17 Nisan 2008 Perşembe

AVUSTRALYA-TÜRKİYE
Gelibolu Tenis Kupası Start aldı
(Türkiye için tarihi fırsat)
ATSİAD heyetinin katkıları ile, anlaşması tamamlanan Avustralya Gelibolu “Dünya Gençlik Tenis Kupası” geçtiğimiz Pazartesi günü varılan mutabakatla 19-24 Nisan tarihleri arasında Melbourne Park`da gerçekleşecek.
ATSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Karamemiş ile Tenis Australia Yönetim Kurulu Başkanı Craig Tiley, tüm prosedürleri tamamlanan ATSİAD`ın sahibi olduğu Turnuvanın garantilenmesi için maddi protokol bölümü Mehmet Ali beyin üzerinden, “Tennis Australia”`ya yazılmış çeki devretmesiyle start aldı. Tennis Australia Yönetim Kurulu Başkanı Craig Tiley, bu tarihi turnuvanın yapılacağının bir kaç ay evvel tüm dünya tenis federasyonlarına medya aracılığı ile de dünya ya duyurulduktan sonra aldıkları güzel duyumlardan duydukları memnuniyeti dile getirdi.
ATSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali karamemiş ise, “Gelibolu savaşlarından sonra iki ülke arasında güzel bir dostluk bağı oluştuğunu ve amaçlarının Gelibolu Tenis Kupası`nın 100.yılı olan 2015 de dünyada “Grand Slam” gibi sayılı bir turnuva olmasını dilediklerini söyledi. Bu turnuvanın uluslararası bir müsabaka olmanın yanı sıra Tenis Australia ve Australia Türk Sanayi ve iş Adamları derneğinin katkıları ile Tenise ve spora gönül vermiş Victoria genelindeki okul talebelerini bu müsabakaya davet edip Gelibolu ve ANZAK faktörünün önemini çıkararak “Büyük Atatürk`ün Çanakkale savaşlarındaki başarısını ve tarihini gelecek nesillere ögretmektir” dedi. Karamemiş, ‘ATSİAD olarak, yaşadığımız ülke Avustralya’ da Türkler ve Türkiye adına bu güne kadar yapılan ve yapılacak olan en büyük girişim olduğunu ve toplumumuzun bu ülkede neler yapabileceğini ve bize bu dostlarımıza imkan tanıyan yetkililere ve sayın dostlarımıza teşekkur ederim’ dedi. Ataürk`ün Türk gencliğine hediye ettiği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı`nıda iceren ve bu neden ile 24 Nisan günü finalin oynanmasını özellikle sectikerini, bu tarihte Ermeni propagandasının anlamsızlığını ve 19-24 Nisan Tarihlerinde yapılacak olan bu dostluk ve kardeşlik karşılaşması ile dünyaya Türk insanın barşçı ve dost olduğunun mesajını vereceğine dikkat cekti. Büyük Atatürk’ün “Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır, Huzur icindedirler” sözünü Avustralyalıarın çok özenle hatırladıklarını ve savaşla başlayan bu dostluğun böyle bir turnuva ile gelecek nesilleri daha da yakınlaştıracağını sözlerine ekledi.
TURKISH FORUM Genel Başkanı
Dr. Kayaalp BÜYÜKATAMAN’ın;
Konuyla İlgili Mesajı
TURKISH FORUM’UN ÜYELERİ
, Değerli Arkadaşlarım;
Bu kısa mesajı alacak olan ve kalbinde Türkiye sevdası olan bütün dostlarıma
“Lütfen bu mesajı en geniş şekilde duyurmamıza yardımcı olunuz, Üye olduğunuz listelere, konuşma, iletişim ve tartışma guruplarına, Tüm dost ve arkadaşlarınıza iletiniz.. Sözde soykırımın yalan, iftira ve anlamsızlığını tüm Dünyaya ilân edebileceğimiz bu Turnuva hepimiz için ve bizlerden gelecek nesiller için;
ÇOK AMA ÇOK ÖNEMLİ BİR ADIMDIR”
Senelerce ve senelerce Türk Hükümetlerinin, Bilhassa 24 Nisan Günü Sessiz Tepkisiz Ve Pasif Kalması Maalesef Dünya Kamu Oyunda Ve Tüm Dünya Diyasporalarında Sözde Soykırımın Hakiki Olduğuna Dair Bir Mitoloji Ve Kuşku Yarattı. Bizler Hakikati Haykırdığımız Zaman İnanılmamamız “Türk Hükümetlerinin Halâ Gerekli, Etkili Ve Güçlü Politikaları Bu Konuda Üretmemelerinin Ve Türk Hükümetlerinin Çeşitli Nedenlerle Kendilerine Yakın Bulup Secmis Olduğu Ve Türkiye’yi 30 Seneyi Askın Bir Süreden Beri Açıkça Soyan, Tabiri Caiz İse Soymasına Müsaade Edilen, Ecnebilerin Yönettiği Lobi Şirketlerinin Bu Konuda Gerektiği Şekilde Çalışmamalarının Doğal Bir Neticesidir. “
TURKISH FORUM (Dünya Türk Kongresi) Danışma, Araştırma ve Bilim Kurulllarının hazırladığı ve sözde soykırım iftira ve ithamlarını kökünden yıkabilecek çok önemli projeleri hayata geçirmek için bu günkü hükümete teklif ettiğimiz müşterek çalışma ve destek istekleri maalesef (bize izah edilmeyen ve açıklanmayan nedenlerle) kabul edilmemiştir. Tahmin ediyoruz ki izah etseler bile anlama kabiliyetimizin dışında olabilecek bir durum mevcuttur.
Arkadaşlarım, bu gün misalini ve Washington’da örneğini gördüğümüz yeni bir koalisyon (dernek) gibi, şayet bir özel gruba veya tarikata bağlı olarak mevcudiyetimizi devam ettirmek istiyorsak bunu gayet kolay yapabiliriz. Fakat sizin içinizden doğan ve sizler tarafından kurulan TURKISH FORUM olarak Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbı ışığında koşmak istiyoruz. Sonuna kadarda bu yolda ve politik olarak hiç bir gurub, parti, cemaat veya tarikata bağımlı olmadan yürümeye devam edeceğiz.
İşte TURKISH FORUM özet olarak budur. Bu olmaya ve böyle kalmaya devem edecektir.
TURKISH FORUM, bütün dünyaya yayılmış, hur devletlerde örgütlenmiş ve odaklanmış Türk topluluklarını, Türk federasyonlarını, kalbinde Türkiye Sevdası olan ve TÜRK’ün ana değerlerine öncelik veren gurupları desteklemeye ve onlar için çalışmaya imkânlarının son damlasına kadar devam edecektir.
BU BÖYLE BİLİNSİN VE YAYILSIN.,
Sonsuz Hürmetlerim, sağlık ve başarı dileklerimle.
Dr. Kayaalp BÜYÜKATAMAN
GENEL BAŞKAN / TURKISH FORUM
Dünya Türk Kongresi,
Newyork City-ABD
17.Nisan.2008
MNS/TF-DK Üyesi-Ankara, Türkiye,
BAK
:
http://www.turkishforum.com/,
http://www.mustafanevruzsinaci.blogspot.com/

14 Nisan 2008 Pazartesi


VURUN
"KAHPE"
KIBRIS'A
İSİMLİ KİTAP
- II
Mustafa Nevruz SINACI
Bununla birlikte yazmış olduğum kitabımın basımı konusunda beni defalarca basıldı basılacak şeklinde bekleten çok kişi olmuştur. Lakin, Togan yayınevi sahibi Sayın Hasan Gürbüz ve ekibi, vermiş olduğum mücadelemde, birçok özveride bulunarak kitabımın basılmasına imkan vermiştirler. Bu nedenle, başta Sayın Hasan Gürbüz’e çok teşekkür ederim. Özellikle de kitabımı inceleyen ve önerileri ile bana ışık tutan Sayın Cihan Piyadeoğlu’na ve Sayın Ozan İşleten’e sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Diğer taraftan, Halkla ve Olaylara Tercüman gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ufuk Büyükçelebi’ye Kıbrıs konusunda yazdığım her yazıyı korkusuzca neşrettirdiği için teşekkürü borç bilirim.

İnternet dünyasında Türk davası için mücadele veren kıymetli büyüklerim ve arkadaşlarıma da yazılarımı yayımladıkları için ayrıca teşekkür ederim. Özellikle de üniversitede okuyan ve Kıbrıs aşığı olan tüm genç arkadaşlarıma, kitabım ile ilgili benle sancılı günler yaşayan can kardeşim Sayın Serdar Yüksel’e, kitap konusunda öneriler getiren Sayın İkbal Vurucu’ya ve Abdülkadir Koç’a, manevi destek veren başta Sayın Canan-Oktay Aksoy, Prof.Dr. Remzi Çetin, Çağatay Civan, Mustafa Kemal Öztürk, Özhan Ayaş’a müteşekkirim. Benim mücadelemde her zaman yanımda olarak destek veren; Saygıdeğer Mustafa Yıldırım, Reha Taşkesen, Prof. Dr. Mithat Kerim Arslan, Prof.Dr. Fethi Murat Doğan, Prof. Dr. İsa Kayacan, Mustafa Nevruz Sınacı, Şahabettin Yücel, Behzat Şaşal, Yüksel Özgür, Bahadır Bumin Özarslan, Abdullah Buksur, Servet Kabaklı, Ahmet Demirci, Arslan Küçükyıldız, Semih-Güner Balbaşoğlu, Av. Ali Çetin Tarcan, Ahmet Dolapçı, Necla Şener, Emel Ümit Pusat, Ogün Ozansoy, Mustafa Kemal Mahdum, Şenol Ateş, İrfan Yücel Bıçakçı, Arif Hacımurtazaoğlu, Kürşad Zorlu, Çağatay Han Torun, Mustafa Özer, Baykut Akyılmaz, Başak Baykul, Ayşe Gökşin Say kardeşlerime de teşekkür ederim. Manevi olarak her zaman yanımızda olan davamıza elinden geldiğinde yardımcı olmaya çalışan, yaptığı çalışmalarla üst düzey yetkililerin sevgi ve saygısını kazanan Samandıra Belediyesi Özel Kalem Protokol Müdürü Hasan Çelik’e teşekkür ederim. Kıbrıs davasına sonsuz hassasiyet gösteren tüm maddi manevi varlığıyla kendini Türk milletine adayan saygıdeğer Ceyhan Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü beyefendiye sonsuz saygılarımla.. Karadeniz gazetesi, Günboyu gazetesi, Söz Gazetesi, Çorum Gazetesi ve diğer yazılarımın neşredildiği gazetelere, elbirligidernegi.org.tr, Yurt-seven.net, asaha-ber.net, tkhaber.net, efrasyap.com, hakimiyetimilliye.org, ku-vayimilliye.gen.tr, alanyagazete.com, acikistihbarat.com, yaylahaber.com, turkiyehaber.com, temizeller.net, cesurha-ber.com, 21yyte.org,y-tm.org, huryildiz.com, merhabageb-ze.com, odaksevgi.biz, turkcelil.com, yenicag.az, aktuelder-gi.org, sicakgundem.com, odaksevgi.biz, yurtpartiliyiz.biz, turan.tc, avrupagazete.com, haberizmit.com, politikadergi-si.blogspost.com, turkayyildiz.org, fikiryolu.com, kktcgun-cel.com, turkcini.com, volkangazetesi.net, haber24.net.tr,bi-zimavrupa.com, greekmurderers.net, unibozkurt.com, durali-dogan.com, mehmetcik.gen.tr, vatanbir.org, haberanado-lu.com, toplumsalhaber.org, turkatak.gen.tr, hayrabolu-tarim.com, ahmetdursun374.blogspost.com, akumil.gen.tr, av-rasyagundemi.com, 1000zet.de, tekbayrak.com, turkcuturanci-lar.com, onurluhamle.com, millethaber.com, tarihistan.net ve adını daha yazamadığım diğer site sahipleri olan tüm büyüklerim, kardeşlerime da yazılarımı yayımladıklarından ötürü teşekkürü borç bilirim. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde binbir zorluklarla kurmuş olduğu Yakındoğu Üniversitesi Eğitim kampusüyle Kıbrıs davasının her zaman yanında olan Kurucu Rektörü Sayın Suat Günsel’e de teşekkür ederim. KKTC’den özellikle de manevi anlamda her zaman yanımda olan kardeşim Tolga Atakan, Dr. Fazıl Küçük’ün oğlu, Halkın Sesi Gazetesi sahibi ağabeyim Mehmet Küçük, Hocalarım Kamil Özkaloğlu ve Prof.Dr. Ata Atun, mücahitlerin direkleri olan başta Yılmaz Bora, Vural Türkmen ve diğer dernek başkanlarıma, Volkan gazetesi Genel Yayın müdürleri Sabahattin İsmail ve Aydın Akkurt’a da teşekkür ederken, ayni zamanda geçmişten günümüze korkusuzca mücadele veren tüm kahraman Volkan ile TMT Mücahitleri’ne ve Kıbrıs Barış Gazilerine, ayrıca Eren Hüseyinoğulları’na, Hasan Hasanbulli’ya, Elita Yapı Endüstri ve Malz. Tic. Ltd. Şti.’ne, Ali Öncü ağabeyimize, Ahmet Yabuloğlu’na, kitabın düzenlemesinde büyük emeği geçen Burhan Maden ve Ece Özbaş’a sonsuz teşekkür ederim. Son olarak, Kıbrıs milli davasında büyük bir duyarlılık gösteren Sayın Devlet Bahçeli, Zeki Sezer, Deniz Baykal, Muhsin Yazıcığolu, Tuğrul Türkeş, Muhsin Yazıcıoğlu, Yaşar Okuyan, Nevzat Ercan, Oktay Vural, Cihan Paçacı, Şenol Bal, Mehmet Ekici, Kamil Erdal Sipahi, Süleyman Yağız, Ali Arslan, Tayyibe Gülekve tüm vekillerimize teşekkür ederim.


ÇOK ÖNEMLİ İKİ ANEKDOT VE KATKI:
Güneyde askeri bir tatbikatı izleyen ATATÜRK, etrafında bulunan subaylara;
"Türkiye'nin yeniden işgal edildiğini ve Türk kuvvetlerinin sadece bu bölgede mukavemet ettiğini farz edelim. İkmal yollarımız ve imkânlarımız nelerdir?" sorusunu sorar. Subaylar birçok görüş ve düşünce ileri sürerler. ATATÜRK hepsini sabırla dinler, sonra haritaya uzatır ve Kıbrıs'ı işaret ederek:
"EFENDİLER! KIBRIS DÜŞMANIN ELİNDE BULUNDUĞU SÜRECE BU BÖLGENİN İKMAL YOLLARI TIKANMIŞTIR. KIBRIS'A DİKKAT EDİNİZ. BU ADA BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİDİR."
İstanbul Emekli Vali Muavini Şevket Yurdakul, Prof. Manizade'nin "Kıbrıs'tan Türkiye'ye göçün durdurulması için ATATÜRK'ün bizzat direktif verdiğini, Türkiye'de ilk kez kurulan Kıbrıs Türk Talebe Birliği'nin ATATÜRK'ün himayelerinde çalıştığını, ATATÜRK'ün emirleriyle, Kıbrıslıların bütün fakültelere kabul edildiği anlaşılmaktadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Kıbrıs Türklerinin kurtuluş savaşına gösterdiği alaka ve yardımlardan o denli memnun kalır ki; TBMM Hükümeti Matbuat ve İstihbarat-ı Müdüriyet-i Umumiyesi tarafından 21 Ağustos 1922 tarihinde Kıbrıs'ta yayınlanan Söz Gazetesine Ahmet Ağaoğlu imzası ile şu mektubu gönderir:

"Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Matbuat ve İstihbarat-ı Müdüriyet-i Umumiyesi Matbuat Şubesi Ankara 21 Ağustos 338. Kıbrıs'ta münteşir Söz gazetesi Müdüriyeti Aliyesine Anadolu her türlü mevani ve müşkilata göğüs gererek, hayat ve istiklalini teminden ibaret olan gaye-i mukaddesasına doğru azimkar ilerlerken dava-ı Millisine karşı Türk ve İslam aleminin göstermekte olduğu teveccüh ve müzaharet-i samimaneden fevkalhad müthehasis bulunmaktadır. Bu yüksek alakanın husul ve idamesinde kıymetli bir amil olan neşriyat-ı vatanpervanenizden dolayı bilhassa arz-ı teşekkür eder ve mücahedat-ı meşkurenizde devamınızı ricasıyla teyid-i ihtiram eylerim efendim,

Matbuat ve İstihbarat-ı Müdür-i Umumisi Ağaoğlu Ahmet”

Kıbrıs Türkleri, Atatürk ve Anadolu ile ilişkilerini Kurtuluş savaşından sonra da gayet sık bir şekilde sürdürür ve Atatürk'ün gerçekleştirdiği her inkılâba en kısa sürede uyarlar.”
* Emete Gözügüzelli; “Vurun ‘KAHPE’ Kıbrıs’a” Kitabını temin etmek için:
http://www.aysekocaturk.com/; ayse@aysekocaturk.com; emete.gozuguzelli@gmail.com

VURUN "KAHPELER" KIBRIS'A İSİMLİ KİTAP

VURUN "KAHPE" KIBRIS'A
İSİMLİ KİTAP
Mustafa Nevruz SINACI
-I-
Eğer dikkat ederseniz sizlere ‘ilk defa’ bir kitap tanıtımı ve tavsiyesinde bulunduğumu göreceksiniz. Elbette bu, eser, ilim ve hizmete saygısı olan her yazarın işi. Fakat öncelikle, bu şerefli, şanlı, onurlu ve sorumlu iş aziz Üstat, Sevgili ve Değerli Prof. Dr. İSA KAYACAN’a ait. Asla üstadın alanına girmek istemediğimden ve kendisine duyduğum çok büyük saygı ve şükrandan dolayıdır ki, bu güne kadar “nadir ve nadide” alanına girmek istemedim. İstisnalar hariç girmek de istemem. Fakat kendisi çok cesur, samimi bir Türk, derin bir ilim-irfan, yüksek ahlâk ve fazilet sahibi “gerçek bir mücahit” ve Anavatan Anadolu gazetelerinin tam yerinde, isabetli-doğru deyimi ile O, bir “ASENA”; Ve bizim bütün kalbimizle inandığımız, “Milli Dava Kıbrıs” konusunda “tek referans” sıfatıyla güvendiğimiz, elimizden geldiği ve gücümüzün yettiği kadar destek olmaya çalıştığımız; Kendisine “Türk Milleti ve Milli Dava” adına minnettar ve müteşekkir olduğumuz bir KAHRAMAN…
Bizler, Anavatan da “Milli Dava Kıbrıs” uğruna yıllardır elimizle, dilimizle, kalem, imkân, kaynak, kalbi yakınlık, sahiplik ve samimi bir aşkla; Yüreğimizle-bileğimizle, olanca gücümüzle, kendimizi bildik bileli mücadele veren “Türk Dünyası ve Kıbrıs Davasına” gönül vermiş insanlarız. Aramızda, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı hakkında Yunan mahkemelerinde vaki, Barış Harekâtının haklılığı ve uluslar arası hukuka uygunluğunu tasdik eden davalar ile Türk Dışişlerinin (muhtemelen) bihaber olduğu kararları ortaya çıkaran Prof. Dr. İsa Kayacan, 83 yıllık ömrünün neredeyse dörtte üçünü Kıbrıs davasına adamış Şahabettin Yücel, 1974 yılı Barış Harekâtı’nda “Türk Ordusu Kıbrıs’ın tamamı alınmadan ve tümüyle adada adalet ve barış sağlanmadan çıkmasın” diye (DP Genel Başkanı iken) haykıran Ferruh Bozbeyli, Kıbrıs davasının Gazi Mareşâl Mustafa Kemâl ATATÜRK ile ilgisini kuran ve bu alanda çok değerli kitaplar yayınlayan Behzat Şaşal gibi, vefakâr ve fedakâr bilim ve devlet adamları var. Bizler, bu “çok değerli, tarihi önemi haiz ve yakın tarih ile Kıbrıs davasının destanı” niteliğini haiz eseri okuduk. Bu özlü tanıtım ve samimi takdimi okuyan ve eserden haberdar olan bütün “Yavru Vatan Kıbrıs Sevdalılarının” da; Kitabı mutlaka almaya-temine ve dikkatle okumaya; Milli Dava Kıbrıs’a yürekten ve inançla, bilinçle sahip çıkmaya davet ediyoruz.
KENDİ KALEMİ İLE VE KENDİ DİLİNDEN:
Yazar Adı: Ayşe KOCATÜRK Yazar İletişim: ayse_kocaturk@hotmail.com
Günlerden 12 Nisan 2007. Milliyetçi dernekler ülkede meydana gelen gelişmeleri ele almak ve eylemler yapmak için toplanırlar. Vakit gelmiştir. Birden toplantı odasının kapısı çalar ve içeriye biri girer. Aynı anda salonun dört bir tarafını büyük bir sessizlik sarar. Herkes büyük bir şok etkisi içerisindedir. Gelene bakarlar ve gördüklerine inanamazlar... Odadakiler gözlerini ovuşturur ve tekrar ovuşturur... Odadan içeri giren Kıbrıs Türkü’nün ölmez tek lideri Dr. Fazıl Küçük’tür. Küçük, “Geri geldim. Sizleri toplantınızda yalnız bırakmak istemedim. Lütfen konuşmalarınıza devam edin” der... Üzerlerinden şoku atan milli dernek yetkilileri birden hararetli konuşmalara başlarlar. Genel Başkan sözü alır, yaptıkları birçok işleri dile getirmeye çalışır. Sonra diğer bir milliyetçi dernek yetkilisi sözü alır, kendi faaliyetlerinden bahseder, nihayet konuşmaların sonunda mevcut hükümeti protesto amaçlı bir etkinlik düşünürler ama bunu bir türlü hangi oluşum altında yapacaklarına karar veremezler. Çünkü, salondaki Başkanlar maalesef ortak bir çatı altında toplanıp mücadele verme yoluna nedense gidememektedirler. Her şey sözde destek ve katılım imzaları ile kalmaktadır. Dr. Küçük toplantıyı ve yaşanılanları büyük bir üzüntü içerisinde izler, ama odadakilere hiçbir şey söylemez ve üzüntüsünü belli etmez. Toplantı bitince kendisine önerilerini sorup danışırlar. Küçük ise bu sorulara şimdi cevap veremeyeceğini, eve gidip dinlenmek istediği söyler. Herkes anlayışla onu evine uğurlarlar ve ertesi gün onun yanına gidip görüşlerini alacakları anın heyecanını taşırlar. Onlar için zamanın geçmesi imkânsız gibidir. Neredeyse hiçbiri uyku uyuyamaz haldedir. Ertesi gün, büyük bir kalabalık Dr. Küçük’ün evine gider. Ancak Dr. Küçük evinde değildir. Gelenler için yazılı bir mektup bırakmıştır. Mektup açılır ve okunmaya başlar; “Kıymetli milliyetçi kardeşlerim! Görüyorum ki sizler bugün bu davayı sen-ben kavgasına dönüştürmüşsünüz, bu kavgadan dolayı gençlerimizi yıllarca ihmal etmişsiniz, Kıbrıs Türkünün milli mücadele tarihini gençlerinize öğretemediğiniz kadar tarihinizi başkalarının yazmasına da sadece sözde protestolarınızla cevap vermişsiniz. Kurulan cumhuriyetinizin toprakları sözde eski Rum malı diye geri iade edilmeye başlanmasına dahi sessiz kaldınız. Halkın arasına inip de durumun vahametini anlatmaktan ziyade yerinizden durumu takip etmeyi seçtiniz... Tüm bu olanları büyük bir üzüntü içerisinde takip etmekteydim. Lakin dünkü toplantıda da kavganızın özündeki amacın ne olduğunu gözlemledim. Efendiler, Ben bu davada gerçekten her anlamda kendini nefer edecek olan köylümün, halkımın yanına gidiyorum. Oradan mücadele meşalemizi yakacağız. Sizler konuşmaya ve kendi aranızda eylemleri tertiplemeye devam ediniz...” Rum-Yunan’ın baş destekçisi olan Amerika’nın ve Batı dünyasının Kıbrıs Türkleri üzerinde 1989 yılından itibaren gerçekleştirdikleri operasyonları tüm berraklığı ile anlatmaya çalışan bu kitap, gerçeği ve yalnız gerçeği göstermek gayesindedir. Kitap, geçmişin perde gerisini aralayarak, karşı tarafın bugün halen aynı niyet ve maksatla adadaki Türk varlığından duyduğu rahatsızlığı ifşa etmeye çalışacaktır. Bugüne kadar hep, adada herhangi bir Rum yönetimine boyun eğmeyeceğimizi, Rum nüfusun hâkim olduğu bir yönetimi asla kabul edemeyeceğimizi var gücümüzle geçmişten günümüze haykırdık. Kıbrıs, milli davasının haklılığının dünyaya anlatılamadığı gibi yıllarca Kıbrıs Türklerine uygulanan soykırım gerçeğini bile dillendirmekten çekinildiği bir Türk siyasi duruşunun yarattığı boşluktan olsa gerek ki, bugün Yunanlıların sözde “Pontus Soykırımı” iddiaları ile Türk siyasal tarihi yeni bir sürece girmiş bulunuyor. Üzülerek ifade edeceğim ki, KKTC Devletinin kuruluşunun ardından 24 yıl geçmesine karşın, kendi bağrındaki yeni neslimize dahi, günümüze nasıl, hangi meşgalelerden geçerek gelindiği anlatılamadı. Biraz daha konuyu deşecek olursak, 1974 Mutlu Barış Harekâtı sonrasından itibaren yönetimlerimiz adada “Türklük kimliğimiz, tarihimiz ve manevi bilincimizin muhafaza edilmesi” hususlarına hemen hemen hiç odaklanmayarak; kendini sadece ve sadece dış cepheye odaklaması bugün yaşanılan sıkıntıların kökünde yatan esas etkenlerin daha kolay anlaşılmasına olanak sağlamaktadır. Bırakılan boşluğun dış unsurlar tarafından doldurulmasının planları KKTC Devleti ilan edildikten sonra daha yoğun bir şekilde baş göstermiştir. Elinizdeki kitapta, yabancı unsurların özellikle de ‘Annan Planı’ döneminde külliyen ortaya çıkan çalışmalarının görülen neticelerini de kapsamaktadır.
Aynı zamanda, oluşturulan “barış grupları, vakıf, sivil toplum ve partilerin” pozisyonları ve aldıkları fonlar neticesinde attıkları “barış çığlıkları”nın kökleri araştırılmıştır. Bununla birlikte, Annan Planı sonrasında, dış unsurların nasıl rahat bir şekilde Kıbrıs Türkü’nü asimile/ozmosiz etme sürecinin düğmesine bastıkları, tabiri caiz ise saatli bir bombanın kurulma sürecini başlatarak; Kıbrıs Türkünü hem ekonomik, sosyal, eğitim, ticari, hem de sağlık gibi alanlarda Güney’e kaydırdıkları mevzularını ele almıştır. Kitap; psikolojik savaş kıskacındaki Türk milletinin Kıbrıs’a bakış açısını göstermeye çalışarak, durumun ehemmiyetinin göz önüne alınması gerektiğinin önemine vurgu yapmıştır. KKTC; bir vagonun rayına oturtulmasıdır. Zira rayına oturduktan sonra karşı karşıya kaldığı tüm ambargolar karşısında ilerlemeye çalışırken; treninin rayının yönünün değiştirilmesi gayesinde olan başta Rum-Yunan ve dış unsurların Şubat 2008 Rum Başkanlık seçimlerinden sonra bu yönde yeni bir süreci yaratmak istedikleri Amerika ve İngiltere’nin açıklamalarında da vukuu bulmuştur. Kitap, KKTC vagonun, rayından sökülüp kenara atılmaması için direnen bazı aktörlerin mücadelesi sonucunda, oluşan yeni düzendeki fay hattının hassas dengelerini yeniden ihdas etmek gayesinde de olmuştur. Şüphesiz ki, yeni neslimizin fikirlerinde bugünlere nasıl gelindiği konusundaki bir şuur eksikliği olması onların suçu olmayıp, buna sebep olanların mesuliyetinden kaynaklanan bir durumdur. Bu kitap, Kıbrıs davasının 33 yıllık süreçte ne hallere getirildiğini ortaya koymaya çalışırken, geçmiş tarihimizde var olan mücadeleye de değinerek “nereden nereye” geldiğimiz konusunda aydınlatıcı bir yayım olmayı hedeflemiştir. Bu kitabın başlığı görüldüğü zaman, gayri ihtiyari elinizin kitaba uzanacağı varsayımını bir kenara bırakırsak, işin özünde bugün gelinen süreçte Kıbrıs davasına ve Kıbrıs Türklerine bakış açısının tamamen değişmesinin ıstırabı içerisinde Vurun Kahpe Kıbrıs’a ismini seçmenin uygun olacağını düşündüm. Şüphesiz ki, Halide Edip Adıvar’ın “Vurun Kahpeye” romanı da isim konusunda esin kaynağım olmuştur. Kitabın birinci bölümünde; Kıbrıs’ın tarihi süreci ele alınmış ve günümüzde hangi boyuta geldiği açıklanmayla çalışılmıştır. İkinci bölümde; yıllardır Birleşmiş Milletler kucağında “çözüm” arayışları içerisinde olan Kıbrıs Türklerinin, Annan Planı ile hangi sürece sokulmak istendikleri ele alınmıştır. Özellikle de Annan Planı döneminde, Anavatan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Türk kamuoyunda Kıbrıs Türkleri ile ilgili nasıl bir “algılama” baş gösterdiğini de irdelemeye çalışan kitap, medyanın her iki halk üzerinde yarattığı düşünceleri de incelemektedir. Keza, Kıbrıs Türklerinin plana “evet” demesinden sonra Anavatan’daki birçok insanımızın Kıbrıs Türklerine karşı kırılmasının, kinlenmesinin ve adadaki halka farklı gözle bakmaya başlamasının sebepleri de incelenmiştir. Aynı zamanda referandum sonrasında “Kıbrıs Türkleri Türkiyelileri sevmez” inancının Türk kamuoyunda oluşmasının perde arkası elinizdeki bu kitapta zikredilmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde; Kıbrıs anlaşmazlığında özellikle de Amerikan ve diğer dış unsurların Kıbrıs Türkleri üzerinde gerçekleştirdikleri psikolojik harp operasyonlarını ortaya koyma amacındadır. Bugüne kadar Kıbrıs’la ilgili çok şey yazılıp, söylenmiştir. Ancak sadece tarihi süreç kaleme alınmıştır. İçte kaynatılmak istenen kazan ve dış unsurların pençelerine pek değinilmemiştir. Yıllarca Anavatan ile olan bağlarımızın birçok baskı ve uygulamalar karşısında yıkılmaması şüphesiz ki bazı kesimlerin hoşuna gitmemektedir. Bu nedenle 1989 yılından itibaren Kıbrıs Türkü yoğun psikolojik savaşın eksenine oturtulan bir sürece girmiştir. İşte bu ortamda, yıllarca Kıbrıs davasına hizmet verenlerin nerelerde hata yapmış ve boşluklar bırakmış oldukları da masaya yatırılacaktır. Nitekim bu kitap, Etki Tabanlı Saldırı metodu, Psikolojik Harp, Zihin Kontrolü, Propaganda, demokrasi ihracı gibi kavramları inceleyerek, Kıbrıs Türkleri üzerinde kurulan sivil ağları ortaya koymaya çalışmış, iki toplumlu etkinlikler adı altında oluşturulan barış gruplarının hangi maksatla kullanıldığını da detaylıca ele almıştır. Dördüncü bölümde; İki toplumu etkinliklerin tarihçesi, kapıların açılması ile Kıbrıs’ın Berlin modeli birleşmeye mi yoksa taksime doğru gittiği mi konuları da incelenmiştir. Aynı zamanda, Amerika’dan adaya gelerek iki toplumlu etkinliklerin artırılması için çalışmalarda bulunan Prof. Dr. Benjamin Broome’un ifşaatları da açıklanmıştır. Beşinci bölümde; Kıbrıs’ta Güney’de artan milliyetçilik ve ırkçılık, Rumların AB üyesi olması ile oluşan süreçteki milliyetçi yaklaşımlar, kilise ve EOKA’nın rolleri de ayrıca incelenerek Kıbrıs’ın ilerideki mukadderatı resmedilmeye çalışılmıştır. Altıncı bölümde ise, kitabın genel olarak değerlendirmesi yapılmış ve özellikle de Avrupa Parlamentosunun ve Haçlı Dünyasının (kiliselerin) Kıbrıs Türkleri ile ilgili çizdiği plan resmedilmek istenmiştir. . . Netice itibarıyla, elinizdeki bu kitap kahraman Kıbrıs Türklerinin varoluş mücadelesinde nerelere sürüklendiklerini gösteren bir çalışma olmuştur. Kitapla birlikte arzulanan hedef, tüm Türk Dünyasına Yavruvatan’dan bir haykırış gerçekleştirmektir. Kıbrıs Türkleri asırlardır nice zorluklar baskılar karşısında kimsenin etkisine girmeyen, onurluca direnen kahraman ve asil bir millettin parçasıdırlar. Anadolu’nun bir uzantısı, Türk camiasının ayrılmaz ve çözülemez bir uzantısıdırlar. Osmanlı idaresi altında kalan bu adada, Türk kültürü ve Türkçülük mefkûresi bugüne kadar sökülüp atılamaz bir konumda iken, şimdi niye “Kıbrıslılık” idealinin yaratılmak istenmesinin köklerini de inceleyen bu araştırmada dış unsurların öz niyetleri gösterilmeye çalışılmıştır. Kitabı büyük bir sabırla okumanızı diliyorum. Ümit ediyorum ki Kıbrıs Türkü’nün üzerine yapışan “kenelerin” esas gayeleri tarafınızca da tespit edilecektir. Şunu da belirtmekte fayda vardır ki, Kıbrıs davası bugün Anavatan’da tek bir partiye mal edilemeyecek kadar önemli bir davadır. Kıbrıs davası tüm Türk ulusunun Batı karşısındaki namus davasıdır. Bunu görmezden gelerek siyasi hariciyemizin veçhesini “Birleşik Kıbrıs” adı altında değiştirme çabasına gidilmesi gerçekte kabul edilecek durum değildir. Lakin, tarihin kendini yeni acılara yenilememesi için kitapta anlatılan hususlar dikkate alınmalıdır. Zira, adadan Türk askeri çıkması için oluşturulmak istenen “birleşik Kıbrıs” sonucunda Türkiye Cumhuriyeti’nin 1919 öncesine götürülmek isteneceği ve “mülk edinme, serbest dolaşım” dayatmaları neticesinde Anadolu’dan toprak kaybetmesinin sağlanmayacağını kimse garanti edemez. Tüm bu hususlar mülahaza edildiği zaman, Anavatan’daki Türk hükümetinin ve KKTC hükümetinin kararlı bir şekilde dünyaya “tanınma” çağrısını başlatması elzemdir. Yoksa geride telafi edilemeyecek karanlık bir süreç hem Kıbrıs Türkünü hem Türk milletini bekliyor olacaktır... Bu kitabın hazırlanmasında, maddi ve manevi her zaman yanımda olan başta Babam Adnan Gözügüzelli, Annem Güray Gözügüzelli, Ağabeyim Vedat Gözügüzelli ve eşi Afet’e, kardeşim Yusuf Gözügüzelli ve eşi Emel’e yürekten teşekkür etmek isterim.Kıbrıs davası ile ilgili uzunca bir süreden beri “Ayşe Kocatürk” adı ile yaptığım mücadelede bana destek veren pek çok insanla karşılaştım. Onları tek tek bu satırlara yazmam zor olacaktır. Bu sebeple: Kıbrıs milli davasında gerçek anlamda yürek koyarak desteğini ve emeğini esirgemeyen tüm kişilere de teşekkür ederim.

12 Nisan 2008 Cumartesi

"DERİN DEVLET VE DİP DALGA"

DOĞAL STABİLİZATÖRLER; DERİN DEVLET
VE DİP DALGA
Mustafa Nevruz SINACI
Her devletin bir görüneni, bir de görünmeyeni “derin” olanı vardır. Dünyanın bütün ülkelerinin değişmez kuralı, kaderi karakteri budur. Stratejik açıdan fazla önem taşımayan, iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel potansiyeli zayıf, rantabilitesi düşük yapılanmaların bir; Zengin, etkin, potansiyeli güçlü ve jeostratejik konumu hayati, rant imkânları cazip ülkelerde ise, kesin olarak iki derin devlet daha oluşur.
Bunlardan birincisi: Herkeste olan doğal refleks-parasempatik sistem, milli şuur, toplumsal akıl veya güncel deyimle: Dip Dalga. Daha açık-net ve belirgin bir tanımlamayla: ‘Doğal stabilizatörler’ Milli denge unsurları, ulusal sağduyu.
İkincisi: Uluslar arası ahtapot, vahşi kapitalizmin ve küresel emperyalizmin ulusal icra vasıtası, yerel konum ve kolları durumunda faaliyet gösteren “global mafya”;
Üçüncüsü: Global mafyanın yerel ve lokal (sektör) dayanaklarını oluşturan alt üniteler olup; Bilinçsiz, bir üst organizasyonca sömürüldüğünün ve kullanıldığının farkında olmayan, genellikle dini, milli, hamasi, siyasi, sosyal-kültürel, ırkçı-etnik kökenci ve ayrımcı duygularla donatılmış, beyinleri ‘dezinformatik (psikolojik savaş ürünü) dogmalarla” yıkanmış prototip varlıklar; Dönme-devşirme, ateist-pagan, insani değerlerini yitirmiş, yurttaşlık bilincine vakıf olmayan, bir çeşit ‘kullanıma açık’ paralize veya primitif varlıklardır.
Bunlar; Rüşvet, iltimas, ayırma-kayırma, görevi ihmal-suiistimal, hırsızlık-yolsuzluk, kaçakçılık, süfli işler, militanlık, Taşeronluk, yalan-talan gibi, küresel mafyanın pis işlerini yürüttükleri için, ülkelerin yapısal durum ve etnik-dinsel altyapılarına göre: Sağ-sol, alevi-sünni, milli-gayrimilli, inanan-ateist, üst yapıya doğru ilerledikçe mason, siyonist, bilderbergci vs. gibi kategorilerle gözlenir. En belirgin özellikleri şudur: Bunların hiçbiri organize edildikleri formasyona ait olmayıp, bütün esas ve unsurları ile yapay, sanal ve mukallittirler.
Yani, ne sağcı ne solcu vb. Sadece çıkarcı. Uluslar arası ‘küresel mafya’ aristokrat, burjuva ve seçkincidir. Gayrimillidir. Başta organizasyona göbekten bağlı kripto aydınlar, sahte din, yalancı siyaset ve talancı tacirler olmak üzere, genellikle ülke zengini ve elitini kendinden oluşturur ve kendi içinde barındırır. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ün dahili bedhah (gizli düşmen) söyleminin birinci dereceden muhatabı bu; İki yüzlü, yalancı, talancı, çoğu çifte vatandaşlık ve çifte pasaport sahibi, mutlak surette dış bağlantılı ve kökü dışarıda kriptolar, oligarklar, Truva atları ve baronlardır.

Ortak aklın, mâşeri (kamu) vicdanının, milli şuur ve birikimin, yükselen değerler, milli mukaddesler, ulusal davalar ve bütün halkı temsile matuf “milli irade-ortak akıl”; Her iki şer unsurun aksine, toplumun en temiz, saf-akıllı, imanlı-şuurlu, namuslu-dürüst, onurlu-sorumlu, yüksek şahsiyet ve haysiyet sahibi ‘milli-gerçek’ dinamiklerden müteşekkildir. Bu, her ulusun hakiki, halis ve samimi “derin devleti” olup; Yerine göre Çanakkale ruhu, İstiklâl harbi galibi, Cumhuriyetin kurucusu; Kutsal insan unsuru, vatan, bayrak, toprak, din-iman, namus-fazilet, iyi insan, dürüst vatandaş gibi temel değerlerin daimi savunucusu ve ebedi koruyucusudurlar. İşte, bu kısa makalede esas konumuz bu hususu açıklığa kavuşturmaktır.
Ülkenin mevcut durum analizleri, zamanlama, hareket biçimi, stratejisi, uygulama ve eylem planları; Hakiki ve samimi yurttaşlar tarafından ‘organize olmayan’ ilâhi bir sinerji, ortak akıl, milli-medeni doğal irade, toplumsal sağduyu, devleti koruma refleksi etrafında kendiliğinden şekillenir. Doğal stabilizatörler kendi başlarına birer devlettir. Devlet gibi, hem de kalp-kafa, akıl-iman, vatan-millet, bayrak, hürriyet-hükümranlık, hak-hukuk ve adalet ahlâkı “milli devlet” imtizacı içinde derin düşünürler. Tabii kişisel bilgi, birikim ve aritmetik kombinasyonları dahilinde… Bunların en büyük hazinesi fazilet, en değerli melekeleri erdem, İnsani boyut, bilgi toplumu (bilgelik), bütün insanlara-inançlara veya inançsızlığa dahi saygı, insan’a ‘insan olduğu için” sahiplik, hoşgörü, tolerans, ortak değerler, ortak akıl ve lâikliktir.
Aslında, Türk devlet geleneği ile Türk-İslâm medeniyetinin temel dinamiği budur.
Bu nedenle, “uygarlık” safsatası altında küresel-emperyal sömürü unsurları Türk’e ve İslâm’a derin bir kin, nefret ve düşmanlık beslerler. Haçlı Hıristiyan ruhunun bütün menfur proje, kara el (çrna ruka) gizli emel, sosyal çürüme, kültür emperyalizmi, legal-illegal soygun, ikincil ve üçüncül, yasa dışı, derin/gizli devlet (medya-mafya-siyaset) yapılanmalarının özü budur. Yani, başta aziz Atatürk olmak üzere aklıselim ve âlim atalarımızın “su uyur, düşman uyumaz” diye emanet, nasihat ve vasiyet ettikleri mesele.
SONUÇ: Milletin bizatihi kendisi, kendi izni, iradesi (muvafakat-meşruiyet) dışında; “Halka rağmen halkı ve devleti yönetmeye kalkışanlar” kuzu postuna bürünmüş domuzlar gibidirler. Bunların şiarı: Kişisel çıkar, şahsi ikbal, haram edinim, (yalan-talan) kayıt-kapsam dışılık, vergi kaçakçılığı, devleti destekleme yerine köstekleme-kullanma, anarşi-terör-tedhişe yardım ve yataklık, emek verme, üretme, yaratma, çoğaltma yerine; Aracılık-tefecilik, rantiye, yasa dışı iş takibi ve komisyonculuk;
PAROLASI: “Devletin deniz, yemeyen domuz” dur.
Şu anda “diken üstünde duran hükümet” bu gerçekleri tam bir dikkat ve samimiyetle ele almak, incelemek, değerlendirmek:
Akla-karayı, yaşla-kuruyu birbirinden ayırmak, millete samimiyetle kulak vermek; Objektif hukuk ve adalet ahlâkını hakim kılmak “TEZ ELDEN” Gümrük Birliği Antlaşmasını askıya almak, AB konusunda “HALKOYUNA” (referanduma) gitmek zorunda ve durumundadır. Yani: Ergenekon bağlamında verilen söz yerine getirilmeli, ikincil ve üçüncül sürüler süratle tasfiye edilip yargı önüne çıkartılarak, “Milli Devlet” ve “maşeri-kamu vicdanı” rahatlatılıp, müsterih kılınmalıdır.
1960’dan bu güne beklenen budur.
Kendi kendimizle yüzleşmek, dürüstçe öz eleştiri yapmak ve erkekçe hesaplaşmak.
Hani ne demişti Başbakan: “Bu bir temiz eller operasyonudur…”
Hükümet, kirli elleri devletten söküp atmazsa eğer; Tıpkı virüs ve pis mikroplara karşı, sessiz sözsüz mücadele eden antikorlar gibi “millet, bunu bir gün elbette yapacaktır.” Biline.

11 Nisan 2008 Cuma

ÇAĞDAŞLIK VE LAİKLİK TEZGAHI

ÇAĞDAŞLIK
VE LAİKLİK TEZGAHI
Mustafa Nevruz SINACI
Her ne hikmetse bu “çağdaşlık ve lâiklik” konusu bir türlü tanımlanamıyor.
Yahut da, bazı hinoğlu hinlerin müzmin inat ve çıkarları yüzünden olsa gerek, yarattığı gerilim, kaos ve kargaşaya rağmen kasten tanımlanmak istenmiyor. Yıllardır sapla samanın birbirine karışmasına neden, sürüp giden kavram kargaşası ve dil istismarının suçlusu, işte bu kelimeler. Aslında, bizim çokça işlediğimiz ve sıkça değindiğimiz “adalete ve hukuk” kavramları da var.
Üstelik, ‘adalet ve hukuk’ mevcut ve yürürlükteki haliyle savunuluyor. Kadim hukuk dediğim zaman da kıyametler kopuyor. Literatürde benden başka bu sözcüğü kullanan yok.
Bu iş, öyle mantık-mantalite, edep, haya ve etik dışı bir hal aldı ki, tıpkı Milletvekili seçimi öncesi yapılan (milyonların katıldığı) Cumhuriyet mitinglerine benzedi. Hani o mitinglerde milyonlarca insan ne diye sokaklara dökülmüş ve haykırmıştı?..
“Ne ABD ve AB, Tam Bağımsız Türkiye”
Son yapılan İzmir mitinginde bu ulvi gaye süfliye dönüştü.
CHP-DSP barışması gibi son derece basit, anlamsız ve aykırı bir bekraundla sonuçlandı. Yani netice: Hayali sükut, hicran ve hüsran. Ardından CHP teşkilata garip bir tamim yayınladı: “AB aleyhine konuşmak yasak” Bunu DSP izledi. Sözde nasyonal-milliyetçi MHP’de seçim sürecinde AB aleyhine tek lâf etmedi. Birkaç parti hariç diğerleri hepten lâiklik, çağdaşlık, adalet, barış, demokrasi, insan hakları ve AB üyeliğinin erdemlerinden dem vurdular.
Tam burada bir hatırlatma yapmak isterim: ABD ve şerikleri Vietnam, Afganistan ve Irak’a; İsrail Filistin’e bu iğrenç furya, yalan ve teranelerle girmedi mi? Çok dikkatli olmak gerek. Bize göre, imanın göstergesi amel (fiili davranış biçimi-yaşam tarzı) dır. Bu keferelerin imanıyla ameli, eylemiyle söylemleri çelişkili.
Komedi bununla da bitmedi. Cumhuriyet mitinglerinde “ne ABD ve AB, tam bağımsız Türkiye” diye bas bas bağıranların bir kaçı (sözde) millet (parti sahibi) vekili bile seçildiler.Bu tam bir yalancılık, iki yüzlülük ve mürailik değil mi? Hem de bu işin tarafı, görüldüğü kadarıyla sadece muhalefet falan değil!
Bana bu iş, hep “danışıklı bir döğüş” gibi geliyor. Şu örneklere bakınız lütfen. Hakkında dava açıldı diye “çağdaş iktidar” anayasa ve hukuka müdahaleye yelteniyor. Lâikler ‘anayasal’ başörtüsü düzenlemesine şiddetle karşı çıkıyor; Lâkin lâikliğin her türüne milyon kere aykırı Vakıflar yasasına ses etmiyorlar. Hükümet, emeklinin maaş zammını aleni gasp ediyor. Yanlı, maksatlı ve sanal olarak (talimatla) saptanan enflâsyon rakamları bir yana, buna dahi uymayan; Vaadinde sadakat ve samimiyet göstermeyen icraya çıt yok. Tavandan maaş alanların gelir vergisi yüzde 5'e indiriliyor. Kendisinden 311 kat az alan asgari ücretlinin vergi oranı yüzde 15. İlk bakışta çok masum ve sıradan gibi görünen bir değişiklikle, özellikle milli takımlar teknik direktörleri ile ilgili öyle bir madde geliyor ki, oluşturduğu trajikomik tezat ve kıyak açısından tarihe geçecek cinsten. (Fatih Terim ve YÖK başkanının maaş meselesi) Terim'in maaşı Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Başesgioğlu'nun resmi açıklamalarına göre, 135 bin 595 ytl. Gelir vergisi oranı ise, yüzde 35 den, 5'e iniyor. Düzenleme ile, asgari ücretin 311 katı olan Terim'in maaşı bundan doğrudan etkileniyor. Böylelikle, 135 bin ytl maaşı da, vergi kıyağı ile iyice artarak 40 bin ytl civarında yükseliyor.
Diğer indirim, istisna ve muafiyetler de cabası. Ya vekil maaşlarına ne demeli?
Çalışan ve emekliler arasındaki insanlık dışı uçurum niçin daha da derinleşiyor. Nerede bu çağdaşlar, lâikler, adalet-hukuk ve demokrasi havarileri.
Namı diğer, milleti aptal yerine koyan halk dalkavukları! Bunların hepsi yalancı, talancı ve üç kâğıtçı. Sağcısı, solcusu hep bir. Aynı kaba şey ediyor ve aynı kazandan zıklanıyorlar. Yalan mı?
Bunlara bir sözümüz var: “Gelin, oyunu bırakın, paslaşmayın, namuslu-dürüst, ilkeli, onurlu, milliyetçi ve sorumlu olun” Unutmayın! Hizmet ettiğiniz AB, maksat hasıl olunca ilk sizi harcayacaktır.
Subject:
HÜRRİYET GÜNEYDOĞU'YU VERMİŞ BİLE.... Savcilara,icisleri bakanligina,etkili yetkili her yere gecilmesi gerekli resimlerdir. Aşağıdaki resimlerde Hürriyet gazetesinin 04.08.2008 Salı günü resmi eki spor ekinin resimleri bulunuyor. Bu resimlere baktığınızda bir sıkandal görüntü fark edeceksiniz. Yorum sizlere kalmış.
MESELA:
ÇAĞDAŞLAR VE LAİKLER HALA BU PAÇAVRAYI ALMAYA DEVAM EDECEKLER Mİ ACABA ?? BİR DE : HALKI TEMSİL VE CUMHURİYETİ KORUMAKLA GÖREVLİ SAVCILAR NE YAPACAK BAKALIM!
YA, "MİLLİ KAHRAMAN"
GALİP BARAN BU İŞE NE DİYOR ACABA ?
Kardeşler!
Bana sorarsanız (kimse sormaz ya) bu şartlar karşısında yapılması gereken tek şey;
"yurdu milleti özden çok sevme ilkesi"ne sığınmaktır. Gerisi hikayedir...
Bunu yapmadıkça, ezilmeye, horlanmaya, yok sayılmaya mahkümdur Türkler...
Sözü edilen ilkeye sığınmadıkça, ona buna kızmak, onu bunu protesro etmek, ya da Fenerbahçe'nin şampiyonluğu ile övünmek abesle iştigaldir...
"Yurdu ve milleti özden çok sevmek", bunu başarabilmek için yapılması gereken tek şey var: "sencil varlıklar" olmak için bizler gibi çalışmak...
Nedeni: "Bencil varlıklar" ; "özden çok"u şöyle dursun, "özleri kadar" bile sevemezler, "bu yurdu ve bu milleti"...Demek istediğim şu ki: "Bencill varlıklar" olmaktan kurtulmaktır Türkler!in öncelikli görevi .Bunu merak edenler, "nasıl olacak" diyenler, www.turkcelil.com sitesindeki yazılarımızı okumalıdırlar.
Yüce Türk Milletine saygılar.
Galip Baran/(0252) 382 34 77(0535) 844 84 76

9 Nisan 2008 Çarşamba

"ULEMA VE ÜMERA" (Alimler ve Amirler)

ALİMLER VE AMİRLER
Mustafa Nevruz SINACI
Yani, Ulema (İlim-bilim, hikmet ve hakikat adamları, kanaat önderleri, aydınlar) ve Ümera (Amirler, seçim veya atama yoluyla halkı ve ülkeyi yönetmekle yetkili kılınan, görevli ve sorumlu olanlar) ilmi disiplin, vukuf, ehliyet ve liyakat sahipleri; Devletin ana-esas unsur, hayatiyet (devamlılık-sürdürülebilirlik) nedeni, hamiyet, hüküm, hikmet kaynaklarıdır.

Devlet adamlığı basiret (ileri görüş-öngörü), beka (devamlılık, kararlılık, denge, ilke ve istikrar) adalet ahlâkı, insan sevgisi, samimi dindarlık, merhamet duygusu, hukuka saygı ve; Özellikle Türk harsı itibarıyla “damarlarında akan asil kan” doğrultusunda Milli Devlete, Vatana, Toprağa, Bayrağa, kültürel miras, milli-manevi değerler ve en kutsal unsur olan İnsan a (yurttaşa) saygı ve sahiplik ile kaimdir. Bu nedenle Türk geleneğinde devlet adamı (amir) ‘ilimle amel eden’ ve milletin âlimleri tarafından onaylanan kimse olmak durumundadır. Zira, Türk-İslâm devletlerinde en sorumlu sınıf amirler ve âlimlerdir. Bunun, en başta gelen sebebi: Türk adının “Kâmil (olgun-fazıl-bilge) İnsan” anlamına gelmesidir. Bu nedenledir ki, Türk milleti bilinen ve belli olan tarih boyunca 101 devlet ve 13 İmparatorluk kurmuş; İnsan hakları, adalet ahlâkı, yüksek kültür, insani boyut-bilgi toplumu, yani, medeniyetin (insanca yaşamanın) banisi-hamisi ve timsali olmuştur. Türk; Madde ve mânanın imtizacıdır. Dolayısıyla “Türk Milletine amir” yönetebilmek; İleri görüşlü (basiret ve beka sahibi) olabilmek; Derin bir bilgelik, hoşgörü-tolerans, yüksek bir erdem, şahsiyet-haysiyet, ilkeli ve onurlu bir sorumluluğu zorunlu kılar. Öyle ki, Namuslu-dürüst, karar-prensip, istikrar-insicam ve imtizaç sahibi olmayan “gişi” den devlet adamı olmaz.
(Bak: Siyasetname)
Ayrıca, önderin “milli tarih ve milli hafıza” bilincine bihakkın vakıf olması şarttır. İşte, yolundan ve izinden gitmenin ne kadar önemli, zorunlu ve tartışılmaz olduğu kati karinelerle sabit büyük önder Mustafa Kemâl ATATÜRK’ün hayatından çok önemli; Basiret ve bekayı simgeleyen, hayret ve ibreti mucip “gizemli” bir kesit: “1907 yılında Mustafa Kemâl arkadaşlarıyla birlikte, ülke sorunlarını müzakere ettiği çok özel bir toplantıda, bizzat kendisi tarafından önceden hazırlanan ilginç bir harita ortaya çıkartır ve hazır olanlara gösterir. Olayın şahitlerinin anlattıklarına göre haritanın, Osmanlı Devleti’nin o zamanki sınırları ile uzak-yakın hiçbir ilgisi ve alâkası yoktur. Bu nedenle haritaya pek bir anlam veremezler. Zira, harita sadece Anadolu ve Trakya’yı kapsamaktadır. Oysa, toplantı günü hiçbir anlam verilemeyen bu harita, şimdiki TC’nin haritasıdır. Haritada, bu günkü sınırlarımıza uymayan çok önemli bir ayrıntı vardır. O’ da, Atatürk’ün bizden ayrılmasını asla istemediği ve bir türlü buna razı olamadığı; Musul Vilâyeti (Kerkük ve havalisi) topraklarını da bu haritaya katmış olmasıdır. Mustafa Kemâl’in haritasında Hatay, 12 adalar, Batı Trakya (Selânik) ve Kıbrıs’ı da vardı. (Misak-ı Milli) Daha sonraları İstiklâl Savaşı kazanılınca, İsviçre de yapılan Lozan Antlaşması ile Türkiye bu toprakların bir kısmından vazgeçmek ve Kerkük’ten çıkan petrol haklarını satmak zorunda kaldı. Daha sonra vaki ilhak gayretleri ise (Hatay hariç) sonuç vermedi. Mustafa Kemâl geleceği bilme gücüne (basirete) sahip olmasaydı bu haritayı ta 1907 yılında çizmesi, dava arkadaşlarına göstermesi ve Misak-ı Milli sınırlarını daha o zamandan belirlemesi mümkün olabilir miydi ? Mezkür haritanın çiziliş tarihi olan 1907 yılında henüz II. Abdülhamit Osmanlı padişahı idi. O sıra, gittikçe güçsüzleşen Osmanlı İmparatorluğunun topraklarında gözü olan (bu günün AB’si) batılı ülkeler topyekün saldırıya geçmek için uygun bir zamanı ve zemini gözlemekte idiler.
Netekim, 1911 yılında İtalyanlar Trablusgarp’a saldırdılar. Osmanlı Devleti onunla ilgilenirken, bir yandan da Ege’de ki 12 Adaları işgal ettiler. Arkasından Balkan savaşı koptu. Osmanlıların eski eyaletleri Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ ve Yunanistan sırtlarını Türk düşmanı Avrupa ülkelerine dayayıp kendi aralarında birleşerek saldırıya geçtiler. İki cephede savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti İtalyanlar ile anlaşma yapmak zorunda kaldı ve bu durumda Trablusgarp’ı bırakmak mecburiyeti hasıl oldu. Bu sırada Balkan devletleri Edirne’ yi aldı. Daha sonra birbirlerine düşen bu devletlerin zafiyetinden yararlanan Osmanlı Edirne’ yi kurtardı. 1913 yılında imzalanan “Bükreş Anlaşması” ile tekrar Trakya’ya kadar çekilmek zorunda kalındı. Atatürk’ün çizmiş olduğu haritanın bir bölümü böylece gerçekleşmiş oldu. Daha sonraları çıkan Birinci Dünya Savaşı sırasında birçok topraklar kaybedilmiştir. Arkasından da Anadolu işgal edilince, düşmanın vahşet, mezalim ve soykırımına karşı başlatılmış olan Kurtuluş Savaşı sırasında ilk önce TC’nin bu günkü Doğu sınırları çizilir. Bunu, Güneydoğu illerimizin sınırlarının belirlenmesi izler. En sonunda düşmanın İzmir’den denize dökülmesi ile birlikte, TC’nin 1907’de Gazi Mustafa Kemâl tarafından, tam bir basiret ve ferasaetle (ile görüşle) çizilen haritadaki sınırları ortaya çıkar. Yaşanan benzer gizemli olaylar ve gelişmelerden sonra şunu kesin olarak görmekteyiz. Ki, Mustafa Kemâl, olacakları önceden tahmin etmekte ve hattâ bilmekte idi. Bunun en büyük kanıtı yıllar öncesinden çizilmiş harita, Türk inkılâbının esasları, Atatürk ilkeleri, her biri bir ata sözü niteliği arz eden sözleri, vecizeleri, emanet ve vasiyetleri (Nutuk) değil midir ?” O’nun, günümüze ışık tutan, Türkiye’nin esasında izlemesi gereken gerçek politika ve doğru yolu aydınlatan şu sözü çok önemlidir: 29 Ekim 1930 tarihinde Cumhuriyet Bayramı kutlaması için Türkiye ye gelen Amerikalı Associated Pres muhabiri Miss Ring: Atatürk’e “Türkiye’nin ne zaman batılılaşacağını ve Amerikanlaşacağını” sorar. Atatürk’ten aldığı cevap aynen şudur: “Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir, Türkiye ne Amerikanlaşacak ne de batılılaşacaktır. Türkiye yalnız ÖZLEŞECEKTİR” (Abdullah Ataman, Özden-Sayı: 1909, 1-7 Nisan 2008)
Aynı basiret, bilgelik ve bekayı Osman bey’den Abdülhamit Han’a kadar olan süreçte de görürüz. Bu nedenle Osmanlı tam 623 yıl (6.2 asır) yaşamış ve bunun 1 Ocak 1734’e kadar olan 435 yılı Cihan devleti, insanlığın hamisi, adalet ahlâkı ve hukukun banisi, dünyanın tek ve yegâne küresel-evrensel gücü olarak geçmiştir. Dikkat edilirse Cihan devleti Osmanlı’nın duraklama devri safahattan mütevellit, gerileme devri ise adalet ve hukuk’tan sarfınazar (vaz geçme/dönme) ile sabittir. Çünki, adalet ve hukukun zail olduğu yerde devlet kalmaz. İnsan haklarına saygı duyulmaz. Hattâ insanlar öyle bir yozlaşma sürecine girer ki; İsteyen dahi hak ve hukukuna sahip olamaz. Yurttaşlarda onursuzluk, lâkaytlık ve sorumsuzluk başlar. Hak ve hukukuna sahibi olamayan kişi nedir? Cevap: “İnsan haklarını bilmeyenin (ve gerçek anlamda haklarını kullanmayanın) hakkı; Bir tutam ottur” (Abdülkadir Duru) SONUÇ: Şu vatanımız, öz ve ata toprağımız üzerinde kurduğumuz TC henüz 85 yıllık bir devlet. UTANIN biraz! Kurulalı bir asır bile olmadı. Bu ne hal? Haksızlık, adaletsizlik ve izmihlâl niye! Niçin ülkede hakkaniyet, adalet ve hukuk hakim değil? Hükümetler neden bu denli aciz, adil olmaktan uzak ve sorumsuz? Hani ilim, ahlâk, basiret ve beka sahiplerine ne oldu. Bu ülkede bir Atatürk daha doğuracak “ANA” kalmadı mı nedir? Damarlarımızda akan “asil kana” ne oldu ki, ille AB’li olalım diye keferenin peşine düşülür?
Şu, Afganistan, Irak, Bosna-Hersek, Kıbrıs, Karabağ, Darfur, Pakistan ve Filistin de yaşanan vahşet, mezalim, anarşi, terör-tedhiş, soygun ve soykırıma bakınız. Hepsinin ardında bu teraneleri sakız gibi çiğneyenler var. Başta AB üyeleri ve ABD olmak üzere, bütün küresel kapitalist-emperyalist güç odaklarının sözde ‘insan hakları, demokrasi, adalet ve hukuk adına’ giriştikleri işgal, işkence, gasp, tasallut ve soykırımla sarsılıyor insanlık.
DİKKAT EDİN! Ülkemiz, sırf bu “tefessüh etmiş AB” uğruna bu elim yok oluş, kaos ve katmerli sıkıntılara katlanmak zorunda bırakılıyor. Hani Ulema ve Ümera nerede ?..

27 Mart 2008 Perşembe

"TEMİZELLER OPERASYONU"


“ERGENEKON” EĞER
“TEMİZELLER OPERASYONU”
İSE !..
Mustafa Nevruz SINACI
Recep Tayip Erdoğan, bilerek veya bilmeyerek tarihi önem ve değeri haiz; Şahsına, hükümetine ve partisine çok büyük bir yük, vebal ve sorumluluk yükleyen bağlayıcı bir lâf ederek: “temiz eller operasyonu yapıyoruz" dedi.(24.03.2008, Gazeteler)
Evet, Başbakan Erdoğan, Ergenekon Operasyonu kapsamında gazeteci, yazar, STK başkanı ve siyasetçilerin gözaltına alınmalarını “Temiz Eller operasyonu” olarak yorumladı. Erdoğan AKP İl Başkanları toplantısının basına kapalı bölümünde İstanbul’da yaşanan gözaltılar için “Bugün olanları da biliyorsunuz” diyerek bahsetti ve hatırlanacağı üzere şu değerlendirmeleri yaptı: Hiçbir Hükümet Yapamadı:
İktidara geldiğimizden günden itibaren hükümet olarak çete ve mafyaların üzerine gidiyoruz. Bu konuda hükümet olarak kararlıyız. İtalya’da Temiz Eller operasyonu yapılmıştı. Türkiye’de de Temiz Eller operasyonu yapıyoruz. Bu iş nereye kadar giderse, oraya kadar gideceğiz. Yıllarca Temiz Eller konuşulmasına rağmen hiçbir hükümet bunların üzerine gidemedi. Hepsi kıyısından köşesinden geçti. Biz sonuna kadar gitme konusunda kararlıyız. Türkiye’yi temiz toplum yapacağız.
Her Şey Kontrol Altında:
(Bazı il başkanlarının kapatma davasına karşı büyük mitingler önermesi üzerine.) Hiç merak etmeyin. Biz gereken tedbirleri alıyoruz. Her şey kontrolümüz altında. Siz işinize bakın. Genel Merkez olarak biz gereğini yapıyoruz. Provokasyonlara dikkat edin. Sizler daha dikkatli konuşun. Biz ne konuşursak konuşalım, suç oluyor. Ama siz dikkatli olun. Temizeller Operasyonu Ne idi ?
İtalya’da 1992 yılında, Milano’nun üç namuslu-dürüst, şerefli, onurlu, sorumlu, vatansever savcısı “Piercamillo Davigo, Antonio Di Pietro ve Gherardo Colombo” tarafından başlatılan "Temiz Eller" Operasyonu; O dönemde ülkeyi saran ve devleti derinden sarsan rüşvet ve yolsuzlukların üzerine cesurca giderek başta Başbakan Bettino Craxi ve yönetimini hedef almış, çıkar örgütleri ve ihale mafyalarının ölümle tehditlerine karşın görevlerini başarıyla tamamlamışlardı.
Bu vefakâr ve fedakâr Savcılar, "Temiz Eller" bu operasyon ile birden kahraman ilan edildiler ve bütün dünyaya örnek oldular.
Ne var ki, hükümetler, siyasi partiler, medya ve politikanın baskılarına dayanamayan üçlüden önce Piercamillo Davigo istifa etti. Antonio Di Pietro ailesi ölümle tehdit edilince görevi bıraktı. "Temiz Eller"i uzun yıllar savcı Gherardo Colombo yeni ekibiyle götürmeye çalıştı. Ancak, yeniden yapılanan ihale mafyasına karşı etkisiz kaldığını defalarca gündeme getirmesine karsın netice alamadı.
Colombo geçtiğimiz hafta sonu baskılara dayanamadığını ileri sürerek emekliliğine beş yıl kala Milano Savcılığından istifa etti. Üç "Temiz Eller" savcısından Piercamillo Davigo halen Yargıtay danışmanlığı yapıyor. Antonio Di Pietro istifasından sonra yolsuzluk ve rüşvetle mücadele için siyasete atıldı. "İtalya’nın Değerleri Hareketi"ni kurdu. Son Prodi hükümetinde Altyapı ve İmar Bakanlığı görevini üstlendi. Gherardo Colombo ise genç hukukçular yetiştirmek için öğretim üyeliği yapacağını açıkladı. İtalya, bu operasyon sayesinde şimdi oldukça temiz. Darısı bizim başımıza.
Fakat, Başbakan’ın, yaptığı bu açıklama son derece ümit verici.
Hukuken ve ahlâken bağlayıcı.
Üstelik bu kritik süreçte yapılacak en doğru ve akıllıca iş.
Zira, bugün ülkemiz ve halkımız yaşamın her kesimine nüfuz eden; “Medya-Mafya-Politika” üçleminde örgütlü; Müthiş bir kirlilik, yozlaşma, çürüme, rüşvet, iltimas, gasp, irtikap, din ticareti, nüfuz ticareti, siyaset simsarlığı, görevi kötüye kullanma, alabildiğine yolsuzluk-suiistimal bataklığına sürüklenmiş ve bu durum başta demokrasi, ilim, adalet-hukuk, huzur-güven ve kamu düzenini tehdit eden korkunç bir faktör halini almıştır.
Öyle ki; Şu anda (basından takip ettiğimiz, internet ortamında izlediğimiz ve canlı şahit –taraflardan- dinlediğimiz kadarıyla) hiçbir kamu kuruluşundan, özellikle belediyeler ve bağlı şirketlerinden “avantasız” iş-ihale; Proje onayı, imar tasdiki; Bankalardan kredi ve ilgili kurumdan teşvik almanın mümkün olmadığı; En yüksek devlet kurumundan apartman yönetimine kadar her derece ve düzeyde rüşvet ve iltimasın hüküm sürdüğü; İşe alımdan tutun, atama, yer değiştirme, yurt içi-yurt dışı görevlendirme, makam-mevkii tevziine kadar her şeyin bu minval üzere icra ve ifa edildiği; İlâç sektöründen tutun-inşaat, spor, imalât ve hizmet unsurlarına kadar her yerde rüşvet-iltimas, ayırma ve kayırma ağırlıklı çıkar örgütleri ile kesif bir mafyalaşmanın hakim olduğu bir ortamda “devletin namusunu kurtarmak” mutlak bir borç, yükümlülük, zorunluluk, sorumluluk, acil görev ve vebaldir.
Dönem itibarıyla çürüme, kokuşma ve yozlaşma çok kronik bir hale gelmiş; Suç-çıkar örgütleri ve mafyalar, aynı zamanda “anarşi-terör ve tedhiş” unsurları ile de “yardım ve yataklık bağlamında” iç içe girmişlerdir. Bu mesele artık “devletin bekası” ile doğrudan ilgilidir. 57. hükümet’ den bu yana üst üste yapılan operasyonlardan bir sonuç alınamaması, kamu vicdanını derinden yaralamakta; Üstüne üstlük “dokunulmazlık, koruma-kollama imtiyaz ve ayrıcalıkların” henüz kaldırılmamış olması da çok rahatsız edicidir. Her gün yaşanan haksızlık ve yolsuzluklar milleti kahreder boyutlara tırmanmış; İşin kötüsü bazı istismar ve suiistimallerin olağan addedilerek yadsınması “Türk Kültür ve medeniyetine” vurulan çok büyük bir darbe niteliği arz etmeye başlamıştır.
İşte bu “kritik” aşamada ve “gergin” ortamda AKP’nin ve Başbakan’ın bunun farkına varması “millet adına memnuniyet verici” sevindirici ve ümit tevlid eden bir gelişmedir;
Şu andan itibaren beklenen: Başbakan’ın namuslu-dürüst, adaletli, onurlu-sorumlu ve birinci dereceden mert bir “kamu yetkilisi-millet memuru ve parti başkanı” sıfatıyla sözünü tutması; Sözünün eri olarak: “Hiçbir taraf, yan-yandaş ve ayrım gözetmeksizin” kamu ve sivil dahil bütün sektörlerin bu illet, melânet, pislik, kan emici vampir ve domuzlardan ayıklanıp temizlenmesi ve kamu vicdanının huzura kavuşturulması adına;
DEVLETİN NAMUSUNUN KURTARILMASIDIR…
Eğer, AKP bunu, şimdi-hemen ve derhal (bu vesile ile) Ergenekon operasyonu kapsamında yapmazsa “bütün suç unsurlarının” odağı olmak gibi çok ağır bir zan, şüphe ve şaibeden ebedi kurtulamaz. Ancak, adalet ahlâkı, insan hakları, objektif hukuk ve kamusal sorumluluk çerçevesinde hareket eder ve ülkeyi; Anarşi-terör, tedhiş ve bunun mütemmim cüzü (tamamlayıcı-bütünleyici unsurları) olan çıkar odaklı suç örgütlerinden-mafyalardan temizlerse o başka. İşte o zaman “ADALET” ve “KALKINMA” partisi “adının adamı” olur ve % 70’leri bulur. Belki bir sonraki seçimde bu oran “Cumhuriyet tarihinde ilk defa” % 90’a da vurur. Çünkü millet ve devlet için “öncelikle lâzım olan” budur. Bunun adı nedir?
“Millet-halk için var olan; Varlığını adalet ahlâkına dayalı-adanmış kılan; Namuslu-dürüst, ilkeli-onurlu-sorumlu, saygın ve şeffaf: Demokratik, lâik ve sosyal HUKUK devleti”