DOMUZ, GARİBİ FENA VURDU 
Mustafa Nevruz SINACI
Evet, öteki Türkiye fena halde domuz garibi!... Zuhuratın (ilk görülme) tarihi yarım asrı buluyor. Gerçekte bir nüksetme hadisesi!.. İsterseniz son zamanlarda vaki en belirgin tespit ve teşhislerden bir örnek vereyim:
“Burdur Cumhuriyet Başsavcısı Ali Nevzat Açıkgöz, ‘2009 Adli Yılı’ açılış töreninde yaptığı konuşmada şöyle dedi: “İddia ediyorum ki, iki yıl ülkemizde yolsuzluk ve hırsızlık yapılmasın, Türkiye ekonomik açıdan şahlanma dönemine girecektir.” (Prof. Dr. İsa Kayacan, Oğuzeli Gazetesi, Bucak- Burdur 10 Eylül 2009) Lütfen heyecanlanmayın ve yanlış da anlamayın.
Burada bahse konu, tıpkı küresel ekonomik kriz gibi, ülke dışında yaşanan müzmin pislik, hırsızlık, yolsuzluk, yağma, yalan-talan ve her türden namussuzluk sonucu oluşan ve neticede bize de bulaşan “domuz gribi” değil! Daha beter, daha rezil, işkenceyle süründüren, zalimi âbad eden, mazlumu sürünerek öldüren cinsten.. Aslında benzer bir melanet. Peki nedir?
Cevap, hani bir ATA sözümüz var ya: “Devletin malı deniz, yemeyen domuz”
Bir sivil toplum kuruluşu bunu 2000yılında, “Devletin malı deniz, hırsızlık, haksızlık ve yolsuzluk yapan domuz” biçiminde tescil ve tasdik ettirerek “İnsanlık Forumu Vizyon ve Misyon Deklerasyonu” başlığını taşıyan açıklama biçiminde bütün Türkiye de yüz binlerce nüsha dağıttı. ((Ankara C. Başsavcılığı’nın izni ve Valiliğin (Em. Md.lüğü 26.02.200 tarih ve…/10865 Sayılı) onayı ile)) Zira o dönemlerde de “domuz garibi üretme operasyonları” baş döndüren bir hızla sürüyordu. Öyle ki, bankalar hortumlanıyor, parlamenter borsaları açılıyor, üçkâğıtçılıktan (borsa, faiz, döviz) muazzam vurgunlar vuruluyor, özelleştirmelerden en az % 50 pay ve asgari % 20 hisse gasp ediliyor; Yalan-talan,soygun-vurgun tam bir çılgınlıkla sürüyordu…..
Gerçekte bu ATA sözü, yüce dinimizin “kul hakkı’na” ilişkin hükümlerine dayanır.
Kul hakkı, geniş ve derin bir kavramdır.
Çoğu âlim ona İslâm’ın (Müslüman olmanın ve Müslüman kalmanın) şartı; Bir kısım ulema da İman’ın (İslâm’ı fiilen yaşamanın) şartı der. Bana göre her ikisi de (yer, durum ve derecesine göre) doğrudur. Zira özel haller dışında, genelde kulun bedeni, can ve malına vaki tecavüzler maddî hukuk, insanların iç dünyası, ilke, inanç ve ruh yapısına verilen zararlar ise manevî hukuk bağlamında mütalâa olunur. Gerçekte bu mütalâa yanlıştır. Çünkü ileri-modern (çağdışı-kadük) güncel hukuk anlayışına nazaran, kadim hukuk kuramı baz alınarak objektif norm ve evrensel kriterlere vurulduğunda yanlışlık apaçık ortaya çıkar. Yani hukuk, “HAK” ve “ADALET” kavramından hareketle, maddi-manevi, ispat ve tespiti kabil her suçu kapsar.
Konuyu açabilmek için bazı Kur-an ayetlerine bakalım:
“Kim bir nefsi, kısas yahut yeryüzünde fesat çıkarma sebeplerinin biri olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide Sûresi, 32)
Bu bağlamda, ülkemizde idam cezasının kaldırılmış olması; İnsan hakları, adalet ve objektif hukuka aykırı olup, namuslu-dürüst, iyi insan ve iyi vatandaşlara karşı işlenmiş bir suçtur. İdam cezası, “lüzum gördüklerini” gizlice infaz eden ikiyüzlü AB hariç olmak üzere; ABD dâhil dünyanın bütün devletlerinde vardır.
Şu işe bakın ki, sözde “İdam cezası” bulunmayan AB’de demokrasi yoktur.
Meselâ: Allah yolunda can verip Şehitlik mertebesine erişen bir mümin (ki, ibadette daim, namazında-niyazında olmayana şehit denilemez, bu mertebe ile anılamaz ve şehitmiş gibi muamele edilemez) bunun büyük mükâfatını görmekle birlikte, kul hakkı ve kullara olan borçlarından kurtulamaz. Zira kul hakkının affını Cenâb-ı Hak mağdur kula bırakmıştır. (yani, devlet ‘hükümetler’ kul hakkını şamil/kapsayan af’lar çıkartamaz) Keza, samimi tövbe eden bir müminin de geçmiş günahları affolunur, ama kul hakkı bu affa girmez
Af kurumu, öncelikle ve mutlaka mağdurun müracaatını zorunlu kılar.
Mağdur veya maktul’ün hukuki ve manevi vekili (hayatta olan en yakın akrabası) af ve bu hususu mercie beyan etmedikçe, failin fiili suç, kendisi suçlu olmaktan çıkamaz ve suçuna tam karşılık gelmek koşuluyla hükmolunan cezadan kurtulamaz.
“Tövbekâr olanlar hakkında hukukullah dâvâsı güdülmez. Ancak hukuk-u şahsiye dâvası kalır.” (Hak Dini Kur’an Dili) Burada helâlaşma şartı mutlaktır. Aksi takdirde bir kimse, hak sahibinden helâllik almadıkça günahının cezasından kurtulamaz. Kur-an da, kullar arasındaki adalet esaslarını tespit eden birçok ayet den sonra;
“İşte bu Allah’ın hudududur, onu tecavüz etmeyin.” mealinde İlâhî ikaz gelir.
Demek ki, kul hakkını çiğnemek, Allah’ın hududuna tecavüz etmektir.
Bu hâl ve hakikatin “gece-gündüz” haram, yalan ve talan peşinde koşan, zahirde sureti haktan görünüp, gerçekte güruha mensup, “mürai, münafık ve din tüccarlarına” anlatılması; Hak cihazı, hukuk ve adalet mekanizması kullanılarak toplumdan tart edilmesi görevi, başta âlim ve bilhassa amirlere ait bir vazifedir.
Halk ise: Bilinen ve belli olan hırsız, yolsuz, rüşvetçi, suiistimalci, kaçakçı, kıyakçı, sahteci, anarşist, terörist, (bunların yardım ve yatakçıları) zalim, mücrim, ahlâksız, adaletsiz, namussuzlar ile bunların bileşenlerini (tamamlayıcı ve bütünleyici unsurlarını), bir başka deyişle mütemmim cüzlerini dışlamak, insan yerine koymamak, mümkün olduğu kadar hayat ve muhitinden uzaklaştırmak zorundadır. 
DOMUZLARDAN KURTULMANIN YOLU BUDUR.
Artık “devletin malı deniz, yemeyen domuz” diyen, kime iltica edecek (sığınacak) ve kimden yardım dileyecek? Bilumum gerici-yobaz ve fanatik mürteci savlarının aksine insan, Allah’ın kuludur. O’nun hukukuna riayetsizlik ise, sonuçta İlâhî azap nedenidir…
Tövbe kapısı hariç, bundan kurtuluş yolu yoktur.
İşte bu noktada hukuklar birleşir.
Bu nedenle AKP hükümetinden beklenen ilk icraat: “Temiz Ekler Operasyonu” idi.
Olmadı. Olmaması halk üzerinde çok büyük bir hayal kırıklığına yol açtı.
Kirli eller: Yani domuz, kene, bit-pire ve vampir taifesini ise çok sevindirdi.
Yani kısaca: BİLİNMELİDİR Kİ;
Başta İnsan olmak üzere, hayvanlar ve canlıların yaşam alanı, bu alan ile kaim imkân, ihtiyaç, kaynak, dayanak ve-sair maddi-manevi unsurların; Rüşvet-iltimas, gasp, irtikap, görevi kötüye kullanma, hırsızlık-yolsuzluk-suiistimal, fahiş fiyat-pahalılık, haksız edinim, adaletsiz vergi, kayıt-kapsam dışılık, kaçakçılık gibi “Domuzların iştigaline dâhil” haksız edinim ve kul hakkı tecavüzlerinden mütevellit öteki Türkiyeli “Domuz Garibi” fakir-fukara, garip-guraba, masum ve müsemma vatandaşların hak’ını teslim, Hükümet, Adalet (yargı) ve hak-hukuk mabedi TBMM’nin mutlak görevidir!.... ÖYLE İSE: Adalet ahlâkını kaim, hukuk’u hâkim ve bozulan-sarsılan hak dengelerini tesis; Öncelikli ve yegâne “AÇILIM” olmak zorunda değil mi?
Gayrisi meşru değildir biline. ***/***
AÇILIMLAR; MİLLİ BİRLİK VE KARDEŞLİK PROJESİ
Mustafa Nevruz SINACI
Şimdi “demokratik açılımın” adı “milli birlik ve kardeşlik projesi” oldu. Bu iyi. Demek ki bundan böyle kendi parmağımızı kesmeyecek, ayağımızı çıngıraklı yılan deliğine sokmayacak, boşu boşuna belâya bulaşmayacak ve kendi hayatımıza kendi ellerimizle kastetmeyeceğiz. İnşâllah!... Milli Birlik Beraberlik ve Kardeşlik Projesi…
Demek ki artık, adına Türkiye Cumhuriyeti denilen bu beden, bu ruh bizim.
Üç buçuk sergerde, eli kanlı maşa ve menfur işlerle iştigal kirli eller uğruna haneyi harap, tahrip, tarumar etmeye (cüret’e) hak sahibi olunmadığı bilindi ve idrak edildi her hal…
Asırlık misafirleri de haneden çıkarmaya gerek yok…. Çünkü: Milli birlik, kardeşlik ve barış her şeyi galiptir. Anlaşılan biraz olsun kendimize geldik ve hakikatin farkına vardık.
“BİZ BİR MİLLET VE DEVLETİZ”
Recep’in, yüksek frekansta seslendirdiği projenin anlamı bu!..
Düşünmek bile istemeyiz. Ama “bütün ana diller yerine ‘sadece Kürtçe’ yayın yapan kanalın kurulması gibi” veya “Anadolu medeniyetleri Enstitüsü yerine, salt Kürt Enstitüsü kurmak gibi” bilim, akıl-mantık veya mezkür “milli siyaset’in” inadına aksi yapılırsa ne olur?
Allah’ın mahlûkatında O’nun rızası dışında tasarrufa kalkışılmış olunur.
Buysa hem objektif ve evrensel hukuk’a ve hem de Hukukullah’a (Allah’ın hak ve hukukuna) karşı isyan, hem de kul hakkını ihlâl olur ki, aynı fiil ile iki hukuka birden fena halde tecavüz edilmiş olunur.
Milletin maddî ve manevi hukukuna en büyük tecavüz olan, “öldürme, ayırma, bölme” kastıyla kurulmuş, İnsanın yaşama hakkına son verme, onun bu kâinatla olan bütün bağlarını kopartma, münasebetlerini bir anda kesip atma, kulu, Rabbine ibadetten alıkoyma, İlâhî eser, tefekkür, rahmanî nimetlere şükürden menetme kastıyla cinayet işleyen, Allah’ı tespih eden bedeni yetmiş trilyona yakın hücresi ile bütün tespihlerini bir kurşunla delip geçme, yahut bir bıçakla kesip atma ihanetine düşmüş olanları; Af ve atıfetle himaye ve hakiki hak sahibi şehit yakınları, Gaziler ve topyekün millete rağmen kucaklama vatana ihanettir..
Çok iyi bilirsiniz ki: Fıkıh âlimleri infazın üç yerde (masum, mazlum, illa mağdur ve muhatabın affı vuku bulmadıkça) caiz ve zorunlu olduğunu söylerler.
1. İmandan sonra küfre girmek.,
2. Evli olduğu halde zina etmek ve.,
3. Haksız yere bir insanın kanına girmek. Bunlar dışında insan hayatına son verilemez ve fakat mağdur affetmedikçe, fail (suçlu) devlet veya hükümetler tarafından kesinlikle affedilemez.
Yâni, Allah’ın sonsuz kudretine nazaran bir insan yaratmakla bütün insanları yaratmak arasında fark olmadığı gibi, Onun sonsuz rahmet ve adaleti noktasında da bir insanın katli ile, bütün insanların katli arasında fark yoktur. Bu nedenle katiller asla affedilemez.
İnsanoğlu her nasılsa, başkalarının hakkını çiğnerken o insanların Allah’ın kulu olduklarını unutuyor. “Ben Allah’ın bir kuluna zulmedersem, Onun kahrına hedef olurum.” diye düşünemiyor. Bunun içindir ki, kendisine İlâhî ikazlar geliyor.
Bu rahmanî ikazlara tercüman olma sadedinde Allah Resulü de (asm) ümmetini defalarca ve değişik şekillerde ikaz etmiştir. Misâl: “Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur.” (Buharî, Müslim)
“Ümmetimden müflis odur ki, kıyamet günü namaz ve zekâtla gelir. Ama, bu arada sövdüğü şu kimse, dövdüğü bir başka kimse dahi gelir. Bunun üzerine kendisinin hasenatından şuna verilir, buna verilir. Üzerinde haklar bitmeden kendi hasenatı tükenirse, o zaman onların hatalarından alınır kendisine yüklenir. Daha sonra cehenneme atılır.” (Müslim)
İşte!... bütün “Açılımlar, Milli Birlik ve Kardeşlik Projeleri” bu kriter ve kıstaslara uygun olmak zorundadır. Aksi takdirde “meşruiyet” nihayet bulacak ve mukabele-i bil-misil, hukuken meşru bir “HAK” halini alacaktır. ***/***
ATAA’dan (ABD) Karşı Atak
Mustafa Nevruz SINACI
*ATAA Massachusetts Eğitim Rehberindeki ‘soykırım yalanı ve iftirası” ile ilgili Türk görüşlerinin sansür edilmesine karşı mücadelesini kararlılıkla sürdürüyor
*Birinci Bölge Amerikan Temyiz Mahkemesine başvuru yapıldı
*Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU) ve Türk Amerikan Yasal Savunma Fonu (TALDF) destek vermek için bu çabalara katıldılar
Griswold-Massachusetts davasında taraf olan Türk Amerikan Dernekleri Kurulu (ATAA) bölge mahkemesinin daha önce verdiği aleyhteki kararı tersine çevirtebilmek için Birinci Bölge Amerikan Temyiz Mahkemesine başvurdu.
Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU) ve Türk Amerikan Yasal Savunma Fonu (TALDF) de ayrı ayrı sundukları savunmalarla çabalara destek verdi.
HATIRLATMA
Ekim, 1999’da Massachusetts Valisi; www.ataa.org adresini öğretmenler tedrisat rehberinden, ATAA'nın bölgedeki üye derneği, New England Türk Amerikan Kültür Cemiyeti (TACSNE)’nin kamusal savunmasına ve ondan önce de bir eyalet eğitim uzmanları komisyonunun Ermeni meselesinin (Türkler ve Ermeniler arasında) tarihi bir çekişme olduğunu, ATAA internet sitesinin ve Ermeni tezini sorgulayan diğer karşı görüşlü Türk sitelerinin eğitim kaynakları olarak uygun bulunduğunu belirlemesine rağmen sansürledi.
Nisan 2009 da, Bölge Mahkemesi, öğretmenler tedrisat rehberine hangi eğitim malzemesinin konacağı kararının, son analizinde, eğitimsel değil politik bir karar olduğuna hükmederek ATAA’nın tezini reddetti.
ATAA Başkanı Günay Evinch (Övünç) kamuya yaptığı bir açıklamada söyle dedi:
"Türk-tarafının görüşlerini eğitim açısından yararlı bularak tedrisat rehberine kabul eden bir eğitim uzmanları komisyonunun, etnik politika tarafından buldozerle ezilip geçilmesine meydan veren bu alt mahkeme kararı ile aynı görüşte değiliz.
ATAA, bir insanın ne öğreneceğini, ne okuyacağını veya ne söyleyeceğini politik güçler saptamamalı düşüncesindedir.
Tarihi gerçeklerin göstergesi de bu olmamalıdır.
Aksi halde, eğitim en güçlü lobinin zulmüne terk edilir, tabu ve dogmalara karşı çıkmak imkânsızlaşır, bilimsel merak ve ifadeyi özendirmek zor hale gelir.
Osmanlı Tarihi uzmanlarının büyük bir çoğunluğu ki bunlar kesinlikle Türk kökenli değildir, Ermeni soykırım iddialarına karşı çıkmaktadır ve hiç kimse onların kitaplarının yakılmasına izin vermemelidir, internette bile olsa."
ATAA, Ermenilerin Türklerden altı misli daha kalabalık olduğu Massachusetts eyaletinde adalet ve hakkaniyet aramaktadır ki, orada yaşayan Türk asıllı (Türk-Amerikalılar) Amerikan anayasasının koruması altında yasal görüşlerini eğitim sisteminde dillendirebilecek fırsatı bulabilsinler.
ATAA bölgedeki üyesi, TACSNE derneğine toplum hizmetleri ve kamu eğitimi için teşekkür eder. ATAA nın yeni seçilen, başarılı ve yetenekli bölge temsilcileri Ali Çınar ve Tomris Azeri, bir yandan kulaklarını Türk toplumuna dikerek eğitim sisteminin ve sivil özgürlüklerin nabzını tutarlarken, diğer yandan da ifade hürriyetinin kazanacağına olan güvenlerini ifade etmişlerdir.
ABD’de yaşayan Türkleri, bu cesur azimli ve kararlı mücadelelerinden dolayı kutlar; aynı cesaret, kararlılık, azim ve iradenin burada, yani Türkiye’de oluşmasını dilerim. (MNS: Ankara, Ekim 2009)
e.MAİL: gercek.demokrat@hotmail.com
WEB : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com
Adres: PK, 118 [06.442] Ankara
“TARİH KOMİSYONU”
Mustafa Nevruz SINACI
Mesele, Revan’da oynanan Ermenistan-Türkiye maçıyla başladı gibi!..
Sonra, Bursa’da Türkiye-Ermenistan maçı…
“Açılım” kategorisine yeni eklenen Ermenistan’a kapı açılması ve normalleşme konusunda Halk Partisinin sahibi Deniz Baykal, bir ara ne dedi?
“Bu, konjonktürün zorunlu kıldığı, Türkiye’nin de gereğini yapma konusunda baskılara maruz kaldığı, doğrusu, mecbur edildiği bir konudur!...”
Demek ki Recebin “kamera istemem” feryadının sebebi bu olsa gerek.
İşin içinde iş, oyun, saklılık ve gizlilik var. Baykal işkillenmekte haklı,
Çünkü o’da, ‘gizliliğin nemenem melânet” olduğunu artık iyi biliyor.
Yani maç, durup dururken “Ermeni Açılımı”na dönmedi herhal…
Mesele, binlerce dönme, devşirmenin, bizzat infaz ettikleri, iyi vatandaş Hrant Dink’in cenazesinde “biz Ermeniyiz” diye haykırma “nedenlerine” kadar gidiyor.
Hatta, o kadar la da kalmıyor, çok öncesi bile var.
YOKSA; Takım ruhu, futbolun gücü, barış için spor falan hikâye.
Maç’tan anladığımız tek şey: Açıkça, mertçe, erkekçe ve dürüstçe oynandığında, sahada Türk kazanır. Türk düşmanları bunu çok iyi bildiklerinden, daima Türk’e ve Türkiye’ye karşı ikiyüzlü, içten pazarlıklı, kahpe ve kancıktırlar.
Anlayacağınız, takım çatıştırmaktan maksat bambaşka idi, olmadı.
Yani; “uşaklığı öğrenemeyen Türk” daima batının bir yerlerine batar.
Tarafların rakip takım dedikleri Türk çocukları, çok akıllı oynadı. Takımın oyun düzeni mükemmeldi. Bütün tertip ve teşebbüslere rağmen oyunculara müdahale etmek mümkün olmadı. Sonuçta senaryo ters tepti. İstenmeyen oldu. Türkiye kazandı. Aferin. En azından biz, tribünlerden gerçekleri gördük. Ve bir de baktık ki!...
“Ermeni protokolünde sınırların açılması yanında öyle bir hüküm var ki, tam rezalet. "Tarih Komisyonu" kurulmasıyla ilgili madde, Türk, Ermeni, İsviçre ve Fransız tarihçilerinin toplanmasını öngörüyor. "Türkler Ermenilere soykırım yaptı mı yapmadı mı" diye araştırıp bir karar verecek olan komisyon bu!. Tam komedi, rezalet, fecaet…
Türkiye baştan 3-1 mağlup.
Bir Frenk oyunu bu, frengili necis, kalleş ve iğrenç!..
Ermeni, İsviçreli, Fransız tarihçiler ‘Soykırım olmadı’ diye mi rey verecekler?
Bir kere bu ülkelerde demokrasi yok. Üstelik ‘Türkler Ermenilere soykırım yapmamıştır’ demek yasaktır. Aksi takdirde İsviçre ve Fransa mahkemeleri derhal hakkınızda cezai takibe girişir. TTK Başkanı Halaçoğlu için mahkeme tutuklama kararı vermedi mi? İsviçre ve AB'nin talebi üzerine AKP, Halaçoğlu'nu TTK Başkanlığı'ndan da attı. "Ermeni soykırımı yalandır" açıklaması yapan İP Genel Başkanı D. Perinçek de İsviçre Mahkemeleri tarafından mahkum edilmedi mi?...
Şu hale nazaran, AKP Hükümetinin "Tarih Komisyonu" kurulmasını öngören protokolü imzalaması çok vahim sonuçlara yol açacak bir hatadır. Bu, açıkça hain bir tuzak olup; mezkür komisyondan Türkiye aleyhine karar çıkacağı kesindir.
Karar çıktığı zaman da AKP’nin bu gaflet-dalalet eseri yahut bilerek, oyunun bir parçası sıfatıyla üstüne atladığı bu tuzakla Türkiye “soykırım yaptığını” kabul etmek zorunda kalacak ve Komisyon kararı Türkiye'nin soykırım yaptığını tescil edecektir.
Yani böylece, AKP sayesinde tüm dünya önünde mahkum edilmiş olacağız.
Çünkü AKP hükümetince imzalanan protokol (TBMM’de onaylanması halinde) gereği kurulmuş bir komisyon karar vermiş olacaktır... Kararla AKP sayesinde Türkiye köşeye sıkıştırılacak, sonra toprak ve tazminat talepleri peş peşe gelecektir.
Yani AKP tarafından açılan kapı doğrudan SEVR’e açılmaktadır biline.
***
MİLLİ DAVA DÜŞMANLIĞI
Mustafa Nevruz SINACI
Art arda gelen açılım bombardımanları medyada ciddi bir sersemliğe yol açtı.
Kafalar karıştı. İlkeler sarsıldı. Ezberler bozuldu.
Etnik kök, gerçek din, (fanatizm) örtülü nesep, gizli meşrep, kadim efendi, sözde ilke ve esaslar deşifre oldu.. Düğmeye basıldıktan elli yıl sonra şimdi mal meydanda. Her gün bir başka veçhesiyle (yönüyle) açılıp, saçılma sürüyor.
Beklenir süreçte öyle bir evre başladı ki, neticesi düşman başına.
Üstelik, namuslu-dürüst, onurlu-sorumlu Türk vatandaşları ile hakiki, samimi, muttaki Müslümanlara karşı!... Hem de Ermeni’si, Rum’u, Yunan’ı, Yahudi’si dâhil AB ve ABD nam örgütlenmiş bilumum devletleşmiş suç örgütleri, kan emici kene ve vampirler ile…
Onlar, bütün dünyayı sarsan ‘küresel krizi’, soygun ve vurgunlarıyla yarattılar..
Çılgın hırs, ihtiras ve bencillikleri durmak, ateşle dolası karınları doymak bilmiyor.
Bil-umumu, fakir-fukara, garip-guraba üzerinden yat-kat, at-araba ve gemi sahibi oldu. Başta din tüccarlığı, misyon tacirliği, insanlık-hak, adalet ve hukuk istismarını meslek ve meşrep edindiler. Milletleri tahrik, istikrarı tahrip ve devletleri tarumar; İlâh, ilâç ve silâh ticaretinden devasa edinim, gasp ve irtikap, nitelikli dolandırıcılık ve soygunlar yaptılar.
İnsanlık, bu sinsi düşmanlık, derin kalleşlik, doyumsuz hırs ve ihtirasın bedelini çok ağır ödedi. Ödemeye devam ediyor ve “kendine gelmedikçe” de ödemeye devam edecek. Genelde küresel ısınma, açlık-yokluk, sefalet-cehalet, kuraklık, hastalık;
Özelde: Milli değer, şahsiyet-haysiyet ve karakter kaybı, kölelik ve uşaklıkla…
Yani bir nevi “domuz garibi” sürüler gibi..
Örneğin: Bizde milli tarih ve milli hafıza saldırıya uğradı,. Milli dava’lar alaya alındı, rencide edildi. Aslında izafi olan sosyoloji, psikoloji ve mantık bilimleri ile üzerinde en çok oynanan tarih (vakıa) ilmi, şüphe, şaibe, yalan-iftira ve tereddüt bulutlarıyla örtüldü.
Metafizik, tarikat ve tasavvuf menfur emellere alet ve istismar edildi.
Elli yıl öncesine kadar Mustafa Kemâl Atatürk’ün “Türk demek; Türkçe düşünmek, Türkçe konuşmak ve Türkçe yaşamaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene.” Vecizesi ayniyle söylenir, bütün yurttaşlar tarafından ‘mürşit ve düstur” kabul edilirdi. Sonra söz, önce sebep-hikmet, anlam ve dayanağından soyutlandı. Geriye, ihtiyat-tedbir ve yatırım maksatlı (strateji ve taktik gereği) “Ne mutlu Türk’üm diyene” bölümü kaldı.
Şimdi, “sen, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ dersen, öteki de‘ne mutlu Kürt’üm, Lazım, Arnavut’um diyene’ diyecektir. Bu nedenle söz dağdan taştan silinmeli, minarelere mahya olmamalı, her bir yerden kazınmalı... İlkokul öğrencilerine de sabahları “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” parçası söyletilip, öğretilmemeli. Bu tahrik ve bölücülüktür” diyorlar!...
OLUŞLAR YENİ “EMRİVAKİ” DEĞİL !...
Gerçekte bu öyle pek yeni bir olgu değil. Evveliyatı, kökleri var.
Bu nedenle, kasıtlı olarak yaratılan ‘kavram kargaşasını’ bir yana itip, olanlara ve olaylara bilimsel bakmalıyız. Tarih ne diyor? Doğa ne anlatıyor? Eşyanın tabiatı ne!...
Bunlar çok önemli. Çünkü: Huzur, istikrar ve insicam üzere olan bütün milletler “Milli Devlet” üzere vardır. Milli devletler ‘milli davalar ve milli idealler” temelinde yükselir.
Milletlerin tarih içinde ebed-müddet varlıklarını korumaları, milli davaları diri, sağlam ve canlı tutmaları, akılcı, cesur ve gerçekçi milli stratejilerinin olması ile mümkündür.
Yakın tarihimizin strateji üstatları Osmanlı idi.
Şimdilerde Osmanlı’nın yerini ABD ve AB aldı.
Japonya, Çin ve Rusya onlardan sonra gelmekte..
Üstelik, çağımızın küresel stratejileri, başta ekonomik (emperyalist-vahşi kapitalist), sosyal (önceden seçilen yaşam ve sömürge alanlarında meskun milletleri huzursuz, geçimsiz, daimi stres ve gerilim içine sürüklenircesine bir hayat, manâ, din, moral ve motivasyon olarak yozlaştırma), kültürel (hedef kitleyi milli değer, örf, adet, gelenek ve doğal-yerleşik yaşam biçiminden uzak bir deformasyona itme, kültür emperyalizmi ve psikolojik savaş yöntemleri kullanılarak yabancı dille eğitim yapılan kolejler açarak kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme) ve siyasal (iç dinamikleri deforme edip, millet iradesini hiçe sayacak, objektif süjeleri ortadan kaldırıp, milli hassasiyetleri gönüllü olarak yok edecek yöneticiler yetiştirmek…
BİLGİ ÇAĞI İSTİSMARCILARI!..
Özgür bilim, fazilet anlamında Cumhuriyet ve demokrasiye aykırı olarak;
“Bilim” sözcüğü ve “Bilgi Çağı” kelimelerini sıkça kullanarak!…
Ülke içinde uşaklar ve paraya tapan, zayıflık ve zaaflar ile malul ortaklar edinmek.
Siyasal, sosyal, dinsel ve ırkçı-bölücü, iş birlikçi akımlar yaratarak, ayrımcılık, anarşi ve terörü körüklemek. Küresel güç veya bunlara partner olmanın anlamı maalesef budur.
Diğer bir anlamda insanlık aleyhine hareket etmek ve faaliyet göstermektir.
Yukarda açıkladığımız sözde “büyük” strateji devleri işte böyle yapmakta, kirli oyunlar oyunlarla bu alanlarda, hukuk, ahlak ve insanlık aleyhine faaliyet göstermektedirler.
Başta ABD olmak üzere çoğunda, bu amaçla oluşturulan ve adına ting-teng denilen modern, kapsamlı, çok zengin ve büyük imkânlarla beslenen, desteklenen düşünce kuruluşları vardır. Bu tür düşünce kuruluşları hükümetler adına stratejiler ve senaryolar üretir;
Aynı zamanda bu senaryoların uygulanmasına nezaret edecek uzmanlar da yetiştirirler. TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ
Yani, senaryo içindeki gerçek görevleri toplum mühendisliği’dir.
Toplum Mühendisliği; Bir toplumu ezmenin, çok ucuz ve sorunsuz olarak iliklerine kadar soymanın, karın tokluğuna hayvan (eşek) gibi çalıştırmanın ve sömürmenin ileri, çağdaş ve modern adıdır. Maalesef buna da, insan hakları, adalet ve hukuka aykırı olmasına rağmen “meslek” denilmektedir.
Şu anda maksimum hızla hayata geçirilen ve uygulanan “yenidünya düzeni”, “küresel emperyalizm/yeni sömürgecilik), “NAFTA”, Dünya Bankası, IMF, Dünya ticaret merkezi ve ABD’nin “11 Eylül ikiz kule” olayları hep bir senaryo ürünü ve emperyalist güçler tarafından “haçlı (yağmacılık) ruhu ile üretilerek” üretilerek, insanlık aleyhine ve fakat belirli güruhlar lehine uygulanan, ağırlıklı, büyük stratejilerdir.
Burada “güruh” dan maksat: Herhangi bir din, inanç, mezhep yahut milliyet farkı gözetmeksizin, bütün dünyayı yönetmeye kalkışan ve sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen sözde “aile” bağlamında örgütlü mahlukat kast olunmaktadır. Ki, bunların en belirgin özelliği, hak, hukuk ve adalet düşmanı olmaları ve bütün inançlar bazında genel din tüccarlı (dinler arası diyalogculuk) yapmalarıdır.
***
MİLLİ DAVA (!) KIBRIS
Mustafa Nevruz SINACI
Türkiye, emperyalist bir devlet değildir.
Kuruluş ilkeleri ve ilk (1924) anayasası gereği emperyalizm karşıtıdır.
Gerçek, samimi ve tarihi politikaları da…..
Kaldı ki, dünyanın en büyük emperyalist devletlerine karşı verilen bir “kutsal savaş ve efsanevi direniş” sonucu kurulmuştur.
Bu manâdan mülheme olmak üzere adı: İstiklâl Savaşıdır.
İstiklâl Savaşı, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük strateji dehalarından biri ve O’nun önderliğinde Türk Milleti tarafından başarılmıştır.
Bu nedenle “dâhili ve harici” bedhahlara (gizli) düşmana karşı daima hazır ve nazır olmak Türk milletinin genlerinde vardır. Şiarımız: “Hazır ol cenge her daim, eğer istersen yurtta ve dünyada barış” ilkesidir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” vecizesinin hakiki manâ ve münderecetı ayniyle budur.
Nitekim “Kurucu ATA” M. Kemal Atatürk Türk genliğine emanet ve vasiyetinde: “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet'ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir..” emrini vererek, bilvesile milli cevherin öz, kaynak ve asıl dayanağını da belirtmiştir: “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kan’da mevcuttur” ..
Nedendir bu vasiyet?
“Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.
Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.”
İŞTE SEBEP BUDUR!...
Lâkin Türkiye’de henüz strateji kurumları ve düşünce kuruluşları yoktur.
Çünkü hem varlıkları istenmez ve hem de hükümetler bunları desteklemez.
İç düşmanlar (dâhili bedhahlar) halkın asla ve hiçbir zaman, örneğin bir Kıbrıs gibi milli davalar gütmesini ve bunları sahiplenmesini istememişlerdir.
Aksine “milli” damgalı her şeye karşı çıkmışlar ve düşmanlık etmişlerdir.
Bunların başında: Milli Devlet, Milli Ordu ve Milli Anayasa gelir.
ANAVATAN’IN MİLLİ DAVALARI!...
Bu unsurlar 27 Mayıs isyanı ile anayasa ve cari mevzuattan kazınmıştır. Adları zoraki “milli” lâfzı içeren Milli Eğitim ile Milli Savunma bakanlıklarının isimlerini hiçbir zaman hazmedememişler; Bu kurumları içten çökertmek, milli-ilmi ve manevi değerlere karşı tahrip, tahkir, tezyif ve tekzip görevleri yaptırmak en büyük emelleri olmuştur. Bu sebepledir ki Milli Eğitim diplomalı binlerce hırsız, yolsuz, sahtekâr, anarşist ve terörist AB tarafından iftiharla himaye edilmektedir. Ordu içinde de, maalesef, uluslar arası Yahudi tarikatı olan masonluk, hırsızlık-yolsuzluk, rüşvet-iltimas, suiistimal ve asker aileleri bağlamında namussuzluk yer, yer mümkün vakıalar arasında yer almakta; namaz ictimaları, İslâmi yemin ve İmam kadroları kaldırılmış bulunmaktadır. Bunlar “Milli ordu ve Peygamber Ocağı” kavramlarına vurulmuş kahredici darbelerdir.
DAHİLİ İZOLASYONLAR!...
Netice itibarıyla Türk devleti ve siyaset hayatının derinlerine nüfuz etmiş “gayri milli unsurlar” Milli strateji üretmenin, milletçe “milletlerarası organizasyonlara” taraf olmanın, “bir dünya devleti gibi”, halkı zenginleştirecek, refah ve saadet içinde mutlu kılacak, adalet ve hukuk standartlarını evrensel bazda yükseltecek tarzda hareket etmenin de karşısındadırlar. Bunlar, genellikle dönme ve devşirmedir.
Türklüğü ve İslâm’ın yüceliğini idrakten aciz kalmışlardır.
Kimlik ve kişilik yoksunu olduklarından dolayıdır ki “partner”liğe bayılırlar.
İşte bunlar (dahili bedhahlar) nedeniyle zorunlu alanlarda basit güncel politikalar, yaşanan sorunlara karşı alternatif projeler ve çözüm önerileri üretebilecek milli ve mukavim AR-GE’ler bile henüz teşekkül ettirilememiştir..
Mevcutlar “sürgün yeri” olarak kullanılmaktadır.
Dışişleri teşkilâtı ise hâla “monşerlere” teslim.. Yani milli değildir!...
Bu nedenle AİHM sürekli aleyhimize çalışıyor, siyasi kararlar üretiyor ve TC’yi tüm dünya karşısında taciz ederek, küçük düşürüyor. Türk milleti ve evrensel hukuk’un en temel hak ve stratejisi “mütekabiliyet”, “mukabil hak”, “ecri misil”, “misilleme” ve “mukabele-i bil misil” gibi, hak, adalet ve hukuk’ betimleyen kavramlar Dışişlerinin lügatinde yok!...
Neden acaba? Yoksa biz hâkim ve hükümran “özgür” bir devlet değil miyiz?..
Yahut sorun, sadece “milli” meselesinden mi kaynaklanmakta? Oysa!...
Başta, GB antlaşması ile kaybedilme yoluna girilen Kıbrıs, 12 Adalar, (adalar hükümetler ve dışişleri bakanlıklarının gözü önünde) Lozan Antlaşmasına aykırı olarak silahlandırılmış, her bir adaya askeri yığınak yapılmış, Anadolu’yu rahatlıkla vurabilecek menzilde füze rampaları ve askeri hava alanları inşa edilmiştir. Hava sahası konusunda da Yunanistan pusudadır. Önü alınamadığı takdirde Türkiye açık denizlere çıkması engellenecek ve bir kara devletine dönüştürülecektir.
Hükümetler tam bir korkaklıkla bu MESELELERE KARŞI ses çıkartamamakta ve sözde barışı korumak adına olan bitene göz yummak gaflet ve dalâletini göstermektedirler. Kuzey Irak, Musul, Kerkük, Karabağ, Doğu Türkistan ve Kıbrıs’ın durumu ortadadır. Lütfen aşağıdaki (konuyla ilgili) örneği bir inceleyin.
Çok şeyin farkına varacaksınız.
Nasıl bir ateş çemberi içinde olduğumuzu açıkça göreceksiniz.
Bir şeyi daha tabii; Ülkemizi yıllardır yönetenlerin gaflet ve dalâletini...
Buyurun: Sadece yakın tarihi inceleyin yeter!...
MİLLİ STRATEJİ VE KIBRIS
Strateji ufkun ötesini görebilme (basiret ve feraset) sanatıdır.
Askeri Strateji: Askerlik mesleği bakımından, gelecekte bilinen-belli olan veya müstakbel düşmanlar tarafından, hesaplanan beklentiler dâhilinde yönelebilecek tehdit, tecavüz, tahdit (sınırlamalar) ve tehlikelerle mukabil hangi imkânlar, şartlar ve ihtimallerle karşı konulabileceğini iyi hesaplama ve uzağı görebilme ilmi ve sanatıdır.
Düşmanlara karşı mukabil tedbirler almak bu ilim sayesinde kabil olmaktadır.
Buna göre “strateji”elde mevcut imkânlarla en iyi sonuca ulaşmayı sağlayacak şekilde durumu yönlendirme ve yönetme kabiliyeti, öngörü, basiret ve beka sanatıdır.
Bu çerçevede; Atatürk’ün uzağı görme (basiret/öngörü) ve Askeri Strateji bakımından eşsiz bir deha, nadir bir komutan ve büyük bir devlet adamı olduğu her geçen gün biraz daha açığa çıkmakta ve bütün dünyada çok iyi anlaşılmaktadır.
Strateji ilimi ve sanatına yetenekleriyle sahip olmayanlar ülkeyi, ülke kaynaklarını, siyasi partileri, şirket ve dernekleri, kısaca halkı, hükümetleri ve orduları hakkıyla ve lâyıkıyla yönetemezler, yönetirlerse de başarılı olamazlar.
Türkiye’nin elli yıldır ufkun ötesini ve gerçekleri görebilenler tarafından değil;
Burnunun ucunu bile göremeyenler tarafından yönetilmeğe çalışıldığını, kaç yıldan beri “kördüğüm” haline getirilen Kıbrıs’ın durumu ve “milli davanın” kaybedilmek üzere olması açıkça göstermektedir.
ŞURASI UNUTULMAMALIDIR Kİ!..
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asli görevi olan ülkeyi “DAHİLİ VE HARİCİ” tehdit ve tehlikelere karşı koruma ve savunabilmesi, Kıbrıs’ın tamamen Türkiye’nin kontrolü altında ve bütünüyle hâkimiyetinde bulunması şartına bağlıdır.
***
AB PARANOYASI VE ATATÜRK’E SALDIRI
Mustafa Nevruz SINACI
AB, başta Ortlander raporu olmak üzere, belirli aralıklarla yaptığı açıklamaları veya değişik komisyonlarında yazılan raporları ile Atatürk’e saldırmayı, adeta sürecin bir parçası haline getirdi.
İlk saldırıdan tutun, bu ay vaki olan son saldırıya kadar, muhatap (hükümet) iktidar veya muhalefetten ses yok. Ciddi bir tepki yok. Tekzip talebi yok.
Ne kadar garip ve enteresan, ayıp ve utanç verici değil mi?
Bu saldırılar kapsamında; önce Atatürk resimlerinin indirilmesi istendi.
Şimdi de, Atatürk’ü koruma kanununun kaldırılmasını istiyorlar.
Onlar, kendilerine gerekli cevabın verilememesinin cesareti ile bu isteklerde bulunadursunlar, Ankara’nın Başkent oluşu kutlaması için Atatürk Heykeli etrafında toplananlar, karşılarında bambaşka bir Atatürk Heykeli buldular. Heykel bir gecede sararmıştı. Tarihi anıtı, bir oyuncak biblo gibi boyatanın gerçek sorumlusu bulunamadı.
Yaşadığımız kenti, toprakları, bu günlere nasıl geldiğimizi bilmiyoruz.
Her gün önünden geçtiğimiz yapıların değerini ve anlamını öğrenmiyoruz.
Meselâ, Birinci Meclis’in kurulduğu alanın (yani şimdiki Ulus Meydanı’nın) eski ismi ‘Hakimiyeti Milliye Meydanı’ idi. Meydanda yer alan Atatürk Heykeli, Y. Nadi’nin başlattığı bir kampanya ile, hazineden para almadan, halktan toplanan yardımlarla yapılmış ve 27. Kasım 1927 günü açılmıştır.
Heykel, Heinrich Krippel’in eseridir. Avusturyalı sanatçı Krippel, Atatürk Anıtları yapmak üzere 1925’de davet edilmiş ve 1938’e kadar 13 yıl boyunca Türkiye’de kalmıştır. Atatürk sanatçıyı köşkte konuk ederek poz vermiştir.
Gazi Mustafa Kemal “Sakarya” isimli atının üzerinde oturmakta ve Meclis binasına doğru bakmaktadır. Bu bakış şekli özel olarak tasarlanmıştır. Hırslı ve güçlü bir at olan Sakarya, Gazi’den komut beklemektedir. Her an dörtnala kalkmaya hazırdır. Alnı “aynalı” tabir edilen şekilde beyazdır. Ayaklarında da beyazlık vardır.
Heykelin çevresinde iki Mehmetcik, bir de Kuvayi Milliyeci kahraman Kara Fatma’yı simgeleyen bir kadın heykeli vardır. Elini güneşe siper eden Mehmetcik, Polatlı yönünden gelecek düşmanı gözlemektedir. Tüfeğinin kasaturası takılı olup, derhal süngü hücumuna kalkacak bir pozisyonda beklemektedir. Ayağında “tozluk” yerine, dizinden itibaren, delikli postalına kadar sekiz defa sarılmış “dolak” ı vardır.
Kara Fatma, omzunda bir top veya şarapnel mermisi taşımaktadır.
Kaide yüzlerinde rölyefler vardır. Birinde, kucağında bebeği ile yürüyen ve kağnıda taşıdığı top mermilerinin ıslanmaması için üzerine, bebeğinin mintanını serdiği “gerçek hayattan alınan” kompozisyon resmedilmiştir.
Heykelin açılışında figürü gören Atatürk’ün gözlerinin yaşardığı söylenir.
Heykel, Ulus Meydanı düzenlenirken 1956 yılında yerinden kaldırılarak on metre kadar Kızılay yönüne taşınmış ve oturduğu kaide biraz yükseltilmiştir.
Yarın önünden geçerken veya Ankara’ya geldiğiniz bir gün, heykele bir de bu gözle ve “görerek” bakın. Cumhuriyetin değerlerine ilişkin pek çok ip ucu bulacaksınız. Bulunduğunuz her yerde buna benzer ipuçları vardır. Yeter ki, bakın ve görün.
İşte AB’nin ve içimizdeki işbirlikçilerinin, Atatürk’e saldırmalarının ana sebebi, unutulmasını ve kaldırılmasını istedikleri Atatürk anı ve heykellerinden biri budur.
Ancak, Atatürk’ün eser, hizmet, ilke ve inkılâpları o kadar sağlam, emin, köklü ve mukavim ki, her biri adeta kök salmış bir şekilde, Türk Toprağı ve Türk Milletinin yüreğine dayanmış bulunmaktadır”
Kaynak: (Av.A.Erdem Akyüz, Hukukun Egemenliği Derneği Genel Başkanı)
VATANDAŞ HÜSNÜ BEY’DEN BAŞ-BAKAN’A MEKTUP
Mustafa Nevruz SINACI
Eczacı Hüsnü Akıncı, son derece onurlu, ilkeli, kültürlü ve sorumlu bir insan..
Bir yandan, “devleti sırtında taşıyan, kapsama dâhil vergi mükellefi” namuslu, dürüst, bir örnek; Diğer taraftan, günün olaylarını, hükümet ve devletin gündemini takip eden duyarlı, diri, (yaşayan ölülerden değil) “farkında” hassasiyeti yüksek, halis ve hakiki bir vatandaş.
Nemelâzımcı, bana-neci değil.. İcabında Cumhurbaşkanından Baş-bakana, gazeteciye, yazar’a, ben dâhil, ilgili ve sorumlu herkese her kişi ve makama yazıyor. Elini medeni cesaret, yurttaşlık görevi, tam kararlılık ve bilgelikle taşın altına koyup; (Tıpkı GALİP BARAN gibi) Öneri, tenkit ve tavsiyelerde buluyor. Yerine göre yol gösterici oluyor, ışık tutuyor.
Ancak; Büyük özveri, özen, dikkat, iyi niyet ve samimi dilekle muhataba yazılarak gönderilen bu mektuplar, “ACABA!...” okunuyor mu? Ciddiye alınıyor mu? Haklı, doğru ve yerinde tespit, tenkit ve öneriler, dikkate alınıp “yönetime katılım-katkı, denetleme, önerme, tenkit ve/veya destekleme” adına “ilkeli, onurlu ve sorumlu” yurttaşlardan gelen bu ve benzer intikaller değerlendiriliyor mu?... Acaba!... Ne dersiniz?...
Bugün (ve yarın) burada yayınlayacağım, Hüsnü Akıncı’nın “AÇIK MEKTUP” unu dikkatle okuyalım ve sonrasını mümkün olduğunca takibe çalışalım, izleyelim lütfen!... “Sayın BAŞBAKAN;
Dokuz Eylül Üniversite’sinin 2009-2010 öğretim yılına başlaması sebebiyle yaptığınız konuşmanın tv’lerde yayınlanan bölümlerini dikkatle izledim. Konuşmanızın bir bölümünde;
''Birçok sorunumuzu çözdük. Çözüm yoluna da koyduk. Mevcut sorunlarımızı uzlaşı içinde, mutabakat içinde çözmenin gayretindeyiz. Küresel krizin aşılacağını biliyoruz. 2010 bunun ciddi başlangıcı olacak ve 2010'dan itibaren pozitif büyüme beklentilerimizi kamuoyuna orta vadeli programda açıkladık. Krizin sona ermesiyle birlikte üniversite gençliği başta olmak üzere tüm gençlerimizin işsizlik kaygısında biraz daha azalma olacak.
Gençler, bakınız her üniversiteyi bitiren veya tüm halk iş sahibi olur diye bir kaide yok. Dünyanın hiçbir yerinde, ABD başta olmak üzere halkının tümüne iş sağlamıştır diye bir gerçek yok. Bakın şu anda onlar da yüzde 7-8 oranlarına varan işsizlikle uğraşıyor. İspanya, yüzde 18 işsizlikle baş başa. Biz ise şu anda yüzde 13'deyiz. Tabii ki mücadelemizi vereceğiz. Bunu daha aşağıya çekmenin gayreti içinde olacağız. Göreve gediğimde % 10.7 idi, şu anda krize rağmen yüzde 13'deyiz. Bunu hiçbir zaman iyi bir yerdeyiz demek için söylemiyorum. Bunu kesinlikle tek haneli orana düşürmek durumundayız. Onun için de gerek tarım endüstrisinde, gerek hizmet sektöründe yoğun çalışma yapmak suretiyle bunları düşürmenin gayreti içinde olacağız.'' ifadelerini kullandınız.
İktidarda bulunmanız sebebiyle, siyasî amaçlı da olsa, icraatlarınızı övmek hakkına sahipsiniz. Ancak; Türkiye’yi iyi izleyenlerin gözlemlerini ve eleştirilerini de dikkate almak, görevlerinizin arasındadır.
Bu sebeple; duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ediyorum:
İçinde bulunduğumuz iktisadî zorlukların, “Küresel Kriz” adı verilen finansal krizden kaynaklanmadığı kabul edilmelidir. Çünkü iktidarınız dönemi dâhil Türkiye, 29 yıldan beri iktisadî krize maruz kalmıştır. Ne yazık ki; ülkeyi idare edenler, Türkiye’nin 29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikalarıyla idare edildiği gerçeğini görememişler ve kabullenememişlerdir. Bu sebeple; “Birçok sorunumuzu çözdük, çözüm yoluna da koyduk” sözünüz, gerçekleri yansıtmaya yeterli değildir. Keşke, gerçekleri yansıtsaydı…
Şayet, sorunlarımız çözülmüş olsaydı:
- Türkiye’nin iç ve dış borçları artmaz ve halkımızın büyük çoğunluğu, borç yükü altında inlemez ve çaresizlik içinde kıvranmazdı ve de, fukaralık yaygınlaşmazdı.
- Gelir dağılımı bozulmaz ve fukara kesim ezilmezdi. İşsizlik, korkutucu boyutlara ulaşmazdı.
*** 
BAŞBAKAN’A AÇIK MEKTUP
Mustafa Nevruz SINACI (*)
- Dış ticaret açığı, carî açık ve bütçe açığı, SGK açığı, ekonomimizdeki dengeleri bozacak derecede büyümez; Tarım ve hayvancılığımız çökmezdi ve Türkiye, kendi kendini besleyemez hale düşmezdi.
- En önemlisi: Başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz ve altyapı tesislerimiz, yabancıların eline geçmez; Ümitlerimizi, spekülâtif yabancı sermayeye bağlamaz ve üretime matuf yatırımlara devam ederdik.
- Üretken bir ekonomimiz olsaydı; her yıl 50 milyar dolar faiz ödemezdik ve işsizliğin yaygınlaşmasını önlerdik; Öğündüğümüz ihracatımız ithalâta dayalı olmaz; ara malı ve hammadde üreten bir yapıya kavuşurduk.
- Millî gelirimiz, dolar kurundaki düşüklüğe bağlı olarak kâğıt üzerinde artmaz; büyüyen reel ekonomi sayesinde, gerçek anlamda artardı.
- Banka kaynaklarımız, rantiye kesimini değil; üreten, yatırım yapan, istihdam sağlayan kesimlere destek olurdu.
Sayın BAŞBAKAN;
Birtakım istatistikî rakamlara dayalı olarak yapılan iktisadî analizler, siyasî iktidarları daimâ yanıltmıştır. Bu hakikati en anlaşılır, açık ve en güzel şekilde gerçek iktisatçı JOAN ROBİNSON, şu sözleriyle ifade etmiştir: “İktisat bilmenin yararı, bir ülkenin ekonomisini düzeltmek ve ekonomik zorluklara geçerli çözümler bulmak işin değil, iktisatçıların yanıltmalarını önlemek içindir.”
Konuşmanızda belirttiğiniz iki önemli hususa da değinmek istiyorum. Şöyle ki:
1-“Türkiye’deki kurulu bütün şantiyeleri dolaştım. Bundan önce hiç, şantiyeleri dolaşan başbakanlar gördünüz mü?” ifadesini kullandınız. Bu ifadeniz, bizler için biraz şaşırtıcı oldu. Zîra; şantiyeleri denetlemek başbakanların görevi değildir. Hükümetlerin plânladığı yatırımları yürütmek ve denetlemek, devletin birimlerine aittir. Sorumluluk da onlarındır. Elbette ki; istedikleri takdirde başbakanlar, yatırımları ziyaret ederler.
Netekim; sizden evvel de başbakanlar, büyük yatırımları dolaşmışlardır. Hem de bu işi, ulaşım imkânlarının zor olduğu dönemlerde yapmışlardır. Bu ziyaretleri, uzun ve meşakkatli kara yolculuklarına katlanarak yapmışlardır.
2-Yeni üniversite kurduğunuzu, sanki sizden evvelki iktidarlar, hiç üniversite kurmamışlar gibi övünücü bir üslûpla ifade ettiniz. Siyasî amaçlı övünmenize hak verirken, üniversiteler hakkında da görüşümü belirtmek istiyorum:
1965 yılında Türkiye’nin 6 üniversitesi mevcuttu.
12 Eylül 1980 sabahı İhtilâl idaresi, 22 üniversite teslim almıştır.
12 Eylül idaresi ve sonrası oluşan siyasî iktidar, üniversiteleri anarşi ve terör sebebi addettiği için, üniversite kurulmamıştır. 1991 yılı sonuna kadar geçen 11 yıllık süre zarfında, sadece iki üniversite kurulmuştur.
1991 seçimleri sonunda oluşan siyasî iktidar, 1992 başında itibaren üniversite yatırımlarını hızlandırmış ve bu sebeple 2002 sonunda 82 üniversitemiz olmuştur. Yani, 10 yıllık süre zarfında 58 üniversite kurulmuş ve bugün, faal haldedir.
İktidarınız, 7.ci yılında 50 üniversite kurulmasına karar vermiştir.
Bu üniversite örneğini, “Devlette devamlılık vardır.” ilkesine dayanarak verdim.
Zîra; siyasî iktidarların; kendilerini överken, geçmişi inkâr etmelerini ve kötülemelerini, gönlüm kabul etmemektedir. Türkiye’nin iyi idare edilmesini arzu ettiğim için, demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla, Ecz. Hüsnü Akıncı,“ (30.Eylül.2009)
Tel: 0216-4181726/0532 457 6956 - Web: http://akincidan.blogspot.com/
(*) Eczacı Hüsnü Akıncı’nın Baş Bakan’a mektubu, 2. bölüm.
SON BAŞVEKİL 
Mustafa Nevruz SINACI
Zaten O’ndan sonra (millet iradesini temsil) anlamı ve özelliğini yitiren makama baş-bakanlık, atama yoluyla mekâna tensip olunana da baş-bakan adı verilmiştir!...
Olması gereken de buydu.
Zira o güne kadar vekillerini bizzat seçen millet; dolayısıyla kendi Baş Vekil’ini de kendisi seçmiş oluyordu.
Yani, devlet idaresinde ‘millet iradesi’ hâkimdi.
Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları daha dürüst, namuskâr ve demokrattı.
Ülkemizde (kuvvetler birliği ilkesi olmasına rağmen) daha güçlü, hâkim ve hükümran bir “adalet sistemi”, adalet ahlâkı ve hukuk vardı. Vergiler bu kadar çeşitli ve karmaşık değil, çok azdı. Hükümet insan odaklı olarak, millet için çalışır, deli dumrul gibi (doğalgaz, elektrik, su, petrol ürünleri, iletişim ve bilişim) vergi almaz; gasp ve irtikap eder gibi ticaret yapmazdı..
Sonra gerici, mürteci ve yobazların devirme (devrim) ve çökertme tuzağına düşüldü.
Son Baş Vekil Adnan Menderes ile bazı vekilleri Zorlu ve Polatkan, adına, utanmadan ve hicap etmeden mahkeme denilen, çadır tiyatrolarında “emredildiği gibi” katledilmelerine karar kılındı. TC tarihinin en insanlık dışı ve nefreti calip, sözde yargıçları, hem bu karara ve hem de tiyatro süresince devam eden “hırsızlar kervanı” isimli yalan, iftira ve furya’ya (radyo programına) ortak oldular. Neticeten idam ve infazlarla birlikte ülkemizin üstüne adeta bir mezar toprağı serpildi ve mâkus talih hükmünü icra etmeye başladı…
O, (Baş Vekil Adnan Menderes) bu kahpe tuzak ve kalleş ihanetin sebep ve hikmetini, zanlı ve suçlularını çok vazıh (açık) bir işaret ve atiye dair kehanetle tespit ve sevgili milletine idamından önceki son mektubuyla açıklayıp, ilân etti. Duyurdu.
Nerede? Nasıl mı?.. 
Malum idamlar bütün dünyada el ayak çekildikten sonra, yani sabaha karşı yapılır.
Sebebi gayet basittir: Gündüz infazları halkta taşkınlıklara meydan verir. Olayın dehşetinden etkilenenler, sağa sola saldırıp bazen başka ölümlere yol açabilirler.
Ama O’nun ki öyle olmadı.
Adeta millete meydan okurcasına, alçakça, sinsice ve haince, üstelik bir ikindi vakti gizlice, gözlerden ırak ve gönüllerden uzak, ıssız bir ada da ağır-ağır darağacına doğru yola çıkarıldı. (Polatkan ve Zorlu için de aynı yöntem uygulandı)
Şehâdet makamına vardığında, son sözlerini yazmak için kâğıt kalem istedi.
Ufak bir not kâğıdı uzattılar önüne.
Başladı yazmaya.
Kendini iyi ifade etmesiyle tanınan son Başvekil, darağacının gölgesinde o kâğıt parçasına adeta bir demokrasi manifestosu döktürecekti.
Artık, Allah (CC)’dan başka kimseden korkusu kalmamıştı.
Zaten önce de Allah’tan başka kimseden korkmazdı.
Ölümden öte yol var mıydı sanki?
Başladı yazmaya.
Dünyaya sağlığında bıraktığı son belgenin “eski yazı” dediğimiz Osmanlıca olması ve hiçbir imla hatası ve cümle düşüklüğü içermeden yazılması çok düşündürücüdür.
Demek ki, ölümü bile arzulayacak noktaya getirilebiliyormuş insan.
Gerektiğinde ona, bir sevgiliye koşar gibi de koşulabiliyormuş…
İlk satıra şöyle yazdı:
“Adnan Menderes’in idamından evvel son sözleri...”
Sonra düşüne, düşüne yazmaya devam etti:
“Sizlere dargın değilim.
Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler (elinde olduğunu ve gerçekte kimler) tarafından idare edildiğini biliyorum.
Onlara da dargın değilim.
Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki:
‘Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir.’
İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok.
Ancak; Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman (!) efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz?
Şunu da söyleyeyim ki, “milletçe kazanılacak adalet-hukuk, hürriyet ve demokrasi mücadelesinde sizi ve efendilerinizi yine de (1950’de olduğu gibi) kurtarabilirdim” lâkin dirimden korkmayacaktınız.
Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir.”
O, son Başvekil’di. Umur-u devlet’di. Erbap-ı faziletti.
Hak âşığı, adalet, hukuk, demokrasi ve millet sevdalısı idi..
Bu uğurda başını verdi…
“Demokrasi Şehidi” mertebesine yükseldi. Efsaneleşti, destanlaştı ve milletim mâşeri vicdanında taht kurdu.
Hukuk’un yüzkarası ve Türk hukukçularının ebedi utancı yassı-ada mahkemelerinin zulüm, ağır tahrik ve hakaretleri karşısında ezilmiş, tükenmiş, adeta canlı cenazeye dönmüş Menderes’in dimağı, son mesajında alevlenmiş, millet düşmanlarını işaret ve ifşa etmiştir..
Özellikle irticalî konuşmalarında zaman-zaman edebî bir haz kazanan zengin üslubu, bu işaret ve ifşaatında, Osmanlıcanın nâmütenahi manâ derinliğine sahipti..
O, her tür taklit, zorlama, dayatma ve uydurukçuluktan uzak, Milli ve doğal’dı.
Bu dil zenginliği ve mana derinliğine mümasil (emsal) bir örnek…
İşte 1 Mayıs 1960 tarihli radyo konuşmasından birkaç cümle:
“Çok partili hayat birtakım müşkülata rağmen devam edip yerleşmekte... Ve her memleket meselesini milletin rey ve iradesiyle halletme veya yönlendirme şuuru vicdanlarda yerleşmekte ve kökleşmektedir... Fakat memleket bütün bu güzel ve müspet manzaraları ile göze gelmiş gibi, feleğin kahrı şeametli [uğursuz] bir nefes gibi üstünde dolaşmakta, sanki zehirli bir çöl rüzgârı gibi onun güzel renklerini soldurmaya çabalayarak esmekte...
Ne için sevgili vatandaşlarım?
Bu kin, bu husumet, bu ihtiras, bu kıskançlık ne için kurutucu bir çöl fırtınası gibi bu güzel vatanın üstünde estirilmek istenmekte?”
Sahi, ne içindi bütün bunlar? 
Memleketin üzerinde estirilmek istenen bu zehirli çöl rüzgârları kimin eseriydi?
Daha da önemlisi, “silahların gölgesinde yaşayan efendiler” den kimler ve hangi güçler kastedilmekte idi? CHP’liler ve İnönü mü acaba? Yoksa Derin devlet mi? Yahut iddia olunduğu gibi ABD veya bazılarının iddia ettiği gibi hâkimiyetini ABD’ye kaptırmış olmanın telaşıyla harekete geçen İngiltere öncülüğündeki Avrupa mı?
Mektubun dikkat çekici cümlelerinden birisi, Türkiye’deki “hürriyet mücadelesi”nin er geç kazanılacağına ilişkin vurgudur.
Menderes’in hürriyet mücadelesine başlama tarihi olarak verdiği 17 yıl evveli, 1944: “Türk milliyetçilerine zulüm ve işkence dönemine” tekabül eder. Hakeza, Eylül 1945’te CHP’den ihraç edilmeden önceki yoğun muhalefet günleri de hatırlanır..
Çünkü O, Şükrü Saraçoğlu kabinesine güvensizlik oyu veren 7 muhaliften biridir.
‘Geç kaldınız, geç. Benim başımı asıl o zaman alacaktınız’, diyerek; idam sehpasının eşiğinde yazdığı mektupla, şahsı ve milletine yönelik dâhili ve harici husumet, ezeli kin ve derin düşmanlığın odağında İsmet İnönü olduğunu tüm dünyaya açıklar.
‘Silahların gölgesinde yaşayan efendi’ ve ‘1950’de kurtardım’ dediği işte odur.
İktidara geldiklerinde paçası tutuşan İnönü’ye ‘devri sabık” yaratmayacakları, yani “Atatürk’ün vefatından 1950’ye kadar aralıksız olarak yapılan soygun, vurgun, rüşvet, iltimas, yolsuzluk, yalan-talan ve suiistimalin üstüne gitmeyecekleri” konusunda teminat veren Bayar ve Menderes, İnönü’yü iğrenç bir rezillik, ihanet töhmeti ve mâhkumiyetten kurtarmışlardır.
Bakmayın siz İnönü ve İnönücülerin ‘aslında paşa Menderes’in idam edilmesini son dakikaya kadar istemedi’ yavelerine. Çünkü Bedii Faik’in de ustaca yakaladığı gibi, İnönü O’nun idamını son dakikaya kadar değil, “son dakikada” istememiştir. Ama zaten o son dakikada kimsenin (ABD Başkanı’nın bile) idamı önleyecek gücü kalmamıştı ki!
Zamanlaması tek kelimeyle harikaydı İnönü’nün...
Vatan, millet, demokrasi, hak-hukuk ve adalet delisi rakibinden kurtulmayı arzu etmiş ama şeytani bir kurnazlıkla son dakikada harekete geçerek üzerindeki şaibeyi de temizlemek istemişti. Sahte hüzün ve riyakârca bir teessürle ‘Ne yapayım, gördünüz, elimden gelen bu kadardı’, diyerek de işin içinden sıyrılmayı becermişti.
Mektup devam ediyor:
“Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir.”
Yoksa bir kehanet karşısında mıyız?
Ölüsü değil, ruhu, gün gelecek “birbirinden kötü taklitler sahte demokratlar ve yeni Menderes’ler olarak ortaya çıkan Demirel, Ecevit, Özal ve Recep dâhil” özellikle ve bilhassa (şimdilerde AKP ile tarihen örtüşen) CHP olmak üzere; 27 Mayıs artığı cunta, dikta, sulta ve statüko partilerini siyaset meydanlarında sandığa gömerek silip süpürmeyecek midir?
Ve bugün CHP, AKP ve şeriklerinin ensesindeki nefes, Türk halkının gönlünden hâlâ silinmeyen Menderes’in ruhu; Kadim Demokrat Parti’nin ‘siyasette uyguladığı “fazilet” mücadelesi değil midir?
Lütfen hatırlayınız!.. Cumhuriyeti kuran ve O’nu Türk Milletine, “ebed müddet” yaşatılması kayıt ve şartıyla armağan eden Mustafa Kemâl ATATÜRK ne demişti?
“CUMHURİYET FAZİLETTİR” 
Dolayısıyla bu son anından damıtılmış kehanet pekâlâ tutmuş, yıllar sonra İstanbul’a nakledilen aziz nâşı bile on binleri sokağa dökmeye yetmiştir. Dahası: Asıl çıkan kehanet, (ihtilalden sonra dostları tarafından bile komik bulunan) Menderes’in “Bütün bir millet arkamdan geliyor” sözleri olmuştur.
NETİCE OLARAK:
“Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü (46 ruhu, DP’nin dava, mana ve misyonu) ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi (hepinizi) silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir” Sözlerine dikkat edin!...
Bu sözler; Elli yıldır tecelli eden kehanet, Türk milleti’ne vasiyet ve emanettir.
Son atılım, cür’et ve açılımlar gösteriyor ki: “Ülkemiz elli yıldır siyasi vesayet, dâhili-harici kuşatma (psikolojik, biyolojik, kimyasal, sosyal-kültürel savaşa maruz) ve dehşetli bir abluka altındadır. Şimdilik bunu kırmanın, kaldırmanın ve tasalluttan kurtulmanın tek hukuki ve demokratik yolu seçim, yani sandıktır. 
Artık “kader sandığını kurmanın” ve tıpkı “beyaz ihtilâlde olduğu gibi” Yeter!... Söz Milletindir… diye haykırmanın zamanı gelmiştir. Son çare: ‘ya zalim'e, zulme ve ihanete karşı tek parti olarak birleşmek’ veya yapılacak ilk seçimde hiçbir parti’ye oy vermemek şartıyla "27 Mayıs cunta, dikta, sulta ve statüko partilerini" sandığa gömerek; Vatan, Millet, Devlet, Demokrasi ve Cumhuriyet’i kurtarmaktır. Emanet: “Türkiye Cumhuriyeti” ,
Vasiyet: Hürriyet, adalet, demokrasi, hak, mutlak eşitlik ve hukuk…
Metodoloji ve strateji: Siyasette Fazilet Mücadelesi;
İyi, namuslu, demokrat ve dürüst; İlkeli, onurlu ve sorumlu olan kazansın. "bir mektup ve yorum"
Sayın Sınacı;
Gerçekleri ifade eden duygulu, düşündürücü ve yol gösterici yazılarınız okudum.
Nasıl sonuçlanacağı belli olmayan ve bilinmeyen zorluklara doğru hızla yol almaktayız. Öyle bir noktaya gelmiş bulunmaktayız ki; Türkiye, bir müstemleke ülkesi ve Türk milleti de, bir müstemleke halkı olma yolundadır.
Siyasî iktidarın ihtirasları ve adâletsizlikleriyle varlıklı kesimlerin hasislikleri ve merhametsizlikleri, bu gidişe yardımcı olmaktadırlar.
Miletimizin idraki yerindedir; ama, vefasızlığı da had safhadadır. Milliyetçiliğin (millî değerler) suç, vatana ve millete hizmet etmenin aptallık olarak kabul edildiği bir ortam yaratıldığı için, bu acı gidişe tavır koyanların sayısı azdır. Toplumun kıymet hükümleri değiştiği için de; ahlâk ve fazilet erbabı dışlanmış ve eşkiya baş tacı edilmiştir. Ülkenin kaderine hükmeden kesimler için ise; paranın üstündeki yazı, geçerli tek hedef ve değer olarak kabul edilmiştir. Öyle bir noktaya gelindi ki:
Baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormayan bir sistem oluşturulduğu için; ülkenin ve milletin kaderine yalancılar, hırsızlar ve ahlâksızlar hükmeder hale geldi.
Bu durum karşısında nasıl bir yol açılacağını, gerçekten merak ediyorum.
Tarihin en eski efendisi olan necip milletimiz için bir izmihlâl söz konusu olamayacağına göre; acaba, bir mucize, ne zaman zuhur edecektir? Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı, İstanbul
HAYASIZCA BİR RİYÂKÂRLIK
Mustafa Nevruz SINACI
Her meselede olduğu gibi ‘Ermenistan’la ilişkiler’ ve kapıların açılması konusunda da çok isabetsiz, ilkesiz, onursuz, sorumsuz, tavizkâr bir tutum ve ağılıksız hareket tarzı seçildi.
Bir cihan İmparatorluğu koskoca Osmanlı bakiyesi Türkiye, tarihi bir değeri olmayan çete devleti, terör hamisi, yalancı, müfteri, hain ve küstah Ermeni karşısında küçük düşürüldü.
Hatırlarsanız Recebin iktidarıyla birlikte önce 40-50 bin civarında Ermeni’nin, kaçak olarak Türkiye’ye girmesi teşvik edildi. Devlet buna göz yumdu. Sonra Gürcistan-Ermenistan arasında açılı bütün kapılardan; Soykırım şehitlerinin kemiklerini sızlatan “alçak ve kancıkça” kan üzerinden ticaret yapıldı. Yapılıyor… Dahası sürmekte olan Karabağ işgaline rağmen, tek taraflı taviz ve ivaz içeren protokol imzalandı. Öz kardeş Azerbaycan aldatıldı, rencide edildi, kandırıldı; Korku ağır bastı, menfaat hırsı ve çıkar galip geldi. Sonuçta Azeriler satıldı.
Bu ahlâksız tasarruf şerefli, onurlu ve soylu Türk Millet iradesinin eseri değil;
Millete rağmen işlenmiş, tarihi bir suçtur.
Evet, “suçtur” çünkü Türk geleneği ve yerleşik Hukuk-u Düvelde (uluslar arası hukuk kurallarında) mutlak mütekabiliyet ve mütekabiliyette kesin suratta adalet şarttır. Misilleme durumunda BM anayasası 51 madde uygulanır. Mukabele-i bil-misil meşru bir hak olup; Bu konularda ancak, “vatan hainleri” göz yumucu, taviz ve ivazkâr olur!..
Şimdi de, Ekim veya Kasım ayında kapının açılması bekleniyor. Dolayısıyla tarih, belgeler ile yaşanmış gerçekler ve geleceğe ışık tutan olaylar, çok ciddi, ilkeli, onurlu-sorumlu ve kesinlikle mütekabiliyet esasına uygun hareketi zorunlu kılar. Kaldı ki, umur-u hükümet buna mecburdur. Aksi takdirde “vatana ihanet suçu” işlenmiş olur.
BİR İBRET VE HAKİKAT VESİKASI (*)
“Ermenistan katliamı üzerine gönülden ve vicdanen inandığım gerçekler hakkındaki safiyâne düşüncelerimi tekrar söylüyorum. Bu olayları asla onaylamadığımı ifade etmezsem Allah beni affetmez. Olayların küstahça abartıldığını kanıtlarıyla ispat ettim. Zaten hafifletici şartlar kendilerini savunmaktadır. Türkiye’nin kemirici kurtları, profesyonel gammazlar ve iftiracılar, zengin ve fakirlerin tüm varlıklarını kendilerine akıtan, tüm Hıristiyan âlemini Türk vatanı aleyhine kışkırtan ve Yunanlarla birlikte her fırsatta mezalim yapanlar Ermenilerdir.
Lövantenler hiçbir ülkede ve devirde Türklere iftira eseri, bu kadar ustaca ve yüzsüzce icra edilmemiştir. Bunu, Hıristiyan sıfatını kullanıp istismar ederek dar kafalı binlerce Katolik nezdindeki itibarları sayesinde yapmışlardır. Doğu ülkelerine baktığımızda, bizdeki çok nahif ve cahilin din fanatizmiyle, Katolikliğin en büyük düşmanı Ermeniler ve Ortodokslar lehine davrandığını gülümseyerek görürüz.
Hâlbuki zavallı Türkler, aksine, bizim için hoşgörünün bizzat kendisi olmaktan asla vazgeçmediler..Yine, ciddî insanların, kelimelerin ne anlama geldiklerini bilmelerine rağmen, Türklerin bize ihanet etmiş oldukları iddiasında boş yere inat ettiklerini tekrar söyleyeyim.
Ancak, ihanet etmenin birinci şartı, bir söz verilmiş olmasını icap ettirmez mi ? Oysa Türkler bize ne vaat ettiler ve bize ne borçlular, rica ederim? Biz onları Mısır’da İngilizler, Tripoli’de İtalyanlar, Balkanlarda Bulgarlar ve Yunanlar karşısında (ve daima en haksız biçimde hareket ederek) yalınız bırakmadık mı? Gerçekten onlar üzerinde ne hakkımız var?
Nihayet, Rus devinin ağır pençesi altında ezilmenin ve İstanbul’u kaybetme tehlikesi karşısında yapayalnız kaldıklarını görünce, vatanlarını kurtarmak için ümitsizce Almanya’nın yardımını kabul ettiler. Onların yerinde başkası olsaydı öyle yapmazdı?
Türkiye üzerine çullanmış Avrupa’nın aç gözlü politikalarına hizmet etmek üzere tam vaktinde ortaya çıkan “Ermenistan katliamları”nı özellikle şüpheyle karşıladım. İlk bakışta sözde Maraş katliamı son derecede “beklenmedik” geliyor bana. Türkler, Avrupa’nın pusuya yatarak kötü niyetle onları kolladığı bir sırada bu infazları yapacak kadar akılsız mıydılar?
Bu nedenle bilgi sahibi olmaya çalıştım. Ve işte, çok ciddî Fransız kaynaklarından edindiğim bilgiler:” (*) Türk dostu Pierr Loti’nin mektubu. (Devamı ve tamamı yarın)
PİERRE LOTİ’NİN KALEMİNDEN…
Mustafa Nevruz SINACI
Öncelikle, bizde ne yaparlarsa yapsınlar, cahil kitleler tarafından daima hakaret edilen ve en kötü ithamlara maruz kalan zavallı Türklerin yerine bir an kendimizi koyalım.
Mütarekenin hemen akabinde, kendilerine bırakılan son derecede sâkin Kilikya’ya, arkalarında topçu bataryaları ve işgal malzemesi taşıyan İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin girişi (ki, bu asla inkâr edilemez bir olaydır) karşısındaki öfke dolu şaşkınlıklarını tasavvur edelim. Ve bu olay, İzmir’in katliamcı ve kundakçı Yunan çetelerinin, her şeyi ateşe ve kana bulamak amacı taşıyan istilasıyla çakışmaktaydı. Dünyada hangi ülke kendisini son gücüyle müdafaa etmeden buna tahammül edebilir?..
Bu da yetmezmiş gibi birliklerimizin önünde, kudurmuşçasına saldıran Fransız giysili Ermeni çeteleri.. Peki neden Fransız üniforması içindeydiler? Neden: Bazı müttefiklerimizin Türklerin bize duyduğu sevgiyi nefrete dönüştürmek ve sevgili Fransa’mızın doğuda asırlarca uğraşarak kazandığı önceliği kapmaktı.
Ermeni lejyonu olarak isimlendirilen bu çetelerin Köylere salındıklarında Türk halkı üzerinde vahşice hırslarını tatmin etmeye başladıklarında neler yaptıkları tahmin edilebilir. Başlangıçtan itibaren, onların Adana ve Haçin gibi şehirlerde düzeni kurmalarıyla ve sözde görevlendirilmelerinden ve Fransız üniformalarının ihsan ettiği dokunulmazlıktan aldıkları cesaretle en aşağılık içgüdülerine tam yol verdiler. Yağma, ırza tecavüz, cinayet ve yıkımlar, Türk köyleri art arda kesintisiz olarak yakıldı, yıkıldı. Haçin’de yüzlerce Müslüman inanılmaz işkencelerle katledildi ve sakat bırakıldı. Uzun süren sürgünlerden dönen zavallı Türk esirler katledildiler ve hayâsızca parçalanan cesetleri günlerce açıkta bırakıldı. 
Dünyanın en eski kentlerinden olan Maraş yoğun top ateşiyle bombalanarak kırıntı haline getirildi. Antep ve Onria kentlerinde Ermeni lejyonları, gene Fransız üniforması içinde, dehşet verici suçlar işledi. Olaylar öylesine trajik bir hal aldı ki, Fransız askerî makamları, maalesef kamuya açıklanmayan teferruatlı raporları Paris’e gönderdiler.
Sonuçta kitle halinde ayaklanan Türk halkı sonunda silâhlandı. Her iki tarafa da bir çok yaralı ve ölüye malolan çatışmalar bunu takip etti. Ermeniler öldü ama çok daha fazla Müslüman, Yunan ve yaklaşık 200 Fransız da hayatını kaybetti. Ama bir tek Ermeni bile katledilmedi. Gerek Latin, gerekse Gregoryen ve Katolik ruhban sınıfı tarafından gönderilen telgraflar bunu doğruluyor. Bu durumda ben, Maraş’ta Ermenilerin katledilmesi hikâyesinin Fransız karşıtı davaların en büyüğüne hizmet etmek amacıyla uydurulmuş riyakârlıkların en hayâsızcası olduğunu iddia etme cesaretini gösteriyorum. Zaten, ihtimal dâhilinde olmasa da, yanlış bilgilendirilmiş olmam durumunda müttefikler arası bir soruşturma komisyonunun olay yerine gönderilmesinin rica ediyorum.
Bu isteklerini avaz, avaz haykırarak bildiren Türkler ile beraberim. Bitirirken, bir olayı istisnaî ciddiyetle ve çok üzülerek anlatmak zorunda olduğuma inanıyorum: Çatışmalarda yer alan Fransızlar, bizden ölenlerin İngiliz top mermileriyle vurulduklarını beyan ettiler. Bu bazı Kürt keskin nişancılarının İngilizler tarafından silâhlandırıldıkları izlenimini vermektedir. Bu durumu bizzat İngilizlere ihbar ediyorum. Çünkü biliyorum ki, başkentte iyiler ve dürüstler vardır ve onlar öncülerinin durdurulamaz emperyalizminden ilk öfkelenenler olacaklardır.”
NOT: Bu mektup, Fransız bilim adamı ve akademisyen Pierre Loti’nin 1920 yılında, Paris’te yayımlanan “L’Est de Paris” isimli gazetedeki makalesi. Bilâhare yazar bu makaleyi 12 Nisan 1920 tarihinde Paris’ten postaya vererek dönem askerî Müze müdürü Ahmet Muhtar Paşa’ya göndermiştir. Mektubun Galata Postanesi’ne varış tarihi 18.04.1920’dir.
Son söz: Halkın hafızası nisyan / unutmakla malul olabilir. Fakat milli hafıza (devlet) daima diri olmak, iyi bilmek, hata yapmamak, milli menfaatleri gözetmek ve mütekabiliyet ilkelerine mutlaka uymak zorundadır. Zira Cumhuriyet nesillerinin fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür’dür. Kamu vicdanı asla!.. Vesayeti, hıyaneti ve düşman dayatmasına boyun eğecek kadar zaafla malul, aşağılık hainleri affetmez...
AÇILIM, AÇLIK, AFET VE FELA
KET
Mustafa Nevruz SINACI
İstanbul ve havalisinde vuku bulan yağış, büyük bir rahmet, bolluk ve berekete vesile olacakken; Yönetici rolünde halkı temsil ettiği sanılan, sözde ilim-itina, basiret ve beka sahibi “hizmet özürlüler” sayesinde tam bir doğal afet ve felâkete dönüştü.
Ortaya çıkan fotoğraf, yıllar süren ihmal, kronik yolsuzluk ve suiistimali resmediyor.
Birinci dereceden suçlular: Belediye Başkanı, Vali ve Emniyet Müdürüdür. Şu an için müstafi (istifa etmiş) tutuklu veya asgari “soruşturmanın selameti yönünden” açıkta olmaları gerekirken; Tam tersine, üçü de makam ve memuriyette berdevam!... Hayret ki ne hayret!..
İstanbul Cumhuriyet Savcıları ne vakit sorumluluk iktisap edecekler acaba?
Sonra; Rahmeti felâkete dönüştüren imalat, inşaat, izin, ruhsat ve tasarruf sahiplerinin silsile yoluyla sıgaya çekilmesi şart. Alenen “nitelikli hırsız’, soygun-vurgun, yağma takımı, kardeş-yoldaş ve şürekâ adalete hesap vermek, bedel ödemek ve ceza çekmek zorundadır.
Sakarya, Gölcük (Marmara) ve Düzce depremlerinin dosyaları şimdi mutlaka açılmalı, suçların hesabı sorulmalı, diyet ve tazminat alınmalı ve suçlar asla cezasız kalmamalıdır.
Kalırsa “DEVLET” yok hükmünde, işgal ve tasallut altına alınmış demektir.
Nitekim bunun emareleri varit. Hele şu tabloya da bir bakınız.
Açlıktan bayılan üniversite öğrencileri:
Marmara Üniversitesi Rektörü Prof. Necla PUR, insanın kanını donduran açıklamalar yapıyor. Diyor ki; “Öğrenciler açlıktan derste bayılıyor. Büyük bölümü Anadolu’dan gelen öğrenciler günde bir öğün yemek yiyebiliyor. Günde 1.5 liraya yemek alamayanlar da var. On kadar öğrenci derste fenalaşıp, bayıldı. Doktor, çocukların açlıktan, halsizlikten bayıldıklarını söyleyince, yönetim öğrencilere çorba dağıtmaya başladı. Onlar da çorbaya avuç avuç kıtır ekmek doldurup yiyorlar”
Sözün bittiği yer burası olsa gerek!... Devlet üniversiteleri bu halde...
Öğrencilerden haraç gibi harç alan devlet nerede?..
İşte, sanal ekonominin acı sonuçları ve sahte siyasetin ürettiği kişi başına milli gelir 10.000 dolar yalanı. ‘Türkiye büyümüş insanlar zenginleşmiştir’ söylemi iflas etmiş bir yalan, masal, hayal ve kâbustur. Gerçekte açlık, yokluk ve yoksulluk örümcek ağı gibi bütün ülkeyi sarmakta, insanlarımız lâ ilâç-sadakaya muhtaç durumlara düşmektedir.
Ancak, halkı sadakaya muhtaç eden zalim, pervasız, zaafla malul cahil zihniyet: “Bize halk oy verdi, destek oldu” demekte. Bu yaman çelişkinin bir izahı olsa gerek. Ama yok1.. Bir yanda yalan-talan, diğer tarafta açlık, yokluk, muhtaçlık durumu. Oy verenlerin çoğunluğu şimdi işsiz, pişman ve perişan. Lâkin anketlerde hâlâ birinci sıradalar. Acep halkımız “idrak, bilinç” melekesini mi yitirdi. Kur-an da: 'Gözleri var, görmezler; kulakları var duymazlar' diye tanımlanan taife bizim halkımız mı acaba? 
SOKRAT’DAN BİR AÇILIM:
“Bencillik yolsuzluğu, yolsuzluk yoksulluğa doğurur. Bencilliğin hâkim olduğu yerde yolsuzluk, yolsuzluğun hükümranlığında yoksulluk kaçınılmazdır. Ancak, her iki halde de sorumlu politikacıdır. Halkı ve kendini iyi tanımayan politikacı.. Bu “kendi” kavramı, sahip olunan erdemleri gösterir. Erdemlilik Sokrates’in etik ve politik anlayışında belirleyici rol oynar. Güç bilginin/erdemin emrinde olmalıdırlar. Çünkü: Erdem zenginliklerden gelmez, ama tüm zenginliler erdemden gelir.” (*)
TC’yi yönetenler ve yönetmeye talipler; Etnik referansları Türk, inanç pınarları İslâm ise siyaseti fazilet olarak ifa ederler; Azınlıklar Sokrates’in “erdemlilik” kuramını esas alır. Koza-kripto, aslen münkir ve nesebi gayrisahih olanları kanun ve kurallar ırgalamaz. Erdemli ve faziletli de değildirler. Onlar, bütün kötülüklerin anası, sorumlusu ve suçlularıdır!..
Düşünün hele. 50 yıldır açılımlar niçin afet, açlık ve felâket nedeni olmaktadır.
(*) Sokrates; Louis-Andre Dorion; s. 62)
HAİN TUZAK 6-7 EYLÜL
Mustafa Nevruz SINACI
Türk milletinin “tarih şuuru ve milli hafıza” oluşumunu önleyen, engelleyen dâhili bedhahların (iç düşman-ajan provokatör) amaç ve foyaları şimdilerde bir, bir açığa çıkmakta; Kin, kir, kan, irin kokulu menfur emel ve ihanet zihniyeti deşifre olmaktadır..
17 bin yıldır bu kutsal topraklarda yerleşik atalarımız için “Türkler 1071’de Anadolu’ ya geldiler” diye dayatarak elli yıldır “düşmanca” açılım ve atılımlar sergileyen; .
1938 karşıdevrimi ile Atatürk’ün Güneş Dil, Türk ve Tarih tezlerini çöpe atan;
1944-1945’lerde Türk, Türkçü ve milliyetçi kıyımı yapan;
1945’de ABD-SSCB antaktı ile Türkiye’yi “Yenidünya düzeni” temelinde vahşi kapitalizm ve “küresel emperyalizm”in jandarması BM ve NATO kıskacına itekleyen;
Tam 8 ihanet, isyan ve provokasyon tertibinden sonra 27 Mayıs’ı tezgâhlayan; 1963’den itibaren de; Lozan da öngörüldüğü biçimde “TC’yi AB’ye tam üye yapmaya değil, sömürge olarak bağlamaya” yeltenen menfur art niyet işte bu zihniyettir..
Bu bağlamda Londra-Zürich ve Garanti antlaşmalarına rağmen Kıbrıs’ı AB’ye peşkeş çekerek, bir ihanet sürecini başlatan ve bu süreçte KKTC’ni tasfiye ve Rum’a teslime uğraşan dönme, devşirme, koza-kripto ve sabetay uzantı orada; Devleti, mahiyeti meçhul açılım’larla zaaf, halkı açlık, yoksulluk ve maceraya sürükleyen şaibe kesimi de burada iş başında…
Ve, sene-i devriyesi münasebetiyle süreçten bir kesit:
6-7 EYLÜL 1955
6-(7) Eylül olayları aynı zihniyetçe plânlanarak kurulmuş hain bir tuzaktır.
Olay, “çok bilinmeyenli bir denklem” düzeninde tertiplenmiş ve tam kıvamın gelince tetiklenmiştir. Hakkında yazılanların %90’ı yalan-yanlış, uydurma, iftira-tefrika veya hamasi iddia ve masum savunmalardan ibaret olup; Hadise, kurulu hukuk düzenini, devletin istikbal, istiklâl, istikrar ve itibarını sarsıp, sabote etmeye ve DP’yi töhmet altına sokmaya yöneliktir.
Yani 1955, 6 Eylül’ünde yaşanan hadiseler tesadüf değil, hain bir tuzak ve tertiptir.
Şöyle ki: Malum ve menfur zihniyet, dâhili-harici bedhahlar ve sonradan ortaya çıkan Ermeni, Yunan ve Rus istihbarat örgütlerinin dahli ile teşekkül eden kumpas önce Kıbrıs görüşmelerini takibe alınır. Bu arada Sivas, Kastamonu, Erzincan, Trabzon ve Tunceli gibi şehirlerde vaki çalışmalarla yaklaşık on-bin kişiden oluşan “bindirilmiş kıtalar” hazırlanır.
Diğer taraftan tertibin Selanik ayağı, MAH imajı verilerek kurulur.
Başbakanı Adnan Menderes’in “Kıbrıs’taki kardeşlerimiz umumi bir tecavüz tehlikesi ile karşı karşıyadır” mesajı “kıvam” olarak algılanır. Legal Provokatörler “Kıbrıs Türk’tür (KTC)” ile “İstanbul Yüksek Okullar Talebe Birliği (İYOTB)” aktive olur. Akabinde, Kıbrıslı Türkler tarafından 4 Eylül’de Londra’da düzenlenen gösterilerle start verilir.. 5 Eylül günü Taksim’de büyük bir kalabalık toplanarak, kitlesel bir gövde gösterisi gerçekleştirilir.
Bu sırada projenin Yunanistan (Selanik) ayağı sabotaj hazırlıklarını ikmal eder.. Aynı saatlerde şehir dışında yoğun bir hareketlilik vardır. “İstanbul’u gezmek” üzere kamyonlar ve trenlerle yağmacılar olay mahalline doğru hızla intikal ettirilmektedirler. Eresi gün iyice gerilen ortam ve oluşan kıvamda Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı bir saldırı vuku bulur (!) Vakıa saat 13.00 de radyodan verilince ihanet fitili ateşlenir. 
İstanbul Ekspres ikinci baskısında saldırıyı manşetten verir. Gazete o gün 290 bin basar. Buna paralel olarak ajan provokatör KTC, İYOTB ve malum zihniyetçe yönlendirilen yağmacılar, hepsi tek tip sopa, balta ve kazma gibi aletlerle donatılıp, Taksim’de toplanarak İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçirilirler. Ve 6 Eylül günü saat: 24’e kadar olanlar olur.
Sonuçta binlerce yağmacı ertesi gün çaldıklarıyla yakalanır. Örgüt bağlantıları, tertip, tuzak ve olayların plânlı saldırı (provokatif başkaldırı) olduğu mahkeme safahatıyla anlaşılır.
Gerçek Suçlu Kim? 27 Mayıs ve ‘Yassı-ada” mahkemeleri ile hadiseyi devlet ve DP aleyhine kullanan “PROGROM” jurnalcileri, yandaş-yoldaş kesimler ve malum zihniyet!..
BAĞIMSIZ YARGI, TARAFSIZ ADALET…
Mustafa Nevruz SINACI
23 Ağustos 2009 Pazar günü Bodrum/Yalıkavak Marina-Anfi Tiyatrosu’nda yapılan “Bağımsız Yargı ve Tarafsız Adalet” Paneline konuşmacı olarak katılan Yargıtay Cumhuriyet Onursal Başsavcısı Vural Savaş, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Süheyl Batum, Gazeteci-Yazar Tuncay Mollaveisoğlu, Gazeteci-Yazar Uğur Civelek, Ekonomist Ümit Zileli;
BOL BOL ALKIŞ…
Ergenekon’u şiddetle tenkit ve tekzip ettiler, alkışlandılar,
AKP ve AKP hükümetinin icraatlarını eleştirdiler, alkışlandılar,
Bitmedi!.. Ulus devlet, lâik devlet, özgür halk ve tam bağımsızlık kavramlarını her telâffuz edişlerinde ve Atatürk devrimleri dile getirildikçe alkışlandılar…
Bana göre, panelistlerin ve onları alkışlayanların gözden kaçırdıkları gerçek:
Eleştirilmesi gereken “AKP değil, AKP’nin de temsil ettiği elli yıllık zihniyetti”…
Öyle ki, onlara göre, AKP iktidarda olmasa sorun kalmayacaktı..
OYSA!...
Panel’in ana konusu olan “Bağımsız Yargı ve Tarafsız Adalet” üzerinde pek fazla durulmadı. Panelde popülizmin ön plâna çıkışı, adalet ve hukuku geri plâna itti. Demek ki, panelistler ve katılımcılar için önemli olan hareket, heyecan ve desarj olmaktı. Bilim değil!.. Zaten salonun katılımcı yapısı, gelenlerin ilgi, dikkat ve konsantrasyon durumu, her hangi bir maç ortamında buluyor olmaktan farksızdı.
Buna karşın salonda son derece ciddi olanlar da vardı.
Örneğin “davetsiz misafir ve korsan katılımcı” Galip Baran…
Biz Kaç Kişiyiz, Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile Cumhuriyet okurları (Cum-ok) tarafından düzenlenen ve yaklaşık 2000 kişinin katıldığı panele “O” davetli değildi. Mutadı veçhile “durumdan vazife çıkartarak” gelmiş olmalı idi. Bu defa çok önemli bir nedeni vardı. Zira Galip Baran bu Panel’e, Bilinç Üniversitesi’nin başlattığı ‘Yetmiş milyonluk ülke Türkiye’ Projesi’ni tanıtmak için katılmış bulunuyordu.
Göğsünde “Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi” sırtında “Yetmiş milyonluk aile Türkiye” yazılı bir önlük giymiş olan Galip Baran, projeyle ilgili olarak hazırlanan “ayrıntılı bilgi ve tanıtım” dosyalarını panelistlere tek – tek elden verdi...
Konuşma aralarında, fırsat buldukça veya müsait oldukça, dosyaları şöyle bir gözden geçiren panelistler, Baran’ı ciddiye almamış olacaklar ki hiçbir tepki vermediler.
Diyelim ki, gerçekte “az ve öz olan” metinleri dikkatle okuyamadılar.
Okudular da, “çok öznel ve bilimsel olduğu için” anlayamadılar herhal.. Ya sonra!
Belki onlar da, salonda ve sokaktakilerin çoğu gibi, Baran’ın, tıpkı Salvador Dali, Plâton, Dijojen veya diğer dâhiler (Yunus Emre, Şems-i Tebrizi, erenlerden bir er) gibi ‘zararsız bir deli’ olduğuna hükmetmiş olabilirler..
AH KEŞKE!..
Keşke, dosyada yer alan ve tek, tek adlarına düzenlenmiş “Diğerkâmlık Andı”nı daha sonra olsun okusalardı. Panel günü davet edildikleri Bilinç Üniversitesi’nin Turgutris’deki bürosunu bir ziyaret etselerdi. Kurucu Rektör Galip Baran ve arkadaşları ile konuşsalardı.
Bürodaki arşiv ve “aksiyonlara ilişkin” belge ve bilgileri gözden geçirselerdi.
Bu koca-koca Prof.’lar, yakın zamanın büyük devlet ve bilim adamları.. Hiç olmazsa bu kadarcık bir zahmete katlansalardı; 70 milyon diğerkâm kişiden oluşan Türkiye’de, “polis, yasa, jandarma ve yargı”ya günümüzdeki kadar gerek kalmayacağını, “adalet ve hukuk”un sorun olmayacağını öğrenirlerdi.
Devletin büyük, büyük sorunlarıyla ilgili devasa şöhrete sahip bu dev adamlar;
Ne yazık, “gerçek hukuk ve evrensel adalet” ile yüzleşme fırsatını kaçırdılar…
***
GÖNÜLLERDE Kİ BAŞBAKAN
Mustafa Nevruz SINACI
Devlet biçiminde organize toplumlarda, iki sınıf çok önemlidir.
Biri Ulema... Alimler, yani aydınlar, insanlara ışık tutan, aydınlatan ve yol gösteren mürşid-i kâmiller, kanaat önderleri, bilim adamları, “öğreten ve eğitenler” sınıfı..
İkincisi: Ümera, amirler, “idare edenler” anlamında yönetici sınıf.
Toplumsal imtizaç (karşılıklı saygı, anlayış ve barış) sağlamlık, huzur, refah ve istikrar bu iki sınıfın “ehil” olmasına ve görevlerini “ehliyet ve liyakatle” yapmalarına bağlıdır.
Güncel anlamda namuslu, dürüst, ahlâklı, ilkeli-onurlu ve sorumlu Prof’lar ulema;
Aynı özelliklere sahip olmakla; Objektif bilim, adalet, hukuk ve hak kavramını bizzat nefsinde yaşayan, adeta bir ibadet gibi uygulayan, cüzdanına değil, ilim, irfan ve vicdanına kulak veren; Rüşvet, iltimas ve suiistimale kesinlikle meyletmeyen, şerefli, soylu, haysiyet ve karakter sahibi: Muhtar, Belediye Başkan ve Encümeni, Vali ve maiyeti, Milletvekili, Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanından oluşan geniş kitle ümera....
Meselâ ulemadan bir kimse, ümera (amirler, idare edenler) lehine yalan söyler, aykırı hüküm verir, yağcılık ve yalakalık yaparsa; onun hükmü “kelp” yani köpekliktir. Hatta kuduz veya saldırgan olmayan munis ve muhlis bir köpek ondan daha memnu, muteber ve şereflidir.
Seçilmiş veya atanmış yöneticilerden; İnsanlar arasında adalet, hakkaniyet ve hukuk’u gözetmeyen, karar ve tasarrufatını halkla müşavere ve mutabakat esasına göre yapmayan; Hüküm de ‘adalet, hak, hukuk ve hikmet’ gözetmeyen, Zahirde İslâm ve insan sanılsa da, gerçekte domuz, sırtlan, kene veya çakal hükmündedir. Çünkü aydın, amir ve idarecilerin görevi: adalet’le dosdoğru çalışmak; Hak yolunda yürüyerek halka hizmet etmektir.
Her Asil bunu böyle bilir ve bu miyar üzre “gönlünde şöyle bir başbakan” yatar.
HALKIN GÖNLÜNDE YATAN BAŞBAKAN
Kendi yararından çok başkalarını düşünmeli, halka yararlı olmaya çalışmalı, halkın iyiliği için elinden geleni esirgemeyen birisi, Eş deyişle, diğerkâm bir kişi olmalı. Tıpkı sokaktaki insanların Galip Baran’a “Keşke herkes senin gibi olsa, keşke sen başbakan olsan” dedikleri gibi; Ahlakın övdüğü ve ahlaklı olmanın gerektirdiği doğruluk, yardımseverlik, yiğitlik, bilgelik, alçakgönüllülük, iyi yüreklilik, ölçülülük gibi niteliklere; ahlaken iyiye yönelik, ruhsal yetkinliğe sahip bir insan, erdem sahibi varlık;.. Her türlü tartışmanın dışında, üstünde bir düşünce, inanışa ve temel bilgiye sahip, bir başka deyişle, ilkeli bir insan olmalı.
İnanmak size zor gelebilir, ama ben kanlı canlı ‘nadirden’ bir varlıktan;
Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda başlattığı, ‘okul dışı eğitim’ olarak tanımladığı çalışmaları yaparken, kendini tanıyan, yurdunu ve milletini özünden çok sevmeyi öğrenen, yasa bağımlısı olan, “Bilgi Çağı”nı yaşarken “iklim değişikliği”nden sorumlu “Muasır Medeniyet”i aşarak, “Bilinç Çağı”nı idrak etmiş, bu süreçte edindiği “tecrübi bilgi” ile Bilinç Üniversitesi’ni kurmuş, kendisini bu Üniversitenin “Baş- amelesi” olarak tanımlayan, Bodrum’un Turgutreis Beldesi’nde yaşayan, insanların kendisinden farkında olmasalar bile çok şeyler öğrendikleri Galip Baran’dan, Galip Hoca’dan söz ediyorum.
Evet, insanlar O’na; “keşke sen başbakan olsan, ya da başbakan da senin gibi olsa” diyorlar ya; İşte ben Galip Hoca’yı; yalnız hakkında yazılanlardan, ya da yazdıklarından değil, çalışmalarını izleyerek, gözleyerek tanıyanlarla görüşerek, tanımayanların anlattıklarını dinleyerek halkın içinde tanıdım.
Abarttığımı düşünecek olanlara, Hoca’yı yaşadığı ortamda, Turgutreis’te tanımalarını öneririm. Galip Hoca’yı zaten tanıyanlara ve tanıdıktan sonra, “haklıymışsın” diyenlere, bana hak verenlere, soruyorum:
“Bu ülkenin, namuslu-dürüst-demokrat, ilkeli, onurlu, erdemli ve sorumlu, ilimle amel eden vekâleten amir ve aydınları ile Galip Baran gibi diğerkâm bir Başbakanı olsa nasıl olur?”