23 Şubat 2009 Pazartesi

YA HAKKINI VERİN YA DA, O DİPLOMALARI YAKIN !...
Mustafa Nevruz SINACI
Ülkemizde ve dünyada insanlık; Kendi tarihinin en büyük utancını yaşıyor.
Sözde ‘bilgi çağı’nın 500 seçkin ve ülkemizin 100’ü aşkın üniversitesine rağmen!..
Bu büyük utancın dünya boyutu ‘Türkiye boyutuna nazaran’ çok farklı…
Daha ziyade oyun, birbirini sömürme ve kendi öz milletini koruma üzerine kurgulu..
Fakat bizdeki boyut, ‘kendi halkını sömürme, keneleme ve kemirme’ üzerine kurulu.
Mezarlıklar dâhil el atılan her yerden irin çıkıyor, pislik ve cerahat fışkırıyor.
Elbette başta Ermenistan, Yunanistan, ABD, Almanya, Fransa ve içimize sokulan ve iddialara göre önemli bir bölümü de parti sahiplerinin memuru (yani parlamenter), holding medyası yazar-çizeri olan; Sözde ‘aydın’ koza ve kriptolardan müteşekkil diyasporaları ile ülkemizi bölmeye, parçalamaya, anayasamızı, yasalarımızı, dilimizi ve dinimizi dahi bozmaya kalkışanlar da var. Ama bunların tamamı içerde yaşanan yalan-talan, rüşvet-iltimas, gasp ve irtikap furyasının ayrılmaz parçaları… Baş aktörlerin tamamı yüksek-yüksek diplomalı, sinsi düşmandan icazetli ajan provokatörlerdir.
Hem de, ülkemizde icraat eden, faaliyet gösteren siyasi şirketlerin içinde ve dışında.
Hele şu tezahür biçimlerine bir bakalım:
Anayasa’ya göre ‘demokrasinin (!) vazgeçilmez unsuru” siyasi partiler; 2820 Sayılı Kanun, tüzük ve yerleşik gelenek uyarı maksimum % 5 merkez kontenjanı gösterebilecekleri ve merkez yoklamasını mücbir nedenler dışında yapamayacakları halde; Noksansız tamamı 29 Mart yerel seçim adaylarını “merkez yoklaması” ile belirledi.
Böylece, TBMM’nin amacı, varlık nedeni, sebeb-i hikmeti ve meşruiyet ilkesi olan: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi bir kez daha paspas yapıldı, hayâsızca ve hunharca çiğnendi. Cumhuriyet inkâr edildi, adalet ve hukuk ayaklar altına alındı.
Partiler ‘millete sormadan’ kendi yaptıkları ‘yandaş-yoldaş’ listeleriyle meydanlara çıkmaya ve düzmece listelerine, tam bir utanmazlık, aymazlık, şımarıklık ve pişkinlikle oy istemeye başladılar. Hangi yüzle?...
Bu çok büyük bir utanç, halka güvensizlik ve apaçık demokrasiye ihanettir!..
Zira demokrasinin en önemli ‘olmazsa olmaz’ şartı, adayların bizzat millet tarafından belirlenmesidir. Bazı sözde politika kurumlarınca dillendirilen ve “onlar yapamadı biz yaptık” diyerek övünülen ‘temayül yoklama’ nam saçmalıklar Türk siyaset sisteminde yoktur. Eylem, doğrudan bir hak gaspıdır. Böylece 29 Mart Yerel Seçimlerine gölge düşürülmüş, şaibe bulaşmış, seçim de, meşruiyet de tartışmalı hale gelmiştir.
Üstelik ‘halka rağmen’ insanlık dışı bir cüretle halkı yönetmeye kalkışanların kahir ekseriyeti üniversite diplomalı. Aralarında mastır, doktora sahipleri, doçent ve profesörler var. Eğer bunlar kimlik, kişilik ve karakter yoksunu, ilim-edep ve terbiye sahibi, gerçekten yüksek tahsil yapmış; Herbert Spencer’in (İlk Prensipler) dediği gibi, “aldıkları eğitim ve terbiye’yi davranış biçimi ve bilince” dönüştürebilmiş olabilselerdi bu tiksinti verici rezalet yaşanmazdı.
Bu apaçık despotluk, küstahlık ve diktatörlüktür.
Sistemin iyice çürüdüğünü ve bütün veçheleriyle yozlaştığını gösterir.
Rejime utanç yaftası yapıştıran, insan hakları, adalet ve hukuku hiçe sayan bu tek taraflı tasarruf, seçmenleri siyasi partilerden iyice soğutmuş ve yeni arayışlara yöneltmiştir. Çok açık bir deyişle; Halkı (seçmeni) Noter yerine koymak ne demek? Çok utanç verici.
Kimin çocukları bunlar? Onun-bunun mu? Yoksa şerefli Türk soyunun mu?
Çok merak ediliyor doğrusu!...
İNANILIR GİBİ DEĞİL
Osmanlı döneminde suç odakları Galata (Rum-Yunan mahallesi) Fener (Ermeni semti) ve Yahudilerle yabancı uyrukluların yaşadığı Taksim ve Topkapı civarında yoğunlaşırdı. Türk ve Müslüman mahallelerinde hırsızlık, yolsuzluk, dolandırıcılık, gasp-irtikap, tasallut, tecavüz ve cinayet gibi insanlık dışı menfur olaylar asla yaşanmazdı.
Eğer Ubicini tarihini okursanız Türk ve Müslüman halkın ne kadar nezih, namuslu, dürüst, onurlu-sorumlu ve emin insanlar olduklarını çok iyi görürsünüz. Yani, Osmanlı’dan 1940’lara kadar Türkler arasında ahlâken yükseklik, adalet ve hakkaniyet esastı. Nadiren görülen vakıaların failleri ise (dönemin deyimiyle) mektep-medrese görmemiş, cahil-cühelâ, meczup-mecnun veya aptal olarak tanımlanan “ilim-irfan, bilgi-görgü, edep, hâya ve terbiye” yoksunu alt varlık ve henüz insanlık şuuruna erememiş primitif türlere aitti.
Oysa şimdi öyle değil. Kırmızı ışıkta geçen potansiyel suçlulardan tutun, devleti, kurumları, orduyu, halkı ve hâtta Camiyi-Üniversiteyi soyan; Yolsuzluk, hırsızlık, görevi kötüye kullanma, gasp-irtikap, organize suç örgütü, çete-mafya ve nitelikli dolandırıcılık faillerinin çok büyük bir bölümü makam mevkii sahibi ve üniversite mezunu. Sonra lise mezunları geliyor. Bunlar tarafından ‘cahil-cühela’ olarak nitelenen insanlar masum ve müsemma!... Olur şey değil..
Teşkilât yoklaması ve delege seçimi yapmayan ve şirket gibi siyaset kurumu işletmeciliğine soyunanlar da aynı. Çoğu yüksek tahsilli ve üniversite diplomalı!.. Ayrıca, mesela Tansu Çiller dönemi ve bir sonrası diplomalı bazında Türkiye’nin en karizmatik parlamentosu vardı. Buna rağmen ülkenin en büyük hırsızlık ve yolsuzlukları bu dönemlerde yapıldı. Bankalar battı. Ekonomi çöktü. Tansu ve avenesi zenginleşirken, millet fakirleşti…
DAHASI VAR
Aramızda insan formunda dolaşan bu varlıklar o diplomalara rağmen fütursuzca çevreyi kirletiyor, aşırı tüketiyor, trafik-hukuk ve demokrasinin kurallarını çiğniyor, toplum sağlığına aykırı alışkanlıklar ediniyor, vergi kaçırıyor, rüşvet veriyor/alıyor, iş ahlakına dikkat etmiyor, milli servete zarar veriyor, imar yasasına aykırı işler yapıyor, haksız, hukuksuz ve ahlâksız imar tadilatlarıyla malı götürüyor, her şeyi devletten bekliyor ve bir yandan da devleti tırtıklıyorsa; Yani kısaca, 'Kırmızıda geçiyorsa' bir başka deyişle, ‘fiilen yolsuzluk yapıyorsa!...’ onu ‘insan’ olarak betimleyemez ve tanımlayamazsınız.
Üstelik onların insan haklarından yararlanma hakları da yoktur.
İnsan hakları, insanca yaşayanlar içindir.
İnsanlık, demokrasi, hukuk ve ahlâk düşmanları için değildir!...
NETİCE:
Ya, eğitim-öğretim sistemi temelden ‘kamu vicdanında ve ilmi forumlarda’ masaya yatırılmalı, büyüteç altına konulmalı, yargılanmalı, sorgulanmalı veya devleti kirleten, yasa, ahlâk ve hukuk dışı işler bağımlısı onursuzluk ve sorumsuzluk fukarası bu insan müsveddeleri diplomalarını şehir meydanlarında yakmalıdırlar.
Elbette ‘yönetimi denetleme’ görevini hakkıyla ve lâyıkıyla yapmayanlar da… Demokrasiye zerrece saygısı, yüreğinde insan sevgisi olmayan halk dalkavukları da; Onurlu ve sorumlu vatandaşlar tarafından ‘sandığa gömülerek’ birer siyasi mevta olarak tarihin çöplüğüne atılmalıdırlar. Aksi takdirde ‘temiz devlet, temiz hükümet ve temiz toplum’ daha yıllarca ham hayal olarak kalacaktır.

****
GLADYO-OLİGARK, BARONLAR ve HÜKÜMET
Mustafa Nevruz SINACI
Bilindiği üzere Gladyo, Oligark ve Baronlar uluslar arası mafya kuruluşları, organize çete, yerel mafya ve ülkede faaliyet gösteren bilumum kirli-karanlık, menfur işlerle iştigal suç örgütlerinin tartışmasız sahibi, hamisi ve enternasyonal uzantılarıdırlar. Menşei her ne olursa olsun, ülkemizde yaşanan bütün adaletsizlik, hukuksuzluk, rüşvet-iltimas, hak gaspı, yasa dışı edinim, hırsızlık ve yolsuzluğun yuvalandığı lâğım kanalının karanlık kapısı sonunda bunlara çıkar. Diğer bir anlamda milli devlet düşmanı, siyaset simsarı ve din tüccarı kesimlerin hamisi de bunlardır, anası da, babası da… Anarşi, terör, tedhiş ve menfur tehditlerin de…
Halka ve ülkeye Allah rızası için hizmet sevdası için çırpınan namuslu insanların, fazilet anlamında siyaset, meşru ve yasal hükümetlerin de baş belası bunlardır.
Bilumum kirli, karanlık, insanlık aleyhine, menfur ve meş’um işlerin hamisi de…
Burada çok yakın tarihli bir itiraftan yola çıkarak konuyu derinleştirmek istiyorum:
AKP’nin (!) Ankara Büyük Şehir belediye başkanı Melih Gökçek 19 Şubat 2009 günü konuk olduğu bir programda; “Gladyo ile mücadele ediyoruz. Ne pahasına olursa olsun iki büyük şehirden birini alarak AKP’yi sarsmak ve 29 Mart’tan sonra erken seçime zorlamak istiyorlar” kabilinden bir lâf etti. Melih’in karşısına dikilmiş 8-10 sorgucu, bu çok ciddi ifade veya itirafı önemsemedi, ciddiye alıp üzerinde bile durmadılar..
Aslında benzer sözler AKP kurmayları tarafından 6 yıldır söylenip durmakta.
Meselâ, Adalet Bakanı iken Cemil Çiçek’in “Hükümet olmak yetmiyor. Size, halka söz verip vaat ettiklerinizi yaptırmıyorlar… Çoğu kez eliniz kolunuz bağlanıyor” demişti. Bu ve buna benzer olmak üzere TBMM kürsüsü, özel ortam ve medya önünde ‘tıpkı bir itiraf ve halka şikâyet (acz-sızlanma) gibi’ söylenmiş yüzlerce yakınma var.
Bu minvalde en komik örnek Yıldırım Akbulut zamanında yaşandı.
Gönüllü Kültür Teşekkülleri Birliği’nin Kocatepe Konferans Salonunda yapılan bir toplantısındayız. Küsüde Başbakan Yıldırım Akbulut, ben de İKO Genel Başkanı ve delege sıfatıyla orada bulunuyorum. Devlet ricalinin ekseriyeti ve bakanların yarısından fazlası da orada.. Sayın Akbulut hükümet işlerinden ve önü alınamayan ülke sorunlarından öylesine sızlandı, yakındı, şikâyetlendi ki, dayanamadım ve ayağa kalkarak doğrudan bir soru sordum:
- Sayın konuşmacı, ülke sorunlarını büyük vukufla ve fakat derin bir yakınma ile dile getiriyorsunuz. Bu iyi. Fakat burada bir hususun açıklığa kavuşması gerek!...
- Nedir o?...
- Bu elim safahat sürecinde ‘acaba’ başbakan ne yapmaktadır?
Akbulut hiç tereddüt etmeden derhal cevap verdi:
- BEN BAŞBAKAN’M!....
Bu konuşma, her ne kadar salonda gülüşme, söyleşme, sitemkâr alkışlar ve Akbulut’un fark edilir biçimde şaşkınlık, mahcubiyet ve kızarmasına neden oldu ise de maksadına ulaştı. Başkaca diyecek söz bulamayan Akbulut, bir yandan notlarını toparlayıp, acele hazır olanları selamlayıp kürsüden indi.
O sırada Manisa (eski) Milletvekili Vehbi SINMAZ; “Şikâyet zayıflıktır” diyordu…
DEMEM O Kİ;
İcranın şikâyet, yakınma ve sızlanmaya hakkı yoktur. Hükümet, hükmetmektir.
Yürütmenin miyarı (ölçüsü) adalet, hakkaniyet ve hukuktur. Hüküm adalet iledir.
Adalet, Atatürk ilkeleri, Türk İnkılâbı, Kurucu Unsur, Anayasa ve Kanun esaslarıdır.
Melih veya bir başkası ‘gladyo baronlarına karşı mücadele veriyoruz” derse, adama sorarlar: “Eğer bu devlette hükümet (yürütme) yasama ve yargı varsa, gladyo ve baronlar niye var?, hükümet adalet, hukuk ve hakkaniyetle hükmediyorsa, ortalık neden zanlı, suçlu ve suç örgütleriyle dolu?, bütün güç, kurum ve kuruluşlarıyla devlet, (hükümet) anarşi, terör, tedhiş, organize çete ve diğer hırsız-yolsuz güruhun üstüne gidemiyorsa; Ya acz içinde zaafla malül veya “tencere dibin kara, seninki benden kara” misal ‘kendinden yana’ çekinceleri var demek değil midir? Üstelik ‘herkese lâzım olan adalet’ niçin? Suçlular üzerinde Demokles’in kılıcı, namuslu, dürüst, onurlu-sorumlu yurttaşlar için himmet ve hamiyet olarak var edilmez? .
Örneğin: Kemal Kılıçdaroğlu'nun ortaya çıkardığı ve AKP genel başkan yardımcısı Şaban Dişli'nin istifasıyla sonuçlanan 'anlaşma', diğeri Vatan Gazetesi'nin ortaya çıkardığı ve CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen'e ait 'anlaşma' ve Sevigen’in istifası..
Ya sonrası?
Bunlar yargılandı mı? Sorgulandı mı? Vekil sıfatları ellerinden alındı mı?
Hayır, hayır… Peki, neden ve niçin?
Hiç ‘kürsü masuniyetini’ aşan dokunulmazlık olur mu?
Asil’in kullanamadığı bir yetki, nasıl olur da vekil’e verilebilir?
Üstelik, milletvekili istifasının ‘genel kurul onayına’ bağlı olması ne garabet!..
Asil’in istifası tek taraflı bir kurum iken!...
Bu bağlamda tam bir iftira, itiraf, fesat, hesaplaşma kampanyasına dönen seçim sath-ı maili!.. Ya tam da bu ortama denk gelen ve Türkiye’yi teğet geçtiği iddia olunan küresel kriz? Gün be gün bir aile faciası, cinnet, intihar, soygun-vurgun ve yolsuzluk haberleriyle tırmanan gerilim.. Zenginler ve fakirler arasında giderek büyüyen uçurum.. Devasa boyutlara varan yolsuzluk, onursuzluk ve soysuzluk ekonomisi.. Eşitlik, hak, adalet ve tam rekabet ilkelerine aykırı takipsiz, denetimsiz, serbest (!) piyasa ekonomisi… Gelişmelere paralel giderek artan cehalet, yoksulluk, halkı iliklerine kadar sömüren (tam gaz giden) yolsuzluk, fahiş piyasa, hırs ve ihtirasa ne demeli? Ortalık kene, sülük, bit-pire, vampir, domuz ve akrep kaynıyor.
Müthiş bir gelir adaletsizliği, maaş-ücret düşüklüğü, onur kırıcı-insanlık dışı sefalet, fakrü zaruret ve milletin % 95’inin yaşadığı garip guraba hali neden? Devletin tapusu fert, fert bu milletin nüfus kâğıdı değil mi? Yoksa nedir?
İşte bunun sebebi; Yukarda bahse konu baronlar, koza, kripto, oligark ve gladyo…
Peki, Allah aşkına hani ‘hükmeden güç’ yani, hükümet nerede?
Dağda eşkıya kol geziyor, Mehmetçik kalleşçe kurşunlanıyor; Ordu nerede?
Allahın günü evler, iş hanları, dükkânlar ve mağazalar soyuluyor; Şehirlerde anarşi, terör, tedhiş, baskı, zulüm ve işkence kol geziyor, taciz-tecavüz diz boyu; Polis nerede?
Siyaset şirketleri ‘millet iradesinin’ yerine kendilerini koyup aday belirliyor; Köşe başlarını tutan ve Belediyelerde yuvalanan amansız şehir eşkıyaları vatandaşları fahiş fiyat, fahiş kâr, rüşvet-iltimas, ayırma-kayırma, yandaş-yoldaş saltanatı, görevi kötüye kullanma, ihmal ve suiistimalle Ermeni, Yunan veya Rum’un değil, ‘kendi öz milletinin’ milletin anasını ağlatıyor; Anayasanın amir hükmü ve Cumhuriyetin çimentosu adalet ve hukuk ilkelerine rağmen birileri ortaya çıkıp: Kürtçe anadil olarak okutulsun, TBMM ve devlet dairelerinde konuşulsun; Ermenilerden özü dilensin ve soykırım (yalanı-iftirası) tanınsın… diyebiliyor!..
SORUYORUZ: Adalet ve Hukuk nerede?...
Memlekette hikmetle/adaletle hükmeden meşru bir hükümet varsa, oligark, gladyo ve baronların (gladyatörlerin) ne işi var? Bence mesele çok vahim ve derindir. Topyekün acil bir temizlik, aklanma, ayıklanma, toplumsal bir yüzleşme ve hesaplaşma zorunlu hale gelmiştir.
Bu vebal ve sorumluluk mevcut partilerin tamamına aittir.
Biline ki, esas suçlu, zorunlu hale gelen bu ayıklanma, arınma ve ulusal temizlikten kaçan ve kıvırtandır. Herkes tez elden evinin önünü süpürmeli, eteklerindeki taşı dökmeli ve hiç olmazsa bu seçim sath-ı mailinde bu yüzleşme ve hesaplaşma gerçekleştirilerek bütün bataklıklar kurutulmalıdır. Yanlış anlaşılmasın. Lâğım üzerine ‘BEYAZ SAYFA’ değil!...

19 Şubat 2009 Perşembe

MİLLİ DAVA (KIBRIS) GERÇEĞİ!...
Mustafa Nevruz SINACI
(Bu makale yanda fotoğrafı görülen TUKISHFORUM Genel Başkanı Sayın Dr. Kayaalp BÜYÜKATAMAN'a ithaf olunmuştur.)
Web sitesinde milletten iane (bağış) dilenen kıytırık bir İngiliz milletvekili, şu sıralar Türkiye aleyhine atağa kalktı. TukishForum penceresinden baktığımızda Rum-Yunan ve İbrani lobileri ve Ermeni diyasporası ile çok sıkı-fıkı ilişkiler içinde olduğu görülüyor.
Maznun’un (zanlı, şüpheli, potansiyel sanık) adı: Andrew Dismore. Menfur yayın, iftira ve karalama yazılarını yayınladığı site adresi şöyle: http://www.andrewdismoremp.com,
Bu link Andrew Dismore'in sitesine ait. İngilizce bilenler lütfen açıp ibret için baksınlar.
Mesele şu ki; bu menfur şahıs, dâhili-harici bedhahlarla iştirak ve işbirliği halinde yine Türkiye aleyhine furyalar ve kumpaslara girerek, başta Kıbrıs konusu olmak üzere; Bizdeki menfur özürcülerle, Kıbrıs’ta vaki toplumlararası (!) müzakerelere paralel sözde Ermeni soykırım yalanlarını ısıtıp tetiklemeye başladı.
Kefereye ilk cevap; “Turkish Reconciliation Front-UK, Ingiltere Türkleri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği”nden geldi.
ANDREW DISMORE'A CEVAP: SIKIYSAN GEL DE AL!..

Satırı satırına son derece önemli ve anlamlı ve üstelik İngiltere de kurulu bir Türk Sivil Toplum Kuruluşu’ndan gelen tokat gibi cevabı aynen naklediyorum:
Hiç bir bilimsel dayanağı olmayan sözde Ermeni Soykırımı yalan ve iftiralarına her fırsatta sarılan ve her konuda izlemiş olduğu Türk düşmanı tavır ve söylemlerle yüce Türk milletini inciterek rencide etmeye çalışan İngiliz Milletvekili Andrew Dismore'a Turkish Reconciliation Front–UK ve İngiltere Türkleri Day. ve Yard. Derneğinden cevaptır: .
“Türkiye'yi Kıbrıs'ta işgalci olarak tanımlayan ve Türk askerinin adadaki asker sayısını azaltmasını ve Kıbrıs'ı (GKRY) tanımasını isteyen Andrew Dismore adada yasayan binlerce Kıbrıs Türk'ünün varlığını nasıl oluyor da bir kalemde silip atıyor.1571'de Lala Mustafa Paşa'yla yani 417 senedir devam eden Türk varlığını bir çırpıda atmak şu ana kadar hiç bir dış güce nasip olmadıysa bundan böyle de Türk kalacaktır..Ve buna dünyadaki hiç bir güç engel olamayacaktır. Bu yüzdendir ki Kıbrıs üzerinde gizli ve hain emelleri olan her kim, hangi ülke ve hangi gizli güçler topluluğu varsa bu hayallerinizden vazgeçme zamanınız gelmiştir artık. Sizlere politik bir dil kullanmanın hiç bir faydası olmadığını çok iyi biliyoruz. Çünkü kurmuş olduğunuz kurum ve kuruluşlarla ve zayıf karakterli işbirlikçi hainlerle politik arenada kazanmanın sinsi (menfur) hesapları içindesiniz.
Türk insanını her coğrafyada olduğu gibi haince, alçakça ve kalleşçe arkadan vurmaya çalışıyorsunuz. Türk'ün essiz karakterini yozlaştırmaya, vatansever ve milliyetçi duygularını zayıflatarak yiğitçe savaşarak alamayacağınız şeyleri haince ele geçirmeye çalışıyorsunuz.
Kıbrıs Davasına onurunu vermiş isimleri küçük düşürmeye çalışıyor, yüce insan Fazıl Küçük’ün resimlerini Kıbrıs pullarından çıkartıyor, Dr. Rauf Denktaş’a düşmanca duygular besliyor ve büyük kurtarıcı, essiz önder Mustafa Kemal Atatürk'ün adını ders kitaplarından çıkartma cüretini gösteriyorsunuz. Bunları yaparken Andrew Dismore denilen şahısla aynı hizada hareket ettiğinizi görebiliyor musunuz.? Bu yüzdendir ki Andrew Dismore'a ve Kıbrıs’ı pazarlamaya çalışan hain güruhuna buradan bir tek cevap veriyoruz. Sitende insanlara bağış yapmaları için yalvararak zaman kaybedeceğine biraz tarih kitaplarına zaman ayır! Bilesiniz ki! Kıbrıs her zaman Türk'tü Türk kalacaktır! Sıkıysa Gel de Al!..

Turkish Reconciliation Front-UK, İngiltere Türkleri Day. ve Yardımlaşma Derneği”
İşte bu menfur tetikçi ve provokatörler sayesinde tıpkı, hiç olmayan bir meseleyi sanal ortamda hayalen üretip “sorun” gibi sunmak, devleti, insanları ve kamuoyunu meşgul etmek suretiyle milletin kimyasını bozmak, lânetli özürcüler listesinde isimleri yazılı ihanet şebekesi ve yer yüzüne dağılmış Andrew Dismore gibi insanlık düşmanları için meşgale haline geldi.
Örneğin etnik köken, anadil, siyasal-sosyal haklar ve Kürt sorunu (!) vb…
Yine bu güruhça dillendirilen ve barış’ı sorun’a dönüştüren Kıbrıs meselesi..
Her ne kadar kalkışmacıya verilen cevap uygun ise de bizim de diyeceklerimiz var. .
Gerçek şu ki; Türkiye’nin başına ‘sorun-sorun” diye dert açanların kendileri sorun.
Üstelik durup dururken sorun yaratanların ve bizatihi sorun olanların kahir ekseriyeti etnik kök olarak Ermeni, Rum-Yunan, İbrani, hâsılı dönme-devşirme veya sabetay çıkıyor. Ne gariptir ki, Kürt sorununu dillendirenlerin arasında Kürt, alevi sorunu diyenlerin arasında bir tane dahi Müslüman yok. Milli Dava Kıbrıs konusunda, Türkiye’ye karşı AB tezleri ile karışık Rum-Yunan politikalarını (Akritas Plânını) savunanların da tamamı aynı orijin…
Dahası bunlar çok rahatlıkla yalan söyleyebiliyor, tarihi tahrife yelteniyor, fütursuz iftira ve tefrikalarla ‘demokratik (!) hakları istismar’ devleti suiistimal ve kamu vicdanını taciz ve tarumar ediyorlar. Neden oldukları yanlış yönlendirme, gündem saptırma, derin tahrik ve alenen suça teşviklerin faturası çok ağır. Bu faturaları kendileri yahut akredite oldukları bedhahlar değil bizzat Türk milleti ve Türk devleti ödüyor.
Şimdilerde kendini bilmez biri artistlik olsun diye ‘ben de 10 Rum öldürdüm” deyince kıyametleri kopartan ve soluğu AİHM de alan GKRY Rumları ve Yunanlılara rağmen; Ortada apaçık Mahkeme kararı olmasına rağmen harekete geçmeyen ve bil-mukabil dava açmayan, bu güne değin ödenmiş haksız ve yolsuz tazminatları geri istemeyen hükümete şaşıyorum!..
GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ
Her ne hikmetse, hâlihazır Kıbrıs’ta yaşanan barış; Barış’ı ‘sorun’ olarak algılayan iç ve dış düşmanlar yüzünden AB nezdinde gerçekten de Türkiye'nin kendini anlatamadığı ciddi bir ‘dış sorun’ haline geldi. Sürece bakarsanız, burada da yukarda bahsettiğim dönme ve devşirmelerden müteşekkil oligark, koza ve kriptoların kirli marifetlerini görürsünüz.
Özellikle Avrupa Birliği'ne tam üyelik süreci olarak lanse dilen, gerçekteyse AB’ye bağlanma sürecinden başkaca bir şey olmayan gidişatta konunun gündeme gelmesiyle birlikte, "Kıbrıs'taki işgale son verilmesi" çağrıları da arttı. Öte yandan, Kıbrıs’ta iki toplum arasında sürdürülen görüşmeler tam anlamıyla yüz karası, utanç ve hicap verici..
Görüşmeler uzayıp, Türk toplumu ihanetin boyutunu kavradıkça, Milli Kahraman Dr. Rauf Denktaş’a komplo düzecek ve suikastler düzenleyecek kadar azgınlaşan-çılgınlaşan bazı monşerler, iç odaklar ve paralel dış mihraklar telâş, panik ve acz içinde kıvranarak saldırıya geçtiler. Bir yandan aba altından sopa gösterip, diğer yandan "Eğer, Kıbrıs'taki işgale son vermezseniz AB'ne tam üyeliğe alınmazsınız ha!" türünden tehditlere başvuruyorlar. Dahası, tüm bunlar yetmezmiş gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Titiana Loizidu davasındaki gibi siyasi kararlarla Türkiye’yi sanık sandalyesine oturtmak istemekteler...
Rum-Yunan ikilisinin taleplerine boyun eğen Batı'nın bu çağrıları, kendi tarihinden kopmuş, mazisinden utanan bazı vatandaşlarımızı da maalesef etkilemektedir...
Sağda-solda duymuşsunuzdur; "Hani canım biz de az yapmamışız!", "Yahu madem Kıbrıs da Avrupa Birliği'ne giriyor biz de gireceğiz. O zaman mesele yok. Hele Kıbrıs'tan bir çekilelim gerisi kolay!" Bunların tamamı kirli ve kasıtlı bir dezinformasyon ürünüdür.
Tarihi tarihçilere bırakalım ama yakın tarihin gerçeklerini bile unutacak kadar tarih bilincine sahip olamayan, gaflet ve dalalet içinde sürüleşen toplumların başlarına çok şeyler gelebileceğini hatırlatarak konuya girmek istiyorum. Hem de çok ciddi ve resmi belgelerle.
Kıbrıs'ta gerçek işgalci Yunanistan'dır.
Türkiye Kıbrıs'a Yunan işgali ve EOKA zulmüne son vermek için ‘Barış Harekâtı’ çerçevesinde ve Londra-Zürich (garanti antlaşması mucibi) girmek zorunda kalmıştır. Bu tarihi gerçek Rum-Yunan resmi Kaynakları ve mahkeme kararlarınca da teyit edilmektedir.
Belge 1; Başpiskopos
Makarios'un konuşması: 15 Temmuz 1974 Nikos Sampson Darbesi sırasında adadan kaçarak canını zor kurtaran Başpiskopos Makarios'un Güvenlik Konseyi'nde yaptığı konuşmasında; (devamı var)
"Kıbrıs'ta geçen Pazartesi sabahından bu yana süregelen olaylar gerçek bir trajedidir. Yunanistan'daki askeri cunta, Kıbrıs'ın bağımsızlığını acımasızca ihlal etmiştir. Yunan Cuntası, Kıbrıs halkının demokratik haklarına, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlık ve egemenliğine en ufak bir saygı göstermeden, diktatörlüğünü Kıbrıs'a da uzatmıştır....
Bu darbe, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ve hükümranlığını açıkça ihlal eden dış kaynaklı bir işgaldir. Sözde darbe, Milli Muhafız Ordusu'nu yöneten Yunanlı subayların işidir... Atina'nın düzenlediği darbe ile yaratılan bu olağandışı durumu sona erdirmek için Genel Kurul üyelerine ellerinden geleni yapma çağrısında bulunuyorum. Kıbrıs'taki anayasal durumun ve Kıbrıs halkının demokratik haklarının yeniden teşhir edilebilmesi için; Güvenlik Konseyi'ne elindeki tüm imkânları gecikmeden kullanması çağrısında bulunuyorum. Daha önce de ifade ettiğim gibi, Kıbrıs'taki olaylar Kıbrıs Rumlarının bir iç meselesini teşkil etmemektedir. Kıbrıs Türkleri de etkilenmektedir. Yunan cuntasının düzenlediği darbe bir istiladır ve sonuçlarından tüm Kıbrıs halkı, Türkler ve Rumlar acı çekmektedir..." diyor. (The Cyprus Triangle sa;128- Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, "Türk-Yunan İlişkileri" konulu 3. Askeri Tarih Semineri, sa; 367-372, Ankara-1986)
Belge 2; Yunanistan
Temyiz Mahkemesi'nin 21.3.1979 tarih ve 2658/79 sayılı "Türk Ordusu'nun Kıbrıs'a müdahalesi yasaldır. Suç Yunan subaylarına aittir" kararına giden yol: 1976 yılı Aralık ayında bir Yunanlı, mahkemeye başvurarak, 22 Temmuz 1974'te Lefkoşe üzerinde uçarken, Güney Kıbrıslı Rumların açtıkları ateş sonucu düşüp parçalanan Yunan Delta Nakliye uçağında ölen oğlu için tazminat talebinde bulundu. Atina Mahkemesi, 1978 yılında aldığı kararda "Davacı davasında haklıdır. Hazineden tazminat alması gerekir” dedi.
Ekonomi Bakanlığı tazminatı ödememek için karara itirazla temyiz mahkemesinin kararı bozması talebinde bulundu. Bakanlığın bu talebi üzerine toplanan Temyiz Mahkemesi 21.3.1979 tarih ve 2658/79 sayılı kararı aldı. Karar şöyle: "Davacı tarafından öne sürülen iddiaların gerçek olduğu, mahkememizce yapılan araştırma sonucu kanıtlandı. Zürich Anlaşmasını imzalayan taraflar, Yunanistan, Türkiye ve İngiltere "garantör" devletler olarak, Kıbrıs'ın herhangi bir devlet ile birleşmesini ya da bölünmesini önlemek için "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin güvenliğini garanti altına alıp koruyacaklarına dair taahhütte bulunmuşlardır. 1974 Temmuz ayının ilk haftası içinde Kıbrıs Devlet Başkanı Makarios, adada görev yapan bazı subayların, darbe girişimi hazırlığı içinde bulunduklarını ve kendisini öldürmeyi planladıklarını öğrenmiş ve durumu Atina'ya duyurarak, Yunanistan Devlet Başkanı General Gizikis'ten önlem almasını istemiş olmakla; Atina'daki yönetim, bu talebe resmi bir cevap vereceği ya da önlem alacağı yerde, 15 Temmuz 1974'te, General Yoannidis, Makarios'a karşı, Kıbrıs'taki Yunan Birliğinin Komutanı General Yorgitsis ve General Yanakodimos ile birlikte 102 Yunan subayının da yer aldıkları darbeyi gerçekleştirdi ve Makarios'u öldürmeye teşebbüs etti. Lefkoşe'deki Başkanlık Sarayı ağır silahlarla ateşe tutulmuş, Başkan Makarios bu saldırıdan bir mucize eseri olarak kurtulmuştur. Kıbrıs Anayasası asi Yunan subayları tarafından çiğnendikten sonra, Nikos Sampson başa getirildi. Türkiye ise 20 Temmuz 1974'te yaratılan fiili durum nedeniyle, hukuki haklarını kullanarak Kıbrıs'a müdahalede bulunmuştur." (http://www.inaf.gen.tr), (e-mail:
info@inaf.gen.tr )
İşte “Milli davada haklılığın ve hukuka dayalı güçlülüğün belgeleri” Buna göre cari hükümet ‘haklılığa dayalı’ gücünü kullanmalı, ağırlığını koymalı ve komediye son vermelidir! Yunanistan Temyiz Mahkemesinin bu kararının ardından neler olduğu merak edilebilir. Onu da özetleyelim;
Temyiz kararıyla zamanın Savunma Bakanı Evangelos Averof güç duruma düşer. Savunma Bakanlığı'ndan Ekonomi Bakanlığına gönderilen 12.6. 1979 tarih ve F-800/109-B5849 sayılı gizli yazıda, Bakanlığın her ne olursa olsun mahkemeye tekrar başvurmaması ve düşen uçakta ölen askerlerin ailelerine tazminatların sessizce ve problem yaratılmadan ödenerek meselenin kapatılması istenir. Mahkeme kararı, zamanın Yunan hükümeti ile yargı organlarını da birbirine düşürür. Başbakan Konstantin Karamanlis imzasını taşıyan; "Kıbrıs ile ilgili davalar açılmadan önce hükümete bilgi verilecek ve onay alınmadan davaya bakılmayacaktır. Milli nedenler, Türk istilasına yol açan sorumluların, sonsuza kadar yargılanmamalarını gerektiriyor" şeklindeki yazı Adalet Bakanlığı'na gönderilir. Yazı büyük tepkiye neden olur. Adalet Bakanlığı'nın Başbakanlığa gönderdiği 14289/78 sayılı cevabi yazı şöyledir; "Vatandaşların menfaatlerinin korunması, gerçeklerin aydınlığa kavuşmasıyla mümkündür. Hiçbir kuvvet, adaleti, gerçek sorumluları ortaya çıkarmaması konusunda susmaya mecbur edemez." Bu gelişmeler üzerine zamanın Başbakanı Konstantin Karamanlis, "Yunanistan aleyhine kullanılabilir" gerekçesiyle Temyiz mahkemesi kararının kamuoyuna duyurulmasını yasakladı. (Yunanistan Temyiz Mahkemesi kararı ve karara ilişkin gelişmeler, Uluslararası İlişkiler Araştırma Merkezi İnaf'ın Aralık-200 tarihli bülteninden alınmıştır.)
Dr.
George Nakratzas. '1960 Anayasasını İhlal Eden Makarios'du'" başlıklı haberi:
"Hollanda'da ikamet eden Yunan asıllı Dr. George Nakratzas, Yunanistan Komünist Partisi Yeniden Yapılanma Merkez Komitesi'nin yayın organında yer alan makalesinde, Rum tarafının Enosis hayalini ve Rum barbarlığını gözler önüne serdi.
Dr. Nakratzas, Kıbrıslı Türk ve Rum ortak yönetiminden oluşan 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti'nin anayasasını ihlal edenin, Kıbrıs Türk tarafı değil, Başpiskopos Makarios olduğunu vurguladı. Dr. Nakratzas makalesinde, Başpiskopos Makarios'un Enosis hayaliyle 1960 Anayasası'nın 13 maddesinde değişiklik yaparak, Türk tarafını ortaklık cumhuriyetinden dışladığını ve hemen ardından 21 Aralık'ta Kıbrıslı Türkleri katletmek amacıyla saldırı başlattığını yazdı. Makarios'un, Türk tarafının anayasadaki değişikliği reddetmesini dünyaya "Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti'ne itaatsizlik" şeklinde duyurduğunu, ancak bunun tamamen gerçek dışı olduğunu vurgulayan Dr. Nakratzas, "Yasal açıdan bakılacak olursa, anayasayı tek yanlı olarak keyfi şekilde ihlal etme girişiminde bulunan Kıbrıslı Türkler değil, Makarios'du dedi. Dr. Nakratzas, Kıbrıslı Türklerin, 1963 ile 1967 yılları arasında, Sampson, Yorgacis ve Lissarides tarafından yönetilen çetelerce öldürüldüğüne işaret ederek, "Bu konuda genç Yunanlıların bir fikri yok" dedi ve bu katliamlarda "Kıbrıs Hükümeti" olarak adlandırdığı Rum yönetiminin büyük sorumluluğu bulunduğunu vurguladı.
Rum tarafının kayıplar konusunu propaganda haline getirdiğini ve gerçek kayıp sayısının açıklanandan çok daha az olduğunu BM belgelerinden alıntılar yaparak makalesinde gözler önüne seren Dr. Nakratzas, 21.12.1963 ile 8.06.1964 tarihleri arasında kayıp olduğu resmen açıklanan Kıbrıslı Türklerin sayısının 232 olduğuna dikkati çekti. Nakratzas, "Bu dönemde sadece 43 Rum'un kayıp olduğu belirlenmiştir. Bu rakamlar BM Genel Sekreteri'nin S/5950 sayılı raporundan alınmıştır" diye konuştu. Nakratzas, kayıplar konusundaki gerçekler bu iken, Rum basınının devamlı şekilde ellerinde sevdiklerinin fotoğraflarını tutan Rum kadınların resimlerini yayınladığını, ancak kayıplar hakkında bilgi edinmeye çalışan Türk kadınların fotoğraflarına bugüne kadar hiç yer vermediğine dikkati çekti.

1963-1967 yılları arasındaki katliamlardan Rum Yönetimi'nin sorumlu olduğunu da vurgulayan Dr. Geroge Nakratzas, Rum Yönetimi'nin Avrupa Birliği'ne giriş müzakereleri sırasında iki soruya yanıt vermesi gerektiğini belirtti ve bu soruları şöyle sıraladı:
"Kıbrıs Hükümeti Kıbrıs Türk Devletini tanımayı reddediyor veya gevşek bir Türk- Rum Konfederasyonunu kabul etmiyorsa, geriye kalan şu iki çözümden hangisini düşünüyor?
A) Kıbrıslı Türklerin 1963 öncesinde yaşadıkları köylere geri dönmelerini mi, yoksa B) Kıbrıslı Türklerin 11 yıl mahsur kaldıkları enklavlara geri dönmelerini mi?
Son Söz:

TC hükümeti ve Cumhurbaşkanı Talat bu gerçeği mutlaka dikkate almalı!..

5 Şubat 2009 Perşembe

DAVOS’TA SON TANGO!..
Mustafa Nevruz SINACI
(*)
Ülkemizde 27 Mayıs’tan bu güne ısrarla sürdürülen bir kirli oyun var.
Zaten o büyük kırılma, 11 Kasım 1938 şeametinden sonra gelen ikinci karşıdevrim ve meş’um sapma Türkiye’yi çökertmek içindi.
Bu gün akredite medyanın adını utanmadan, ar, hayâ etmeden, tam bir kast-ı mahsusla ‘Ergenekon’ koyduğu Ümraniye davasına esas cürüm ve caniyane emellerin tahakkuk mebdei ve milâdı da aynı tarihe rastlar. (İşte bu nedenledir ki, bahusus dava ve soruşturmanın 48 yıl geriye kadar uzanmasını ve 27 Mayıs’ı da içine alan tam bir hesaplaşma ve yüzleşme ‘temiz eller operasyonu’ olmasını istemekteyiz.)

Demokrat Parti tarafından (Halk Partisinin şiddetli muhalefetine rağmen) kanlı Kıbrıs olaylarını önlemek ve Milli davayı koordine etmek için kurulan Genelkurmay Özel Harp Dairesi Başkanlığı ile 1960’a kadar bu dairenin iştigal ettiği yegâne kritik konu olan TMT’yi suçlamak, büyük haksızlık, yalan ve iftiradır. Nitekim 27 Mayıs’ın önce kendi Genelkurmay Başkanı’nı yediği ve Türk Ordusunda tarihinin (8.800’leri bulan her derece ve düzeyde) en büyük tasfiyesini gerçekleştirdiği ve TSK’nın Atatürkçü unsurlardan bütünüyle ayıklandığı da asla unutulmamalı.. Dolayısıyla, ‘Encümeni Daniş’ 12 Mart, 12 Eylül ve sürecin bekraund’u 28 Şubat da bu bağlamda büyüteç altına konulmak, araştırılmak-soruşturulmak ve muhakeme edilmek zorundadır. Aksi taktirde sadece ahtapotun bir kolu kesilmiş olacak, menfur beyni ve hain gövdesi hükmünü sürdürmeye devam edecektir!..
Yani, milli birlik komitesi bu örgüt’ün günümüze uzanan ilk temeli, İsmet İnönü’de bir numarası idi. (Araştır: Encümeni Daniş) Sonra bunun yerini A. Atila Sözer tarafından isim ve eylem bazında bütün ayrıntılarıyla açıklanan ‘karayılan’ örgütü (gladyo) aldı. Bu kitap ilk baskısının yapıldığı dönemde yolsuzluklardan sorumlu Devlet Bakanı Orhan Kilercioğlu’na verildi. Akabinde de tebahur etti, piyasadan kayboldu, buharlaştı. (Bak: Karayılan Doktrini-devrimci güçler, A.Atila Sözer, Saycom-kırmızı kurdele,
http://www.gittigidiyor.com/)
İsmet İnönü’nün Lozan’dan itibaren üstlenerek yürüttüğü gerçek misyonu da Anayurt Gazetesi yazarı Hasan Hüseyin Memiş’in ‘Diken’ isimli kitabından öğrenebilirsiniz. (Diken, Hükümet Sistemleri, Akasya Kitap, Mayıs-2007, Ankara) Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun AB sürecine ilişkin değerlendirmeleri ve Yılmaz Dikbaş’ın bu süreçte oynanan oyunlara dair kitaplarına bir göz atarsanız sanırım ‘oynanan oyun’ bütün boyutlarıyla ortaya çıkacaktır.
MESELA!... 16 Şubat 1999 tarihinde terör ve tedhiş örgütü başı Abdullah Öcalan’ın, Kenya`nın Başkenti Nairobi`de derdest edilerek Türkiye`ye getirilmesini, 56. hükümet’in başı Bülent Ecevit’in ‘kahraman’ ilân edilişini ve akabinde 18 Nisan 1999’da erken Genel Seçime gidilmiş olmasını nasıl yorumlarsınız? Derken, hükümeti kurma görevinin 9. Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel tarafından DSP Genel Başkanı ‘milli kahraman’ Bülent Ecevit'e verilmesi!
Böylece,
Bülent Ecevit, başbakanlıktan istifa ettiği 1979 yılından 20 yıl sonra 5. kez Başbakanlık görevini üstlenmiş oldu. Ecevit, DSP, MHP ve ANAP ile 28 Mayıs 1999 günü (Mesut Yılmaz’ın ‘Milliyetçi Sol’ olarak tanımladığı) üçlü (17.) koalisyon hükümetini kurdu. Bu arada, MHP 21 yıl sonra hükümete girdi. 22 yıl aradan sonra il kez bağımsız adaylar (!?) (millet) vekili seçildi. Bunlar hep bir tesadüften mi ibaret acaba? yoksa sahnelenen oyunun bir parçası mı? Gelelim günün Davos meselesine!..
3.02.2009 günü grup toplantıları ve genel kurulda mesele çözüldü, suçlu moderatör!..
Zaten farklı bir durum olsaydı, Gazze’de soykırım yapan İsrail pilotlarının Konya’da (Bolu da telaffuz edilmekte?) eğitimine son verilir, yılan hikâyesine dönen 2000 yılı ‘M60 tank modernizasyonu’ yolsuzluğunun üstüne gidilir ve milletin kanını emen 37 temel sektör Yahudi şirketinin lisansları askıya alınırdı!. Bunların hiçbirisi olmadı. Üstelik 200 nokta atışı ile İsrail ateşkesi bozarak Hamas’ı suçladı. Ortada doğru dürüst bir ateşkes de kalmadı.
Peki, sırada ne var? Cevap: 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri!...
Yani, AKP’nin parlatılması ve Recep Tayip Erdoğan’a “milli kahraman” rolü!..
*****
CUMHURİYET’İ FAZİLET’E İBLAĞ
Mustafa Nevruz SINACI
Bu biraz dünkü yazının devamı olacak. Zira 48 yıldır uygulanan ‘aykırı’ bir senaryo var ortada. Ne demiştik? Olaylar zincirlemedir, birbirini kovalar ve tamamlar. Süreç AB’ye girme değil, her şeye rağmen apaçık bir ‘bağlanma’ oyunudur. Süreç içinde Davos’u bir halka olarak görmek gerek. Aksi takdirde, zaman tuzağına düşülmez, sürede müsavat (eşitlik) ön görülür, moderatör’e değil; Progrom ve soykırım suçlusu İsrail’e ders verilir, diplomasi askıya alınır, başta M60 tank ihalesi olmak üzere iki ülke arasında vaki bütün projeler büyüteç altına konulur ve 28 Şubat’tan itibaren yoğunlaşan anlaşma ve ilişki trafiği dondurulurdu.
Aradan geçen zamana rağmen hiç birisi oldu mu? Maalesef olmadı!..
En azından, yaşasaydı Atatürk, demokrasi Şehitleri Menderes ve Zorlu olsa böyle yapardı. Çünkü onlar, hayatlarını seçim kazanılması, bir süre daha vekil kalınması gibi bencil ihtiraslara değil, ebed-müddet Türkiye, fazilet anlamında Cumhuriyet, hak-adalet ve hâkim-hükümran bir hukuk idealine adamışlardı. Olması gereken bu idi. Ama öyle olamadı!..
Peki, neden ve niçin? Çünkü son 48 yılda anlayışlar ve kavrayışlar ‘strateji’ değişti.
Türkiye Cumhuriyeti kuruluş amacından saptırıldı. Atatürk ilke ve inkılâpları tarihe gömülerek hafızalardan silindi. Nevi-i şahsına münhasır (kendine özgü) olması gereken TC’ nin yönü (DYP’nin ihtiyar atı gibi) tefessüh etmiş batıya çevrildi!.. Bu bağlamda Cumhuriyet ’in temel ilke ve maddi-manevi değerleri, başta demokrasi olmak üzere adalet ahlâkı ve hukukun mutlak gereği kuvvetler ayrılığı (yargı-yasama-yürütme) özgürlük ve hükümranlık hakkı AB kriterleri ve çifte standart kurbanı edildi. TC Mahkemeleri AİHM’nin altına düştü.
Yani Davos; yıllarca ezilen Türk milleti’nin tükürükle bile boğabileceği Güney Kıbrıs Çetesi, tebaadan Yunanistan, tefessüh etmiş AB ve düne kadar Osmanlı’ya vergi veren ABD tarafından rencidesi, istismarı ve alçakça sömürülmesi nedeniyle kısmi heyecan yaratmıştır. Dolayısıyla bu çıkış Türk Milleti’nin hasret kaldığı bir duruş, meydan okuma, vicdanen dışa vurma ve sinerjik ‘desarj’ biçiminde algılanmış olmakla; İç politikada yararlanılan harika argüman ve yerel seçimlere tahvili planlanan duygusallık.. ‘Acı gerçek’ budur. Aksi takdirde mesele bir seçim arifesinde iç politikada bu denli abartılmazdı!.
Burada önce Başbakan, icra heyeti ve dönem politik-ACI’larının mutlaka bilmesi ve hatırlaması gereken bir hakikat vardır. Cumhuriyet tek başına bir hiçtir. Ancak ve sadece demokrasi ile birleştiği, bütünleştiği takdirde bir anlam ifade eder. Yahut SSCB gibi zalimin adı, soykırım, zulüm, insanlık dışı sulta, saltanat ve despotizmin maske söylemi olarak kalır. Açık bir anlatımla Cumhuriyet; Atatürk’ün tanımladığı “fazilet” bağlamında uygulanıp, adalet ve hukuk’la fiilen yaşam boyutuna geçirilmedikçe büyük bir yalan, sahtecilik ve yolsuzluktan ibarettir. Örneğin siyasi partilerin delege seçimi yapmak yerine ‘aday belirleme’ yöntemi gibi!
Cumhuriyet’in olmazsa olmaz bileşenleri adalet ve hukuk ile taçlanmış demokrasidir.
Derinlemesine inceleyince gördük ki, Atatürk aslında batı tarzı (yozlaşmış ve çıkar kaygısıyla çürümüş) demokrasi ile sağlandığı öne sürülen faydaların, Türk tipi (Türk İnkılâbı) Cumhuriyet ve demokrasi (medeni siyaset) ile çok daha kolay elde edilebileceğini anlatmak istemiş müteakip vecize ve nutuklarıyla bu gerçeği ‘sadıklar için’ açıkça ortaya koymuştur...
“Bizim idare şeklimiz Kitaplarda adı konmuş, tanımı verilmiş yönetimlerden hiç birine benzemez bir idaredir!. Milli hakimiyet ve milli iradeyi gerçekleştiren biricik idare de budur!.. Bu nitelikte bir yönetimdir!. İdare şeklimizi adlandırmamız gerekirse, halk idaresi, veya halk hakimiyeti deriz!.. Demokrasi’ye değil, sosyalizm'e benzemiyormuş!.. Efendiler!.. Biz benzememekle, benzetmemekle gurur duyarız!.. Çünkü biz bize benzeriz, efendiler!..”

“Bizim (sistemimiz) hâkimiyeti kayıtsız şartsız milletin eline veren bir idaredir. . Gerçekten bugün dünya yüzünde Millet hakimiyeti'ni bu kadar kesin sağlayıp, böyle açık belirten başka bir idare yoktur!..Cumhuriyetin en asri, mantıki ve namuskâr tatbikini temin eden hükümet şekli: Demokrasi’dir!.. (Mustafa Kemal ‘Atatürk’ 27.1.1923)
Şimdi Davos’ta yaratılan kahraman’ı; Cumhuriyet’i fazilet’e iblâğa davet ediyoruz.
***
Özel yazışma için adres: gercek.demokrat@hotmail.com
WEB: http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com/
Yayın gönderimi için adres: PK: 118 [06 442] Yenişehir-ANKARA
(*) Siyaset Bilimci, Hukukçu, Araştırmacı-Yazar, 7. ve 9. dönem DP Genel Başkan Yardımcısı

30 Ocak 2009 Cuma

DEMOKRASİYİ ÖZELLEŞTİRMEK
Mustafa Nevruz SINACI
Meşruiyet; Hüküm, hikmet ve adalet iledir.
Adalet, doğrudan ve dolaylı (katılımcı ve çoğulcu) demokrasi’nin temel unsuru olup, uygulanması, hayat bulması, halkın refah, huzur-güven ve saadet içinde yaşaması, kaynağını haklılık, doğruluk, onur-erdem ve dürüstlük kavramlarından alan hukuk’un teşkil ettiği yazılı kanunlardır. Yani, ‘adalet’ hükmünü ‘hukuk’la icra eder.
Esas olarak kanunlar anayasaya, anayasa ise kesinlikle ve asla insan haklarına aykırı olamaz. İnsan hakları, evrensel anlamda yaşama, beslenme, barınma, inanma ve “inandığı gibi”, eşit, güvenli ve huzurlu bir hayat sürme hakkından ibarettir.
Hukuk, münhasıran cumhurun (halkın) kendi kendini idare ettiği hallerde, yani millet iradesinin devlet idaresinde hâkim unsur olabildiği ‘demokrasi’ rejiminde varlığını gösterir. Bunun dışında ‘kanun-yasa’ devletlerinde, demokrasi, adalet ve hukuktan bahsetmek mümkün değildir. Bunlar genellikle (günümüz örmeklerinde olduğu gibi) polis, jandarma (1938 -1950 Türkiye) veya çete devletleridir. Özgün olarak Türk siyasetinde buna “halka rağmen halkı yönetme” denilir!.. Ki, bu söylem diktatörlük, tasallut ve despotluk anlamına gelir.
Çok açık ve net bir anlatımla: Demokrasinin iki mütemmim cüzü (tamamlayıcı ve bütünleyici unsuru) vardır. Bunlar adalet (adalet ahlâkı) ve hukuktur. Göstergesi sosyal hukuk devleti olup; Uygulamada (yönetim) kamu harcamalarını olabildiğince kısan, vergileri azami ölçüde azaltan, az kazanandan az, çok kazanandan (lüks kullanım ve israftan) çok vergi alan, aldığı vergileri tasarrufla ve en saydam biçimde kullanan hükümetler icraatı yürütür.
Bir başka özellik de: Adalete sadık, millete karşı samimi dürüst hükümetlerin ‘hüküm sürdüğü’ devletlerde, en basit anlamda bile, her hangi bir yolsuzluk yoktur. Ayrıca demokrasi rejimini ‘gerçekten’ yaşayan ülkelerde ‘özgürlük ve güvenlik’ sorunu da yaşanmaz. Çünkü, ‘medeni siyaset’ ve ‘hakiki demokrasi’ bağlamında yurttaşlar haddini bilir, bilmeyene haddi derhal devlet tarafından bildirilir.
Bunun sebebi hikmeti ise: “Devlet iyi insan ve iyi vatandaştan yana icraat ve faaliyet gösterir.” Seçilmişler millete vekil ve hizmetkâr, memurlarsa itaat ve sadakat üzeredir. Herkes hakkının, hukukunun (görev ve yükümlülüklerinin) idrakinde, bilincindedir.
HAK KAVRAMI
Doğuştan ve doğalda var olan haklar, sonrasında adalet ahlâkı ve hukuk’la desteklenip tahkim edilmek suretiyle, milli devlet ve yurttaşlık bilinci (toplumsal sözleşmeler) bağlamında genişletilir. Hak ve özgürlükleri kullanma biçimi budur. Ancak hiçbir gerçek kişi (fert) veya kurum (tüzel kişi) bir başka kişi veya kurumun hak ve özgürlüklerini gasp, tahdit, tehdit veya ihlale yetkili değildir. Şu kadar ki, sadece ve yalnızca genel ahlâk, milli güvenlik ve can-mal güvenliğine yönelik tehdit algılaması yahut aleni teşebbüs hallerinde Millet Meclisi kararı (yasa) çerçevesinde insanlar tedip (haddini bildirmek) ve terbiye (ıslah) edilmek zorundadır.
Bu bağlamda özgürlükler kısıtlanabilir, tecrit (hapis) edilebilir. Yahut taammüden cinayet, cinayete azmettirmek, hırsızlık-yolsuzluk, nitelikli dolandırıcılık ve organize çıkar örgütleri yoluyla ölüme sebebiyet ile vatana ihanet gibi hallerde ‘ölüm cezası’ meşrudur.
Şu kadar ki; Yönetimi izleme-denetleme, memurin (devlet memurları) ve vükelayı (milletvekillerini) muaheze (ikaz, tenkit) suç ve suçluları ihbar (bildirme) görevi vatandaşın; Araştırma, koğuşturma, soruşturma, muhakeme ve infaz devletin görevidir. Hiçbir ferdin veya adalet cihazı hariç olmak üzere her hangi bir kurumun muhakeme ve infaz yetkisi yoktur.
Müesses olan nizam (meclis ve hükümetler) hakkaniyet, adalet ve hukuk görevini tam bir eşitlikle ifa ve icra etmediği takdirde ‘meşruiyetleri’ sona erer. Bu durumda görev Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbı gereği Cumhuriyet Savcılarına aittir.
İşte Başbakan’ın (bilerek veya bilmeyerek) “demokrasiyi özelleştireceğiz” ifadesinde saklı hakikat budur. Oysa söylemden “demokrasinin mabedi biziz, sadece biz demokrasiyi iyi biliriz, bizim yaptığımız her şey demokrasidir” anlamı çıkmaktadır. Yanılgının büyüğü budur!
****
DEMOKRASİ, ADALET VE MEDENİ SİYASET
Mustafa Nevruz SINACI
Demokrasi yönünden bilimsel (ilmi) disiplinin mutlak gereği ‘muğlâk değil’ mutlak kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Ya, 1924 (1928) anayasasında olduğu gibi TBMM şahsında bütün (mündemiç) kuvvetler birliği veya ‘Yasama, Yürütme ve Yargı’ olmak üzere birbirinden tam bağımsız kuvvetler ayrılığı esastır. Bugün ülkemizde olduğu gibi ‘ikisinin ortası’ yoktur.
Türkiye hariç dünyanın her devletinde ‘savcılar’ vardır. Türkiye’de ise ‘milli devletin doğal bir gereği olarak’ Cumhuriyet (millet) savcıları. Bu çok anlamlı bir uygulama olup; Cumhuriyet savcıları adalet ve hukuku, her hangi bir erk yahut hükümet adına değil, doğrudan ‘halk adına’ yürütmekle memur ve mükelleftir. Bu nedenle hukukta ‘meşhut suç’ denilen ‘kişisel şikâyet ve takibe bağlı haller dışında’ hiçbir istisnası olmadan (Cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, her derece ve düzey memur dâhil) icabı halinde her kesin ve her kurumun üstüne gidebilir, re’sen soruşturma açabilir ve dava ikame edebilir. Eğer uygulamada bu yoksa, ortada adalet, hukuk, yargı veya demokrasi de yoktur!..
Cumhuriyet Savcıları ve Hâkimler ‘millet adına’ iş görür.
Millet adına iş gören Yargı erk’i, ya Yasama-ya (TBMM’ne) bağlıdır veya siyasetten arınmış yüksek mahkeme (örneğin Anayasa Mahkemesi) nezdinde temsil ve ilzam olunur. Her ne şekil ve surette olursa olsun hukuk devletlerinde ‘milletvekillerinin kürsü masuniyeti’ hariç dokunulmazlık, ayrıcalık ve imtiyaz yoktur. Varlığı da asla kabul edilebilir değildir.
İşte, Türk medeniyetinin binlerce yıllık mazisinden intikal ve Proto Türklerden grek (eski Yunan’a) ‘demokrasi’ adıyla tahvil eden (dönüşen) ‘Medeni Siyaset’ sisteminin aslı ve esası budur. Medeni siyaset asırlar içinde nizam-ı âlemi oluşturan vahiyle tahkim edilmiştir. Bu nedenle ahlâken yükseklik, bilgelik ve olgunluk rejimidir. Madde ve manâ barışı, olgunluk ve dinginlik (kâmil insan ve şüra) bağlamında, Türk milleti’nin öz yapısında hayat bulan ve gelişen bu sistem insanlık âleminin en büyük eseridir. Eser’in, ‘insanlık idealini’ ortak payda kabul eden atalarımızca değil de; İnsanlık düşmanlığıyla maruf Greklerce sahiplenilmesi sinsi bir kurnazlık, kıskançlık, haset, ‘emperyalist emeller doğrultusunda’ yozlaştırma, çürütme ve dejenere etme amaçlıdır. Rum-Yunan tarihi bunu belgeleyen binlerce vakıa ile doludur.
Bu eser, hikmet ve mütekâmil medeni siyaset rejimi dolayısıyla olmalıdır ki, İslâm’da ve Kur’anda herhangi bir siyasi sistem vazedilmemiştir. On emirden ibaret Tevrat ve taklit ve tahrif edili ‘muharref’ İncillerde de özgün bir siyaset öğretisi, tavsiye ve öngörüsü yoktur.(Bu nedenle dini siyaset veya ticatere alet etmek lâikliğe aykırı ve bütünüyle insanlık dışıdır)
Türkiye Cumhuriyeti olarak kalkınmak, gelişmek, yükselmek ve Atatürk' ün gösterdiği muasır medeniyet seviyesini aşmak, modern bilim ve ileri-yüksek teknolojinin nimetlerine ulaşmak, ancak ve sadece; Evrensel norm, standart ve kriterlerde bütün kurum ve kuruluşları ile teşekkül ve tekemmül etmiş "katılımcı ve çoğulcu demokrasinin” (yukarda açıklanan) medeni siyaset ve gerçek hukuk devletinin yaşam boyutuna geçmesi ile mümkündür.
Zira insani boyut ve bilinç toplumuna ancak ve sadece gerçek bir demokrasi idaresi ile ulaşmak ve bu yolla birinci sınıf bir devlet olmak mümkündür. Kaldı ki, yüksek basiret, deha ve bekasıyla bunu gören, anlayan ve kavrayan, ülkemiz ve insanımızı ilk kez demokrasi ile buluşturan Atatürk'ün en çok istediği, kendini adadığı ve arzuladığı ideali geleneksel medeni siyaset ve demokrasi yoludur. Şimdi ülkemizin Cumhuriyet ve demokrasi (söylem bazında olsa bile) üzere bulunmasının da ana nedeni budur. Bu nedenle demokrasi:
"İnsanlık ideali, insanca yaşam ve bilinç toplumunun temel kaynağı ve dayanağıdır", "Bireysel sorumluluk ve hukukun üstünlük ve önceliği" noktasından ve "Kanunlar anayasaya, anayasalar da insan’a aykırı olamaz", "Cumhuriyet-Demokrasi ve Lâiklik ayrılmaz, sarsılmaz ve vazgeçilmez bir bütündür" gerçeği, siyaset bilimi ve disiplin ilkesinden hareketle; "bütün medeni toplumların mutabık kaldığı, insan hakları, adalet ve hukuk üstünlüğünün esas alındığı kurallar bütünüdür" ilkesi dahilinde gerekli değişim, dönüşüm ve düzenleme yapısal reformlar süratle hayata geçirilmek zorundadır. Eğer hükümet, sözde değil, öz’de demokrat ise tabii!..
***
e.MAİL (sadece özel yazışmalar içindir) :
gercek.demokrat@hotmail.com
WEB:
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com
NOT: Bu makalelerin serbestçe dağıtımı yapılabilir ve yayınlanabilir.
GÖNDERİ İÇİN ADRES: PK - 118, [06442] Yenişehir/ANKARA

28 Ocak 2009 Çarşamba

YA HAKKINI VERİN,
YA DA, O DİPLOMALARI YAKIN !...
Kendisini 'yasa bağımlısı' olarak tanımlayan Sayın Rektörüm ve on yıllık dava arkadaşım Galip Baran sordu:
“Üniversite diploması, Türkiye’nin veya dünyanın en ünlü üniversitelerinin birinden alınmış olsa bile ne işe yarar? Örneğin, senin gazetecilik, hukuk ve siyaset bilimi diplomaların ne işe yarıyor söyler misin? Devam etti: O diplomalara rağmen çevreyi kirletiliyorsan, aşırı tüketiyorsan, trafik kurallarını çiğniyorsan, toplum sağlığına aykırı alışkanlıklar ediniyorsan, vergi kaçırıyorsan, rüşvet veriyorsan/alıyorsan, iş ahlakının korunması için çaba göstermiyorsan, milli servete zarar veriyorsan, imar yasasına aykırı işler yapıyorsan, her şeyi devletten bekliyorsan, yani kısaca, 'KIRMIZIDA GEÇİYORSAN' bir başka deyişle, YOLSUZLUK YAPIYORSAN?...
Benimkisi “Teknikerlik” diploması. Ama ben, KIRMZIDA GEÇMİYORUM, YOLSUZLUK YAPMIYORUM, üstelik KIRMIZIDA GEÇENİ, YOLSUZLUK YAPANI, “kırmızıda geçeni, anında , yüzüne karşı, utanmaktan başka bir tepki gösteremeyecek şekilde uyarma”yı öngören, SOSYAL YAPTIRIM olarak bilinen bir yöntemle uyarıyorum (uyardıklarımın arasında, her rütbeden polisler, her rütbeden askerler, avukatlar, hakimler ve savcılar var) uyardıklarına kendilerinin de başkalarını aynı yöntemle uyarmalarını öneriyorum, bana DELİ diyenler de var. Oysa ben sıradan bir YASA BAĞIMLISIYIM.
Sözünü şöyle bağladı:
"Haydi gel şu bir işe yaramayan, YOLSUZLUK YAPMANI önleyemeyen DİPLOMALARNI Kızılay Meydanı’nda yak…
"Elbette (kendimi tenzih ederek) Üstat Galip Baran'a hak verdim. İtiraz edemedim.
Zira, (ben) her ne kadar 'kendimi bildim bileli' kırmızıda geçmiyor, mümkün olduğu kadar geçenleri uyarıyor, 'Kırmızıda Geçmek' in gerçekte ne anlama geldiğini yıllardır yazılarım, söylev, konferans ve demeçlerimle halka açıklıyor, anlatıyor ve "iyi insan-iyi, ilkeli-onurlu ve sorumlu vatandaş" konusunda her derece ve düzeyde büyük bir mücadele veriyorsam da;Adına kinayeten 'BİLGİ ÇAĞI' denilen bu zamanda, ülkemin, insanımın ve dünyanın (sözde) en saygın üniversitelerinden diplomalı bilim (ilim değil!), politika (siyaset değil!.) Sivil Toplum Kuruluşu (gönüllü kuruluş değil; güdümlü kuruluş), memurin, hükümet ve devlet eşhasının;"Edindiği diplomadan dolayı hicap duymadan, insanlıktan utanmadan, adalet ahlakı ve hukuka saygılı olmadan ve (bana göre) Allah'tan korkmadan, bizzat kendi ve kamu vicdanına karşı hiçbir onurluluk ve sorumluluk hissetmeden...
"Nitelikli dolandırıcılık, gasp, irtikap, ayırma-kayırma, rüşvet-suiistimal, görevi kötüye kullanma ve yolsuzluk yaptığını; Vergi kaçırdığını; İmar mevzuatını ihlal ettiğini; Çevreyi kirlettiğini; Halka yalan söylediğini; Sözünde durmadığını; Emanete hıyanet ettiğini; Küresel barışı tehdit, ozon tabakasını tahrip, dünyada savaş ve milletler arasında fesat çıkartma, vahşi kapitalizm ve insanlık düşmanı küresel emperyalizme alet olduklarını;
KISACA: 'her fırsatta insanlığın KIRMIZI ÇİZGİLERİNİ ihlal ettiklerini gördükçe kahroluyor ve 'BİLGİ ÇAĞI'nın bilim ve insanlık düşmanı biçiminde tezahür eden uygarlığından utanç duyuyor!..,
Dünyayı yaşanmaz hale getiren 'sorun' un "BENCİLLİK", kalıcı çözümünse "SENCİLLİK" olduğunu çok iyi biliyor; İnsanlığın bir an önce "BİLİÇ ÇAĞI" na geçiş yapabilmesini yürekten diliyorum. Ama, kitlesel bir katılım ve anonim BİLİNÇ olmadan diplomama da kıyamıyorum!..Bu yazıyı okuyan hukukçulara, mühendislere, akademisyenlere, devlet ve hükümet 'gişi'lerine soruyorum: Ne dersiniz? Siz de hak veriyor musunuz?Veriyorsanız diplomanıza kıymaya hazır mısınız?Yoksa, onun gibi "YASA BAĞIMLISI" olup DİPLOMACIKLARI kurtaralım mı?
Mustafa Nevruz Sınacı
Bilinç Üniversitesi Rektör Yardımcısı
Gönderen "BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ" TÜRKİYE
WEB: http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com/, e.MAİL: gercek.demokrat@hotmail.com
****
From: galipbaran@ttmail.com//To: bassoy@googlemail.comCC: gercek.demokrat@hotmail.com // Subject: Fw: {liberal-izmirliler.53581} Re: Kimse devletçi yapıyı yıkamaz...Date: Wed, 28 Jan 2009 15:26:24 +0200
GALİP BARAN'DAN 'Ülkü Bassoy' A VERİLEN BİR CEVAP VE "TARİHE NOT" !...
Sayın Bassoy,
Size katılıyorum. Bana göre o "sistem" ya da bu "sistem" yok. İnsan var. O "izm" ya da bu "izm" yok "insanizm" var.
İnsan "insan" olmayı başarabilirse, sorun kalmaz, bu alemde. Konuyla ilgili bir kaynak:
"Şayet insanoğlu gerçekten insan olsa-sadece lafta değil, gerçekte de- hiçbir kurala ihtiyaç duymayacaktır.
Bugüne kadar bunu çok az insan hayata geçirebilmiştir. Örneğin, Sokrates, Zerdüşt, Bodhitharma gibi gibi adamlar için (.....) hiçbir kanuna, hiçbir anayasaya ihtiyaç yoktur. Eğer tüm toplum hakiki anlamda insan olma yönünde evrim geçirebilirse, sevgi, saygı olacaktır ama kanun olmayacaktır."
Tekrar selamlar. // GB
* (Özgürlük/ OSHO/ Ganj Yayınları)

21 Ocak 2009 Çarşamba

BARAK HÜSEYİN OBAMA
Mustafa Nevruz SINACI
ABD tarihinin ilk siyahi (44.üncü) başkanı Barak Hüseyin Obama, 20 Ocak Salı günü, 233 yıldır (4 Temmuz 1776-20 Ocak 2009) tam bir inanç, sadakat ve kararlılıkla sürdürülen gelenek uyarı İsevilerin kutsal kitabı İNCİL üzerine yemin ederek görevi George W. Bush'dan bu güne kadar görülmemiş muhteşem bir merasimle devraldı.
Aralıksız 623 yıl yaşayan ve sadece yıkılışı bile, ABD’nin dünya siyaset sahnesinde zuhur etmesinden fazla süren (222 yıl) Osmanlı Türk-İslâm Devleti’nin bakiyesi Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken; Mustafa Kemal’de böyle bir başlangıç yapmış ve Cumhuriyet’in temellerini Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde okunan mevlid-i Şerif ve ülkenin her yanında 30 gün boyunca okunan Sahih-i Buhari ve Kur’an-ı Kerim hatim duaları ile atmıştı.
Bu törende ayrıca ‘Türk Devlet kurma’ geleneği’nin bütün icapları yerine getirildi.
TBMM kurbanlar kesilerek, ilâhiler söylenip dualar okunarak açıldı. Ayrıca;
Devlet’in; ‘ebed-müddet’ kaydı, Misak-ı Milli şartı ve ‘Alemi İslâm Halifeliği’nin münhasıran TBMM’nin nevi-i şahsında mündemiç kalması kaydıyla Cumhuriyet, insanlık düşmanı emperyalizme karşı ‘fazilet rejimi’ düsturu ile kuruldu. Cumhuriyet’in temelinde yatan asil gerçekleri, umur-u devletin usul ve idame biçimini bu vesileyle anmakta ve hususan hatırlamakta fayda ve zururet vardır.
Kaldı ki, O, (Mustafa Kemal Atatürk) hayatta olduğu sürece asker beş vakit namaz ictimâsına kalktı. Kur-an, Bayrak ve silâh üzerine “Besmele-i Şerif” ile yemin etti. Neferler ‘Askerin Din Kitabı’nı okurlar, Genelkurmay Başkanları, Generaller ve üst rütbeli subaylar beş vakit namaz kılarlardı. Orduda rütbeli tabur İmamları vardı. Cumhuriyet o dönemde sağlam, emin, adil, akil ve müstekar, adalet üzere, hür ve hükümran idi. Sonra İslâm’ın çimentosu lâiklik, Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbına düşman ‘fundamentalist’ karşı devrimci koza ve kriptolarca sulandırıldı… Terör ve tedhiş unsuru ajan provokatörlerce bulandırıldı.
Fazilet rejimi yerini yozlaşma, çürüme, yalan ve talana bıraktı.
Şimdi bu elim ihmal ve derin sapmanın ağır bedeli ödenmekte.
Yalnız biz değil, Bilgi Çağını fetrete dönüştüren dünya da bedel ödemekte.
İnsanlığın maruz kaldığı bu ıstırabın ‘bilinç’inde olan Obama, ahtapotun kolları gibi dünyayı saran ve ülkeleri abluka altına alan ‘organize çıkar örgütleri, küresel mafyalar ve nitelikli dolandırıcıların neden olduğu krizin doruğunda’ samimi bir imanla işe başladı. .
Ülke tarihinin ilk siyahi başkanı yemin töreninden bir gece önce siyahi halkların ve Amerika’da yaşayan Müslümanların lideri (Hacı) Martin Luther King (Malcolm X) (1929-1968) anısına düzenlenen anlamlı bir konsere katıldı. (Dikkat: Bu çok önemli bir ayrıntıdır.)
Müslüman olduktan sonra Martin Luther King’in tek bir hedefi, ideali ve rüyası vardı: “Amerikan kâbusuna son vermek, bu ülkeye İslâm’ın öngördüğü insan sevgisi, adalet ahlâkı ve evrensel hukuk’un temel ilkelerini taşımak.”
O’na göre bu emel ve idealin gerçekleşmesi için illâ bir siyahi zencinin yani, ‘ÖTEKİ’ lerden birinin başkan olması gerekmekte idi. Aksi taktirde 250 sene önce Avrupa’dan kaçan, kovulan ve hayatlarını çapulculuk (yağma, yalan-talan, vahşi kapitalizm ve emperyalizm) üzerine inşa eden mutasyona uğramış imtiyazlı kitleden birinin adaleti sağlaması imkânsızdı.
SONUNDA RÜYA GERÇEKLEŞTİ!
Martin Luther King, Müslüman olup Hacca gidip döndükten sonra hakikati kavradı ve “dünyadan umudum var artık!” demeye başladı. Şimdi artık o umudu gerçekleşti. ABD’de Barak Hüseyin Obama bir tarih yazdı! ABD tarihinde ilk defa ötekilerden biri, bir siyahi zenci "BAŞKAN" oldu! Dünya vampir Bushtan kurtuldu!
İşte, Martin Luther King’in ruhu şimdi belki huzura kavuşmuş olabilir.
Darısı başımıza!...
Burada ‘belki’ diyorum çünkü Malcolm X’den bu yana ABD yönetimi yalnız Amerika ve halkının değil, bütün dünyanın kâbusu artık. Barak Hüseyin’ın dediği gibi ABD yeniden inşa, restore ve rehabilite edilmez ise; Haram, yalan-talan, baskı, zulüm, sömürü, işkence ve istibdat üzerine kurulu sermaye imparatorluğu ‘bütün dünyanın üstüne’ korkunç bir deprem, kahredici bir elem ve ölümcül bir sarsıntıyla çökecek.
Acil tedbir alınmazsa o gün ABD için çok yakındır!..
Kenya asıllı Müslüman bir babayla beyaz bir Amerikalı annenin oğlu Hüseyin Obama bunun ‘bilinçli olarak’ farkında.
O, 1964 yılında "tarla zencisi" Malcolm X"i 16 kurşunla delik deşik eden Amerika’nın 2008 yılında kendisini neden başkan yaptığını çok iyi biliyor...
DÜNYA’YA MESAJLAR!...
“Terörizme karşı savaşta kararlılık gevşemeyecek ve amacını terörle elde etmeye çalışanlar yenilecek.”
* Önce ABD terörist devlet olmaktan kurtarılmak zorundadır.
Müslüman ülkelere: ''İlerlemek için ortak çıkarlar ve karşılıklı saygıya dayalı yeni bir yol arıyoruz''
* Yol adalet ahlâkı, evrensel hukuk, mutlak mütekabiliyet, insanlık onuru ve idealidir.
Batı liderlerine: ''Unutmayın ki halklarınız sizi, yıktıklarınızla değil, inşa ettiklerinizle hatırlayacak''
* Demek ki günün bölücü, yıkıcı, çıkarcı ve karanlık liderleri lânetle anılacak!
''Hayat tarzımız için özür dilemeyecek veya savunmamızı gevşetmeyeceğiz. Amacını terörle elde edenlere karşı kararlılığımız güçlenecek ve onları yeneceğiz'' * Amacını terörle elde edenlerin başında AB-D gelmektedir. Buradan kast olunan halen işgal altında tutup alenen sömürdükleri ulusları kaybetme kaygısı mıdır? Acaba!..
“ABD, dünyada herkes için eşitlik ve barış isteyenlerin dostudur ve onlara liderlik (!) etmeye hazırdır. Sadece güç bizi koruyamaz. Canımızın her istediğini yapamayız. Bugün burada, önümüzdeki sınavın farkında olarak alçak gönüllülükle duruyorum. Bundan böyle ABD’yi yeniden inşa edecek ve yeni bir çağ açacağız…”
Elbette adalet ve müesses hukuka ve yedi milyar insanın eşit hakka sahip olduğu arz’a pervasızca hükmetmeye kalkışmak kimsenin haddi ve hakkı değildir. Güç, haklının elinde ve emrinde olursa meşru; Haksızın, emperyalist ve müstebitin elinde olursa gayrimeşrudur. Adil olmayan güçlere karşı ‘dünya ailesi’ birlikte mücadele ve bütün haksızlıklara müdahaleye mecburdur. İnsani boyut ve bilinç toplumunun (hakiki medeniyetin) gereği budur.
Obama bilmeli ki;
“Dünya barışı, adalet ve evrensel hukuk'un hakiki teminatı, evrensellik arz eden, tüm uluslara ışık tutan ve dünyayı aydınlatan Atatürk ilkeleri, Türk İnkılâbı ve binlerce yıllık bilgi, birikim ve deneyimden damıtılarak günümüze ulaşmış kadim Türk medeniyetinin “medeni siyaset" geleneğidir.
Umarız Obama bu gerçeği kavrar, icraatını; Atatürk'ün 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ve Bilinç Üniversitesi’nin "Sorun bencillik, çözüm sencillik" misyonu üzerine inşa ederek, bilgi çağı kepazeliğine son verip “Bilinç Çağı”nı açar.
Böylece, bu ‘yeni’ açılım, aşama ve ÇAĞ’a Atatürk ve Türk damgası vurulmuş olur..
Sonuçta Obama; tüm dünyada yankı uyandıran 'değişim vaadlerini' bu bağlamda ve mutlaka yerine getirmalidir!...
***
ESKİ CUMHURBAŞKANI
VE BAŞBAKANLARA KIYAK!.
Mustafa Nevruz SINACI
Bakanlar Kurulu hafta başında (16 Ocak 2009), kamuoyuna açıklanan her hangi bir talep, istem ve halinden şikâyet vaki olmamasına rağmen, emekli cumhurbaşkanları ve eski başbakan maaşlarına yüzde 14 gibi (emsallerine oranla) astronomik bir zam yapma kararı aldı.
Memur, işçi ve emekli kesiminde derin infial yaratan bu haksız, adalet, ahlâk ve hukuk dışı kararın sebebi hikmeti, gerekçesi henüz bilinmiyor. Zira bir açıklama yapılmadı. Şu ana kadar bu çifte standart, haksızlık, onursuzluk ve adaletsizliğe muhatap eski Cumhurbaşkanı ve baş bakanlardan da bir ‘ret’ kararı veya tepki de gelmedi.
Sonuçta; Bakanlar Kurulu’nun bu tek yanlı, gelenek, adalet ve hukuka aykırı kararı ile eski Cumhurbaşkanlarının 2009 yılı emekli maaşları % 14 zamlanarak, cari asgari ücretin % 2000’ini aşan 10 bin 800 TL’ye yükseldi.
Kendi bütçesindeki maaş ödeneğine göre hesaplanan cumhurbaşkanlığı emekli maaşı, 1 Ocak’ta bin 330 TL arttı. ( Sadece oransal artışın karşılığı olan bu miktar bile; mevcut işçi, memur ve emekli maaşlarının kahir ekseriyetinden fazladır. Bu adaletsiz, hukuksuz, eşit işe eşit ücret ve hakkaniyet kavramına bütünüyle aykırı (yüzdeli artış) sistemin apaçık hak ve insanlık düşmanlığı olduğunun göstergesidir. Doğru olan: Kıdem, tahsil (hakkı müktesep) ehliyet, liyakat ve adalet ilkelerine uygun ‘seyyanen’ eşit miktarda artıştır.)
Bu haksız tasarruf ile geçen yıl 9.470 TL olan cumhurbaşkanlığı emekli aylığı, 2009 yılı için 10 bin 800 TL olarak tespit edildi. Bu çerçevede eski Cumhurbaşkanlarından Kenan Evren, Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer, bu yılın sonuna kadar ayda 10 bin 800 TL miktarında ‘imtiyazlı (kıyak)’ emekli maaşı alacaklar.
Cumhurbaşkanlığı emekli maaşına bağlı olarak aylık ödenen eski Başbakanlar da bu yıl 7 bin 102 TL yerine 8 bin 100 TL (998 TL zamlı) emekli aylığı alacaklar. Böylece Bülent Ulusu, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Necmettin Erbakan gibi eski başbakanlara, 2009 yılı içinde yüzde 14 zamlı olarak 8 bin 100 TL emekli maaşı ödenecek.
İşte her fırsatta adalet ve hukuktan bahseden ‘Adalet ve Kalkınma Partisi’ hükümeti Bakanlar Kurulu’nun adaleti bu!.. Ne kadar adaletse bu!... Oysa adalet ve hukuk, insani ve ahlâki bir vecibe olarak ‘kılı kırk yarmak’ değil midir?
Buna mukabil memur, işçi ve emekli maaşlarına, TÜİK’in de yüksek katkılarıyla kılı kırk yararak (zam falan değil!) sadaka verildiğini esef, şaşkınlık ve üzüntüyle görüyoruz.
ÖTEKİ’LERE YAPILAN ZAM!...
Diğer taraftan, maaşları bütçe katsayılarına bağlanan memur emekli aylıkları yılın ilk yarısında % 4 artış gördü. (Bu oran bile SSK ve Bağ-Kur emeklilerine göre % 0.17 daha fazla. Adalet, ahlak ve hukukun terazisi nerede?) Bu oran yılın ikinci 6 aylık döneminde yüzde 4.5. Şu an 7’nin 9’undan emekli olan normal bir memurun eline Ocak – Haziran döneminde 803.9 TL geçecek. Yani milletvekili, eski başbakan ve cumhurbaşkanlarına verilen zamdan bile az)
SSK ve Bağ-Kur emeklilerine ise, yılın ilk 6 ayı için yüzde 3.83 zam yapılacak.
Ekim 2008'de yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası’nın 55. maddesi doğrultusunda, "Bir önceki 6 aylık (Temmuz-Aralık 2008) enflasyon oranında artırılacaktır” hükmüne göre: 2009 yılı Temmuz ayında alacakları zam % 6.77.
Tabii eğer adalet ve (hüküm doğrultusunda) hakkaniyet ilkelerine uyulursa eğer!..
ADALETSİZ 'AKP' VE HÜKÜMET!
Bir yanda eski ricale vaki % 14 zam, diğer tarafta ekonomik kriz, fakru zaruret ve sefalet içinde kıvranan, hayati ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz, yaşamı zindana dönen, sefalete mahkum edilen asıl vatandaş!..
Dahası var; Krediler ve kartlar yoluyla vaki banka zulmü,
Belediyelerin keyfi ulaşım zamları,
İçilemeyen şehir suları nedeniyle hane halkına yüklenen iyi su bedeli,
Dünyanın en pahalı akaryakıt, elektrik, su, doğalgaz ve ‘sabit ücretli’ telefon paraları..
Son aylarda doğalgaz, elektrik ve temel gıda maddelerine yapılan yüksek oranlı zam, aleni zulüm ve işkenceye karşın, bir de TÜİK’in hesaplamalarında gözlenen istihza, ince alay!.. Enflasyon sepetindeki ‘insanlık, hakkaniyet, hukuk ve adalet dışı” yansımalar..
Özellikle kışın vatandaş bütçesinin büyük bölümü doğalgaz, elektrik, su, odun, kömür gibi ısınma giderlerine ayrılmakta; Bu kalemlerde yapılan artışlar net yüzde 30'u bulmakta ve bir emekli sadece evini ısıtabilmek için ayda yaklaşık 250–300 TL arasında bir fatura ödemek zorunda kalmaktadır.Bütün bu gerçekleri TÜİK'in hesaplama sisteminde göremezsiniz!..
Üstelik bu zamlar doğrudan ve net biçimde aile bütçesine yansımaktadır.
Bunu neden hükümet ve TÜİK bilemez, anlayamaz ve kavrayamaz?
Diğer taraftan; 2008 yılı içinde SSK ve Bağ-Kur emeklilerine yapılan zam yüzde 9.3 iken, enflasyon 10.6 olduğuna göre: SSK ve Bağ-Kur emeklileri hükümetten yüzde 1.3; 2008 yılında ortalama yüzde 8 zam alan memur emeklileri de yüzde 2.6 alacaklı durumdadırlar.
Memur ve memur emeklilerine 2009 yılı ilk 6 ayı için verilen yüzde 4 zamma göre en düşük memur emekli aylığı yaklaşık 803 TL olacak, bu 30 TL'lik artış, yeterli mi? İşçi ve Bağ-Kur emekli aylıklarına gelince tüm ödemeler dâhil şuanda 598.27 TL olan en düşük işçi emekli aylığı Ocak 2009 itibariyle 621.18 TL' ye yükselmekte olup; yapılan artış aylık olarak 23 TL dir. Bağ-Kur'lunun en düşük emekliği aylığı 460 TL, Bağ-Kur (Tarım) aylığının ise en düşüğü 305 TL olacaktır.
İNSANI YAŞAT Kİ, DEVLET YAŞASIN!..
Çalışanlar ve özellikle Emekliler bu zorlu, zalim ve insanlık dışı koşullara rağmen, tedbir almaya, adaletli olmaya, Anayasanın emrettiği eşitlik ilkesine uymaya ve uygulamaya yanaşmayan yetkililere karşı haklı bir tepki içindeler.
Giderek artan gelir adaletsizliği ve süratle açılan makas karşısında insanlar adeta şok geçiriyor. Bir yanda asgari ücretin dahi altında seyreden utanç verici maaşlar, diğer tarafta asgari ücreti % 2000 (iki/bin) ilâ % 26.000’e kadar katlayan maaşlar…
Yaklaşık % 60’ı kayıt ve kapsam dışı reel sektörde ise ‘krizden dolayı’ işçi çıkaran, işçisinin maaşını gasp eden, vergi ve sigortasını yatırmayan patronlar, trilyonluk arabalara biniyor. Şato gibi devasa köşklerle süper lüks evlerde, israf ve safahat içinde yaşıyor, Alpler veya Havai’de tatil yapıyor, domuz gibi yiyip-içiyor, lordlar gibi giyiniyor, bazıları bilmem kaçıncı kez ‘Mecca Tavır’larına hac yapmak üzere gidiyor, tam bir safahat hayatı yaşıyorlar.
BU MU?.. ADALET!...
Elbette adalet falan değil!.. Nitekim bu bağlamda en önemli ve anlamlı tepki, sanal âlemin lider kuruluşu Bilinç Üniversitesi’nden geldi:
“Her türlü yanlış iş, davranış ve haksızlıktan kendilerini sorumlu tutmayı ve bu uğurda sorumluluğun gereğini yapmayı ilke edinenlerin inşa ettikleri Turgutreis Bilinç Üniversitesi; eski cumhurbaşkanları ile eski Başbakanlar için, maruz kaldıkları ağır (!) geçim sıkıntılarını hafifletmek amacıyla bir yardım kampanyası başlatma kararı aldı. Alınan karar ve kampanya kapsamında ilk bağış; kurucu Rektör "TC Emekli Sandığı emeklisi Galip Baran'dan..G. Baran bu kampanya için, Üniversite adına, "aylık 1082.00 TL olan maaşından", her ay 500.00 TL katkıda bulunmayı vaat ve TAAHHÜT etti.” Hani? Neden hüküm adalet ve hikmetle değil? Hükümet AKP’yi haksızlık ve zulümle abâd edeceğini sanıyorsa, çok aldanıyor!
Alma mazlumun âhını, çıkar aheste, aheste!...

17 Ocak 2009 Cumartesi

DEMOKRASİ AYIBI VE HUKUKUN UTANCI
Mustafa Nevruz SINACI
Vahşi bir vampirlik ve kudurmuşçasına, evrensel savaş hukuku ve sulh kurumlarını hiçe sayarak sivillere saldıran İsrail, dünyada demokrasi havarileri tarafından korunuyor. Onlar ki hanelerinde bin türlü tefessüh (bozulmuşluk ve çürüme) içinde yaşarken nizam-ı âleme kalkışıyorlar. Bu, demokrasi adına büyük ayıp, evrensel hukukunsa “derin” utancıdır.
Gerçek şu ki; Bilgi çağı (!) falan yalan-dolan, fasa fiso;
Ülkelerin çoğu derin karanlık güçler, gizli diktatörlükler, oligarşi, illegal monarşi ve demokrasi düşmanları tarafından yönetiliyor. Şimdi bir kez daha maskeler düştü. Çoklu standart, binbir surat, sinsilik, kurnazlık, içten pazarlık, kronik bencillik ve ruhlara sinen sosyal şizofreni bütün çirkinliğiyle göründü.
İnsanlık Osmanlı devleti ve Türk-İslâm medeniyeti’nin huzur ve güven iklimini arıyor.
Evet, dünya bilgi, deha, insani kalite ve ilmi değeri tabana vurmuş, ihtiras kurbanı Siyonizm’in “ilâh-silâh ve ilâç” tüccarları elinde bunalım ve buhrana sürüklenmiş durumda. Dünyayı ve pek çok ülkeyi insanların idare etmediğinin aleni göstergesi bu..
Merhum Abdülkadir Duru’nun dediği gibi, acaba dünyayı hayvanlar mı idare ediyor?
Örneğin: İsrail’in Gazze saldırısı ile başlayan insanlık dışı vahşi dram, soykırım ve katliam, başta AB olmak üzere diğer dünya devletleri ve evrensel kurumların gerçek yüzlerini bir kez daha ortaya koydu. Araplar tarafından “ateş olsa cürmü kadar yer yakar” denilen, fanatik dinci çete devleti’nin dünyaya meydan okuyan tavrı inadına görmezlikten gelindi, aymazlık, umursamazlık, pişkinlik, sorumsuzluk, insanlı ayıbı diz boyu.
Hani, dünya bir insanlık ailesi idi!.
Bakın şu ‘insanlık ailesi’ ve Adem’in çocuklarının haline…
Ne kadar utanç verici.. Üzücü ve düşündürücü!..
ABD’nin İsrail tarafından yönetilen bir eyalet olduğu artık herkesçe biliniyor..
AB, görünürde ABD’nin güdümünde, gerçekte siyonizmin emir ve hizmetinde.
Onca devlet ve milyonlarca nüfustan ibaret Arap âlemi sus pus. Hac, gaz ve petrol gelirlerinden elde ettiği sermaye ABD ve AB bankalarında, IMF’de ve gayrimüslim, Yahudi ve Siyonist yatırımcılar tarafından kullanılıyor. Müslüman, kardeş ülkelerde değil!.. Arap, tıpkı fetret devrinde olduğu gibi sapkın, adalet, samimi inanç, ihlâsla ibadet ve hukuktan uzak; İslâm’ın öngördüğü sistem “fazilet anlamında cumhuriyet, lâiklik ve demokrasi” olduğu halde hiçbirinde bu erdemlerden eser yok. Safahat devam ettiği sürece Araplar, ezilmeye, düşmanca sömürülmeye, ezilmeye ve harici unsurlar tarafından yönetilmeye müstehak..
Çünkü İslâmi bir iktisat, insani yaşam ve milli siyasetleri yok..
NATO Amerikan uydusu, BM İsrail yanlısı, diğer uluslar arası kurumlar seyirci.
İslâm Konferansı çekingen, olabildiğince pasif ve palyatif.
Arap Birliği kaotik kriz yaşıyor, onursuz ve sorumsuz bir tavır içinde.
Türkiye’nin rolüne gelince;
Türkiye, Osmanlı’nın bakiyesi ve bölgesel aktör sıfatıyla görünürde çok aktif..
Fakat bu girişimleri tahkim edecek, destekleyecek, etkili kılarak samimiyet ve kararlılık göstergesi olacak en küçük bir yaptırımı yok. Bunun yanı sıra, yürürlükteki ikili antlaşmalardan tutun, menşei Yahudi 37 büyük şirket astronomik kârlarla ülkemizin dört bir yanında faaliyetini sürdürüyor. Bu şirketlerin diğer Arap ve İslâm ülkelerinde mevcudiyetini de hesaba katarsak, ortaya son derece garip, ters ve çelişkili akıl almaz bir durum çıkmakta..
Düşmanlarını besleyen ve maddi yönden destekleyen Müslümanlar…

Oysa bir Yahudi, Yahudi olmayan bir esnaftan asla alış-veriş yapmaz.
Bize neden yaptırılır! ve neden Yahudi sermayesi dayatılır? Bilinmez…
Sebebi şu ki, doğru dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu bir milli politikamız yok.
Netice olarak dünya, büyük bir ‘demokrasi ayıbı’ yaşıyor. Ancak, dünyanın her karış toprağında hâkim ve hükümran olması gereken Adalet adamları ve hukukun utancı bu!..
******
AHTAPOTUN KOLLARI VE ADALET’E DAVET
Mustafa Nevruz SINACI
İnsanlığın yüz karası, sözde ‘bilgi çağı’nın istismarı-suiistimali bütün dünyada yaşamı kâbusa çevirdi. Tıpkı Cemiyet-i Akvam gibi NATO, BM ve diğer uluslar arası adalet, hukuk ve güvenlik kuruluşları da akamete uğradı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi, sözde modern dünya tarafından idrak edilemedi. Yahut ‘çok iyi’ algılandı, lâkin ‘barış içinde bir dünya’ kimsenin işine gelmedi. Tarih boyunca olduğu gibi bencillik, menfaatperestlik ve çıkar ağır bastı.
Aslında bütün dünya ve insanlığın sorunu bu.. Bencillik… Çözüm: Adalet, hukuk, ahlâki formasyon ve Demokrasi.. Yukarda yer alan vecizede kastedilen ‘dünya barışı’nın durumu malum…Bu gün iç siyaset ve ‘yurtta barış’a bir bakalım:
İç siyasette, ‘yurtta barış’ da da aynı durumdayız?
“Yurtta Barış”ın olmazsa olmaz şartı adalet ahlâkı, hukuk, Türk İnkılâbı istikametinde kararlılık, istikrar ve sebatla ilerleme, yani “yurdu ve milleti öz’ünden çok sevmek” tir. Türk medeni siyasetinin kadim büyükleri buna, ‘umur-u devlet’ ve ‘istikamet’ derler. Bu, siyasette fazilet mücadelesi, haklıların güçlülüğü (bon sens) ve devletin, iyi insan, namuslu-dürüst ve iyi vatandaşlar adına icra-i faaliyet göstermesidir. Bir başka deyişle: Devlet iyidir, adalet ve fazilet timsalidir. Hak, hakikat ve hukuk’la iş görür.
Devlet kurumunu yönetmeye ve yürütmeye sadece iyiler lâyıktır.
Dolayısıyla, devlet idaresinde ‘kötülere’ yer yoktur!..
Örneğin şu Ümraniye soruşturması ve sözde “Ergenekon” davasının aldığı hal..
Halkın (kamu vicdanının) bu araştırma ve soruşturmadan ‘haklı olarak’ beklediği “kapsamlı bir temiz eller operasyonu, yüzleşme ve hesaplaşma” dır. Şu ana kadar beklenen olmadı. Tam tersine zaman içinde olay tam bir siyasi hesaplaşmaya, ahtapotun beyni ve gövdesini bütünüyle yok etme yerine, sadece kollardan birini kesmeyi hedefleyen ‘olası muhalefeti’ tasfiyesi hareketine dönüştü.
Bu bir hayâli sükut ve hüsrandır. Bataklık bütünüyle kurutulmazsa kâbusa döner. Nasıl? Şöyle ki: Sıkça vaki iddialara göre son kırk yılda ülkemizde, kamu kurum-kuruluşları, hayati sektörler, her nevi işletmeler ve özellikle Belediyelerde yapılan soygun-vurgun, görevi kötüye kullanma, rüşvet-iltimas, vergi kaçakçılığı, hortumculuk, yolsuzluk ve suiistimalin faturası 500 milyar doları aşmasına rağmen; Bu süreçte alenen belli fail, zanlı ve müsebbiplerin üstüne gidilmiyor. Belki de gidilemiyor. Oysa Ergenekon’un da finansörleri, ortak, yandaş, yoldaş, yardım ve yatakçı unsurları bunlar. Yani bataklık burada.. Görünüşte tepeye yani, ahtapotun başına (beynine) dokunulmuyor, tabana (köklere) inilmiyor, ana gövde üstüne de gidilmiyor. Sadece menfur kollardan biri olan teorisyen, tetikçi, maşa ve taşeronların ütüne gidiliyor. Bu çok derin bir iç sorundur ve uygulanan yöntem yanlıştır.

Doğrusu, son 48 yılı büyüteç altına koymak, medya-mafya-siyaset üçgeninde, gelmiş, geçmiş bütün iş adamı, bürokrat, diplomat, bankacı, gazeteci ve siyasetçileri kapsayacak bir yüzleşme ve hesaplaşma operasyonunu gerçekleştirmektir. Kamu vicdanının ‘eğer varsa’ adalet cihazı ve Yargıdan arzu, talep ve beklentisi budur. Mevcut hükümet, dava sürecinde her türlü dokunulmazlık, masuniyet, memurin muhakemat ve sair koruma zırhları, ayrıcalık ve imtiyazları askıya alarak adalete yardımcı olmak zorunda ve durumundadır.
Zira ancak bu şekilde ve bu operasyon sonucunda, ülkemizde hüküm süren karanlık, gizli diktatörlük, kararsızlık-belirsizlik, oligarşi, illegal monarşi ve demokrasi düşmanlığı son bulabilir. Adalet ahlâkı ve hukukla donanmış, demokrasiyi bütün kurum ve kuruluşları ile hayata geçirmiş bir Türkiye, çok kısa sürede muasır medeniyet seviyesine ulaşabilir.
Aksi takdirde, tek yanlı bir tasfiye asla çözüm getirmeyecek; Fırsatı ganimet bilerek hükümete sorun dayatan illegal kesim ve unsurlar, menfur amaçlarını gerçekleştirme yolunda önemli bir mesafe alacaktır. Örnek mi istiyorsunuz? Alın size, “sözde” Kürt sorunu meselâ!..
EĞER! İçerde istikrar, dışarıda barış ve itibar istiyorsak, “Adaletli” olmak zorundayız.