin kabuğunu, özünü değiştiriyorsunuz. Anayasayı ayaklarınızın altına alıp çiğnemeye çalışıyorsunuz. Anayasa’nın özünü ve ruhunu iğfal ettiniz” tepkisini verdi. MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural ise, “Önergeyle kendinizi inkâr ediyorsunuz. Bu hukuki değil, fiili durumdur. Fiili durumlarla devlet yönetilmez. Millet Vekili yetkisini haiz olmayan, “geçici görevli/Hükümeti temsil etmeyen” biri önerge veremez. Yetkisiz temsil olur. Bu tamamen darbe anlayışıyla getirilmiştir” dedi.
            SEBEB-İ HİKMETİ NE OLABİLİR?
            Eğer bu muvazaalı istemin muhteviyatını analiz edecek olursak, akıl-mantık ve hukuk dâhilinde bir sebep ve makul bir gerekçe bulmamız mümkün değil. Hükümeti by-pass ederek, sadece Cumhurbaşkanının yürütebileceği ne gibi işler olabilir? Örneğin, Suudi Arabistan'ın bazı Arap ülkelerini yanına alarak Yemen'e karşı başlattığı saldırıyı hükümet desteklemez ve fakat Cumhurbaşkanı desteklerse ne olacak? Böyle bir durumda Cumhurbaşkanının emrine tahsis edilen “örtülü ödenek”ten, taraflardan birine lojistik destek vermesini hangi güç önler,  engeller veya denetleyebilir? Devlette, denetimsiz ve keyfi bir tahsisat niçin istenebilir?..
            MİLLETE KAYGI VEREN KUŞKULU ÖRNEKLER VAR!..
            Cumhurbaşkanının yönetim alanı, görev-yetki, sorumluluk sınırı ve tarafsızlığı ile asla bağdaşmayacak şekilde, her gün bir yerde, bir bahane ile Erdoğan'ın halktan 400 parlamenter istemesi örneği önümüzde duruyor. Dahası, mevcut Anayasa ve mevzuatta hükümetin görev, yetki ve sorumluluk alanında bulunan işlere dahletmesi; Adeta AKP’nin yetkili başkanı gibi, seçimlerin kaderine müessir fiil ve beyanlarda bulunması çok aykırı, sakıncalı ve bu kertede örtülü ödenek talebinde bulunması çok tuhaf ve anlaşılır gibi değildir. Hal böyle iken, vaki itirazlara cevap veren ve seçim konularında en yetkili kurul olan YSK, “Cumhurbaşkanının icraatlarını denetleme, karar verme yetkimiz yok” diyor! Erdoğan'ın “Yeni Türkiye” veya “TC gidecek AŞ gelecek” dediği başıbozuk bir devlet olursa, Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve Yemen gibi Müslüman ülkelerin başı beladan kurtulamayacak demektir!..
            ENDİŞELER VE ŞÜPHELER
            Dış politikada kalıcı barış, istikrar, itibar ve “komşularla sıfır sorun” öngören sözde Adalet (?) ve Kalkınma (!) partisi.; Başta İsrail, Filistin/Gazze, Kuzey Irak, Suriye ve özellikle de Libya olmak üzere ABD ve batı lânetlileri tarafından yaratılan krizlerde başarılı bir politika izleyememiş, Türk ve İslâm âleminin aleyhine siyaset üretememiş ve uygulama yapamamıştır. Bakınız, Merkezi Londra'da bulunan Kürt Araştırmalar Merkezi'nde konuşan İngiliz Dr David L. Philips, 25 yıldır Kürtler üzerinde çalıştığını söyleyerek: “İlk kez, IŞİD örgütü sayesinde Kürdistan'ın dört parçası bir araya gelebilirdi” diyerek, oynanan oyuna ve düzene ilişkin korkunç gerçeği ağzından kaçırıverdi... Şimdi, ABD ve vahşi batı destekli Kuzey Irak üssünü kullanan terör ve tedhiş örgütleri ile iktidar partisinin aleni iştirak ve işbirliğine bakarak, IŞİD konusunda dünya basınında yer alan iddiaları göz önüne almak gerekir.
Esasında, ülkemizde yaşayan muhtelif etnik kök, din ve ana dil mensuplarını bireysel bağlamda (varsa) ele alınıp sorunlarının çözüme kavuşturması gereken çözüm süreci siyaseti mide bulandırmakta ve bu sürecin mimarı olarak da Tayip gösterilmektedir. Bütün bu güven sarsan olaylara nazaran denilebilir ki, IŞİD Kürdistan'ı kurmak için el altından örgütlenmiş El Kaide gibi bir örgüttür. Dolayısıyla ülkemiz, devletimiz ve milletimizin selâmeti için halktan hiçbir şeyin gizlenmemesi, her türlü siyasetin açık, net, şeffaf ve mertçe yapılmak zorundadır.
İTİRAF VE İLÂN EDİLEN SUÇLAR
            Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç; ”Gökçek seçimlerde oy isterken bu yapının (Cemaat) kucağında oturmuştur. Bu yapıya Ankara'yı parsel parsel satmış, yurt yerleri vermiştir. Zengin iş adamlarına okullar, imar planlarında değişiklik yaptırmıştır.” diyerek İ Melih Gökçek'in suç işlediğini itiraf etmiş ve onu yetkili makamlara bildirmeyerek de kayırmıştır. Arınç'ın bu ilân, beyan ve itirafına rağmen harekete geçmeyen makamlar görevlerini ihmal ve kötüye kullanma suçunu işlemektedir. Buna rağmen, hepsi kaygılı, kuşkulu ve şaibeli vakıaların, fiil ve faillerin üstüne gidilememekte ve devlette çok büyük sıkıntıların yaşandığı şüphesi yayılmaktadır.Ama ne var ki, mevcutta veya ufukta hesap sorabilecek medeni cesareti haiz, iktidara talip ve milli davaları takibe ehil, “namuslu, dürüst ve demokrat” bir parti gözükmemektedir!..
            Bütün bu sorular, kaygılar, şaibeli girişim ve sorunlar bir yana; Gerçekte 31 Mart 2015 günlü “gizemli” elektrik kesintisi, aynı gün vaki Adliye baskını ile menfur baskında illâ öne çıkan yada çıkartılan baro yöneticileri ile en uzun günün “kamufle edilen büyük olayı” balyoz davasının hitamı!.. Bu toz-duman, gizem ve kargaşadan, en küçüğünden en büyüğü olan CHP ve MHP’ye kadar bütün muhalefet partileri, memur ve sahipleri sorumludur.
            Yetkisiz birinin önergesi ile torbaya giren “örtülü ödenek” yasasından da..
            NETİCE OLARAK:
            CHP ve MHP bu hukuk dışı, dayatma ve ısmarlama ‘Cumhurbaşkanına örtülü ödenek’ yasasını Anayasa Mahkemesine götürüp, var güçleriyle arkasında durarak iptal ettiremezlerse, halkın önüne çıkmasınlar, seçime de girmesinler. Veya: Bu istemin hakiki/samimi taraftarları, usul, ahlâk, adalet ve hukuka uygun olarak ya Anayasa değişikliği yapsınlar ya da, 7 Haziran seçimlerini müteakip, muktedir olmaları halinde yeni Anayasa ile (bu defa) Devlet Başkanına ait görev, yetki ve sorumlulukların tadat ederken “örtülü ödenek” hususunu tertip etsinler!..    
            Şimdilik, “Anayasa Mahkemesi bakalım ne yapacak?” Takip edin lütfen!..

23 Mart 2015 Pazartesi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: "T.C. gidecek, A.Ş. gelecek!.."

T.C. gidecek, A.Ş. gelecek
Mustafa Nevruz SINACI
            Fikri sefalet, kara cehalet, menfur hırs ve ihtiraslarının zebunu, zavallı kifayetsiz muhterislerin tavan yaptığı ülkemizde çok garip, acayip ve tuhaf şeyler olmaya başladı. Meselâ; Yunanistan 2004 yılından bu güne 16 adamızı fiilen işgal etti, Genelkurmay dut yemiş bülbül gibi sessiz! Şanlı Türk (!) Ordusu’nun gık’ı çıkmıyor. Fesat ve tefrika ehlinin Kobani dedikleri Ayn El Arap’ta Türk Bayrağı dalgalanıyor. Güneydoğu’nun neredeyse tamamında Türk askeri kışladan, Türk polisi karakoldan dışarı çıkamıyor. Buna mukabil eşkıya her yerde hâkim, anarşi, terör, tedhiş, zulüm, işkence, soygun, vurgun bölgede alçakça kol geziyor. Buralarda devlet yok. Hükümet, idari merci, adalet, özgürlük ve güvenlik adeta eşkıya ya emanet! Tam bir rezillik bu, insanlık dışı kepazelik ve utanç!.. Üstüne üstlük, bölgede hükümetin gücü, başta elektrik olmak üzere; Doğalgaz, su, internet ve telefon bedellerinin tahsiline yetmiyor. Batı’da yaptıkları gibi ‘baskı, icra-i takiple, ihbarla icbar etmek ve hizmeti kesmek’ yerine; İnsan hakları, adalet ve hukuka aykırı biçimde “namuslu-dürüst, onurlu ve sorumlu” Batı Anadolulu vatandaştan haksız tahsil cihetine gidiyorlar. Bunlar Devletin ve hükümetin yapacağı işler değil!..Çok ayıp ve kolaycı.
            AMA NE YAZIK Kİ MUHALEFET YOK!..
            Memleket adeta saldırganların, arsız, hırsız, yolsuz ve soysuzların serbest bırakılarak; Jandarma, asker, polis, hâkim ve savcı gibi adalet, hakkaniyet ve güvenlik unsurlarının “darp edilerek bağlandığı” biçimi tuhaf bir görünüm arz ediyor. Adil ve güçlü, haklılardan yana bir Anayasa akamete uğratılmış vaziyette, eskisi dâhil “en yeni, torbadan taze çıkmış yasalara” dahi uyulmadığı oluyor. Adalet, hakkaniyet, hukukun üstünlüğü, meşru özgürlük ve güvenlik, yedi’den yetmişe, doğudan batıya, bütün vatan satını şamil (kapsayan) bir eşitlik yok. Meselâ, Memurlar, işçiler ve emekliler arasında “Eşit işe eşit ücret” kuralı bitti. Hükümet erk’inin “hüküm ve hikmet” ehliyeti icabı olması zorunlu “Maaş, hak ediş ve ücretler arasında norm ve standart birliği” yok. Üretici-tüketici arasında (serbest rekabet ilkeleri korunmak kaydıyla) idame ettirilmesi zorunlu; “Aracı, tefeci ve komisyonculara %5 ile azami %20’den fazla kâr imkânı vermemek” suretiyle ana unsurların korunması ilkesi göz ardı edilmiş durumda!..
            Hâsılı devletin düzeni bozuk, hükümet ayar tutmuyor, muhalefet mel’un; Vatandaşın kahir ekseriyeti çaresiz; korkutulmuş, bastırılmış ve sindirilmiş vaziyette. İslâm ülkesi desen değil; zira hak, adalet ve hukuk yok. Cumhuriyet, Demokratik, Lâik Hukuk devleti hiç değil; Çünkü en başta memlekette etkili, güçlü ve belirleyici muhalefet, halka ait-halka dayalı kitle partileri, siyasi ahlâk ve siyasette “insan hakları, hukuk, eşitlik ve demokrasi”den eser yok.   
            İşte, tam da bu ortamda memleketin Cumhur Başkanı RTE (16 Mart 2015, Sözcü) yıllardır, “acaba ne zaman baklayı ağzında çıkaracak” kabilinden beklenen lâfı söyledi: “T.C. gidecek, A.Ş. gelecek…” Haber başlığı aynen şöyle, metin aynen aşağıda:
“T.C. gidecek, A.Ş. gelecek (16 Mart 2015, Sözcü) RT Erdoğan'ın Balıkesir'de yaptığı konuşmasında "Türkiye anonim şirket gibi yönetilmeli" sözleri tepkilere neden oldu. Erdoğan, Başkanlık Sistemi’ni anlatırken ülkeyi bir “anonim şirket” gibi yönetmek istediğini ifade etti. Balıkesir’de konuşan Erdoğan şunları söyledi;
            “TÜRKİYE ANONİM ŞİRKET GİBİ YÖNETİLMELİ”
            “Yeni Anayasa ve Başkanlık sistemini geçmişten bu yana söyledim yine söylüyorum. Bu sistemde ısrar etmek milletimize haksızlık! Yeni Türkiye sizlerin Sivil toplum örgütlerinin işadamlarımızın ellerinde yükselecek. Sizden istirhamım Yeni Türkiye, Başkanlık Sistemi ve yeni anayasayı her fırsatta millete anlatın. Bir Anonim Şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye öyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı, yürü yürüyebilirsen... 400 milletvekili verdiğiniz zaman, yeni anayasa yapılacak ve başkanlık sistemi gelecek.”
            SARAY’INDAKİ PERSONEL SAYISINI ŞİMDİDEN KATLADI
            Ülkeyi şirket gibi yönetmek isteyen Recep Tayip Erdoğan daha şimdiden Saray’ındaki çalışan sayısını 2 bin 700’e çıkardı. Abdullah Gül döneminde bu rakam 718′di…
            PEKİ, ANONİM ŞİRKET NEDİR?
            Anonim şirket, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş ve borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu olan şirkettir. Tamamı esas sözleşmede taahhüt edilmiş bulunan sermayeyi ifade eden esas sermaye 50.000 Türk Lirasından ve sermayenin artırılmasında yönetim kuruluna tanınmış yetki tavanını gösteren kayıtlı sermaye sistemini kabul etmiş bulunan halka açık olmayan anonim şirketlerde başlangıç sermayesi 100.000 Türk Lirası’ndan aşağı olamaz. Bu en az sermaye tutarı Bakanlar Kurulunca artırılabilir. Anonim şirketin kurulabilmesi için pay sahibi olan bir veya daha fazla kurucunun varlığı şarttır.”
            DAHASI VAR
            Ülkemiz ve dünyada anim şirketler, genellikle bir aile, organize grup veya belirli bir maksada matuf olarak seçilmiş zümreler tarafından “kazanç paylaşmak amacıyla” kurulur. Bu gün için anonim şirketlerin tamamına yakın bölümü, dünyada (7 veya 12) kız kardeşler denilen, küresel/evrensel, bütün sektörlere egemen kapitalist-emperyalist vampirlerin elinde veya emrindedir. Bunlara çok uluslu canavarlar denilir ki, hemen hepsi mevcut pek çok dünya devletinden daha etkili, zengin, yaptırım ağırlıklı ve güçlüdür. Dolayısıyla anonim şirketlerin idaresi sahiplerinin de elinde değil, bahusus yeryüzü keneleri, sülük, vampir ve domuzlarının güdümündedir. Gayrisi hakkında yorum sizin!.. Ama medeni siyaset, adalet ve demokrasinin gereği olarak: Devletler bünyesinde, devletin/milletin, hükümetin, HALKIN emrinde, millete tabiî ve vatandaşların huzur, mutluluk ve zenginliği için çalışmak koşuluyla muhtelif şirketler kurulabilir. Ama asla bir devlet şirket gibi düşünülemez ve şirket gibi yönetilemez!..  

MUHALEFET ROLÜNDE
İŞBİRLİKÇİ ŞEBEKELER!..
            Mustafa Nevruz SINACI
            Şimdi düşünüyorum da, eğer 1946-1950 CHP’sinin karşısında tarihi-kadim Demokrat Parti olmasaydı, bu gün Türkiye Cumhuriyetinin hali, her halde Somali’den farksız, Mısır’dan beter, belki de (CHP’nin devrimciliği, müzmin solculuğu ve SSCB hayranlığı nedeniyle vaki) Rus özentisinden dolayı, Afganistan’dan beter olurdu! Nedeni şu: Çok küçük istisnalar hariç olmak üzere bu gün Türkiye, tam da CHP’nin 1940’larda, 50’lerde durduğu yere dönmüştür.
Türk inkılâbı ile ülkemizde kurulan “medeni siyaset”in (Cumhuriyet) ruhunda, özünde var olan “terakki (gelişme/yükselme, muasır medeniyet seviyesini aşma) sisteminin” tam tersine işleyen gericilik/irtica ve yobazlık budur işte! Şu hale nazaran Türkiye, mevcut durum, konum ve düzeyi itibarıyla; Varisi ve/veya bakiyesi olduğu Osmanlı Devleti, diğer bakiyeleri olan çakma devletlerin ekseriyeti ve özellikle Türk İnkılâbına nispetle başarısız; İslâm formu esasıyla dikkate alındığında ise çok az gelişmiş ve çok geri kalmış bir haldedir!..      
SEBEP: Şüphesiz Cumhuriyet, adalet, demokrasi ve lâiklikteki samimiyetsizliktir.   
            SİYASETTE SULTA, CUNTA, İRTİCA, DİKTA VE YOBAZLIK
            Türk siyaset tarihinin onuru, şerefli ve soylu yüz akı Demokrat Parti, sinsi ve emrivaki bir kararla katılmak zorunda kaldığı 1946 seçimleri hariç; Bilumum yerel ve genel seçimlerde ‘teşkilât yoklaması’ yapmış.; İstisnasız bütün adaylar bizzat ‘partiye kayıtlı ve herhangi bir aidat borcu olmayan’ üyelerin katılımıyla, tek etkili, yetkili ve yegâne belirleyici Ön Seçim yöntemi ile belirlenmiştir. Ki bu, insana saygı, demokrasi, hak-adalet, eşitlik, hukuk ve ahlâka saygının açık, net, mert ve tek göstergesidir.
            Parti İçi Demokrasi’nin teminatı, çimentosu ön seçimdir.
            Resmi, yasal ve Hâkim teminatlı “Ön seçim” yapılmayan partide demokrasi;
            İnsan hakları, adalet, eşitlik ilkesi, hukuk da yoktur!.
            Ön seçim millet için bir hak, parti üyeleri için zorunluluk, parti yönetimi içinse ahlâki, hukuki ve insani bir görevdir. Ön seçim yapmamak, açık hali ve tabiriyle “Kitle Partisi” değil, şahıs teşekkülü, siyasi şirket veya harici iştiraklerle güdümlenen organizasyonlar anlamı taşır.
            Her ne kadar mevcut yasal düzen ve cari mevzuat itibarıyla kerhen “mubah” olsa dahi,  esasta aday yoklaması, merkez yoklaması, temayül yoklaması gibi ad’larla yapılan sözde aday tespit, aslında atama ve re’sen tayin usulleri ahlâki, insani, olağan, kabul edilebilir ve normal değildir. Bu uygulamalar halktan kopukluğun, millete rağmen siyaset yapmanın, güdümlü bir siyasi organizasyon olmanın ya da vesayet, tasallut, sulta, cunta ve dikta gibi insanlık dışı kara ve karanlık mihraklara dâhil bulunmanın işaretidir. Sebebi de: Halka güvenmemek, insanlara inanmamak ve bilhassa milletle devlet aleyhine bazı işler çeviriyor olmaktır. Aksi takdirde ön seçim yapmak açıklığın, şeffaflığın, saydamlığın, namuslu-dürüst, demokrat olmanın yegâne göstergesidir. Ayrıca demokrasi, adalet ahlâkı, eşitlik ilkesi ve evrensel hukukun gereğidir.
            Öyleyse ÖN SEÇİM yapmayan partiye oy vermek ne kadar doğrudur?
            Millete güveni ve saygısı olmayana, millet ne kadar inanıp güvenmelidir? 
            Çünkü “Ön Seçim” yoksa mutlaka “organize işler”, karanlık dehlizler ve kapalı kapılar ardında menfur, çirkin ve ahlâk dışı pazarlıklar vardır.   
Ancak, 2820 Sayılı siyasi partiler kanunu ile kanun gereği 07 Haziran 2015 Seçimleri için Yüksek Seçim Kurulu tarafından hazırlanıp yürürlüğe konulan Seçim Takvimi’ne göre.; 29 Mart 2015 Pazar günü yapılacak “yargı gözetimi ve hâkim teminatlı ön seçimler” için, seçime girme hakkı bulunan kaç parti resmen başvurdu dersiniz?
YASAL ÖN SEÇİM İÇİN BAŞVURAN TEK PARTİ CHP!..
İster inanın ister inanmayın, ben 20 Mart 2015 Cuma günü önce İnternet ortamında uzun bir araştırma yaptım. Bulduklarıma inanamadım. Sonra saat: 18.00’de Yüksek Seçim Kurulu’ndan teyit aldım. Buna göre: 298 sayılı Kanun'un 19., 2820 sayılı Kanun'un 41/(a) ve Yüksek Seçim Kurulunun 2 Şubat 2015 tarihli ve 112 sayılı kararı ile kabul edilen "Siyasi Partilerin Önseçim veya Aday Yoklaması Yöntemleriyle Aday Tespitine İlişkin Usul ve Esaslar Gösterir 125 sayılı Genelge"nin 6. maddesinin (b) bendi uyarınca, 29 Mart 2015 Pazar günü yapılacak resmi, yasal, açık, dürüst ve demokratik “ön seçimde” sadece CHP, (maalesef o’da örgütlü İllerin tamamında değil, sadece % 85’inde) ÖN Seçim yapacak.
Bunda; CHP içinde çok akılcı, onurlu, sorumlu ve güçlü bir “demokrasi, insan hakları, adalet ve hukuk mücadelesi” veren; “Parti İçi Demokrasi, Ülke İçin İktidar Topluluğu ve Bileşenleri”nin çok etkili, olumlu ve sorumlulukla icra edilen önelmiş derecede rolü olduğunu sanıyorum. Bu vesileyle mezkür grubu içtenlikle tebrik ediyor, kutluyor ve bütün partilerde böyle inançlı ve bilinçli grupların oluşmasını diliyorum. (*)
BU, MİLLETE YAPILAN BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR
Bilindiği üzere, seçime katılma hakkı bulunan 31 parti var. Bunlardan kaçının aday gösterip seçime katılacağı şimdi belli değil. Ama şu an belli olan tek şey: CHP hariç olmak üzere.; Seçime fiilen girecek diğer partilerin tamamının millet iradesine saygısız, başta demokrasinin nezih ilkeleri olmak üzere: Adalet, hukuk ve eşitliğe aykırı biçimde keyfi aday belirleme veya kendi menfur emel ya da muhtemel çıkarları doğrultusunda memur, uşak, kul, köle veya maraba atamadır… 
ÜSTELİK DEMOKRASİ AYIBI VE HUKUKUN UTANCI
Şu hale ve manzaraya rağmen siyasi partiler asla ve kellâ “Demokrasinin vazgeçilmez unsuru” olamazlar. Ön seçim yapanları tenzih ederek söylüyorum; Olsa olsa, Türkiye’de hak, adalet, eşitlik, demokrasi, insan hakları ve hukukun utancı olurlar. Memleketin hali de bunu açıkça gösteriyor zaten. Usulen muhalefet rolü oynamaya ve yalancıktan muhalefetmiş gibi davranmaya çalışan halk düşmanı, Lânetli kesime bir diyeceğim yok. Fakat, adında “adalet” yazılı sözde “iktidar” partisine de yazıklar olsun!.. 
(*) BASIN AÇIKLAMASI 
(Sayın Cengiz Önal Tarakçıoğlu’na teşekkürlerimle)
Parti İçi Demokrasi, Ülke İçin İktidar Topluluğu ve Bileşenleri olarak, yaklaşan Genel Seçimler’de aday belirleme süreci için Ön Seçim yöntemini siyasal ve ahlaksal bir zorunluluk olarak görüyor ve savunuyoruz.
Başlangıçta yadırganan ve ön yargılarla karşılanan bu ilkemiz, üye tabanının ve örgütlerimizin geniş desteği ile Genel Merkezimiz’ce de kısmen benimsenerek uygulamaya konmuştur. Hatta başlangıçta karşı çıkanlar bile bu yöntemin partimizi diğer partilerden ayıran en önemli fark, demokratik bir standart olarak savunmaya ve övmeye başlamışlardır.
Ancak, bu önemli bir adım olmakla beraber yeterli değildir. Partimiz’de yıllarca ve defalarca Milletvekili olanlar, Parti olanakları ile siyaset yapabilen ve kendini rahatça tanıtabilen Parti Meclisi (PM) üyeleri, Partinin en üst kademesini oluşturan MYK üyeleri, Genel Başkan Yardımcıları’nın çoğu ve Genel Sekreter bile ön seçimden çekinerek merkez yoklaması ile yani kendi oyları ile kendilerini ön sıralara yazdırma kolaylığına ve ayıbına kaptırmışlardır…
Bu ayıplı durumdan kendini koruyup ön seçime katılan Genel Başkanımız, MYK ve PM’nin bazı üyelerini kutluyor bu sebeple tüm MYK ve PM üyeleri ve Milletvekillerimize örnek olmasını diliyoruz. Henüz vakit varken onları da aynı siyasal ahlak ilkesine uymaya ve bu büyük ayıptan kurtulmaya çağırıyoruz.
Ülke içinde AKP’nin hak ihlallerine ve gasplarına karşı çıkan Partimiz, kendi içinde bu kadar büyük hak ihlallerine ve siyasal gaspa izin vermemelidir.
Kontenjan hakkı parti içine dönük kullanılmamalıdır. Bilgi birikimi ve deneyimi ile Partimiz’e katkı koyacak, konusunun uzmanı kişiler ile yapılacak seçim ittifakları için kullanılmalıdır. Saygılarımızla...
            CUMHURİYET HALK PARTİSİ
PARTİ İÇİ DEMOKRASİ,
ÜLKE İÇİN İKTİDAR GRUBU
            ANKARA, 20 MART 2015
            ***
            ÖNERİ, YORUM, ELEŞTİRİ VE KATKI
Sayın Sibel Hanım, Mustafa Nevruz Sınacı Bey bir politikacıdır. Elbetteki söylediklerinde doğruluğu olan ifadeleri de vardır. Lakin Tayyip Beyin bu ifadeyi kullanırken gerçekte niçin kullandığını, yani devletin içinde bulunduğu bürokrasiyi azaltarak işlevselliğini artırmayı anlatını ve kastettiğini evlatlarını tanıdığı gibi bildiği halde eski alışkanlığından olsa gerek seçim sathı mahalline girmiş ülkemizde yeni politik manevra denemeleri olduğunu siz de adınızı bildiğiniz gibi düşünebilirsiniz. Bu kadar açık bir beyanı dahi, tekeden süt çıkarma gayreti ile servise verip politik havayı haşlama gayretini ne millet ne de reel sektör yemiyor artık, haberiniz olsun. Biz mahallelerde ve sokaklarda milletin söylemlerine şahit oluyoruz. Bunu paylaşmak isterim. Siz de hevesle bu yazıyı yaydınız ama, milletin son yıllarda ne dediğini veya ne demek istediğini anlamaya gayret etsinler. Gün geçtikçe yaş da ilerliyor. Germek yerine, yol gösterici olmak daha kıymetlidir. İddia ediliyorsa, hikmetli olmak da bunu gerekli kılar. Siz nerde yaşıyorsunuz, bilemiyorum ama Sayın Sınacı bunu bilir. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun. Ali YÜCEL, İBB
*
Ali  bey,
Politikacı Tayyip Erdoğan veya Kemal Kılıçdaroğlu veya Devlet Bahçeli ve çevrelerindekilere denir. Mustafa (Nevruz Sınacı) bey ise siyaset bilimcidir.  Aradaki fark çok büyük ve açıktır. Ama tam olarak anlamayabilirsiniz. Tıpkı benim sizin son yazınız olan “Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun.” lâfını anlamadığım gibi... Arapça, Farsça karışmış. Osmanlı vari, tekerlemeleri bırakıp Türkçe yazarsanız, sizi daha iyi anlayabilirim. Milletimizin ne arzu ettiği ise.. Ilk hilesiz seçimde …muhtemeldir haziranda ortaya açıkça çıkacak. Hoşça kalın, SIBEL ERTUNÇ, TURKISHFORUM 

9 Mart 2015 Pazartesi

KADINLAR İNSAN’DIR, ERKEKLER İNSANOĞLU!. & “Kadınlar İNSAN’dır; İnsanoğullarıysa ADAM”

KADINLAR İNSAN’DIR,
ERKEKLER İNSANOĞLU!.
Mustafa Nevruz SINACI
             Anadolu’nun kutsal topraklarından neş’et (doğma, bitme, zuhur) Türk Ozanı, düşünür, halk filozofu ve sanat adamı; Abdallık geleneğinin son büyük temsilcisi, “bozkırın tezenesi” merhum Neşet Ertaş’a (1938 / Kırşehir - 2012 / İzmir) izafe edilen, çok anlamlı bir söz: “Kadınlar insandır. Biz erkekler ise; İnsanoğlu…”
            Aslında bu sözün gerçeği: “Kadınlar İNSAN’dır; İnsanoğullarıysa ADAM” biçiminde olmalıydı. Çünkü Kadınlar için burada ifade edilen “İnsan” tanımlaması ANNE’lik vasfından ileri gelmektedir. Nitekim buna bağlı olarak “oğul/evlât” betimlemesi yapılmıştır. Her şeyden önce ve sadece analık özelliğine dayalıdır. Bu takdirde “Adam gibi Adam” ile ‘mükemmel bir Anne ve muhteşem bir kadın’ söylemi yerini bulur. Eğer biraz düşünseniz, halk arasında mert, yiğit, namuslu, onurlu-sorumlu, dürüst, akıllı ve şerefli bir erkeğin tanımlanması gerektiğinde, ekseriyetle bu cümlenin kurulduğunu ve kullanıldığını görürsünüz. 
Acaba neden? Çünkü: Her ne kadar ilk insan Hazreti Âdem olsa ve Havva Anamız da O’ndan yaratılmışsa bile; İnsanlığın üremesi, çoğalması ve bütün dünya’ya yayılmasına vesile olan Havva Ana’mızdır. Daha açık bir anlatımla Havva Ana’mızın yüksek şahsiyetinde kadın, Âlemlerin Sahibi her şeye egemen Yüce Rab’in “Yaratma” sıfatının tezahürü olan bir mucize ile donatılmıştır. Dolayısıyla (ilk) kadın’ın yaratılma amacı, Rahim sıfatına vesile kılmaktır.
Bu nedenle Kadın kutsiyet arz eder ve İslâm’a göre en büyük saygıya lâyıktır.
Şu kadar ki; Mutlaka yüksek faziletli ve çok şerefli olması şartıyla, tabii…
AKSİ TAKTİRDE!..  
Bazı din tüccarı, batılı sapık, mutasyona uğramış zavallı mahlûk ve sapkınların ileri sürdükleri gibi cinsiyet; Şeytanlık, kötülük ve lânetli bir lâğım hayatı sürmek için değil; Bil akis, insanlığı yüceltecek, ahlâki ve medeni değerleri geliştirecek, tabiatı ve hayatı daha da yaşanabilir / sürdürülebilir kılacak;
“İlkeli, onurlu, soylu, sorumlu, namuslu, dürüst, şerefli ve saygın İnsanoğulları”, “İnsanlık için hayırlı, yeryüzü için yararlı, helâl süt emmiş adam gibi adamlar” yetiştirmek içindir. İşte bunu başarabilenler, her türlü saygıya, hürmet ve muhabbete lâyık kadın, diğerleri ise sadece şeytani unsurlar mesabesinde dişi, yaratık veya çok genel bir deyimle kancıktır.      
ÂDEM yokluktur. Yok demektir. Varlık HAVVA ANA ile başlar. 
Havva ANA, yaradılış itibarıyla öncelikle “onur/erdem/namus/iffet, şeref ve haysiyet” gibi çok yüksek vasıflarla donatılmış; Sonra bilgelik, incelik, şefkat, merhamet, sevgi ve sabır yüklenerek, nihayet “Rahim/yaratma-oluşturma” sıfatı lütfedilmiştir. Bu yaradılış biçimi İns ile başlayıp, ünsiyet, meşveret ve muhabbetle tamamlanan “İnsan’ın yaradılışı” sürecine de tıpa tıp uymaktadır. Sonuçta Kadın: İyi insan, namuslu-dürüst, onurlu-sorumlu, şefkatli ve merhametli; İnsanoğlu ise: Anne’sinden dolayı, bütün insani özellikleri haiz ve fakat ilâveten dünyayı imar ve ihya edecek bir kuvvet; Adalet, hakkaniyet ve barışı yeryüzünde tam bir faziletle hâkim ve hükümran kılacak kadar bilge olandır.
Medeni ve doğrusal yönde hakikat budur.
Medeniyetin dışında ve yaratık düzeyinde ise:
Kancık/erkek, erkek/dişi, alt varlık ve türevleri gibi tamamı dünya dillerinde iğrenç, normal insanlara tiksinti veren; Yeryüzünde barış, hakkaniyet-adalet, özgürlük, güvenlik ve medeniyet düşmanı sıfatlarıyla anılan; Namussuz, hırsız-yolsuz, anarşist-terörist, yalancı-talancı, potansiyel suç unsuru yaratıkların tamamı İnsanlık dışı varlıktır. Suçlarının misliyle cezasını çekip, ıslah olmadıkça bunlara insan denilemez ve insanca muamele de edilemez!..
DÜNYA KADINLAR GÜNÜ                  
            BM Genel Kurulu, 16 Aralık 1977’de, her yılın 8 Mart’ının “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasına karar verdi. Ülkemizde giderek önem ve anlam kazanan bu kutlamalarda “İnsan ve Kadın” teması haklı ve doğru olarak öne çıkarılmaktadır. Fakat, BM tarafından baz alınan ve dünya kadınlar günü kutlanmasına esas teşkil eden bazı kadın eylemleri bilinmekle; Muhtemelen bahse konu genel kurulda akla ve gündeme gelmeyen tarihi bir gerçeğin, belki de “ilâhi tesadüf” olarak yer bulmasıdır. Zira: Böyle bir kararın ana kaynağı, tarihi dayanağı olan:, 8 Mart 1857’de ABD’nin New York kentinde 40.000 kadın dokuma işçisinin katılımı ile yapılan “hak arama eyleminde” polisin sert müdahalesi sonucu 129 kadın işçinin öldüğü gündür; Bu gün, aynı zamanda Büyük İslâm Peygamberinin “Veda Hutbesi”ni okuduğu 9 Zilhicce Cuma; yani Milâdi Takvimle 8 Mart 632 Cuma günü’nün iz düşümüdür.
            Dolayısıyla bunu, pek çok örtüşmede olduğu gibi bir tesadüf değil, muhtemelen İlâhi plân ve manevi programın, insanlığa ibret kabilinden denk geldiği bir büyük hadise biçiminde algılamak, idrak etmek ve bu anlamı da dikkate alarak kutlamalar yapmak gerekir.      
            Şimdi bakalım: Neden? “Dünya Kadınlar Günü” = “Veda Hutbesi”!.
Çünkü: İnsan hakları, adalet-hukuk, demokrasi ve lâikliğin öncüsü Medine Muahedesi, Rıdvan Biatı ile Veda Hutbesi olup; Bu harikulâde belgeler, bütün insanlık âlemi ile kutsal kitap ve sayfalar bazında maruf vahiy dinlerini şamil Evrensel İslâm ile İslâm Peygamberine ait Hâdislerin özü ve “insani yaşamın” öznesidir.
VEDA HUTBESİ;
KADINA ÖZGÜRLÜK VE SAYGINLIK
Bakınız; 9 Zilhicce Cuma (8 Mart 632) tarihli Veda Hutbesi kadın için ne diyor:
“Ey insanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl bir mübarek şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınızda öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur. Cahiliye devrinden kalma bütün adetler ilgadır, ayağımın altındadır. Kan davaları da tamamen kaldırılmıştır.
"Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahtan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allahın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allahın emri ile helâl kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınlarında sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, namusunuzu hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa, hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınlarında sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adet’e göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler Allahın kitabı Kur an-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir. Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz. Müslüman Müslüman’ın kardeşi olup, bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman kardeşin kanı da, malı da helal olmaz. Malını gönül hoşluğu ile vermişse o başka.
Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesi vardır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuş ise ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle Allahın meleklerinin ve bütün insanların lânetine uğrasın. Cenab-ı hak bu gibi insanların ne tövbelerini nede adalet ve şahadetlerini kabul eder.
"Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanızda bir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanında Arap üzerine; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır. Bir azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse sizi Allahın kitabı ile idare ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz. Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacak, Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı can’ı haksiz yere öldürmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız.
(Mekke, 9 Zilhicce Cuma – 8 Mart 632 Cuma)
İNSANLAR, İNSANOĞLU
(ANA’LAR VE ADAM GİBİ ADAMLAR) HAKKINDA
Mustafa Nevruz SINACI
            Gerçekte söylem tarihi çok eskilere uzanan “Kadınlar İnsan’dır, Erkeler ise İnsanoğlu” sözünün anlamını, bu vesileyle incelemek ve irdelemekte yarar var. Bu meyanda, başta Tevrat olmak üzere, öncesi kutsal kitap ve sayfalar ile sonraki tüm İncil’lerin tamamını kapsayan çok Yüce bir kitap olan Kur an-ı Kerim’i, karşılaştırmalı olarak (aynı konuya dair Ayetleri) tasnif ederek (derleyip) değerlendirdiğimizde ortaya.; İnsan (Anne vasfıyla kadın) ve İnsan ana/oğlu (erkek) hakkında orijinal bir sentez (birleşik) olarak şu tanımlar ortaya çıkmaktadır:
            İNSAN:
Varlık sebebi, yaradılış amacı, fıtratına sahip, kendine saygılı ve evet, ben de insanım diyen, bunun gerçekten farkında, idrakinde, bilincinde olan hiçbir kişi; (özellikle ve bilhassa; Türk’ler ve Müslümanlar) kişilik ve kimlik sahipleri yalan söylemez. Aldatmaz. Kandırmaz. Dedikodu, fitne, iftira, küfür, haset ve hakaretle iştigal etmez. Namussuzluk, din tüccarlığı ve siyaset simsarlığı yapmaz. Anarşi, terör-tedhişle iştigal, ihanet şebekelerine yardım-yataklık etmez. Banka soymaz. Gasp, irtikap, sahtekârlık ve suiistimal yapmaz. İnançları sömürmez, siyaset simsarlığı, demokrasi düşmanlığı, suiistimal ve istismara tevessül ve tenezzül etmez.
İNSAN SUÇ İŞLEMEZ. 
İnsan Namusu, şeref ve haysiyeti için yaşar. Asla namussuzluk düşünmez. Bu yolda ve uğurda bir fiile, namus ve ırz düşmanlığına, taciz ve tecavüze teşebbüs etmez. İffetsiz olamaz. Anarşi, terör, tedhiş ve bölücülükle iştigal etmez. Cinayet işlemez. Katil olamaz. Hak yolunda ve inandığı değerler uğrunda mücadeleyi, mevcut ve mer-i yasalar muvacehesinde verir.
Hiçbir şekil ve surette Kanunları çiğnemez. Yasalara karşı mücadelesini; yine mevcut yasal nizam içinde yürütür. Başta; rüşvet, iltimas, ayırma-kayırma, yolsuzluk, hırsızlık, gasp, can ve mal güvenliğini tehdit, hürriyeti tahdit, çıkar ilişkileri tesis, imtiyazlı sınıf oluşturma ve sair; insanlık, adalet, hukuk ve ahlâk dışı cürüm ve canice emel sahipleri ile katiller, devleti parçalamaya ve milleti bölmeye teşebbüs edenler asla “insan” olarak kabul edilemez ve Islah olmadıkça, asla insanca muameleye tabi tutulamaz.
ÖZELLİKLE BU İNSAN “MÜSLÜMAN-TÜRK” İSE;
Bütün insanlardan tutun madde ve manâ plânında var olan her şeye ve herkese karşı önyargısız, saygılı, edepli, terbiyeli, yüksek ahlâklı, davranış biçimi düzgün, söz ve eylemleri doğru, dürüst, kâmil ve mükemmel olmak zorundadır. Halk, devlet içinde daima en muteber, sevgili, saygın ve muhterem olması gereken insanlar muhakkak ve mutlaka “gerçek İnsan ve gerçek Müslümanlardır.” Bunun başka yolu ve çıkarı yok. İslâm dini her ne kadar bazı eylem ve söylemleri kategorik “günahlar” biçiminde tarif, tavsif ve tasnif etmiş ise de; Bunlardan, topluma ve kamuya (devlete) karşı işlenenler “kul hakkı” kavramı ile ağırlaştırılmış ve Yüce Yaratıcının af kapsamı dışında tutulmuştur. Sözgelimi “% 99’u Müslüman’dır” denilen Türk toplumunda bu idrak, şuur ve bilincin hakim olması halinde suç oranlarının sadece kalan % 1’e münhasır olması gerekmez mi !?
OYSA: 
Dönem itibarıyla Türkiye’de ahlâk düşüklüğü ayyuka çıkmıştır. Bu gün için dünyada Türkiye’deki kadar düşük bir toplum olmadığı iddia olunmakta; Ahlaksızlığın özellikle Özal ile birlikte tırmandığı, AKP döneminde ise dikey yükselişe geçtiği gözlenmektedir. Toplumun hemen hiçbir değeri kalmadı: Tek değer, kişi veya grupların hak etmedikleri şeylere uzanmak için her yolu denemelerinin makbul marifet sayılmasıdır. Türkiye rüşvet ve hırsızlıkta Avrupa birincisi, dünya dördüncüsüdür. Dünya ülkeleri arasında cahillik düzeyiyle en ön saflarda yer alıyor, dünya üniversiteleri arasında adı geçen ilk 500 arasında bir üniversitesi yok. Ülkemiz, devleti yönetenler hakkında mevcut suç dosyaları nedeniyle dünya birincisi. Taciz ve tecavüz edilen, cinsiyet nedeniyle öldürülen kız çocuğu haberleri manşet. Halk o kadar cahilleşti ki, yapılan işler veya kendisine yapılanların çoğunun ahlâksızlık olduğunun farkında bile değil!..
TÜRK İNKILÂBINDA KADIN, AİLE VE İFFET
Mustafa Nevruz SINACI
            Sarahaten (kesin olarak) bilindiği gibi, İslâm Dini’nin Cumhuriyet (milletlerin kendi kendilerini idare ve idame ettirmesi), Demokrasi (hakkaniyet, adalet, eşitlik ve evrensel hukuk ilkelerine uygun olarak, “aralarındaki en bilge, akıllı/bilge, şerefli ve dürüst kişiler tarafından” yönetilme hakkı) ve bütün vatandaşların.; Kesinlikle ve asla suç işlememek, hak yememek ve vatandaşlara haksızlık, yolsuzluk yapmamak kaydıyla; Diledikleri gibi inanıp, inandıkları gibi yaşayabilecekler ve/veya hiçbir dine inanmayabilecekleri (ferden isterlerse, dinsiz/ateist bile olabilecekleri) umdesinin ifade biçimi olan Lâik’lik dışında bir istemi, öngörüsü ve tavsiyesi yoktur… Orijinalde bütün vahiy dinleri barışçı ve adaletçidir.  
            Fakat insanlık tarihinde bunun tam terzi uygulamalara; Çok zalim dayatmalara, haksız yere yapılan eziyet/zulüm ve işkencelere rastlanır. İşin kötüsü, insanlık dışı mezalim, hainlik, kalleşlik ve alçaklıklara din kılıfı uydurulur. Oysa Yüce Yaratıcı Rab, asla zalim değil ADİL, merhametli, şefkatli, sevgili, barışçı ve değerli olup; Yeryüzünde haksız, adaletsiz ve ahlâksız bir biçimde hüküm süren bütün değersizliklerin amansız düşmanıdır.   
            Sonuçta: Namuslu-dürüst, onurlu ve sorumlu, iyi insan ve iyi vatandaşlara; Mazlum ve masum milletler ile “suçlu olmayan” İnsanlara saldırı, eziyet, esaret, zulüm ve işkenceyi ön gören bütün din metinleri yalan, uydurma ve sahtedir. Arı-duru, saf, salim, nezih, orijinal ve temiz olan Peygamberimizin yaşadığı ve bütün insanlığa “bir yaşam biçimi olarak” emanet ve vasiyet ettiği İSLÂM.; Mutlak bir barış, esenlik, medeniyet ve mükemmellik dinidir.      
            Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda bu nezahet, safiyet ve samimiyet vardır. Aşağıda, kendisi bir Osmanlı Paşası olması sıfatıyla ibadet, eylem ve söyleminde, yani (hakkında uydurulan tüm yalan, iftira ve karalamaları aksine) iman ve amelinde samimi bir mümin olan Mustafa Kemâl ATA-TÜRK’ün Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşları ve Asil Türk Gençliğine emanet, vasiyet ve öğretilerini bulacaksınız.  
            Bu vecizeler, emanet ve vasiyetler, aynı zamanda Türk İnkılâbının temel taşlarıdır.
            “Türk Kadını Nasıl Olmalıdır?
Türk Kadını dünyanın en aydın, en özverili ve en ağır kadını olmalıdır.
Ağır sıklette değil; Ahlâkta, erdem de ağır, ağır başlı bir kadın olmalıdır.
Türk kadınının vazifesi, Türk’ü zihniyetiyle, azmiyle koruma ve müdâfaya gücü yeter nesiller yetiştirmektir. Milletin kaynağı ve sosyal hayatın esası olan kadın, ancak faziletli olursa vazifesini yapabilir. Her halde kadın, çok yüksek olmalıdır., (Atatürk, Söylev ve Demeçler-T.D.K. Ens. 1989-Sayfa: 242/294)
Kadınlık meselesinde şekil ve dış görünüş ikinci derecededir.
Asıl mücadele sahası, kadınlarımız için şekilde ve kıyafette başarıdan çok, asıl başarılı olunması gereken saha (kadınların) nur ile irfan ile “Gerçek Fazilet” ile donatılmasıdır.,
Ancak, bu şekildedir ki, çocuklarımız memlekete yararlı (ve hayırlı) birer vatandaş ve mükemmel birer insan olurlar.” (1923-Nutuk, 153-154 ve Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürk’ün Hususiyetleri, S: 74 Hasan Rıza Soyak)
“Şehirlerimizdeki kadınlarımızın giyinme ve kapanmalarında iki şekil meydana çıkıyor. Ya aşırı taşkınlık, ya da aşırı kapalılık görülüyor. Ya, ne olduğu bilinmeyen çok kapalı, çok karanlık bir dış şekli gösteren giyim yahut Avrupa’nın en serbest balolarında bile dış giyim olarak gösterilmeyecek kadar açık bir kıyafet... Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri dışındadır. Bizim dinimiz kadını o tefritten ve bu ifrattan uzak tutar. O şekiller dinimizin gereği değil, muhalifidir.” (21.Mart.1923 – Söylev ve Demeçler, Cilt: 2 T.D.T.E. Yayını, 1989 – Sayfa: 155-156 / 294)  “Onun için, medeni topluluklarda erkek daima kadına hürmet etmek zorundadır.” (Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte-Fıkra ve Çizgilerle Atatürk – Kitap: 2, Sayı: 136)
            Din gereği olan örtünmek, kısaca açıklamak gerekirse, denebilir ki, kadınlara külfet yaratmayacak ve terbiyeye aykırı olmayacak şekilde basit olmalıdır. Örtünme şekli kadını hayatından, varlığından ayıracak bir şekilde olmamalıdır.,
Dini örtünme, kadınlar için zorluk yaratmayacak, kadınların sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim hayatında, erkeklerle birlikte çalışmasına engel olmayacak şekilde basit olmalıdır. Bu basit şekil, toplumumuzun ahlâk ve terbiyesine aykırı değildir., Kadınlarımızın, genel görevlerde üzerlerine düşen paylardan başka; Kendileri için en önemli, hayırlı ve faziletli vazifeleri “İYİ ANNE” olmaktır...
Bu günün anaları için gerekli özelliklere sahip evlât yetiştirmek, evlâtlarını bugünkü hayat için faal bir organ hâline koymak, “pek çok yüksek niteliği” taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple; Kadınlarımız, hattâ erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, olgun, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer gerçekten “milletin anası olmak istiyorlarsa” böyle olmalıdırlar.  (1923-Söylev ve Demeçler, S: 150-153) Bu millet, esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti, öyle Analara sahiptir ki, her devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını, daha yüksek nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir., Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır başlı kadını olmalıdır. Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın, “ancak faziletli olursa” görevini yerine getirebilir. Her halde kadın çok yüksek olmalıdır. (Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, Enver Ziya Karal / 1925-Nutuk, S: 234-235)
            Hiçbir ulus yoktur ki, ahlâk temellerine dayanmadan yükselsin. (Atatürk, 30.Ağustos.1926, Nutuk Cilt: 2, T.D.T.E. Yayını, 1989 S: 4) Ahlâk kutsaldır; Çünkü aynı değerde eşi yoktur ve başka hiçbir çeşit değerle ölçülemez. Ahlâk kutsaldır. Çünkü en büyük “gerçek ahlâkın sahibi” bir varlığa aittir. O varlık, yalnız ve ancak toplumdur. Ondan başka bir varlık yoktur. Gerçek ahlâk, Tanrı katında değişmiş, örnek bir şekilde düşünülmüş ve bir toplumla birleşmiştir. Çünkü vicdanlarımız üzerinde etkili olan ruhi hayat, toplumun fertleri arasındaki niyetler ve bu niyetlere olan tepkilerden oluşur. Hakikatte toplum, en yoğun fikri ve ahlâki faaliyetlerin odak noktasıdır. (1929-Medeni Bilgiler, M.K.Atatürk’ün El Yazıları, Prof. Afet İnan)
ÇOK NAMUSLU OLMALIDIR.
Şimdiye kadar yapılmış bulunan hataların en büyüğü, bilhassa teşebbüs sahiplerimizin, aydınlarımızın ve özellikle bilginlerimizin en büyük günahı namuslu olmamaktır. Milletin karşısında namuslu olmak, namuslu (ilkeli) ve dürüst hareket etmek lâzımdır. Milleti aldatmayacağız. Millete daima ve daima gerçeği söyleyeceğiz. Belki hata ederiz. Gerçek zannederiz. Fakat millet onu düzeltsin! Kendimizi kimsenin üzerinde görmeğe de hakkımız yoktur. Radikal yürümek ve esaslı olmak lâzımdır. Yapacağımız her şeyin bir anlamı ve bir nedeni olması gerekir. Bütün dünya bilsin!.. Yeni Türkiye ne yapıyor, hangi esas üzerine yürüyor? Gerçekte aldatmak kolay değildir.
Hiçbir zaman medeniyet dünyasını aldatabileceğimizi zannedemeyiz. Böyle bir zan, dünyanın en büyük yanılgısı içinde bulunduğumuzu göstermekten başka bir neticeye varamaz. (1923-Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Arı İnan)
Allah Birdir. Şanı büyüktür. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Allah tarafından insanlara, dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kuran’da ki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyiz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilâhi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü, tüm evren kanunlarını (maddi ve manevi âlem kanunlarını) yapan Allah dır. (1923-Atatürk’ ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 2 – Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, 1952 )
“Hazreti Peygamber Efendimiz, bütün Müslümanların ve kutsal kitap sahiplerinin bildirdiği üzere, Allah tarafından dini gerçekleri insanlık dünyasına duyurmaya ve anlatmaya memur edilmişlerdir ve ismi peygamberdir. Yani, haber ulaştırmakla görevlidir. Ulu Allah, Kur’an-ı Keriminde kendisine emirlik, saltanat ve taç vermiş değildir. Hükümdarlık vermiş değildir. Peygamberlik vazifesi ile gönderilmiştir. Tabiatıyla, gerçek vazifesini tamamen kavramış olan Cenab-ı Peygamber bütün dünya insanlarına O’nu duyurdu.
Hepinizce bilinmesi lâzımdır ki, o devirde, meselâ doğuda bir İran devleti, kuzeyde bir Roma İmparatorluğu vardı. Diğer teşkilâtı ve kurulu devletler vardı ve Cenab-ı Peygamber (bu) devletlere gönderdiği peygamberlik mektuplarında buyurmuşlardır ki; Allah bir ve ben O’nun tarafından, size gerçeği anlatmakla vazifeliyim. Hak Dini, İslâm dinidir. Ve bunu kabul ediniz... ve hattâ ilâve etmiştir, Ben size, Hak Dini’ni kabul ettirmekle zannetmeyiniz ki, sizin milletinize, sizin hükümetinize el koymuş olacağım. Siz, hangi hükümet şeklinde, hangi durumda bulunuyorsanız o yine aynı kalacaktır. Yalnız hak dinini kabul ediniz ve koruyunuz...(1923-Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Arı İnan-Türk Tarih Kurumu, 1982)
Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinimize, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, ona da öyle inanıyorum. Bilince ters, ilerlemeye engel hiçbir şey kapsamıyor. Hal bu ki Türkiye’ye bağımsızlığını veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, suni, boş inançlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu güçsüzler (zavallılar) sırası gelince, aydınlanacaklardır. Onlar aydınlığa yaklaşamazlarsa, kendilerini yok ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız. (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 3–Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, 1954)
            Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız, şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. (1930-Nutuk, Cilt: 3 Mustafa Kemal Atatürk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayını-1960) Büyük bir inkılâp yaratan Hazreti Muhammed’e beslenilen sevgi, ancak O’nun koyduğu fikirleri, esasları korumak ve uygulamakla mümkündür. (1930-Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi-Sayı: 100 – 1945)
            Vatandaşları içinde çeşitli dinlere mensup unsurlar bulunan ve her din mensubu hakkında âdil ve tarafsız tutum ve davranışta bulunmaya ve mahkemelerinde vatandaşları ve yabancılar hakkında eşit âdalet uygulamakla vazifeli olan bir hükümet, fikir ve vicdan hürriyetlerine uymaya mecburdur. (1927-Nutuk, Cilt: 2, M.K.Atatürk-Türk Devrim Tarihi Ens. Yayını, 1960)
            Lâiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. Lâiklikle dinsizliği karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz. (Atatürk ve Din, Sadi Borak-1962)
Softa sınıfın din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. Bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. (1930-Atatürk’ün Hususiyetleri, Kılıç Ali-1955)
Bütün dünyanın Müslümanları, Allah’ın son Peygamberi Hazreti Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmelidir. Tüm Müslümanlar Hazreti Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli, İslâmiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira, ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler. (1938-Prof. Dr. Hanif Favuk–Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Yayınları, 1979, Sayı: 102 – 1938, / Atatürk’ü Tanımak ve Anlamak, Behzat Şaşal – Ankara, 2004)  
“Türk milleti vakur ve çok sabırlıdır,
O’nun büyüklüğü ülkesinin ve nüfusunun genişliğinde değil, sadece yüksek (kanındaki asalet, insanlık davası, onur, haysiyet, şeref ve) karakterine dayanır ve ondan doğar. Türk, asil, mağrur ve yüksek bir ruh’tur. Cumhuriyet ve Demokrasi bunun açık bir göstergesidir.”

25 Şubat 2015 Çarşamba

İç Güvenlik Paranoyası ve Pusudaki İhanet; Türkleşmemiş, İnsanlaşmamış ve İlâmlaşmamış unsur-u aslisi dönme, devşirme, özellikle koza ve kripto olanlar....

İç Güvenlik Paranoyası ve Pusudaki İhanet!..
Mustafa Nevruz SINACI
            Önce ‘iç güvenlik’ nedir ona bakalım. Sonra, sözde muhalefetin Mecliste kıyametler kopardığı “gündemdeki” paketi inceler, irdeler ve değerlendiririz. Dahası, bu paket, Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Devletin iyi, onurlu, sorumlu, namuslu insan ve dürüst vatandaşlarının ‘iç güvenlik ihtiyacının’ ne kadarını karşılamaktadır. Teklif sahiplerine bilhassa bunu sormak gerekir. Zira, kutsal kitaplar, ahlâki öğeler, örf, adet, muteber töreler ve yerleşik gelenekler ile medeni dünya emsalleri yönünden günümüzde, alenen “suç teşkil ettiği halde”; Onursuzluk, sorumsuzluk, terörle-tedhişle iştirak, yardım-yataklık ve işbirliği gibi insanlık dışı nedenlerle müsamaha edilen, görmezlikten gelinen rezillik, aşağılık kepazelik ve her biri toplumsal barışı tehdit ve temelden tahribe yönelik suç unsurlarını sorgulamak lazım!.
Buna göre: İç Güvenlik (kamu düzeni ve güvenliği) nedir ve ne değildir?..
            İç güvenlik kapsamına öncelikle: Can güvenliği; Irz/namus, onurlu yaşam, şan, şeref ve haysiyet güvenliği; Mal, mülk ve tapu güvenliği; Gıda güvenliği ve Güvenilirliği; Hizmet, kalite, iş, istihdam ve şeffaf-dürüst rekabet güvenliği; Sağlık, sigorta, Hastane, Doktor ve ilâç güvenliği.; Seyahat hürriyeti, araç-trafik, bakım-kontrol ve yol güvenliği; Yatırım, kur, değer istikrarı ve tasarruf güvenliği; Gelecek (istikbal), eğitim, istiklâl, özgürlük ve tam bağımsızlık güvenliği; Tabiat, tarihi doku/ekolojik denge/doğal hayat ve çevre Güvenliği; İnanç özgürlüğü ve Lâiklik güvenliği; Kamu yönetimi, hakkaniyet, eşitlik, adalet, hukuk, siyaset ve demokrasi güvenliği; Özellikle “hükümet ve devlet kurumları ile erklerin millet adına, bağımsız, tarafsız ve disiplinle denetimi” açısından, yönetimin saydamlık ve Güvenilirliği!..
            Buradaki “güvenlik” ve “güvenilirlik” betimlemelerine lütfen çok dikkat edin.
            Zira devlet izafi bir kavram olup; Esasta, devlet demek, bizatihi hükümet demektir.
            Örneğin: En fazla bir lira olması gereken akaryakıt fiyatının % 400 nispetinde fahiş ve pahalıya satılması; Dünyanın ekseri ülkelerinde stabil ve bir kısmında düşmekte olan dolar’ın, realite, evrensel parite, akıl ve mantık dışı yükselişi; 20 Milyona yakın nüfusun, asgari ücretle çalışan aile reisi tarafından, çok büyük ıstırap, açlık, yokluk, yoksulluk, mahrumiyet ve çileler içinde yaşama mücadelesi vermesi; Buna paralel olarak maaş, aylık gelir, yaşam standardı ve ücretler arasındaki uçurumun “en korkunç, adaletsiz ve haksız biçimde” açılması; Emeklilerin adaletsiz-haksız, norm ve standart birliği ilkelerine aykırı; Dahası, yaklaşık % 98’inin açlık ve yoksulluk sınırı altında, kalanın da vicdanları karartacak derecede orantısız, yüksek ve haddi, hududu aşan safhada maaş alıyor olması; Defalarca söz verildiği halde (özellikle 2000 yılı ve sonrası) emekli maaşlarında, eşitlik, adalet ve hukuk ilkelerine uygun düzeltme yapılmaması, buna mukabil çeşitli vesilelerle memur-işçi maaş ve ücretlerinde ayarlama/düzenleme yoluna gidilmesi; Periyodik maaş zamlarının SEYYANEN yapılması usul, ahlâk, anayasa ve insanlık gereği zorunlu iken, tam aksine haksız, adaletsiz ve ahlâksız YÜZDELİ ZAM’da direnilmesi!.
            Bunların tamamı birer İÇ GÜVENLİ SORUNU. 
            Dahası var.
            Yerinde, üretici elinde Portakal 6-7 kuruş; Domates 15-20 kuruş; Patates 20-25 kuruş iken, hâttâ öldüm fiyatına bile alıcı bulamaz, üreticiler komisyoncu elinde oyuncak olurken; Aynı ürünlerin tüketiciye asgari 10 veya 20 katına, yani: % 100 ilâ % bin fazlasına satılması;
Ham petrol, akaryakıt ve doğalgaz fiyatları % 80’lere varan düşüş kaydettiği halde; En başta elektrik, toplu taşım, ulaşım ve esasta “akaryakıta bağlı olarak” fiyatları sürekli arttırılmış olan ürün ve hizmet bedelleri niçin aynı oranlarda düşürülmemektedir.
Bu zaaf, aç gözlülük, adaletsizlik haksızlık ve yolsuzluğun sebebi nedir?   
Bakınız!.. Milletçe boğuştuğumuz yığınla İÇ GÜVENLİK sorunu var.
Lâkin pakette bunlara yer yok. Bu pakette alternatif çare ve çözüm yok.
Önerilen yasa’da Adalet ve hukuk üretimi yok! Pakette adaletten eser yok. 
            Daha açık bir anlatımla: Adına devlet denilen, belirli sınırları, bayrağı, toprağı, ordusu, polisi, kurum, kuruluşları, meclisi, başkenti, anayasası, yasaları olan sosyal, toplumsal yapıda; Irz, can, mal ve yaşam güvenliği var mı? İnsan unsuru, yani bireyler (fert) işletmeler, kurum ve kuruluşlar arası ilişkiler, eşitlik ilkesine uygun ve adil mi? Üretim-tüketim, gıda ve zorunlu ihtiyaç maddeleri insan sağlığı norm ve standartları ile objektif kriterlere uygun mu? İnsanlar diledikleri gibi inanıyor ve inandıkları gibi yaşayabiliyorlar mı? İş, meslek, seçilmiş, atanmış ve sair sosyal sınıflar arasında makul gelir, eşit koşullarda “sürdürülebilir” imtiyazsız yaşam var mı? Zenginler/fakirler ile atanmış ve seçilmişler arasında devasa ayrıcalık, dokunulmazlık ve uçurumlar gözlenmekte midir?..  
            İnsan neslini kurutmaya yönelik GDO’nun kökü kurutuldu mu?
            Zorunlu gıda ve hayati ihtiyaç maddelerine imalâtta yüklenen kanserojen katkılar; gizli zehirler, zehirli ilâçlar, öldürücü tat’lar.; En iğrencinden katkı maddeleri; Virüs, kir-mikrop ve hastalık taşıyan renklendiriciler; Zararlı boyalar, hormonlar; İnsanlık dışı varlık, hain yaratık ve domuz iti sürülerinin, resmi denetim gevşekliğinden yararlanarak yaptıkları hile, sahtecilik ve nitelikli sahtekârlıkların yol açtığı felâketler, hastalıklar, sakatlıklar ve ölümler!..    
En önemlisi, utanılası yüz karası da: Danışıklı döğüş ve anlaşmalı it dalaşıdır.
* Devlette rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk, namussuzluk düzeyi nedir?..
* Rüşvet/iltimas, hırsızlık/haksızlık ve yolsuzluk erbabı domuz sürüsü nerede?
* Devletin malını, tüyü bitmemiş yetimin hakkını çalan domuzlar ne âlemdedir?
Cumhuriyet ve demokrasinin en temel insan hakkı olan imkân ve fırsat eşitliği var mı?
            Eğer bu göstergelerden biri dahi negatif (olumsuz) ise, o devlette hükümet yok yahut var da aciz, kalitesiz, yetersiz ve başarısız; Milletin Muhalefet görevi verdikleri ise inançsız, ilkesiz, onursuz, işbirlikçi, haymatloslardan müteşekkil, lânetli teşekküllerden ibaret demektir. Dahası var. Olumsuzluk had safhada ise hükümet edenler millî değil, milletlerarası emperyal koalisyonlar, beynelmilel mafya, organize suç örgütü-çete veya oligarkların uzantısı, işbirlikçi payandası bağlamında telâkki olunabilir!..
            GENEL OLARAK “İÇ GÜVENLİK” NEDİR?..
            İç güvenlik; Kamusal alanda düzen, disiplin ve istikrar; Dünyada itibar; İnsan hakları, adalet ve barış gibi ağır sorumluluğu mucip kavramlar telâffuz edildiğinde; Öncelikle, evvelâ hükümet ve muhalefette yulardaki insani, İslâmi, evrensel ve hukuki kriterler aranır. En öz’lü anlatım, tanım ve açıklama biçimi “Cumhuriyet” olan, Adalet ahlâkı ve eşitliğe dayalı Ebed-müddet devlet.; Şûra bağlamında onurlu/sorumlu, mutlak adalet ve hukukla kaim kavi, güçlü-kuvvetli, bozulmaz, sağlam ve sarsılmaz “Demokrasi”, nihayet: “Benim dinim bana, senin dinin sana” emri gereği “lâiklik” ilkesinin huzur, barış ve güvenle yaşanabildiği bir ülkede iç güvenlik sorunu olmaz. İşte bu ülkelere Güvenlikli “demokratik hukuk devleti” denilir.
Gerişi çete teşekkülleridir.
Basit örneklemede: İsrail, Yunanistan, Bulgaristan, Ermenistan, İran, Irak vb.
Özgün örneklemede: Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, Çin ve Rusya…. 
Bu anlam ve bağlamda Demokratik hukuk devletlerinde suç işlemek yasaktır.
            Taammüden (bilerek ve isteyerek, tasarlayarak) insan öldürenler mutlaka öldürülür.
Hırsızlık, yolsuzluk, sorumsuzluk, hile, fitne-fesat, görevi ihmal ve suiistimal gibi kin, kir ve insanlık düşmanlığını muhtevi nedenlerle ölüme sebebiyet bir “idam” nedenidir. Başta Tevrat, Zebur ve İncil olmak üzere Kuran-ı Kerim’in müteaddit ayeti olan “öldüreni öldürün” emri her ne pahasına olursa olsun, mutlaka uygulanmak zorundadır. Görüşülmekte olan torba yasa tasarısında böyle medeni ihtiyaç ve insani zorunluluklara yer verilmediği görülmektedir.  
Dolayısıyla “İnsan hakları, adalet, hukuk ve demokrasinin varlığı” iddia edilen ülkede; Mesai saatleri dışında ve/veya “gün ışımasından önce ve hava karardıktan sonra” kesinlikle ve asla eylem yapılamaz. Gün içinde (bireysel eylemler hariç olma üzere) bilumum eylem, yasal gösteri, hukuk ve ahlâka uygun yürüyüşler, belirli bir süre önceden izin almaya tabii ve kurala bağlı olmak zorundadır. Aksi takdirde anarşi/terör-tedhiş ve bozguncularla baş edilemez.
Açık hava toplantıları, gösteri yürüyüşü ve eylemlerde patlayıcı, parlayıcı ve çevreyi kirleten, tahrip eden silâhlar, araç, malzeme ve aletler kullanılamaz. Devletin ve halkın malına zarar vermek, bireysel hakları ihlâl etmek ve kamu güvenliğini tehlikeye atmak, çevreyi tahrip en ağır suçlardan olmak gerekir. Kamu veya özel mülke zarar verenler mutlaka şahsen veya “tertip komitesi, dernek, vakıf, sendika ya da sivil toplum kuruluşu” olarak, suç tazminatı ya da hasar bedelini tazmin; Maddi ve manevi tazminat nakdi ödeninceye kadar hapiste tutulmak zorundadır. Aksi takdirde başta yerel esnaf, bireyler ve kamusal çevre olmak üzere; yasalar, ahlâk ve özellikle hukuk dışı “anarşi, terör, tedhiş ve kamu düzeni karşıtı zorba” mütecavizler tarafından verilen zarar, hasar, tahrip, taciz, gasp, irtikap ve saldırılar sonucu meydana gelen zarar.; Faillerine telâfi ve tazmin ettirilemediği takdirde yargı, hükümet, adalet ve hukuk şaibe ve töhmet altında kalır. Bu takdirde hükümet, resmi uzantı ve bağlantıları yok hükmüne düşer.     
İÇ GÜVENLİK PARANOYASI
Sözde muhalefet namına birilerinin kıyametleri kopardığı ve Meclisi birbirine kattığı tasarıda bu husus, sadece 1. bölümde ve 2 madde halinde “pek muğlâk” olarak bahis konusu edilmektedir. Oysa dönem ile evrensel hukukun mutlak gereği olan uyuşturucu yasağının her düzeyde ‘satış ve kullanımı imkânsız kılacak’ derecede yasak ve aşılamaz katılıkta (mutlaka olması gereken) kesin tedbirler alınması söz konusu değildir.    
Daha önceki Antalya, Mardin, İzmir ve Aydın örneği vahşi tecavüz, alçakça, hunharca cinayetlere karşı idam cezası dâhil; Adaletli-faziletli önlem, haklı/mağdur ve müştekiden yana insani öneriler de yok! Oysa namusu ilga, ırza tasallut, tecavüz ve buna bağlı canice, vahşice vakıalarda halkın doğal olarak linç etme hakkı vardır. Gerektiğinde güven vermeyen yönetime direnme, kötülüğü kökten önleme ve kalıcı huzur adına linç eylemi doğal bir hak olarak kabul ve tescil edilmelidir. Ancak idam cezasının yeniden ihdası bu hakkın kullanımını önleyebilir. Katil’in yaşama hakkını savunanlar ise, primitif varlık, apaçık mutasyona uğramış manyaklar olarak kabul, telâkki ve vicdanen tescil edilerek toplumdan dışlanmalıdır…
DİRENME VE LİNÇ HAKKI
En son Mersin/Tarsus cinayetinde olduğu gibi; Vahşet, alçaklık, şiddet, kir ve şeamet karşısında “kısas’a kısas” öngörmeyen ve “muadili ceza vermeyen” mevcut uygulamaya karşı doğal cezalandırma, idareye karşı direnme, linç hakkını kullanması vukuu itibarıyla gerçek ve suçu sabit olmak kaydıyla mümkün olabilmelidir. Kaldı ki, medyada çok dillendirilen “kadına yönelik şiddet, taciz ve cinayet”lerin yanı sıra; Bazı kadın görünümlü canavarlarca uygulanan erkeğe yönelik şiddet! Baskı, gasp-irtikap, hırsızlık, fiili taciz, darp-dayak, eziyet, zulüm, terk, işkence, çocuk kaçırma, evlât ve akrabayı ayartma, sahtekârlık olaylarınınsa: “İnsan’a yönelik şiddet, zulüm, taciz ve tecavüz” başlığı altında yasalaştırılması gerekir.
Var mı “İç Güvenlik Paketi”nde böyle bir şey? Yok. Öyleyse bu tam bir paranoya!..
            DANIŞIKLI DÖĞÜŞ, BLÖF VE ANLAŞMALI İT DALAŞI
            Üzerinde danışıklı dövüş ve it dalaşı yapıldığı izlenimini veren tasarıda bu hususların varlığı ve ağırlığı ne kadar? Hiç! Peki, bunca kavga ve şeamet nedeni olarak gösterilen malum tasarıda ne var? Muhalefetin iddialarına göre: Siyasetin silahlandırılması, maske ve molotof yasağının yanı sıra; ‘Jandarma ve Sahil Güvenlik Teşkilâtını iktidara bağlamak., Ayrışmanın, kutuplaşmanın tırmandığı ortamda belli bir siyasi anlayış silaha sahipken, muhalefetin silahsız olması faşizmin temel koşuludur., İktidarın siyasi sicil ve ideolojisini dikkate alındığında, bu yasa iyi niyetle kullanılmayacağı aşikâr” denilerek, tutarsız iddialar sürüp gitmekte...
            Evet! Jandarma ve sahil güvenliğin eskiden olduğu gibi Genelkurmay’a bağlı kalması millet için bir güvencedir. Hiç değilse tarafsız olduğu düşünülür. Jandarmanın, siyasetten emir alır hale getirilmesi hususu; Öteden beri, gerek MC siyasetçileri, gerek Amerikan yöneticileri ve gerekse, memleket içindeki temsilcilerince hep söylenegelmiştir.
Diğer taraftan; Bölücü örgüt yandaşları yakıyor, yıkıyor, saldırıyor, asker polis şehit ediyor. Cumhurbaşkanı, başbakan ve yetkililer: "çözüm süreci aynen devam edecek" diyor. Sorumlular: ‘biz de eylemler duruncaya kadar çözüm sürecini askıya alıyoruz’ diyemiyorlar! Bu, teröristleri cesaretlendiren menfur tavizler, çok iğrenç ve utanç verici bir acziyet değil de nedir?.. Tıpkı, bütün dünyada dolar düşer, petrol ucuzlarken; Ülkemizde dolar’ın yükseltilip, zorunlu gıda, ihtiyaç ve hayati hizmet fiyatlarında yapılan artışlar gibi! Yazıklar olsun!...
DIŞ GÜVENLİK TEHDİDİ VE EVRENSEL TEHLİKELER
Neredeyse elli yıldır Türkiye’de sahnelenen oyun ve oyalama taktiklerinin gerçekte tamamı güdümleme, kamuflaj, dış baskıları örtme, öteleme ve gizleme, harici bedhahlar ile dâhili bedhah iştiraki ve işbirliğini maskeleme çabalarından ibaret. Bunu 12 Eylül öncesi Sağ-Sol, Alevi-Sünni, Cemaat-Tarikat gibi, gerçek İslâm’da hiçbir karşılığı olmayan fitne, fesat ve tefrika girişimlerinin tek merkezden yönetildiği gerçeği ile kanıtlamak mümkündür.
Çok başarılı ve “MİLLİ BİR MÜDAHALE” olan 12 Eylül’den sonra, bu harici hain ve düşman unsurlar, malum ve meş’um terör-tedhiş örgütü ile eşkıya’nın elebaşı, bebek katili üzerinde yoğunlaşmışlar; Kültürel, Biyolojik, Psikolojik ve Narkotik “asimetrik” savaşlarını.; Ermeni asıllı, ASALA orijinli, Taşnak, Hınçak, Megalo İdea, Etniki Eterya ve Yunan Pontus destekli dönme-devşirme, koza-kripto, ajan provokatör ve profesyonel lejyonerler (kiralık katil, potansiyel cani ve cinnet unsurları) eliyle yürütmeye başlamışlardır.          
Bu menfur bir projedir.
Gazi Mustafa Kemal AtaTürk’ün işaret ettiği “dâhili ve harici bedhahlar” ile “nesebi gayrisahih, damarlarında Asil Türk Kanı akmayan, ikiyüzlü, insanlaşmamış, medenileşmemiş ve özellikle Türkleşmemiş” ihanet şebekeleri tarafından;
Huzur ikliminin kalesi, evrensel adalet, küresel barış ve medeniyetin banisi Aziz Türk Milleti’nin şahsında İnsanlık, İslâm ve medeniyet âlemine karşı yürütülen hain, vahim, iğrenç, aşağılık ve yıkıcı bir materyalizm/emperyalizm, güncel kölelik, vampirlik, esaret ve sömürü projesidir. Çok hayret verici ve çok şaşılacak bir hakikattir ki; Bu menfur projenin içinde hiç bir kadim Yahudi, samimi Hıristiyan veya mümin Müslüman yok. 1962’den beri Hıristiyan ve Musevilerin “Kutsal Kitap” şemsiyesinde ittifak ederek birleşmelerinden sonra.; Üç kutuplu (Müslümanlar, Hıristiyan ve Yahudiler ile Emperyalistler) hale gelen dünyada, tamamı İblisin emrine girmiş, bütün semavi dinlere tam bir azgınlıkla baş kaldırmış; Tıpkı 5000 yıl önceki sapıkların yaptığı gibi baal’e gönül vermiş, kendi evlâtlarını, kızgın ateşe atmaktan, çılgınca zevk alan sapkın bir güruh. İşte Türkiye’nin, bütün semavi Din’lerin, İnsanlık âlemi ve barışçı dünyanın amansız, insafsız ve merhametsiz düşmanıdır bu emperyalist ve materyalistler!...     
ŞEYTAN ÜÇGENİ 
Emperyalizme kayıtsız/şartsız teslim olmayan ülke ve milletlerin tepesinde sallanan Demokles’in Kılıcı, İblis’in asası ve Vampirlerin salya dişlileri başta Birleşik Amerika olmak üzere, Birleşik Krallık ve Birleşik Rusya olup, önde gelen uşakları işgalci Çin’dir. Tamamının melhus bedeni irin, kin ve kan’la yoğrularak yutulmuş “ESİR” insan topluluklarından oluşur.
İç güvenlik tehdidi olarak zuhur eden pek çok unsurun aslisi dış mihraklara dayalıdır.
Aslında hepimiz ve herkes çok iyi biliyor ki;
            Müslüman ergen kız ve kadınlarının farz, vacip ve sünnet baskısı altında "tesettür"e büründürülüp "ucubeler" gibi görünmeye zorlanmaları;
            Sözde Müslüman, öz’de müşrik, gayrimüslim, cahil, sapkın ve azgın, kâfir güdümlü "anarşist ve terörist" selefi, örgütler kurdurularak vahşi ve zararlı eylemlere zorlanması;
            Taliban, El Kaide ve İŞİD benzeri primitif, provakatif ve mutasyonel uygulama ve ajitasyonlarla Müslüman ülkelerin istikrarsızlaştırılması; Başta İslâm’ın emri olan Lâiklik, Cumhuriyet, Hukuk Devleti ve Demokrasi modellerinin hayata geçmesinin önlenmesi;
            Müslüman ülkelerin yönetimini güdümlemek, halkı ve ülke değerlerini rahatlıkla sömürmek üzere icazetli siyasi partiler, legal-illegal örgütler, mason-misyoner odakları ile esas faaliyet konuları sabotaj, NBC ve casusluk olan kartel ve tröstler; Başta ABD olmak üzere özellikle Batı dünyasının emperyalist politikalarının işbirlikçiler eliyle uygulatılmasıdır.
            Bu menfur çete devletleri ile devlet görünümlü vampir/kene örgütleri tarafından tespit edilen hedefler ve kurban olarak belirlenen masum, mazlum ve müsemma kitleler üzerinden tiksinti verici bir "islamofobi" oluşturmak ve insanları Müslümanlara karşı topyekün bir imha hareketine şartlandırmak için hazırlanan binlerce yıllık projelerin ürünüdür.
            Bu savaş kan, ateş ve gözyaşı getirecek. Bu bir cinnet halidir, derhal vazgeçilmelidir!..