16 Kasım 2012 Cuma

BAŞKANLIK SİSTEMİ VE DİKTATÖRLÜK İSTEMİ (I)

BAŞKANLIK SİSTEMİ
 VE DİKTATÖRLÜK İSTEMİ (I)
Mustafa Nevruz SINACI
Evrensel hukuk ve kadim hakikate meydan okumak; Binlerce yıllık gelenek ve bir töre hassasiyeti içinde, tarihten bu güne süzülüp gelen orijinal gerçeği hiçe saymak, alay ve istihza konusu yapmak, apaçık bir şımarıklıktır. Dahası bu hal, yetmezliğin çekişi, ihtirasın itişi yahut ‘ruhunu şeytana (AB-D) satmanın cinneti’ olarak tarif ve tavsif edilebilir. Bir başka deyişle bu hezeyanı ‘kifayetsiz muhteris kalkışması’ biçiminde adlandırmak da mümkündür.
Mesele: İnsan hakları, adalet ahlâkı, maşeri vicdan, demokrasi, evrensel hukuk (şerait) ve sağduyu’nun süründüğü, paspas gibi çiğnendiği bir ortamda; Başta Halife Hazreti Ömer ve Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere;. Hak yolunda millete, “adalet ve faziletle” hizmeti şiar edinmiş, cihanşümul şahsiyet, tevazu, hüküm, hikmet ve hakikat ehlini taciz ve istismar etmek hicap vericidir. Edebe aykırıdır, ayıptır. Siyasette haddini bilmek, ilim, edep ve terbiyedendir.
Lâf sahibi, hak sahibi; Lâyık, ehil ve müstahak olmak zorundadır.
Aksi takdirde alay konusu olur; Talep, talibini helâk etmekte gecikmez…  
Kaldı ki, asaleten Türk ve Müslüman ecdadımızın eseri medeni siyaset; Evrensel idare sistemleri olarak kabul edilen ‘demokratik ve lâik cumhuriyet’ yönetim sentezinin referansı, esası, iktibası ve ilham kaynağıdır. Tarih bu hakikati şamil olmakla; Rejimin adı her ne olursa olsun, neticede ülkede hakkaniyet, adalet ve hukuk hâkim değilse; Uygulama, lânetli bir sulta, kalleş despotizm ve alçak bir diktatörlükten (faşizmden) başka bir şey değildir!…
Kaldı ki, şu an için “İslâm Ülkeleri” nam devletlerin tamamı ile diğerlerinin büyük bir bölümü antidemokratik, anti lâik ve inadına despotiktir. Dolayısıyla bu derin şeamet karşısında siyaset bilimi, tarih ve sosyolojiden müteşekkil ironi, hayret ve dehşet verici bir durum arz eder. Daha açık bir ifade ile günümüz üniversitelerinin ilgili bölümleri yalancı; Medyası ikiyüzlü, alçak, uşak, yalaka ve kaypak; Politik-Acılar ise kahir ekseriyeti itibarıyla nitelikli dolandırıcı, üçkâğıtçı, düzenbaz ve sahtekârdır. Zaten aksi olsaydı, insanlık bu kadar çaresiz, huzursuz, güvensiz ve mutsuz olmazdı..   
Dolayısıyla, hakiki, halis ve samimi niyetle: Devlet idaresinde, millet iradesinin hâkim ve hükümran olması anlamına gelen Başkanlık Sistemini isteyenlerin, öncelikle buna lâyık ve müstahak olduklarını, eylemleri ile ispat edip, gözler önüne sermeleri lâzım gelir ki, inandırıcı ve güven verici olabilsinler. Bu, milletin hakkı; Talibin ahlâki, insani, vicdanî ve hukuki görevidir.
Âlimler için hüküm hikmet; Amirler için siyaset fazilet ve mutlak adalettir.
Adil olmayan amir (siyasetçi) ile namuslu ve dürüst olmayan âlim / akil adam, eğitim ve öğretim görevlisi, sorumlusu; Zalimin kapısında havlayan köpek derecesinde olup; Millete yapılan haksızlık, eziyet ve zulmün yegâne sebebidir. Halk içinde ise; Despot, cebbar, zalim, yolsuz ve yağmacıların zulmü karşısında sessiz kalan mel’un, münafık, mürai ve dilsiz şeytandır.    
Böylesine bir vebal ve derin sorumluluk, mutlaka dikkati gerektirir.
Dikkat: Adaletli, hakikatli, şefkatli, hikmetli, namuslu, dürüst ve demokrat olmayı zorunlu kılar. Aksi takdirde talibin talebi butlan, yani yok hükmünde, gayrimeşru ve menfur emellere, hırs, hased ve ihtirasa matuftur biline..
ŞU HALE NAZARAN
En azından; Daha sistem arayışına bile girmeden yargı, yasama ve yürütme arasında vaki, kuvvetler ayrılığı ilkesinin “mutlak ve mütekabil (kamusal ve toplumsal) denetleme kaydına bağlı özerklik” derecesi, düzey ve olgunluğuna erişmiş olması şarttır. Bunun yanı sıra: Siyaset kurumlarının, bilumum rezillik, keyfiyet, vesayet, sulta ve cunta unsurlarından arındırılarak “kitle partisi” vasfını haiz kılınmaları; Bütün seçimlerin Milli Delege Sistemi muvacehesinde namuslu, dürüst, doğrudan birey ve kamu yararına hizmete odaklı, tüm aşamalarında saydam, şeffaf ve yargı teminatına dayalı olarak düzenlenmesi; Halka vekil eşhasın bilumum korunma, özel himaye, ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyazlarının ilga edilmiş olması şarttır..
Anayasa, rejim veya sistem değişikliğine vazifeli geçici meclis ve milletvekillerininse, yukarıda öngörülen usul ve esaslar dâhilinde; hiçbir yönlendirici, baskılayıcı, dayatmacı unsur bulunmaksızın seçilmiş olmaları gerekir ki, milletin itimadına lâyık, adil ve güvenilir olsunlar. 
          Bu anlamda, mevcut parlamento’da “Milletin Vekilleri” olduğunu kim iddia edebilir?..

5 Kasım 2012 Pazartesi

İleri Demokrasi Diktatörlüğü...

“İLERİ DEMOKRASİ” DİKTATÖRLÜĞÜ!..
Mustafa Nevruz SINACI
“Tevil etmeye gerek görmeden ifade ediyoruz; Türkiye’de bir Diktatör var. Türkiye’de Diktatörlük rejiminin nihai dinamikleri hayata geçirilmek isteniliyor. Diktatörlüğün tüm tezahürleri Türkiye’de yaşanıyor. Tarihte yaşanan diktatörlük süreçleri Türkiye’de yaşanıyor.
Toplum; inançlar, etnik yapılar, tarihi değerler, Cumhuriyet değerleri,  sosyal ve ekonomik gruplar üzerinden ayrıştırılıyor.  Nefret söylemi Diktatör eliyle tırmandırılıyor….
            Yaşadığımız rejimde; Siyasilerin, Muhaliflerin özel hayatları yasa dışı yollarla izleniyor, görüntüleniyor. Bu görüntüler İktidar tarafından şantaj ve tehdit aracı olarak kullanılıyor. Fail ve sorumlular bulunamıyor. Başbakan Yardımcısına suikast iddiasıyla Kozmik Odalara giriliyor. Devletin stratejik sırları deşifre ediliyor.  Ancak suikastın sorumluları bir türlü bulunamıyor. Kamuoyu gelişmelerden her nedense bilgilendirilmiyor.
Gizli sürdürülen adli soruşturmalar Hükümet’in gayri resmi organı niteliğindeki basın organlarına Kolluk tarafından servis ediliyor, Şüpheliler itibarsızlaştırılıyor, infaz ediliyor; ancak servisi yapan mekanizmalar tespit edilemiyor.
            ÖSYM odaklı; KPSS, Yargıçlık Sınavları, TUS, Komiser Yardımcılığı Sınav Soruları servis ediliyor, ancak failler bir türlü ortaya çıkarılamıyor. Yargı da karartma ortamına iştirak ediyor; Konya’da kömür ve gıda yardımlarının dağıtıldığı bilgileri içeren Sosyal Yardımlaşma Vakfı Defteri kayboluyor, failler her nasılsa tespit edilemiyor, Savcılıklar takipsizlik kararı veriyor. Enerji Bakanlığı bağlantılı olarak 1 Milyar Dolar seviyesinde kömür yolsuzluğu yapıldığına dair Hazine Raporları esas alınarak Savcılığa suç duyurusu yapılıyor. Savcılıkta dosya 3 yıldır sümenaltı ediliyor faillere ulaşılmıyor. Gece yarısı Torba Kanun uygulamasıyla bu yolsuzluğun araştırılması engelleniyor. İktidara mensup Milletvekillerinin yolsuzluk fezlekeleri kayboluyor, ortadan kaldırılıyor, bu işlemleri yapan Savcı bir türlü bulunamıyor.
Basın üzerinde oto sansür kurumsal hale geliyor, oto sansürün yeni yöntemleri gelişiyor, muhalif gazetecilerin karşısına Hükümet Komiseri niteliğinde zaptiyeler yerleştiriliyor. Muhalif olmanın sembolü karikatür sanatı, İktidar sözcülüğünün temsilciliğine dönüşüyor… Karikatür sanatı nitelik değiştiriyor.
Bu rejimde: Uludere faciasının, Suriye’de düşen uçağın, 29 Ekim kutlamalarına ilişkin istihbaratın nereden geldiği bir türlü öğrenilemiyor. Devlet eliyle karartma uygulanıyor. Deniz Yıldırım ismindeki bir Gazeteci hakkında Yargıç ve Savcı dışında birileri “tutukluluğun devamına” şeklinde yazılı not düşüyor, Deniz Yıldırım tahliye edilmiyor. Bu notu düşen, bu kararı veren illegal merci bir türlü ortaya çıkartılamıyor. Bir milletvekili veya bakan hakkında 2004 yılında İsviçre’den valiz dolusu döviz getirdiği iddiaları basında yer alıyor, ancak olay tahkik edilemiyor. Yazıdaki iddialar tekzip dahi edilemiyor…
            Bu rejimde; Başbakan hakkında İsviçre’de 8 ayrı banka hesabının olduğu iddiaları dile getiriliyor. Ancak, Başbakan ilgili ülkeden aksine bir belge alma girişiminde bulunmuyor. Kamuoyu da bunları konuşamıyor, konuşamaz hale geliyor. Suudi Arabistan Kralının, Başbakan ve Cumhurbaşkanına verdiği hediyelerin tutarı ve akıbeti bir türlü öğrenilemiyor.
Bu rejimde; Yargı’da Hakkı Manav’lar yaratılıyor. Mahrumiyet bölgelerinde 1 ay görev yapan Savcı’lar, Yargıç’lar Adalet Bakanlığı bünyesine alınıyor. Şehit düşen Doğu Beyazıt ve Ovacık Savcı’larına Koruma verilmiyor. Hükümet ile yakın ilişkileri olduğu bilinen Danıştay başkanı, suç örgütü üyeleri ile 3 kez ve ayrıca özel araçta görüntüleniyor. Ancak, hakkında yargı prosedürleri işletilmiyor ve Danıştay kurum olarak zan altında bırakılıyor. Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın emek ve tasarrufları üzerinden yolsuzluk yapan Deniz Feneri sanıkları Hükümet eliyle korunuyor. Alman Yargı Organlarının tespit ve hükümlerine göre “100 Yılın Soygunu Olan” bu yolsuzluğu soruşturan Savcı’lar görevden alınabiliyor. Yolsuzluk yapanları korumak için Hükümet Üyeleri’nin “Köstebeklik” yaptığını gösteren bulgular ortaya çıkıyor. Adalet ve İçişleri Bakanı soruşturmaya müdahale ediyor, delilleri karartıyor…” ./.. devamı var: (Yorumsuz Olması Gerekti) !…
YORUMSUZ OLMASI GEREKTİ!...
Mustafa Nevruz SINACI
“Bu rejimde ‘Ağaoğulları’ yaratılıyor. Ağaoğulları kavramını, Kamu yönetimindeki hukuksuzluk ve haksızlıkları ifade anlamında kullanıyoruz. Bu yolla Kamu alanları, orman alanları talan ediliyor. Ancak, unutulmamalıdır ki, Ağaoğulları sonuçta Diktatör’lerin elinde patlar, toplum ağır bedeller öder. Diktatör, açlık grevinin 50. Gününde olan insanları taciz ediyor, buna tenezzül; İnsaf ve vicdanla bağdaşmayacak şekilde ölüm sınırındaki insanları rencide ediyor. Diktatör, ülkenin Cumhurbaşkanı’nı hedef alarak , “Benim Valim’e nasıl talimat verirsin….” diyerek aslında faşizan zihniyetini itiraf ediyor. “Ben Devletim” diyor. Demokrasiden, insan haklarından, Devletin sorumluluğundan nasibini almadığını bir anlamda itiraf ediyor, tescil ettiriyor. Vali’nin, Cumhurbaşkanını ve Devleti temsilen görev yaptığını kabullenemiyor. Devletin Vali’lerini, Parti’nin Vali’leri ve kendisinin çalışanı zannediyor.
İşte bu ülkede faşizan süreç yaşanırken, Siyasi İktidar bir taraftan da,  Darbeleri Araştırma Komisyonu adı altında “Sanal bir gösteriyi” sergiliyor. Bu gerçekler daha da çoğaltılabilir. Bir belgenin İngilizce fotokopisini ilişikte sunuyorum. Tercümesini yaptırdık. ABD Ankara Büyükelçiliğinin düzenlemiş olduğu 24 Kasım 2008 tarihli bu belgeye göre;
Türkiye Cumhuriyeti Emniyet Genel Müdürlüğü, Silivri ve bağlı davalarla ilgili olarak ABD Elçiliğine raporlama yapıyor, brifingler veriyor. Yaptıkları açıklama ve değerlendirmelerde, soruşturma ve yargılamalar sonucunda, şüphelilerin mahkûmiyetinden emin olduklarını dile getiriyor, ayrıntıları anlatıyorlar. Emniyet birimleri yargılama yapıyor, hüküm kuruyorlar…
            Mezkûr belgeye göre; Başbakan’ın, Silivri soruşturması ve bağlı dosyalarla ilgili olarak davayı yürütenlerle haftalık toplantılar yaptığı ifade ve tespit ediliyor. Ortaya çıkan tablonun özeti şudur: Başbakan, Silivri ve bağlı olaylarla ilgili soruşturma dosyalarının doğrudan içindedir. Kolluk gücü, Siyasi iktidarın emir ve talimatları doğrultusunda görev yapmakta; Bu çalışmalarda, ABD mercilerinin izni ve icazeti alınmakta, bilgilendirmeler yapılmaktadır. Bu tablo, aslında şaşılacak ya da yadırganacak bir tablo değildir. AKP’nin Türkiye’yi getirdiği dramatik ve kaçınılmaz sonuçtur. Esasen; bir ülkede Diktatörlük varsa, Diktatörlük rejimi kurumsal hale gelmiş ise, Diktatör kaçınılmaz olarak yurt dışı dinamiklerle ilişkiye girer. Bu ilişki türü ve niteliği konjonktüre göre, Okyanus ötesi de, berisi de olabilir.
            Bir ülke; siyasi ve ekonomik anlamda nasıl sömürgeleştirilir, nasıl ayrıştırılır?
Bu tarihi süreçten söz ediyoruz. Bu süreç öyle bir süreçtir ki, sürecin sonunda; Yargı mekanizmaları kritik davalarda delilleri araştıramazlar, delillerden korkar hale gelirler. Zira deliller araştırıldığında Yargı mekanizmasının illegal yapılanma içinde olduğu ortaya çıkar. Türkiye’de Mahkemeler, gerçeklerin ortaya çıkmasından korkmaktadır. Bunun en bariz ve acımasız örneği Balyoz Yargılamasında ortaya çıkmıştır. Böyle bir tabloda, adalet, hukuk ve toplumsal barışın tesisinden söz edilemez. Böyle bir sürecin devamında kaçınılmaz olarak intikam ve husumet tohumları yeşerecektir. Bir toplum işte böyle ayrışır, böyle ayrıştırılır.
Değerli Basın Mensupları;
Diktatör’ler; kişisel ve siyasi hırsları uğruna ve ayrıca Devlet yönetiminde yaratmış oldukları yolsuzlukları ve hukuksuzlukları kamufle etmek amacıyla, İç ve Dış Savaş dahil, Türkiye’yi her maceraya sürüklemekten kaçınmayacaklardır. Bu kaygımızı halkımızın dikkat, takdir ve sorumluluğuna tevdi ediyoruz.
Narsist bir özgüvenin; Kifayetsiz ve muhteris bir yönetim anlayışının;
Marazileşen bir kibrin yol açtığı ve açacağı kabirlerden söz ediyoruz…
Elbette umudumuzu ve kararlılığımızı kaybetmiyoruz; Halkımız 29 Ekim tarihinde Cumhuriyet’in kurulduğu Ulus Meydanından haykırmış, bu oyuna izin vermeyeceğini, demokratik yollardan hesabını soracağını, dile getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşları arasında “Ötekiyi” yaratmadan hep birlikte Haramilerin Saltanatına son verecek, yeniden Bağımsız Türkiye’yi inşa edeceğiz…” (Atilla Kart, Konya Milletvekili, 02.11.2012 tarihli Ankara Basın Toplantısı; Tam metin..) 
Şimdi buyrun, “YORUM” Sizin!.. 

18 Ekim 2012 Perşembe

KÜRDİSTAN’IN RESMİ DİLİ

KÜRDİSTAN’IN RESMİ DİLİ
Mustafa Nevruz SINACI
            Tarih boyunca Türk Milleti’ni bölmek, parçalamak ve yozlaştırmak isteyenler sürekli “dil” faktörünü kullanmışlardır. Bu meyanda Hun (Macar), Bulgar ve Kırım (Tatar) Türkleri örnek gösterilebilir. Daha çok örnek vermek de mümkün. Ama gerçek şu ki; Millet olmanın ve millet olarak kalmanın başta gelen öğesi, olmazsa olmaz şartı dil’dir.
Kendine özgü, orijinal ve objektif, kadim dil’den yoksun topluluklar, marjinal yığın ve aykırı akımlar olup; “Millet” vasfını haiz değildirler. Dolayısıyla, hukuk boyutunda ayrı millet muamelesi göremezler. Uluslar arası kabul, kural ve evrensel hukuka göre: Bir ‘Resmi devlet’ lisanı vasfına haiz olmayan dil’ler; “lehçe veya ağız” kabul edilir. Bu ağız ve lehçeleri; “etnik dil” sahtekârlığı ile değil; Samimi ve insani “ana dil” algısı biçiminde konuşanlar hoşgörü ile karşılanır; Olağan hal ve doğalda, kültürel bir zenginlik olarak yaşatılmasına çalışılır.
Konumuz: Kürtçe, mütemmim unsur ve türevleri gibi; Her hangi bir ağız, lehçe, taklit, alıntı ve uyduruk söylemlerin; Bir sistem dâhilinde tevhit ve organize biçimde sentezlenerek; Sun-i bir dil ve millet yaratmaya matuf “insanlık suçu” kalkışmalarıdır. Bilhassa, insani, ilmi değerler yoksunu, vahşi ve cahil Batı tarafından bu suçun her işlenişi; Dünya’ya çok pahalıya mal olmuş; Gezegenin geleceği kâbusa dönmüş, yaşanan kargaşa, acı ve ıstırap, yeni nesilleri hayali sükûtlar ve derin hüsranlara sürüklemiştir. Dolayısıyla bu cürüm’e asla izin vermemek;  tekrarını men ve müteşebbislere “yataklıktan” şiddetle kaçınmak, bir insanlık görevidir..    
TC HÜKÜMETİ İNSANLIK SUÇU İŞLİYOR
İşte bu cihetle; Birbirinden çok farklı ağız ve lehçeleri, devlet eliyle tevhit ve Türk parasıyla; Milli mutabakat ve toplumsal rıza hilâfına teşkil etme cüreti gösterilen bir TRT-6 (şeş) kanalı en açık tabiriyle: İnsanlık Suçu işlenen menfur bir faaliyettir. Bu insanlık dışı hain kalkışma; Kürt dili olduğu varsayılan ağız ve lehçeleri sentezlemekte; Uyduruk bir söylemi bilim, sanat ve edebiyata uyarlamakta; Böylece “millet yaratmanın zorunlu kıldığı” tek dil, tek ağız ve tek lehçe sistematiği inşa edilmeye çalışılmaktadır. Menfur projenin arka plânında Türk, insanlık ve İslâm düşmanı ABD-AB ve lânetli işbirlikçileri vardır. Dayattıkları insanlık dışı bir süreçtir. Hükümet buna alet olmakta, gaflet ve dalâletle süreci hızlandırmaktır.
Oysa dünyada binlerce dil ölmekte, silinmekte ve yok olmaktadır. Kürtçe de; Asla dil özelliğine sahip olmadığı için, bu ölen ve yok olan ağız ve lehçeler arasındadır. Ama Türkiye Cumhuriyeti hükümeti şu anda; Helâl’lık alınmayan halk parasıyla hem bir dil oluşturmak ve hem de; Türkiye Kürtlerinin rıza ve muvafakati hilâfına terör-tedhiş eşkıya örgütünün sahibi taşeron unsurların dayatması sonucu: Yakın bir gelecekte mutlaka “bölünme ve parçalanma” nedeni olacak “bölücü bir millet yaratma” çabasındadır!..
AKP hükümeti bunun, derhal farkına varmalı, idrakinde olmalı ve hainliğe uyanmalı.. Mezkür hukuk ve ahlâk dışı, aykırı TV yayınını acilen kesmeli; Devlet eliyle dil çılgınlığına acilen son vermelidir. Bırakın, “çok istiyorlarsa” devlet denetiminde ve “ana dil” bağlamında insani çerçevede kendileri bir televizyon kurup, yayın yapsınlar. Zira mesele, asla masum ve müsemma bir olaydan ibaret değil, menfur bir ihanet projesidir. Üstelik projeyi dayatan hain güruh (AB/ABD) devleti ve millet parasını kullandıracak kadar alçak ve küstahtır biline!... 
            KÜRDİSTAN’IN RESMİ DİLİ İNGİLİZCE
            Aslında inanılması güç.. Meğer bakın gerçekmiş.
            Kuzey Irak'ta resmi dil neden ve niçin İngilizce acaba?...
            İşte, tekmil bir kitap bazında izah ve açıklamalı cevap:  
            “Yeni anayasa çalışmaları ve Arınç'ın Diyarbakır Emniyet Müdürü'ne destek vererek yaptığı "açılım" güzellemeleriyle birlikte bugünlerde televizyon ekranlarında sıkça tartışılan, gazetelerde bazı köşe yazarları tarafından "özgürlük, hak, vs" gibi "beylik" lâflarla savunulan bir konudur Kürtçe eğitim. Konuşmak, hele bilmeden konuşmak bizim ülkemizde çok kolay.
           Ama sahiden de Kürtçe eğitim olabilir mi? Bu konuyu inceleyen bir kitaba, en azından ben bugüne kadar rastlamadım. Abdullah Öcalan'a bile Kürtçeyi mi Türkçeyi mi daha iyi bildiği sorulduğunda "Ne Kürtçesi, ben rüyamı bile Türkçe görüyorum" demişti. Peki, PKK?
            Onlar kendi içlerinde Kürtçe mi kullanıyordu? Elbette hayır. Bütün iç yazışmalarını Türkçe yapıyorlardı. Eğitimleri, propaganda kasetleri, Öcalan kitapları hep Türkçeydi.
Çünkü Kürtçe ile herkes anlaşamıyordu. Ben aslında bu konuda size bildiklerimi anlatmıyorum. Kürtçe eğitim sorunu konusunda yeni çıkan ve çok çarpıcı bilgilerle dolu bir kitaptan nakiller yapıyorum….” 
YENİ BİR DİL VE DEVLET YARATMAK
Mehmet Yiğittürk’ün açıklama, aydınlatma ve uyarıları şöyle devam ediyor: 
“Kitabın adı: Kürtçe Eğitim Sorunu. Yazarı: Mehmet Bedri Gültekin.
Kaynak Yayınları'ndan çıktı. Mutlaka okunması gereken bir kitap… Çünkü yarın olası bir referandumda bu konuyu halka soracaklar ve çoğumuz işin aslını bilmeden oy vereceğiz.
Kitapta PKK'nın Türkçe yazışmalarının örnekleri de yer alıyor.
Hiç düşündünüz mü, Kürtçe ile meselâ hukuk dersi verilebilir mi? Ya da geometri problemlerinin çözümü öğrenilebilir mi?
"Dillerin bilim ve uygarlık dili haline gelmeleri 50 yılda, 100 yılda olmuyor.
Bir devlet geleneği, o dilde yaşanmış uygarlık deneyimleri gerekiyor."
İNGİLİZCE KONUŞAN KÜRDİSTAN
Sözgelimi Irak'ın kuzeyindeki Kürt bölgesi bugün fiili bir Kürt devletidir.
Orada durum nasıl? Anlatayım. Olmuyor, yapamıyorlar. Anayasalarını bile Kürtçe yazamadılar. Önce Arapça yazıp, ardından Kürtçenin Sorani lehçesine çevrildi. Ama çok büyük hatalar yapıldığını fark ettiler. Eğitimde de olmuyor. Üniversitelerdeki öğretmenlerin yüzde 90'ı yabancı... Okullardaki en önemli dil İngilizce. Eğitim İngilizce ve Arapça yapılıyor. Amerika bu üniversitelere denklik hakkı tanıyor. Ve bölgedeki cemaat okulları?
            Onlar da İngilizce eğitim yapıyor. Soranice ile anlaşılamadığı takdirde, günlük hayat İngilizce ile devam ediyor. Yani orada İngilizce konuşulan bir Kürt devleti kuruluyor.
            Örnek: Güney Sudan.,
             "9 Temmuz 2011 günü Güney Sudan bağımsızlığını ilan etti ve hemen ardından da BM'ye 192. üye olarak kabul edildi. Devlet Başkanı Salva Kiir Mayandik, Eylül ayında Washington'a resmi bir ziyarette bulundu ve gazeteler bu yeni devletin başkanının Teksaslı kovboy şapkasıyla verdiği fotoğrafın altına koydukları demecini yayınladılar:
'Güney Sudan'ın resmi dili İngilizce olacak ve eğitim İngilizce yapılacak.'
            Ülkede 7 dil konuşuluyor ve 24 etnik grup var. Bağımsızlıktan önceki resmi dilleri Arapça… Tam 20 yıl Sudan merkezi hükümetine karşı yürütülen bağımsızlık savaşı Batılılar, en başta Amerikalılar tarafından desteklendi." Türkiye'ye ne kadar benziyor bu öykü.
Batının amacı Kürtçeyi özgürleştirmek filan değil, bölgede bir kukla devlet kurmak.
            TÜRKİYE'DE KÜRTÇENİN RAKAMLARLA İZAHI
            Gelelim Türkiye'deki Kürtçe eğitim baskısına…
Tunceli Üniversitesi'nde 2009- 2010 öğretim yılında Kurmançca ve Zazaca dillerini seçmeli ders olarak müfredata dahil edildiğinde ilk yıl öğrencilerin yüzde 37'si Kurmançca, yüzde 34'ü Zazaca, ikinci yıl yüzde 12 Kurmançca, yüzde 7 Zazaca ders aldı.
Üçüncü yıl ise bir tek öğrenci bile kayıt yaptırmadı. Olmadı yani… Çünkü bazı duygusal kararlar hayatın gerçeklerine uymaz. Bu da böyle!... Olmadı.
Kürtçe, ne bilimde, ne de günlük hayatta ihtiyaçlara cevap verebildi.
            Çarpıcı bir rakam verelim: "Türkiye'de bir kuşaktan diğer kuşağa geçerken anadili Kürtçeden başka bir dil olan yurttaşlarımızın yüzde 17'sinin anadili değişmektedir." Bu yüksek değişimin nedeni sadece ve sadece ihtiyaçlar ve hayatın gerçekleridir. Örneği Tunceli Üniversitesi'nde yaşanmıştır. Kürtçe yaşatılmalı, öğrenilmeli, öğretilmeli, şiir ve şarkıları yeni, gelecek nesillere aktarılmalıdır.  Bu, bir kültür zenginliğidir. Ama bir şekilde eğitim dili olması pek mümkün görünmemektedir. Size bu konuda son bir rakam daha aktarayım. Ana dili farklı olanların yüzde 72'si annesiyle anadilde konuşurken, bunların sadece yüzde 27'si kendi çocuklarıyla anadilde konuşuyor. Ve bu her geçen yıl daha da azalıyor.
Bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü burada aktardıklarımdan çok daha çarpıcı ayrıntılarla karşılaşacaksınız. Sizlere birkaç ayrıntısını paylaşmak için elime aldım ama bir solukta bitiriverdim.           
Bu kitabı tartışmalıyız. Mehmet Yiğittürk”
            NETİCE OLARAK:
            1. TC’nin kesinlikle, Kürt, sair unsur ve azınlıklarla hiç bir sorunu yoktur. Nasıl ki, eşkıya örgütü asala’dan iblâğ edilmek suretiyle, dâhili bedhahlarca teşkil edilmiş ve harici bedhahlarca kullanılmakta ise; “Türkiye’de ‘Kürt Sorunu’ var” diyen bil-umum eşhas da dönme, devşirme, bedhah, etki ajanı veya kripto-dur. Gerçekte Alevi–Sünni, Sağ–Sol veya Ermeni, Rum ve Yahudi gibi bir sorun olmadığı; Geçmiş sorunsalların tek kişi=tek düşman kaynaktan yaratıldığı gibi bu da, lânetli AB-ABD patentli gladyo ve baronların işidir...
            2. Başta, kadim GOETHE Enstitüsü olmak üzere, dünyanın hatırı sayılır bilim adamı ve kurumlarının tezlerine göre “Kürt” adlı bir millet olup olmadığı ile “Kürtçe” lisan konusu tartışmalıdır. Dolayısıyla zorlama ve yapay “dil ve millet” oluşturma çabası vahşi kapitalist - emperyalist unsurlar ile bunların kölesi feodal aşiret ve toprak ağalarının marifeti olmakla;
            Çözüm: Bölgesel Tarım reformu ve GAP Projesine ilâve, derhal bir Toprak Reformu yapmaktır. Zira: Güney Doğu da 3-4 milyon dönüm sulanabilir toprak varlığı; Örtülü Arap-İsrail ortaklığının iştahını kabartmakta,; Sahte, sanal ve dayatma Kürt Meselesi, kadim Şark Meselesi’nin turnusol kâğıdı gibi kullanılıp, TC istismar ve suiistimal edilmektedir.
Amaç: 
Türkiye'nin toprak ve su kaynaklarını ele geçirmek; Ayrıca; Türk Devleti'nin rant'ını paylaşmaktır.
            3. “Bugün Kürtlerden vergi alınmakta ve fakat hakları verilmemekte iddiası” külliyen yalan ve iftira; “TRT 6 (şeş) sürekli yayın yapabiliyorsa bu, Kürtçenin gücünden kaynaklıdır” söylemi ise asılsız ve gülünçtür. Kürtlere haklarını verirsen onlar seninle omuz omuza savaşır, Vermezsen böyle karşında savaşır” türü aykırı, asılsız ve tehdit içerikli söylemler ise maalesef psikolojik savaş, politika ve menfi propagandalardan ibarettir...
            Gerçek: Türkiye’de, tüm vatandaşlar için, imkân ve fırsat eşitliği esastır. Her yurttaş, mal mülk edinme hakkına sahiptir. İsteyen istediği yerde çalışabilir, yerleşip iş kurabilir. Buna bir engel yoktur. Ayrıca, ordu ve bürokrasinin her alanında Kürtlere yer verilmiş olup; Kürtler aşiret dayanışması içinde Ordu, Kamu, Siyaset ve Ticarette, diğerlerine nazaran çok daha ileri imkânlara kavuşmuşlardır. Bu gün aktif siyaset unsurlarının % 70’den fazlası Kürt’tür!...
            Dil konusu abartılıdır. Nitekim: Almanya'da mukim Kürtlerin, anadilde eğitim talebine 16 eyalet olumlu cevap vermemiş, 6 eyalet reddetmiş ve Saksonya Eyaleti; "Kürtler, Türkçe ve Arapça biliyor, Türkçe eğitim veren okullara gitsinler" önerisinde bulunmuştur. Kaldı ki,
K. Irak’ta Devlet Üniversiteleri kısmen Kürtçe, ağırlıklı olarak da Arapça ve İngilizce eğitim vermekte; Sadece Dohuk’ta eğitim tümüyle İngilizcedir. Aralarında Türkiye kaynaklı IŞIK Üniversitesinin de bulunduğu özel Üniversitelerin tamamının eğitim dili İngilizce olup; Çok enteresandır, Kuzey Irak (Kürdistan) üniversitelerine Türkiye’den burslar verilmektedir...
            4. Dil konusunda TDK ve dil bilimcilerin önerisi alınmak gerekirdi. Buna müracaat edilmeden tasarrufta bulunulması tam bir cehalet ve felâkettir. Yanlıştan dönülmesi şarttır.
            5. Bugün, Kürt halklarının sosyal ve sosyo-psikolojik yapısı incelense, daha çağdaş medeniyet düzeyine bile ulaşmadıkları ortaya çıkar. Özellikle kadının durumu, okuma-yazma oranı, ibadet ve sosyal sorumluluk bilinçleri çok zayıf olup; Kürt mahallerinde eğitim-bilim, sanat-kültür, teknoloji geri; Kayıt dışı, kaçak ekonomi, yolsuzluk ve suiistimallerin çok ileri seviyede olduğu gözlenir. 
            Fakat her şeye rağmen Türkiye, eğer gerçekten “çağdaş medeniyet seviyesine” ulaşmak ve o’nu aşmak; Demokrasi, adalet ahlâkı ve hukuku yaşamak istiyor ise; Tabiatıyla bunu, başta Kürt kardeşlerimiz olmak üzere; Toprak, Bayrak, Dil, asgari müşterek ve Milli değerlerimize samimi sadakatle bağlı “Türkiye Cumhuriyeti” vatandaşları ile birlikte başaracaktır. Hainler, narko-terör unsurları, din tüccarları ve misyon tacirleri ile değil!... 

10 Ekim 2012 Çarşamba

AKP’NİN “28 ŞUBAT” SENDROMU

AKP’NİN “28 ŞUBAT” SENDROMU
Mustafa Nevruz SINACI
            Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’nın en işlek yollarından biri olan Anadolu Bulvarı’nda bir üst geçitte, 6 Eylül 2012 Cumartesi günü çok sayıda el bombası ve kalaşnikof mermisi bulundu. Başkent'te bomba alarmı verildi. Fakat aynı gün akşama kadar, bulunan 11 adet el bombası ile 16 adet uzun namlulu silahlara ait mermiler hakkında; Bakanlık, valilik, emniyet, belediye yahut bölge muhtarlıklarından herhangi bir açıklama gelmedi!..
Ne hikmetse!, Düşmana dost; 
Halk'a düşman gibi davranıyor...
            Hükümet’in parti, meclis ve komisyonları 28 Şubat’la meşgul oldukları ve konuya pek fazla alâka gösteremediklerinden; Etkili, yetkili, görevli ve sorumlu kurumlardan da bir haber çıkmadı. Dolayısıyla, malum ve mezkür el bombaları ile mermilerin, menfurlar tarafından, ne vakit, hangi amaçla oraya konduğu; Payitaht’a nereden, nasıl ve niçin getirildiği de gün içinde açıklık kazanmadı, aydınlanmadı ve anlaşılamadı… Halâ da bir muamma!...
            Lâkin başta Kumrular, Kayseri Pınarbaşı ve Gaziantep vukuatları olmak üzere; Son günlerde yaşanan gasp, irtikap, anarşi, terör, tedhiş ve patlatma vakıalarının hiçbirisi muamma değil. Üstelik trajikomik… Her biri bir utanç, ihmal, zaaf veya kollama, koruma yahut yardım ve yataklık tür ihanet vakası. Sonuçta, anarşi ülkemizin her yanında korkusuzca kol geziyor.
            Karakol basıyor, yol kesiyor, kendince etnik kimlik ve pasaport kontrolü yapıyor.
            Irkçı yandaşlarından parlamentoya soktukları yandaş ve yoldaşları ile askeri güvenlik bölgesinde buluşuyor, öpüşüp hasret gideriyorlar. Zavallı iktidar zerre kadar anayasal ve yasal sorumluluklarının farkında ve idrakinde değil. Sadece lâf ebeliği yapıyor, tehditler savuruyor ve popülizmle günü kurtarıyorlar. Ağlanacak halimizi alay konusu eden bir müdür atamaktan başka eylemleri yok!.. Muhalefet denen melânet paralize güruh ise aval aval seyir halinde... 
            Mücrimler her biri bir meydan okuma olan cürümler yaratıp karakol basıyor. Tonlarca uyuşturucu, afyon, esrar, benzin, mazot, sigara ve silâh kaçakçılığı yapıyor; Okul kundaklıyor, talan, tarumar ediyor, dağa asker-sivil vatandaş kaçırıyorlar. Üstelik bunların tamamı: İsrail’e yasa dışı yollarla girenin 3-5 dakikada tespitle 5-6 dakikada infaz edildiği; Amerika’da en geç 10 – 15 dakika içinde kanunsuz duhulün takibe alındığı; Bulgaristan’da kimsenin izinsiz girip çıkamadığı “milletlerarası devlet sınırları” içinde cereyan ediyor.. İğrenç bir yüzkarası…
            Yuh be kardeşim. Yuh beeee… Lânet olsun hepinize….
            Bu Devletin Korucu, Jandarma, Asker, Polis, MİT’çi ve sair güvenlik unsurlarını sayıp topladığınızda adetleri milyonları buluyor. Güvenlikten doğrudan veya dolaylı sorumlu köy ve mahalle Muhtarları ile İçişleri Bakanına kadar olan silsileyi hesaba kattığınızda; Nasıl bir haramzadelik, yan gelip yatma, onursuzluk, umursuzluk, sorumsuzluk, gaflet, dalâlet ve/ya görevi ihmal, yolsuzluk ve suiistimal yahut (haşâ) yardım ve yataklık, ihanet, iştirak olayı ile karşı karşıya olduğumuzu tahmin ve tasavvur etmek güç değil!..
            Aksi takdirde sınırdan içeri “yasa dışı yollardan ve izinsiz olarak” kimse giremez; Ülke ve halkın huzur ve güvenliği asla tehdit edilemezdi. Girilebildiğine, fiili tehdit-tarumar olabildiğine göre, bu acil durumun irdelenmesi, yetkili ve sorumluların ivedilikle takibe alınıp soruşturulması, sorgulanması ve mutlaka adalet önüne çıkartılıp yargılanması gerekir.              
            İş bununla kalsa iyi!..
            Diğer taraftan haksız zamlar patlıyor, pahalılık ve gizlenen enflâsyon, en aziz, kadim ve en değerli varlığımız, yegâne kutsalımız insan unsurunu “insanlık dışı bir zulümle” alçakça süründürüyor. Niçin alçakça? Bazı temel yaşam unsuru hizmet ve hayati tüketim malları dört katından on katına kadar satılıyor. Müthiş bir piyasa terörü var. Denetim ve teftiş kurulları atıl vaziyette, resen soruşturma yapamıyor, yolsuzluk ve suiistimallerin üstüne gidemiyorlar. 
            Dahası: Dünyada hiç bir devlet, öz sınırları içinde doğup büyümüş vatandaşına “etnik dilde” savunma izni vermiyor. 80’lik nineler hariç. Onlara elbet tercüman da bulunur, avukat da… Ama, ülkede doğup büyüyen siyası amaçlı narkoterör odaklı menfur şovculara değil..
Tüm bunlar: İğrenç bir zaaf, korkaklık veya himaye, iştirak ve işbirliği sonucudur. 
Sebep: 28 Şubat sendromu. 
Yeter artık!.. 
Gelin, umur-u devlet ve adalete rücu edin.... 
***
MÜSTENİDAT YERİNE KAİMDİR (MÜSBİT BELGE)
RİFAT SERDAROĞLU - OSLO  EMNİYET  MÜDÜRÜ
RİFAT SERDAROĞLU
Başbakan Erdoğan’ın özel emri ve izniyle Oslo’da PKK terör örgütü liderleriyle görüşen devlet görevlileri, “Güneydoğu Bölgesinde sizin ve İmralı’nın istediği Vali ve Kamu Görevlileri atadık”  demişlerdi.
“Sizin için Habur’da hukuku yok ettik” , “Sizinle savaşan Türk Ordusu şimdi içerde” sözlerini de söyleyince, her biri “Vatana İhanet” sayılacak bu cümleler için Cumhuriyet Savcıları soruşturma başlatmışlar, Başbakan Erdoğan bir gecede kanun çıkararak, ihaneti yasa ile şimdilik örtmüş  ve T.C. Devletini koruyan Cumhuriyet Savcıları, acilen başka görevlere atanıp dağıtılmışlardı.
Örgütün istediği Vali ve Kamu görevlileri sözü, lafta kalmamış ve AKP Hükümeti tarafından bu bölgede terör örgütüne ve onun taleplerine sıcak bakan görevliler atanmıştı.
Böyle olmasa;
*Yasalara aykırı olarak İlçe-Belde,Köy isimlerinin Kürtçe değiştirilmesine Kamu görevlileri izin verirler miydi?  Başbakan’ın tabiriyle, “sıkıyorsa” Ege’de bir köyün ismini değiştirin de dünyanın kaç köşe olduğunu göstersinler size!...
*Polis ekip otosundan, hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı bulunan bir suçluyu zorla alıp, polisleri dövenler hala serbest kalırlar mıydı? Karadeniz’de Orta Anadolu’da-Marmara’da Polis’e         sert bir şekilde seslenin de başınıza neler geleceğini bir görün!...
* Örgüte sıcak bakan yöneticiler olmasa, terör örgütünün paçavraları her yere asılır mıydı?  Türk Bayrağı sadece resmi dairelere asılacak hale gelir miydi?
*Kamu görevlileri göz yummasa hukukun yok edildiği “Habur Rezaleti” yaşanır mıydı?
Oslo tipi Kamu Görevlilerine ilk örnek şimdiki Başbakan Müsteşarı Efgan Ala’dır.  2004 yılında getirildiği Diyarbakır Valiliğinden sonra, T.C Devleti Bürokrasisinin en tepe noktasına getirilmiş ve bölgedeki tüm atamalar onun onayından geçmiştir.
Bir diğer örnek ise şimdiki İzmir Cumhuriyet Başsavcısı Durdu Kavak’tır.
Habur olayları sırasında Diyarbakır Başsavcısı olan Kavak, İzmir’e atanınca tüm gazetelere “Ana dilde eğitim ve öğretim’in gerekliliği” ve devletin bu olayı desteklemesi gerektiği yönünde defalarca röportajlar  vermişti.
Anayasa’nın 42. Maddesi yürürlükte iken, bir Başsavcının korumak zorunda olduğu Anayasa maddesini çiğnemesi anlaşılır bir olay değildi. Aynı Başsavcı, bir genelgeyi ilgi tutarak İzmir Adliyesindeki Atatürk tablolarını da indirtmişti.
Şimdide, hiç derdimiz yokmuş gibi, kendi ağzından “Milör Travma “ geçirdiğini, çeşitli gel-git’ler yaşadığını, Polis Akademisinde tiyatro kurduğunu, ufak-tefek şiirler yazdığını söyleyen“hassas ve ince ruhlu” bir Emniyet Müdürü;
*Önce Vatan değil, önce insan,
*Dağda ölen terörist için ağlamıyorsanız, siz insan değilsiniz, diye saçmalayabiliyor!...
Her ölen insan için elbette ki üzülürüz, yeri geldiğinde de ağlarız. Fakat bu ülkenin askerini, polisini, kundaktaki bebesini, yaşlı dedesini kalleşçe ya arkadan vuran, ya da mayınla öldüren bir sapık katile niçin ağlamalıyız ki?...
Her asker öldürdüklerinde bayram yapanlar bu sapıklar değil mi?
Önce Vatan, diyemiyorsak, bize bu vatanı emanet eden şehitlerimizi nereye koyacağız? Bunlar boşuna mı öldüler?
Cemaat- Tarikat üyeleri, El-Kaide ve Hizbullah üyeleri için de, hassas müdür gibi vatan önemli değildir. Seccadelerini serip, namazlarını kılabildikleri her yer onlar için vatandır!...
Diyarbakır’ın bu hassas ve ince ruhlu Emniyet Müdürüne tavsiyem, işini doğru-düzgün yapmasıdır. Felsefe yapıyorum diye saçma sapan konuşup, polisin direncini kıracağı yerde, PKK’nın kaçırdığı polisleri kurtarmaya kafa yorsun.
Yeni Oslo’lara katılıp, Eşbaşkan’ın Türkiye’yi bölünmeye götürecek fikirlerini dillendirecek, çok sayıda adam müsveddesi var nasılsa. Hem de Ankara’da.
Başbakan Erdoğan’a;
Bu Emniyet Müdürünün emrinde çalışan bir polis, bu sözlerden sonra, canını hiçe sayarak, terörist kurşununun üzerine nasıl gidecek?
TÜSİAD Başkanı konuşunca “herkes işine baksın” diye fırçalıyorsunuz.
Sizin terörle mücadele politikanız, Emniyet Müdürünün işi mi?..
Teröristi “okşayarak mı” etkisiz hale getireceksiniz? Yeni açılımınız bu mu?...
Sağlık ve başarı dileklerimle;  
09 Ekim 2012
RİFAT SERDAROĞLU
rifatserdaroglu@gmail.com
twitter.com/rifatserdaroglu
0 532 211 00 11

26 Eylül 2012 Çarşamba

"Aldatan Put" CHP !....

ALDATAN PUT CHP
Mustafa Nevruz SINACI
11 Kasım 1938 Atatürk’e “karşı devrim” adlı darbenin muhibbi ve mimarı CHP, 70 yıl süreyle halkı aldatmış; Sözde kadim ve klasik statüko, Kemal Kılıçtaroğlu ile ‘Yeni’ olduktan sonra bu defa, “kendi kendisini aldatmaya” başlamıştır. 
Kadim Halk Partisi (CHF) ne idi?
İşte tarihi, özgün ve güncel bir örnek:
"Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığı sırada, bir yanda gizli cemiyetler kurup tedariklerde bulunanlar kitlesi; Öte yanda bunlardan (olanlardan) habersiz kalmaya ve hainlerin yolunda ölmeye mecbur kalan Türkler vardır. Bir yanda imparatorluğu arkadan vuran kitleler, beride gerçekleri görmesi, anlaması, bunlara karşı şuurunun gerektirdiği tedbirleri alması suç, nifak sayılan Türk unsuru görülmekte. Bir yanda, İmparatorluğun çoğaltıp geliştirdiği kitlelerin kurduğu gizli-açık, ayırıcı, ırkçı cemiyetler çalışırken, öte yanda Türk Ocağı adıyla milli bir kulüp açmalarını devlete karşı hıyanet sayan garip bir zihniyet şiddetle hüküm sürmektedir. O derecede ki, Birinci Cihan Harbinin sonunda Osmanlı yıkılırken, devleti ele geçiren Türk ve Müslüman bile, Türklük şuurunu açığa vuran kardeşleri Türk milliyetçilerini kovuşturmuş, hatta ipe çekmekten bile çekinmemişlerdir. Aynı zamanda, mütareke devri diye Türk tarihi ve edebiyatında, unutulmaz bir cehennem olan bir devri, vatanı yıkan, vatanı işgal edenlerle birlikte yaratan işte bu cellâtlardı. " (Remzi O.Arık 28.4.1951, Türk İnkılâbı ve Milliyetçiliğimiz 1958)
Burada, çok berrak bir biçimde örneklenen zihniyet, Atatürk sinsice öldürülünceye kadar (kendi deyimleriyle) uykuda, tuzak ve pusuda beklemiş; Kökü dışarıda ve ipin ucu Siyonist Yahudilerin elinde olan Mason biraderler ile 11 Kasım 1938’de çok şiddetli ve bir o kadar da hiddetli bir “uyanış” devrimi gerçekleştirmişlerdir.   
Mezkür zihniyetin karakteristik huy, müzmin alışkanlıklar, mutat etki-tepki ve genel davranış biçimlerini iyi anlamak için aşağıdaki örneği de incelemekte ve mütalâada yarar var. Şöyle ki: “Anayasa Mahkemesi, CHP'nin 2008 ve 2009 yıllarındaki hesapları üzerinde yaptığı incelemede, toplam 2 milyon 691 bin tl'lik usulsüz harcama belirledi. Bu para, CHP'ye 2013' te yapılacak devlet yardımından (!) kesilecek. Mahkeme'nin yaptığı inceleme sonucu ortaya çıkan tabloda, yakın siyasi geçmişin en sert tartışmaları ve renkli siyasi magazin unsurlarının izlerine rastlandı. Dönemin Genel Başkanı Deniz Baykal ve Meclis Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu'nun “Deniz Feneri yolsuzluğu” ile ilgili açıklamalarından sonra açılan tazminat davalarındaki harcamaları usulsüz bulundu. Genel Merkezde kaim ve adını karikatür tiplemesi "Kötü Kedi Şerafettin"den alan ve "Baykal'ın kedisi" olarak da ün yapan “Şero” isimli kediye alınan kum ve süt usulsüz harcama olarak tespit edildi. İncelenen kalemler arasında; Özel kedi kumu ve şişe süt de yer aldı.” Şero” ya alınan süt ve kum bedeli 15 tl 44 kuruş hazine'ye irat kaydedilecek. Bir dönemin siyasi tartışmalarından olan Halk TV'ye usulsüz para aktarımı da Anayasa Mahkemesi'nin kararına yansıdı.”
Yıllar boyu marjinal bir topluluk ve mutlu azınlığa bilinçle hizmet eden zihniyet:
RTE’nin defalarca açıkladığı üzere CHP, terör örgütü ile de yakın ilişki içindedir.
Nitekim bahusus eşkıyanın, bu zihniyetin iktidarında, yani 1974, CHP - MSP, Ecevit - Erbakan koalisyonunda MİT eliyle nifak tohumları ekildi; 27 Kasım 1978’de de Diyarbakır’ın Lice ilçesi, Fis ya da Ziyaret köyünde ve yine MİT marifetiyle bazı Ermeni asıllı vatandaşlara kurduruldu. Bu acı gerçeği KSP sahibi Kemal Burkay, 30 yıldır yaşadığı İsveç’te, “PKK’yı MİT ve ABD kurdu” biçiminde açıkladı. Dahası, bu günkü BDP’nin başlangıcını teşkil eden ilk terör örgütü uzantıları; Milli Görüş sahibi Necmettin Erbakan’ın, bütün heves, ısrar ve ihtirasına rağmen CHP tarafından meclise taşındı!.. 
Eşkıya başlarından Karayılan; 11 Mayıs 2011 tarihinde: 'Bizi Meclise CHP Soktu' demiştir. (haber365/Behiç Kılıç) Bu bağlamda; Şu sıralar olduğu gibi, ekseri Kürt raporlarının CHP tarafından hazırlandığına bakılırsa;
AKP ile CHP’nin, aynı süreç, kök ve zihniyet eseri, uzantı ve ürünü oldukları pek alâ söylenebilir.
Sonuçta: 
Menfur OSLO sürecine CHP’nin onay vermesi hiç de sürpriz değildir!.... 

15 Eylül 2012 Cumartesi

51. Sene-i devriyesinde: 16 - 17 Eylül!...,

EN KARA GÜN!..
DEMOKRASİ, ATA-TÜRK, ADALET VE HUKUK, ASILARAK İDAM EDİLDİ...
Mustafa Nevruz SINACI
“Şehid Başvekil Merhum Adnan Menderes; Polatkan ve Zorlu anısına”
Adnan Menderes 1899’da Aydın’da doğdu. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetti. O'nu Anneannesi büyüttü. Tahsiline İzmir İttihat ve Terakki Mektebi’nde başladı; Kızılçulu Amerikan Koleji’nde okurken misyonerlerle başı derde girdiği için, devlete müracaat ederek, Misyonerler hakkında şikâyetlerde bulundu. Makamlardan birinin başında Celal Bayar vardı. Bu vesileyle Celâl Bayar’la tanışmış oldu.
Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında yedek subay olarak askerliğini yaptı. Aydın’da Kuvva-i Milliye bağlamında Ayyıldız Çetesi’ni kurdu. Daha sonra Söke’de Piyade Alay Yaveri olarak savaşa katıldı. İstiklal Madalyası aldı. Ali Fethi Okyar’ın 1930’da kurduğu, ancak kısa sürede kapatılan Serbest Fırka’nın Aydın Teşkilatı'nı teşkille İl Başkanı oldu. İl Başkanı iken Mustafa Kemal Atatürk tarafından hususi olarak ziyaret edildi. Nezaketen ve çok kısa süreli olarak plânlanan ziyaret saatlerce sürdü. Parti kapatılınca HP’ye girdi. Mustafa Kemâl Atatürk’ün emir ve isteği ile 1931’de Aydın Milletvekili seçildi.
1945’e kadar TBMM’de komisyon raportörlüğü yaptı. Saracoğlu Hükümeti’nin getirdiği Toprak Kanunu Tasarısı'nı şiddetle reddederek, komisyondan istifa etti. Partide yaptıkları muhalefetten dolayı, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte CHP Disiplin kurulunca 12 Haziran 1945’te ihraç edildi. Celal Bayar da hem partiden hem de Mebusluktan istifa etti. Bu hareketler Demokrat Parti’nin 7 Ocak 1946’da kurulmasına sebep oldu. 1946 seçimlerinde Kütahya Mebusu olarak meclise girdi. Celâl Bayar’dan sonra Demokrat Parti içindeki ikinci adam durumu ve konumuna geldi.
            14 Mayıs 1950 seçimlerinde DP oyların 53,5’ini alarak iktidara geldi.
10 senelik iktidarın tek başbakanı olarak döneme damgasını vurdu. İktidarı zamanında 5 hükümet kurdu. Bu zaman içinde Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde büyük gelişmeler oldu. Sanayileşme ve şehirleşme hamlesi başladı, köye makine girdi, ulaşım, enerji, eğitim, sağlık, sigorta ve bankacılık yeniden başladı. Türkiye adalet, hukuk ve kalkınma kavramıyla tanıştı.
            27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan darbeyle iktidardan indirildi. Yassıada’ya hapsedildi. Milli Birlik Komitesi tarafından kurulan Yüksek Adalet Divanı’nca (!) idama  mahkûm edildi. Yassıada'da tutuklu bulunduğu sırada çok zalimce ve insanlık dışı işkencelere maruz kaldı. Duruşmalarda İzzet-i nefsi ile oynandı. Hapishanede sürekli rencide edildi. 
          ATATÜRK'ÜN SÖZÜ VE CHP MACERASI
          Türk demokrasi tarihinin en önemli şahsiyetlerinden olan Adnan Menderes 1930’da katıldığı Serbest Cumhuriyet Fıkrası feshedilince, Celal Bayar'la görüşerek, Cumhuriyet Halk Fırkasına girdi, en sonunda da Mustafa Kemal'in "Bugün konuştuğum genç, elbette burada bizim parti mutemetleri ile çalışamaz. Şayan-ı dikkat bir gençtir. Gün gelecek bu ülkede Demokrtasi’yi kurmak şerefi ona nail ve nasip olacaktır" cümlesi ile takdir ve beğenisini kazanmıştı. 1931 yılında Atatürk’ün emir ve direktifi ile CHF Aydın Milletvekili seçildi, 1945 yılına kadar CHF Milletvekilliğini sürdürdü.
            Adnan Menderes o dönemi şöyle anlatır: 
"Atatürk zamanında ben, Aydın'da Serbest Fırka'nın reisiydim. Fethi Bey bizzat Aydın'a gelerek, Serbest Fırka ile meşgul oldu. Aydın belediye seçimlerini kazandım. Gayet dürüst bir mücadeleye giriştim. Halk Fırkası’nın lider ve ileri gelenleri ile tanışıyordum. Ama CHF'na, onların rica ve ısrarına rağmen girmedim... Fethi Bey'in partisi, malum şartlar altında feshedildi. Memlekete derin bir teessür hâkim oldu. Halk Partisi kendini toparlamak istedi. Vilayetlere heyetler gönderildi. Bu arada İzmir ve Aydın'a da, Celal Bayar riyasetinde bir heyet geldi... Ben bu heyetle bir hafta temas etmedim. Nihayet, Celal Bayar tanıdığım ve hürmet ettiğim bir zattı. Vasıf Çınar İttihat ve Terakki’den hocamdı... Ve temas nihayet temin edildi. Bu muhterem zatların ibram ve ısrarı üzerine, Halk Partisine girerek, fikirlerimizi parti içinde müdafaa etmek muvafık olacaktı. O zamana kadar CHF’na karşı çekingen davranan ve mütereddit tanınan arkadaşlarla, bu partiye girdik.”
        27 MAYIS DARBESİ
        Sabah saat 04: 36'da Ankara Radyosu'ndan yapılan bir anons, nefesini tutan insanları bir anda heyecanlandırdı. Tek haberleşme aracı olan devlet radyosundan evlere ulaşan menfur bir yalandan ibaret anonsta, ''Bugün, demokrasimizin içine düştüğü buhran ve en son müessif hadiseler dolayısıyla, kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla; TSK, memleketin idaresini eline almıştır'' deniliyordu.. Böylece Türk halkı darbe ilk defa tanışmış oldu. Reis-i Cumhur Celal Bayar Çankaya Köşkü'nde; Başbakan Adnan Menderes Kütahya'da tevkifle gözetim altına alındı. Bakanlar Kurulu ve Tahkikat Komisyonu üyeleriyle DP milletvekilleri de bulundukları mekânlardan toplanarak Harp Okuluna götürüldüler. Demokrat Parti iktidarı ile iyi ilişkiler içinde bulunan dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun başta olmak üzere; Üst rütbeli binlerce asker ve bürokrat derhal cezaevlerine konuldu. Ülkede ilan edilen sıkıyönetim sonucu tüm Demokrat Partili milletvekilleri, üst derecedeki bürokratlar ve polis şefleri tek tek evlerinden alındı. Demokrat Parti’li siyasiler yargılanmak üzere Yassıada'ya gönderildiler. Darbecilerin emir ve kademe zinciri dâhilinde hareket eden sözde mahkeme haklarında idam hükmü verdi ve 16 Eylül 1961 günü Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve 17 Eylül 1961 günü Adnan Menderes alçakça asılarak idam edildiler.
           Rûhları şâd olsun.
         MENDERES'İN SON DAKİKALARI
          İmralı'ya gelindiğinde, memleket içinde ve dış basında sıhhi durumu hakkında türlü spekülâsyonlara yol açan Menderes, iskeleden konulduğu misafir salonuna kadar çiçek tarhları arasındaki 100 metrelik yolu hiç kimsenin yardımı olmadan rahatça yürüdü. Ayrıca misafir salonu ile darağacı arasındaki 80 metrelik yolu da, gene aynı rahatlıkla katetti. İmralı Adasının etrafında ve içinde Örfi İdare Kumandanlığınca sıkı emniyet tedbirleri alınmıştı. İmralı Adası etrafında donanmamıza mensup tekneler, içinde de deniz, kara ve hava askerleri görülmekteydi. Menderes'e MBK.'nin tasdik kararı, kendisine tahsis olunan misafir salonunda tefhim edildi. Cumartesiyi Pazar’a bağlıyan gece saat 01.30'da Zorlu ve Polatkan için yapılan formaliteler, Menderes için tekrarlandı. Menderes Egesel'i dinlerken korku ile sarsıldı. Fakat zamanla kendisini toparladı. Oturduğu yerde kamburunu çıkararak daha da küçülmüş ve son arzusu sorulduğu zaman bir sigara istedi. Verilen Yenice sigarasını içerken şunları söyledi:
- Dünyadan ayrıldığım şu anda, ailemi ve çocuklarımı şefkatle andığımı kendilerine bildirin. Vatanı ve milleti Allah refah içinde bıraksın.” Menderes, sabaha karşı saat 02.31'de Zorlu'nun ipe çekildiği darağacında asılarak idam edildi. Aynen Zorlu ve Polatkan gibi, idam ve infaz edilmek için darağacına götürülürken, bilekleri arkasına bağlanmıştı.
             61 NOL'U TEBLİĞ
            Milli Birlik (?) Komitesi İrtibat Bürosunun 17 Eylül 1961 Tarih ve 61 numaralı tebliğidir:
            1- Ord. Prof. Dr. Sedat Tavat, Amiral Bristol Hastahanesi Dahiliye Servisi Şefi Dr. Nevzat Yeginsu ve Yassıada Garnizon Hastahanesi tabiplerinden Dr. Galip Bozalioğlu, Dr. Ahmet Karahaliloğlu, Dr. Zeki Kebapçıoğlu ve Dr. Sedat Yürütgen'den müteşekkil heyet tarafından düşük Başvekil Adnan Menderes'in sıhhi muayenesi yapılmış sıhhi durumunun tamamen normale döndüğü raporla tesbit edilmiştir.
            2- Yüksek Adalet Divanınca verilen ve Milli Birlik Komitesi’ nce tasdik edilen idam cezası hükmü infaz edilmiştir. Tebliğ olunur.
                1. YORUM VE KATKI:  (mahfuz)
         “27 Mayıstan bir gün sonra 28 Mayıs günü, ABD Ankara Büyükelçisi Warren, darbe lideri Cemal Gürsel’in yanına Selim Sarper ile aynı arabada gidiyordu. Sarper, C. Gürsel’in yanına ABD Büyükelçisi ile girdi. Bu görüşme meyvesini çabuk verdi. Cunta kölesi kurucu meclis’te hükümetin Dışişleri Bakanı Fahri Korutürk altı saat sonra görevden alındı ve yerine Selim Sarper getirildi. 1961’de CHP’den milletvekili atanan Sarper, İnönü hükümetlerinde de Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü. Yıllar sonra gizliliği kalkan ABD Diplomatik Belgeleri, Sarper’in Dışişleri Bakanlığı döneminde ABD lehine casusluk yaptığını ve Devlet Başkanı Cemal Gürsel hakkında ağır ifadeler kullandığını gösteriyordu. Dışişleri Bakanı Sarper, kendi Devlet Başkanı için ABD’ye “That Gursel was not a great brain” yazıyordu. İsmet İnönü’nün hep yumuşak elini sırtında hissettiği Sarper, TC’nin Dışişleri Bakanı mıydı?, yoksa ABD’nin Türkiye temsilcisi mi çok tartışılır. Ancak Sarper Dışişleri Bakanlığı döneminde SSCB’nden gelen her türlü normalleşme talebini hem ABD’ye bildiriyor hem de etkisiz kılıyordu. Sarper en son 1965 ‘de CHP milletvekili seçildi. 1968 yılının Ekim ayında öldü.” (….)
                 2. YORUM VE KATKI: (mahfuz)
            “Her türlü gayri-ciddilik, ayırımcılık, kayırımcılık, cehalete pabuç bırakma, yalakalık ve toplumun tüm vidalarını gevşetme operasyonları Menderes döneminde ve iktidarda kalma hırsının eseridir. Ama millet, İnönü ve şürekâsından -haklı olarak- o kadar nefret etmişti ki, “bir kurtarıcı misal” O’na sarıldı. ABD zaten ülkeye İnönü döneminde musallat olmuştu, 27 Mayıs Hükümetleri ile iyice tüm kılcal damarlara nüfuz etti ve bu ülkede, Atatürk ve İnönü döneminde görev alan Türk asıllılar "kasadan ve masadan" uzaklaştırılarak, tüm ülke dönme, devşirme, kripto kimlikli çift kişilikli "bin bir surat" etki ajanı karaktersiz cibilliyetsizlere terk ve teslim ederek;  toplumun tüm asgari müşterek ve ortak değerlerini yozlaştırma sürecini hızlandırdılar. Geçmiş geçmişte kaldı. Bu gün çok önemli… Yarın da belli değil.....” (…)
                3. YORUM VE KATKI: (mahfuz)
            “Evet, 27 Mayıs bir devrimdi ama yeniden bir devrim daha yapılabilir. Meydanı boş kaldı sananlar AKP’nin nasıl hesap vereceğini görmek isterler mi acaba?  27 Mayıs “darbe” değil devrimdi. Ama ne yazık ki, bir iki hafta içinde ABD'nin güdüm ve kontrolüne girdi. Eğer o zamanın silâhlı kuvvetleri NATO ordusu olmasaydı, şimdi Türkiye tam bağımsız, kendi uçağını, tankını kendi yapan sanayileşmiş ve gelişmiş ileri bir ülke olurdu. 27 Mayıs'ın tam ve gerçek bir devrim olabilmesi için., İlk önce NATO'dan çıkma kararı alınması gerekli ve zorunlu idi.  Ancak, Ordunun üst kademesi NATO emrindeki subaylarla dolu olduğundan, bu yapılamadı. Türkiye, bir ABD sömürgesi olarak bu günlere kadar geldi ve artık, yok olma tehlikesi potansiyel bir tehlike değil, fiilen gerçek oldu...” (…)
            ÖNEMLİ NOT:
Halihazır kurulu “Darbeleri Araştırma Komisyonu”, Meclis, 550 (sözde) parlamenter ve hükümete rağmen!.. Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle ve bilhassa "son elli yılı" ile hesaplaşması, helâllaşma, yüzleşme ve ibrası; Bu menfur icra, şaibeli, acı ve muzlim karanlıkların aydınlatılması; Makûs talihin değiştirilmesi;. Darbeci, cuntacı ve sultacılar tarafından alçakça, kalleşçe ifa olunan bütün soygun, yalan-talan ve vurgunların ortaya çıkartılarak, Bedelinin usul ve füruğ dâhil tahsil edilip, devletin namusunun kurtarılması; Tüyü bitmemiş yetimin hakkının tahsili ile 27 Mayıstan günümüze bütün suçlular cezalandırılarak; Kamu Vicdanı’nın rahatlatılması…
            Ne zaman mümkün olacak?... Acaba!...
        ****
         YENİ YORUM, ÖNERİ, TENKİT VE KATKILAR
*** Sayın İkiz; Maalesef Sayın SINACI'nın sözleri yerden göğe haklıdır.
Eğer sizin dediğiniz gibi olsa askerin ayak takımından bir kısım çapulcular tarafından ihtilal yapılıp asılmaz ve ABD nin keyfine göre kripto ağırlıklı ordu kurulması için ordu da ki subay kadrolarının üçte ikisine yakını tasfiye edilmezdi. Menderes sonrası Türkiye tamamen ABD’nin kontrolüne geçti. Menderes de, ABD ye karşı denge kurmak için el altından Ruslarla görüşmek istediği için; Ordunun üçte ikisi ile birlikte tasfiye edildi. O gün bu gün Türkiye de ABD hâkimdir. Bu hâkimiyet son yıllarda dünya konjonktürel dengelerinin değişmesi ile azalmaya başlamıştır. 
Menderesin Amerikancı olduğu tamamen yalandır. Ancak İngiliz gizli sömürgesi olan ülkemizin hisse senetleri büyük oranda 1960 ihtilali ile İngilizlerden alınıp ABD’nin zimmetine geçirilmiştir. 1960 da Bir Albay Menderes’in Başbakanlıktaki kasasını açtığı ve Türkiye ile İngiltere arasındaki gizli anlaşmayı GKB’lığında Amerikalılara teslim ettiklerine dair çok kuvvetli duyumlarım var. Bu konulara, bir yana taraf olmadan bakmak ve tarih diye anlatılan masallardan ayrı mütalaa etmek lazımdır. 
Ahmet Doğan Şimşek
***
Sayın İlkiz; Bana gelen ve gruplarda yayınlanan ilk "cevabi" mailiniz; belden aşağısını konu almakla, gerçekten sizden hiç beklenmeyecek derecede "hayali sükut ve hüsrana medar" çok üzücü ve (hayalimizde kurduğumuz karizmanıza nazaran) düşündürücü idi. Oysa hitap ettiğiniz kişi, bir zamanlar ithamınıza muhatap olan merhumun makamına vekâlet etmekle maruftur. Bunu bilmeniz ve öğrenmeniz zor değildi!... Sonuçta mesele DEHA veya BİLGİ değil. Biz sizin bildiklerinizin çoğunun aslını ve bizzat gerçeğini yaşamış kimseleriz. Dolayısıyla "münakaşa / müşavere veya müzakere" edeceğimiz kimselerde nezaket, saygı ve seviye aramak hakkımızdır. Bizim sözümüz "bu cihetle" buraya kadar olup; Gayrisi sürece göre şekillenecektir.....
Mustafa Nevruz SINACI
***
Subject: [UNITED-TURKS] Re: [Ozgur_Gundem] ADNAN MENDERESİ ABD ASTIRDI
Levent; Tam olarak ayni değil, görüntüye aldanma. Menderes buradaki bizi aptal zannedenlerin aksine sırtını Amerika'ya dayamıştı. Kapitalist dünyadan borç alıp enflasyonist kalkınma modeli ile Türkiye'ye yon ver vermeye çalışıyordu. Elimizdeki tek sanayi tarımdı, gerisini sen anla. Sanırım 55 den sonra kredilerin faizlerini bile ödeyemez hale geldik, bu günkü IMF'e denk bir uluslar arası konsorsiyum’un önünde resmen iflas ettik. 1958 Demokrasi kahramanı Menderes de gittikçe sertleşti 'vatan cephesi' saçmalıkları hep bu dönemin isleridir. 6-7 Eylül'de DP'nin marifetidir, Sayın SINACI istediği kadar suçu Ermeni ve Yunan istihbaratlarına yıkmaya çalışsın.
Bu gün AKP'de Kapitalist Batı'dan borç alıyor ama simdi borç veren o zaman olduğu gibi sadece Amerika değil Küresel Kapitalizm gereği borç verende de, oran ve şartlarda da çeşitlilik söz konusu. Ayrıca, bu günün Türkiye'sinde, alınan borcun kârlı bir şekilde değerlendirilebileceği çok çeşitli sanayi kolları mevcut, o günün dünyasında var olan sadece tarımdı. Üstelik alınan borç şartlı alındığı için de tarımdan başka sanayi kollarına aktaramamışlardı. Tüm bunların suçu İnönü'ye mi ait? Menderes en basta yapması gereken işi en sonda yapınca, yani Amerika'dan beklediği borç parayı alamayınca; “Petrol Ofisi ve İş Bankası'nı satmak üzere Sovyetler'e gideceğim” diye tutturunca alaşağı edildi. Aklini kullanıp, görevi Cumhur Başkanı'na iade edip erken seçime gitseydi… Aradan yıllar geçmiş, ortada ne Menderes ne İnönü kalmış ama Demokrat Parti sevdalıları İnönü'yü albay diyerek sözüm ona itibarsızlaştırarak, tarihi eğip bükerek, Menderes'in ve diğerlerinin haksiz idamını DP iktidarına özür olarak kullanıp tek bir adamın üstüne, İnönü'ye yıkmaktalar. Bu siyasi bir tercih değil, siyasi bir ahlaksızlıktır. Saygılarımla,
Can İkiz
***
On Sun, Sep 16, 2012 3:57 AM EDT Pam wrote:
Menteş dost; İkimiz birbirimize ne kadar benziyoruz. Ayni yerlerde doğup yasamışız, hemen hemen benzer kaderlerimiz olmuş. Benim babam da Menderes hayranı ve eski bir DP parti üyesiydi. Ne zaman 27 Mayıs konusu açılsa onun duygulandığını hatırlarım. İnönü'yü hiç sevmez ve "sağır pzv ..." diye söz ederdi. Yıllarca bana CHP'nin ne ceberrut, halk düşmanı bir parti olduğunu anlattı durdu. Aynen senin gibi ben de cevap veremezdim.
Bir Başbakanın asılması hoş olmadı. Bunu kabul ediyorum. Ama Menderes'in de bazı uygulamaları, sırf seçimle geldi diye her istediğini yapabileceğini zannetmesi doğru değildi. Zaten bu bizim en büyük zaafımız. Demokratik hakları tüm hukuku çiğnemek, salt kendi istediklerimizi yapmak olarak algılıyoruz. Kabaca, benzer bir süreç bugün de
yaşanıyor. Çok merak ediyorum, bir gün bu AKP'nin başkanı ve kurmayları da suçlu duruma düşerse, acaba onları yargılamak için kaç kişi sıraya girecek?
Bugün dillerinden şapır şapır yağ damlayanlar acaba yarin ne yazacaklar?
Kim kazanır bilemem, ama tek bir şeyi kesin olarak biliyorum.
Kaybeden = hukuk ve adalet….
Levent
***
From: Mentes Azuz <mentesoz@gmail.com> To: Ozgur_Gundem@yahoogroups.com
Sent: September 15, 2012 [Ozgur_Gundem] ADNAN MENDERESİ ABD ASTIRDI
Siyasi ırkçılık bitti, sıra tarihi çarpıtmaya mı geldi? Sen daha doğmamıştın, ama ben 9 – 10 yaşlarındayken; Menderes hayranı babamın üzüntü nedenini anlamak için dişlerimi kırarak her gün Hürriyet ve Milliyet’i (babamı anlamak için) 2-3 kez okurdum.   
Babama, Menderes'in Türkiye'ye yararından çok zararı olduğunu anlatamadım.
Menderes'in özel hayati beni ilgilendirmez. Ancak Türkiye'yi ABD eksenine sokan Menderes'tir. Nitekim TBMM kararı olmadan askerlerimizi Kore'ye yollayan ve 721 şehit vermemize neden olan da Menderes idi.
Ülkeyi 'Erdoğan benzeri' nasıl  bir diktayla yönettiğini isteyen Google'dan okuyabilir.
Peki, asılmayı hak etmiş miydi? Hayır. Cezalandırılmayı Evet. Maalesef İnönü'nün, 'Menderes'i kurtarmak için' son hamlesi de ise yaramamıştı…
Ayrıca ABD ve İngiltere, o yıllarda Türkiye'ye 'Menderes'i asmamaları, kendilerine teslim etmeleri için' adeta yalvarmıştı. Hatta birçok avantajlar (rüşvet) önerdikleri de yazılır. Bu, ABD mi Menderes'i astırmış? Hadi oradan...  
Menteş Azuz
***
15 Eylül 2012 tarihinde osman akgun <ossmanakkgun@gmail.com> yazdı:
Adnan Menderesi 27 Mayısçılar değil ABD astırdı.
27 Mayıs bir iki hafta içinde ABD'nin kontrolü altına girdi.
Osman AKGÜN