23 Haziran 2010 Çarşamba

HÜKÜMET “YOK” HÜKMÜNDE!..
Mustafa Nevruz SINACI
Dış (düşman) kaynaklı, İsrail+AB-D destekli Ermeni orijinli çete, terör/tedhiş, suç örgütü; Hakkâri’nin Irak sınırı Şemdinli ilçesindeki askeri birliğe 19 Haziran 2010 gecesi saldırdı. 8 asker şehit oldu, 14 yaralı var. Gün içinde sayı 11’e çıktı. 12 adet çeteci öldürüldü. Menfur saldırı, bölgesine takviye timler sevk edildi, silahlı helikopter ve topçu ateş desteği sağlandı. Kuzey Irak'ta tespit edilen hedefler de savaş uçakları tarafından bombalandı.
Hatırlanacağı üzere: 1 Ekim 1999 tarihinde İran, Irak ve Türkiye sınırında bulunan ve şeytan üçgeni olarak adlandırılan bölgeden giriş yapan çetecilerden Ali Sapan’ın da aralarında bulunduğu 8 kişi, açılım politikaları gereği (güya) teslim olmuştu. Her türlü hukuk, mantık, umur-u devlet ve ahlâk akaidine aykırı olarak oynanan bu oyun ve pervasızca sergilenen sinsi senaryo; hükümetin içine düştüğü gaflet, dalalet, acz ve zaaf’ı açıkça göstermeye yetmşti...
Nitekim o günden bu güne şehit sayısı artarak çoğaldı. Son iki ayda sayı 50’yi buldu.
“Açılım, düz ovada siyaset, demokrasi, kardeşlik ve barış” adına akıl almaz cürümler, menfur emellere matuf ihanetler, kirli oyunlar, yerli kripto, kalleş diyaspora, dönme, devşirme dümenleri ayyuka çıktı. Başta ABD, şeriki İsrail, AB, GKR çete yönetimi ile fink atıp Ermeni yalanları uğruna; Ülkelerine anıtlar dikerek necasete bulaşan kimi sözde İslâmcı ülkeler dâhil, 20 küsur devletin yardım ve yataklıkla “taşeron” olarak kullandığı bu güruh iyice azıttı!..
Ayrıca, açılım kapsamında af, atıfet, tolerans ve taviz kapısının aralanması eşkıyayı yüreklendirdi, meclis içinden açıkça ışmar olunması melunlara cesaret verdi, şımarttı. Buna paralel zaafa uğrayan erkler, felç edilen stabilizatörler ve bozulan kuvvetler dengesi ile terör ve tedhişle lâubali ilişkilere girilmesi, iş bu -zıvanadan çıkmanın nedeni oldu!...
ŞİMDİ NE YAPMALI?..
Tıpkı Fuzûli’nin dediği gibi; "Sussam gönül razı değil, söylesem tesiri yok"
Ülkenin son 47 yılına kir ve kan damgası vurmuş eli kanlı eşkıyanın, İmralı mahpusu bebek katili; Nasıl oluyor da ülkede gündem belirliyor? Buna hangi hain, bedhah ve küstahlar cevaz vermekte!.. Başkaca kaç mahkum avukatları ile görüşüyor? "31 Mayıs'tan sonra artık ben yokum, olacakların sorumlusu değilim" Biçimi, açık tehdit içeren mesajı kim açıkladı? Kim yaydı? Hangi yandaş/yoldaş, Candaş medyalar mesajı yayınıp terörü azdırdı?..
Eğer hükümet varsa, derlesin-toplasın suçluları, çıkarsın yargı önüne.
Yürütme açılım zaafı ile malul; Yasama çatısında parlâmenterlik mesleği icra edenler içinde hiç mi ‘onurlu, sorumlu, vicdanı hür, irfanı hür’ kula kulluk etmeyen adam gibi adam; İyi insan ve iyi vatandaş yok!.. Cumhuriyet (!) Savcısı, Polisi, Askeri, Jandarması ve Hâkimi ile Yargı ne iş yapar? Dördüncü kuvvet; Hukukun üstünlüğünden sorumlu namuslu/dürüst, onurlu/sorumlu, milli memleket medyası nerede? Ülkede, binlerce sorun, haksızlık, yolsuzluk, hırsızlık, hukuksuzluk ve her türlü ihanet hüküm sürerken; dünya kupası maçları, adi televole, fuhuş, ahlâksızlık furyası, menfur ihanet senaryoları ve çete reklâmları ile müştegil; Türk'e ait değerleri yok sayan diziler ve beyin yıkama metotları ile milleti uyutan, avutan bir medya!..
Ve; Beşinci Güç olarak tanımlanan Sivil Toplum!.. Adına STK denilen, açık toplum örgütlerinin ekserisi ihanet şebekesi işleten dâhili ve harici bedhahlara angaje; Açlık, işsizlik, yokluk ve yoksulluktan malul, geçim derdine mağlup, gözü bir lokma ekmekten başka bir şey görmeyen, sorunlar sarmalı içinde boğulmuş, paralize bir millet! Kendi evinde işkence, devlet kapısında zulüm, eziyet ve azap’a maruz, zavallı yurdum insanı!.. Amma buna mukabil:
Dürüst yurttaşların vergileriyle bitleri kanlanan kravatlı hırsızlar, yolsuz ve teröristler, TC’nin her noktasını gezip, devleti tehdit eder, milli-manevi değerlere alçakça saldırırken!..
Her tür azınlık ırkçılığı meşru edilip, Türküm diyenlerin boynuna yaftalar asılırken!..
Şehit cenazelerine sahip çıkmak ‘istismar’ çete leşlerinin ‘şehit namırın’ çığlıkları ve melânet örgüt paçavralarıyla kadavra gömmeleri "sağduyu" olarak adlandırılırken;
Sözüm ona "aydın" geçinen "akademik unvanlı vatan hainleri" ekran gezip, bayrak inmesin diye canlarını sebil eden güvenlik güçlerine ağız dolusu hakaret ederlerken!..
İsim önüne ‘insan hakları’ gibi ‘yüce evrensel değerler’ koyarak, nitelikli dolandırıcı yüzlerce dernek, vakıf vb, STK alenen teröre hizmet edip, anarşist haklarını savunurken;
Ülke yöneticileri, şehit cenazelerindeki tepki ve coşkuyu ‘yaygara’ olarak nitelerken;
Politik-ACI’lar, milli birlik ve beraberliğimizi güçlendirecek atılımlar yapmak yerine, TC’nin 36 etnik grup olduğu yalanıyla, et ile tırnak gibi kaynaşmış insanlarımızı ayrıştırmaya yönelik; kerameti kendinden menkul, esas işlevi “tefrika” olan “açılımlar” peşinde koşarken;
Üstelik tüm olup biten, cereyan eden icraatı inceleme/araştırma/sorgulama, yargıya ve savcıya taşıma görevi ile yükümlü ‘demokrasinin vazgeçilmez unsurları” siyasi partiler; Derin uyku, gaflet-dalâlet, demokrasi/adalet ve hukuka ihanet, günlük çıkar rant peşindeler!..
Bir yanda bireysel risk ve sorumluluk alan, vatanını canından çok seven, bu uğurda ölümü göze alarak kışlalarına saklanmayıp gece gündüz, kar kış demeden teröristi her nerede ve hangi bataklıkta olursa olsun arayıp bulan ve onu yok eden korkusuz Türk askeri;
Diğer tarafta, risk üstlenmekten korkan, sinsi, siyaset peşinde sünepe, dalkavuk, lânetli Yahudi tarikatı mensubu “menfur mason”, kurnazca kışlasına sinmiş, bana dokunmayan yılan bin yaşasın zaafı ile malul!.. Türk Ordusunu “Peygamber Ocağı” olarak değil, bol paralı, çok avantalı, itibarlı ve garantili bir meslek olarak gören!.. Lâfla birçok aksaklığın üstünü örtmeye çalışan, ateist-pagan, terörle dans’a açık ve şehit vermeye mahkûm, paralı/lejyoner portresi...
DAHASI VAR!..
Terörün bir numaralı hamisi İsrail'e savunmamızı teslim etmek gafleti!..‏
Çetenin ağababası, Amerika’dan istihbarat dilenmek gibi iğrenç bir rezalet!..
Her halde bu nedenlerle olsa gerek, alçakça/kahpece, kalleş saldırılara uğruyoruz?
Nerde savunma planı? Kendi istihbaratımıza ne oldu? Hava harekâtları ne işe yarıyor? Alınan termal kamera, gece görüş cihazları, insansız uçaklar ne işe yarıyor? Eşkıya nasıl olup da bu kadar rahatça gelebiliyor? Bu memleketin; Cumhur-başkanı, baş-bakanı, genelkurmay başkanı, içişleri ve dışişleri bakanı ne iş yapar? BİR milyona yakın askerin üç buçuk eşkıyaya nasıl olur da gücü yetmez? Neden? Niçin? Askerin elini tutanlar tutuklanmaz?!..
Sonuçta: Terörün finans kaynakları, lojistik desteği kesilmedikçe, siyasi uzantıları, iç ve dış bağlantıları tutuklanıp yargıya teslim edilmedikçe, bataklığın kurutulması ve eşkıyanın yok edilmesi zordur. Çünkü ABD ve AB stratejik öneme sahip ülkemize karşı, ''terör-tedhiş silahını'' kullanmaktan kaçınmamaktadır. Bu gerçek apaçık ortada iken; ABD istihbaratına bel bağlamaksa büyük bir çelişkidir, saflıktır, gaflet, dalalet ve aptallıktır.
Lütfen hatırlayınız!..
8 yıl öncesinde terör sıfır seviyesindeydi. Sonra nice evlatlar şehit düştü. Nice avratlar dul, evlâtlar yetim kaldı. Genelkurmay başkanın ‘acımız büyük, üzüntülüyüz’, Politik ACI’ ların ‘kanları yerde kalmayacak’ ve zavallı muhalefetin ‘şehitler ölmez, vatan bölünmez’ teraneleri, acıları dindirmiyor. “Babalar gibi paralar” başka yerlere harcanacağına; TSK'ya savunma donanımı alınsın. Başta İsrail olmak üzere, diğer himaye, yardım-yataklık unsurları ile savunma ilişkilerimiz derhal kesilsin ve “ihanet bölgesinde/olağanüstü hal” ilân edilsin.
DUYUMLARA GÖRE!..
Sağlıklı istihbarat yok, F16'lar sorunlu, tanklar düzgün çalışmıyor, silâhlar tutukluk yapıyor!.. Suç teşkil etmesi gereken: “Kürt sorunu, bölücü terör örgütü, örgüt adları, bebek katilinin mesaj ve demeçleri, hayali etnik ve anadil sorunları ve kerameti kendinden menkul “demokratik barış ve kardeşlik” söylemleri! Bunlar AB domuzlarının “Kıbrıs için barış” palavrasını andırıyor. Gerçek şu ki: TC’nin ve Türk halkının bu alanda bir sorunu yok.
Var olan sorun sadece “Umur-u devlet yokluğu” adaletsizlik, haksızlık ve hukuk!..
Hak, güvenlik, hukuk ve huzuru tesisle mükellef olan kimdir? Elbette hükümet..
Çünkü adalet, saadet ve sulhu salâh, hükmün hikmeti ile kabil ve mümkündür.
Peki, niçin ‘hükümet” var da; “Adalet, hakkaniyet, eşitlik, huzur ve hukuk” yok?..
Çünkü; bunları tesise muktedir olamayan hükümet de “YOK” hükmündedir!..
Allah (CC), bu millete akıl, iman, izan, basiret ve feraset versin inşallah.
Objektif ve Reel Anlamda;
"Kuvvetler ve Dengeler"
Mustafa Nevruz SINACI
Demokrasi rejiminin teminatı ve meşruiyetin temel şartı kuvvetler ayrılığıdır.
Genel politik bilimler ve geleneksel Türk idare sisteminde öne çıkan “medeni siyaset” kuramında kuvvetler: 1. Yasama (meclis/şura), 2. Yürütme (icra/hükümet), 3. Yargı (adalet cihazı, hâkim ve savcılar), 4. Medya (yazılı/görsel/işitsel ve dijital), 5. Sivil Toplum (örgütlü kuruluşlar ve bireysel sorumluluk bağlamında yurttaşlar)
Tek başına “izafi bir kavram” olmaktan öte bir anlam ifade etmeyen devlet kavramı, bu uzuvlar vasıtasıyla vücut bulur, kurumlaşır ve şekillenir. Başta İsrail, ABD, çoğu AB ve bazı Arap ülkeleri gibi “çete devletleri” hariç olmak üzere; Vatandaşlar tarafından ‘insan için” kurulan, akil/ehil/erdemli, onurlu ve sorumlu insanlar tarafından yönetilen devletlerin olmazsa olmaz şartı, kesin kes kuvvetler ayrılığıdır.
Kuvvetler ayrılığı: Eğer ki, her bir erk/kuvvet kendi işini kendisi yapabilecek güce ve özgürlüğe sahip ise vardır. Aksi takdirde, böyle bir ilkenin varlığından bahsetmek siyasi etik dışı, düpedüz yalancılık, sahtekârlık ve mürailiktir. Olayı Türkiye özeline indirgediğimizde görüleceği üzere: Bu durumda, TBMM üzerinde sıkı bir parti kontrolüne gerek kalmayacağı gibi, “demokrasinin vazgeçilmez unsuru” siyasi partileri âdi birer şirket, sömürü aracı olarak kullanan ‘lider bozuntusu” keneler zuhur etmeyecektir. HSYK’da adalet bakanı ve müsteşarı bulunmadığı halde hükümetler, yargı darbesi yemeyeceklerinden emin olabileceklerdir…
Dolayısıyla, halkın “sosyal sözleşmeler” (anayasa, yasa, yönetmelik vs) gereği vücuda getirdiği örgütün ‘hukuk devleti’ olarak varlık, meşruiyet, güç ve ağırlığını sürdürebilmesinin olmazsa olmaz koşulu;, Objektif, eşit-adil hak, nevi-i şahsına münhasır özel hukuk ve orijinal esaslara göre kaim sağlam bir mevzuatın varlığı, yasalar karşısında yekdiğerine nazaran eşit ağırlık ve devamlılığın teminatıdır.
Bu durumda: (kuvvetler ayrılığı ilkesinin hâkim ve hükümferma olması halinde)
1. Yasama (Meclis/Şura); Namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu; vicdanı hür, irfanı hür yurttaşlardan terekküp ve teşekkül edebilir.
2. Yürütme; Hükmünü hikmetle yürütür, kul hakkını korur, hukukun üstünlüğünü hâkim kılar, ülkeye zenginlik, refah, barış ve mutluluk getirir, adalet ahlâkının banisi olabilir.
3. Yargı; Kolluk kuvvetlerinden hapishanelere kadar bilcümle sathı vatanda, her türlü hâl ve ahvalde hak/hukuk, adalet ve dürüstlükle kaim huzur, emniyet ve güven iklimi hâkim kılınır. Adalet özgür/tarafsız ve bağımsız biçimde tahakkuk eder, mülk’ün temeli olur.
Cumhurbaşkanı dâhil vekil, başbakan/bakan, genelkurmay başkanı, genel müdür, general ve memurlar “kanun önünde” eşit hale gelir. Vekillerinin ‘kürsü masuniyeti’ ile hâkim ve savcıların “resmi vazife masuniyeti” hariç; Mevcut ve mer-i insanlık, etik ve hukuk dışı, “dokunulmazlık” denilen insanlık düşmanlığı kisvesinden eser kalmaz.
4. Medya: Bilumum tür, hitap/kapsama alanı, imkân ve kaynaklarıyla özgür, tarafsız ve bağımsız, şahsiyetli ve haysiyetli; Bütün Türk Milleti, bilim ve insanlık adına; halkın yanında yer almak dışında, kimseye “yandaş, yoldaş ve Candaş” olmayan;, Namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu unsurlar “beşinci kuvvet/MEDYA” bunun dışında kalan ve kula kul olan domuzlar ise sadece lânetli uşaklar ve halk düşmanlarıdırlar!...
5. Sivil toplum/özgür birey ve her biri bir devlet olan vatandaş:
Gerçekte en önemli kuvvet/erk halk;. Halk’a rağmen hüküm iddia, ifa ve icra etmeye kalkışmak gayrimeşru olmaktır. Burada meşruiyetin ilk şartı kesinlikle ve asla seçimle gelmek değil; Kuvvetler ayrılığı ilkesi bağlamında ‘hukuki tanım, konum ve duruma’ uygun olmaktır.
İşte Bu: Hiçbir çıkar, kazanç paylaşma ve gönüllülük dışında zorunlu aidat almaksızın faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları ve bizatihi onurlu/sorumlu bireyin görevidir. Görev: başta yasama/yürütme/yargı/medya olmak üzere; Devleti denetleme, kamu vicdanı ve adalet kurumu yoluyla sorgulama, yargılama ve icabında hasep sormaktır.
Siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları ve kooperatifler kesinlikle STK değildir.
Kuvvetler Ayrılığı İlkesi ve Yargı Meşruiyeti
Yukarda açıklanan ve tanımlanan ilkeler her medeni devlette var olmak zorundadır.
Aksi taktirde, demokrasi, adalet-hukuk ve kuvvetler ayrılığı bahis konusu olamaz!..
Devlet içinde kuvvetler, birbirlerini denetlemek, kontrol ve takip etmek, dengelemek; aynı zamanda anayasa ve yasa karşısında eşit hak, yetki ve sorumluluğa sahip olmak zorunda ve durumundadır. Yasama, Yürütme ve Yargı terazide eşit ağırlığa sahip olmaz; Medya da yandaş, yoldaş ve Candaş unsurlardan oluşmak gibi, lânetli bir hale irca olursa; Ne cari sistem meşrudur ve nede, sistemin güncel banileri!..
Daha açık bir anlatımla:
Demokrasilerde yargı bağımsızlığı, nevi şahsına münhasır özgürlük/özerklik ve tarafsızlığından bahsedebilmek için yargının diğer iki demokratik erkten yani yasama ve yürütmeye eşdeğer meşruiyete sahip bulunması gerekmektedir.
Yoksa bu günün "Anayasa Mahkemesi ana muhalefet mahkemesi olmuştur" biçimi art niyetli ve eleştirel söylemler ile anayasaya açıkça meydan okuma tarzındaki polemiklerinden daha güçlü ardıl yargı sorunları bir anda rejimin kökten sorgulanmasına neden olabilir.
Bu ve benzeri beyanlar, tahrik ve hezeyanlar alenen suç teşkil etmesine, ceza yasası ve anayasaya göre soruşturmayı mucip olmasına rağmen dava konusu yapılmaz, yapılamaz ise yargı büyük bir baskı ve töhmet altında demektir.
Meşruiyet kaynakları demokrasilerde "halk desteği", millet iradesinin ‘namuslu, dürüst ve demokratik’ seçimlerle devlet idaresine gelme önkoşulu olmakla birlikte, insan hak ve özgürlükleri gibi evrensel temel hukuk kavramları bazen çoğunluğun desteği Olmaksızın da meşruiyetin vazgeçilmezi olmaktadır.
Nitekim Anayasaların ortaya çıkışı ile devletin karşısında bireyin, yerli azınlıkların, dezavantajlı grupların korunmasına yönelik liberal demokrasi akımları ile mümkün olabildiği gerçektir. Yargının meşruiyetinin güçlü olarak desteklenmesi ve bağımsızlaştırılması ilk defa ABD'de jürili mahkemelerin kurulması ve Anayasa Mahkemesinin ortaya çıkışı ile başlamış, bu sistematik kıta Avrupa'sında da giderek yaygınlaşmıştır.
Meşruiyet kaynaklarını kuramsal, pozitif hukuk kapsamı dışında örf, adet, din, gelenek ve görenek kuralları ile tabana yaymak yürütme ve yasamanın görece "halka yakınlık" kozunu elinden alabileceği düşünülür. Ancak demokratik seçenekleri, çoğulculuğu, kişi hak, hukuk ve özgürlüklerini tamamen veya kısmen yok etmeye yönelik kavram ve kurumlaşmaların yasama ve yürütmenin karşısına çıkabilecek daha güçlü meşruiyet kaynakları bulabilmek oldukça zordur. Hatta bazen Irak'ta olduğu gibi istenmeyen gelişmelere veya Cezayir'de yaşandığı gibi tamamen totaliter bir dışa kapanmaya ya da Filistin'de olduğu gibi ortada bırakılmaya neden olabilmektedir. Eskiden Türkiye'de "Adalet Mülkün Temelidir" veciz sözü geçerli idi. Her nedense bugünlerde aynı veciz söz "Adalet Devletin Temelidir" şeklinde değişivermiştir.
Herkese normal gelebilir ama işin aslını/felsefesini bilenlere göre bu faşist bir tuzaktır.
Hem de demokrasinin devletle bireyin sözleşmesine dayandığını savunan liberallere atılmış bir goldür. Çünkü devlet bireyin mülkünün emniyetini sağlamak görevini üslenmiştir. Halbuki adaletin devlet elinde bir silah olması devletin bu ikili anlaşmayı bireylerin mülküne ve bütün kişilik haklarına tecavüzünü mazur gösteren bir yaklaşımdır. Yani; adaletin mülkün temeli olduğu doğru, ama devletin temelinde tecavüz ve zorbalık varsa adalet yoktur.
Anayasal meşruiyetin tahkimi için batılı ülkeler (Almanya, Fransa, İtalya, Macaristan vb) Anayasa Mahkeme üyelerini meclisin nitelikli çoğunluğu (2/3 gibi) ile seçmekte, Çünkü Cumhurbaşkanı, başbakan gibi yüksek makamlarda bulunanları yargılayabilmek için böylesi bir güçlü desteğe ihtiyaç duyulmaktadır. Nitelikli çoğunluk mahkemenin elini güçlendirirken yürütmenin oldubittilere başvurmasını önlemekte ve caydırmaktadır.
Tabii ki, yorum yapacak birçok kanaat önderimiz olmasına rağmen bu hassas konulara pek de girilmemesi çok düşündürücüdür. Demek gerek iktidar, gerek muhalefet, tıpkı yandaş, yoldaş, Candaş medya gibi ‘yandaş yargı’ hesaplarını da bir türlü bırakamamaktadırlar.

9 Haziran 2010 Çarşamba

ADALET GÜNEŞİ; EGEMENLİK VE ÖZGÜRLÜK
Mustafa Nevruz SINACI
Bir memlekette en çok konuşan, hep konuşan ve her konuda konuşan, en meşhur ve en popüler kişi başbakan’sa; O memlekette ya işler sarpa sarmış veya de’Facto diktatörlük sökün etmiş; vesayet ve (sivil yahut illegal askeri) cunta hâkimiyeti tesis etmiş demektir.
Gerçekte, çoğu ülkeler ve yurttaşlarının kahir ekseriyeti bu konudan müşteki!.
Elbet Türkiye de; Türk yurttaşı da!.
Dünyayı saran ve insanlığı sarsan kronik sorunun aslı astarı şu: Dünya; Eli iş gören, iş-aş üreten, imar/inşa eden ‘namuslu-dürüst, bilinçli ve sorumlu’ marifet ehline muhtaç. Ciddi, yüksek karakterli ve kaliteli, hakiki/samimi yöneticiler ve devlet adamlarına hasret. İlim, akıl, karakter yoksunu, harama-yalana, şöhrete yatkın, sürekli seçilmek ve her seçimde kazanmak gibi süfli duygular, zaaf ve ihtiras ile malul; eli işte/gözü oynaşta, sadece konuşan, lâf üreten mazisi karanlık, sicili bozuk, sahtekâr ve dolandırıcı, geveze çaçaronlardan halk rahatsız.
Oysa evrensel düzeni algılama, analiz etme ve sentezleme yeteneği (doğrusal yönde düşünebilen ve kendinde-farkında) olanlar bilirler ki: Hizmete taalluk eden her unsur, sessiz ‘enginden veya derinden’ çalışır. Yani “iman amel; söylem eylem ile kaimdir”. Yani, ameli, icraatı imanına; eylemi söylemine uymayan “dindar” değil, din tüccarı rezil biri demektir!..
Bir başka deyişle: “İlahî vahiyle gelen saf ve berrak; arı/duru ilme beşerî zan, suiniyet ve hezeyanlar bulaştığından; Hak'a ulaşmak bir yana, aynelyakın ve ilmelyakın dahi erişilmez olmakta. Günümüz İslâm ümmetine (toplumlarına) baktığımızda; bırakın takvayı/verayı, hatta dindar ve mümin vasfını; İslâm'ın resmî/cari durumu bile bid'at ve hurafelerle boyalı mezhep ve tarikatlarla Âl-i İmran 103 (Hepiniz birden Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden ayrılmayın.,) âyetine ters düşecek derecede hak, adalet ve hakikatten uzaklaşılmış; Toplumlar için hidayet vesilesi yüksek şahsiyetler yerine masumiyetten uzak; nitelikleri zayıf kimseler önder olmuştur.” (1) Bu şahsiyetsiz, haysiyetsiz, bilgi/bilim ve birikim fukarası, ameli imanla ters/tenakuz içinde bocalayan zavallı demagoglar toplumlara çok büyük zararlar vermektedir. Çünkü: Gerçek anlamda bilgi, birikim ve deneyim sahibi, umur-u devletten/bilge siyasetçiler çok lüzumlu olmadıkça asla konuşmaz. O’nlar ancak, isimleri ve eserleri ile müsemmadır!.
Örneğin: Yaşamın ana unsurları, güç kaynakları ve doğal stabilizatörler; “Ey, insanlar, size hizmet ediyor; hayat veriyor, yaşamınızı sürdürmenizi sağlıyor ve dünyanızı aydınlatıp, ayakta ve hayatta tutuyoruz” diye yüzümüze haykırıyor, hizmetlerini başımıza kakıyorlar mı?
Kesinlikle HAYIR!..
Konuyla ilgili binlerce kuram-kural, sosyal-siyasal, ekonomik rejim ileri sürmek mümkün!... Fakat tamamında ortak unsur, asgari müşterek ve bileşke aynı: Bilgi, beceri, yapıcı, yaratıcı kabiliyet; Akıl, mantık, namuskârlık, marifet ve kalite!..
Şimdi bu kriterler çerçevesinde son olaylara ve olanlara bir bakalım:
Acaba, devlet ilkelerini koruyup kollaması gerekenler buna ne kadar riayet etmekte?
Bir yandan ABD himayesine dayanmak, öte yandan ‘İstiklal Harbi’,‘Atatürk ilke ve inkılâpları’ ahkâmı kesmek ne kadar doğru-dürüst ve ahlâki? 65 yıldır ABD tarafından dikte edilen ‘sübjektif laiklik’ i sürdürmeye çalışanlar; yayılmacı sömürgeci devletlerin ‘din/ilâh, ilâç ve silâh tüccarı’ insanlık düşmanı olduklarını ne zaman görecek ve öğrenecekler! Gaflet, dalâlet ve hıyanet içinde; bir yandan ‘AB yanlısı Türkçülük’ yapıp, öte yandan dini duyguları istismarla “ümmet” şuurunu ticaret ve siyasetlerine alet edenler, görmüyorlar mı sentez içinde ne “Türklükten” eser var ve de İslâmiyet veya objektif-rasyonel ümmetçilikten!..
“Ülke yönetimine talip olmaya niyetlenenlerin, önce Amerika’dan icazet almak ve biat etmek için çırpınmaları!.. Sonra çıkıp, tam bir pişkinlik ve şerefsizlikle ‘TBMM’ kürsüsünden bağımsızlık andı içmeleri; Ne vahim bir çelişki ve izahı gayri kabil bir rezillik değil mi? 1868 Odesa protokollerine bir bakınız: Bize ‘lâik devletsiniz’ denilerek üzerimizde teolojik oyunlar oynanıyor. Oysa biz bu dersleri ve sosyolojiyi okumadık. Okutulmadı bizlere. Obskürantizm karanlığında bırakıldık, ‘sayım suyum yok’ deme şansına sahip olmadık. Tıpkı kobay kurbağa gibi paralize topluma döndük. Ayıkmak, öğrenmek, kendimize gelmek ve baş etmek için de bir şey yapamıyoruz. Çünkü bilgimiz, bilgemiz ve namuslu/dürüst politikacılarımız yok.
ENTERESAN BİR İRONİ:
Görünüşte milleti tutsak eden hiçbir şey yok, onu sadece kendi bağımlılığının gücü tutsak etmekte, yani millet kendisine dayatılanın esiridir. Yapması gereken tek şey: gafletten uyanmak, kâbustan kurtulmak, kendine gelmek, kendini bilmek ve ellerini açıp Allah’ın ipine sarılmak; Hırs ve ihtirasla sarıldığı israf, yalan-talan ve haramı terk etmektir. Geçmişten günümüze halkın zihnine açgözlülük, o kadar güçlü kılınmış, beyinlere öyle kazınmış ve büyütülmüştür ki; Bu hırs/kör ihtiras ve iştiyakla (halkın) düştüğü tuzaktan kurtulması zordur. Milleti bu tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey: Bir beyin iğfali sonucu benliğimize işlenen arzular ve zihnimize kazınan bağımlılık hissidir. Yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeylerden çekerek özgür olmaktır!
ESARETİN NEDENİ:
Örnek uyarı; sahiplenmemiz için verilmek istenenler, aslında bağımlılık yapan birer tuzaktır. Adeta bir maymun gibi; Bu tuzak ve esaret oyuncaklarını hırs ve ihtirasla avuçlarımızla tutmaya çabaladığımız sürece (faydalanamasak bile) sahip olabilme ihtirası içinde kıvranmıyor muyuz? Aslında parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz takdirde gerçekten özgür olur ve tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelemez miyiz? Elbette geliriz!... Öyleyse, halkı maymun yerine koyup “işte avucunuzun içinde” denilen AB hayalini bırakmayı başarabilsek mesele hallolacak. Aksi takdirde, AB’de ısrar ederek, Türk insanını gâvura avuç açar hale getirmek; Bu necip millete yapılabilecek en büyük kalleşlik, düşmanlık ve hakarettir. Millete avuç açtıracaklarına, yönettiğini sananlar avuçlarını bir açsa, ökse’den kurtulacağız. O takdirde, dur gitme, nereye diyerek belki ensemizden onlar tutacak. Almanya Eski Başbakanı Shöreder AB’nin sürekliliği için Türkiye muhakkak olmalı; “olmazsa olmaz” diyor. Rusya ile partner olmalıyız diye ekleyerek, yeni bir dış politika aksı tarif ediyor. Bunu tarif eden bir paşamız vardı. Bir müteahhitle itibarına saldırıldı. Doğruydu söyledikleri. Ama susturdular. Manidar manipleler, adi komplolar ve pis herifler!... (2)
Türklüğü, Türkiye’yi, İnsanlığı, İslâm’ı, Filistin veya Gazze’yi kurtarma’ bahanesiyle cıa, mossad ve gestapo ile işbirliğini, marifet ve başarı olarak yutturanlar da anlayacaklardır ki; eşkıya devletlerle yatıp kalkmanın sonunda ne Türk kalıyor ne Türklük, ne Müslümanlık ve ne de insanlık!.. Yeni Osmanlı-İslam devleti kuracağız diyerek ABD-AB dürtüsüyle etnik koalisyon oluşturma peşinde koşanların Türk kanadı da görecek ki “İslamcılık” diye ortaklık kurdukları kişiler aslında Müslümanlığı kullananlar din tüccarları ve azınlık milliyetçileridir. Diğer taraftan; kene, vampir ve domuzlar misal devlete çöreklenenler ile bağımsız devletin geleneksel/kurumsal varlığını ayırt ve idrak edemeyenler, asıl bundan sonra görecekler, devlet parçalanmadan ‘Kürtçülük’ yapılamayacağını! Anarşi, terör ve tedhişe yardım ve yatakçılığın demokratlıkla değil hainlikle eşdeğer ve gerçek halk/devlet düşmanlarının “Kürt sorunu var” diyenler olduğunu öğrenecekler; ama açılım (!) yaşamalarına izin verirse eğer!
Oysa derin sosyal yaraları, ekonomik açmazları, seçim değil; geçim sorunu var bu halkın. Sonuçta Türkiye ve tüm İnsanlık “Adalet Güneşi'nin” gelişini beklemekte! Bu ise, günübirlik politikalarla debelenen ve ‘sadece seçilmek’ hırsıyla esip gürleyen demagoglarla olacak şey değildir; Adalet, özgürlük ve bağımsızlık, sadece “umur-u devlet” ile kabildir…
EVRENSEL TÜRK’ÜN KARAKTER YAPISI:
Türk ruhuna, asalet, adalet, şeref ve şanına bağlılık., Türk toplumuna sevgi-saygı, hürmet-muhabbet ve samimiyetle bağlılık., Türk yurduna, toprağına, bayrağına, devletine sadakatle bağlılık, Türk tarihine, geleneğine, Cumhuriyet ve Demokrasiye içtenlikle bağlılık, Türk dil, kültür ve uygarlığına kalbi bağlılık, Atatürk ilkeleri ve Türk inkılâplarına, insanlık idealine bağlılık, Yüce yaratıcı ve yegâne yol gösterici olan Allah’a imanla bağlılık, Lâiklik ilkesine, insan hakları, adalet ve hukuka saygı.
Türk Milleti: Adam gibi adam, insan gibi insan olmak, şerefli, saygın, onurlu-sorumlu, ilkeli, namuslu, dürüst ve üretici bir “yaşam biçimi” oluşturmak, bu yaşam biçim ve düzeyini özenle korumak, yükseltmek ve geliştirmek zorunda ve durumundadır.
Yararlanılan kaynaklar ve katkılar: (1) Fazıl AGİŞ, (2) Yalçın KOÇAK
DİKKAT!.. Yazışmalar için e.POSTA: gercek.demokrat@hotmail.com

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Ordu,
“Milletin Özgürlük ve Bağımsızlığını”
Korumaya Mecburdur!..
Mustafa Nevruz SINACI
İstiklâl Savaşında Mustafa Kemal (Atatürk)’ün, 31 Temmuz 1920 tarihinde, Subaylara hitaben Afyonkarahisar Kolordu Dairesi’nde yaptığı konuşma:
“Efendiler! İngilizler ve müttefikleri, milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermiştir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete, hürriyet ve bağımsızlık veremez. Milletlerin tabiatında yaratılıştan mevcut olan bu hak kuvvede, mücadele ile mahfuz tutulur. Kuvveti olmayan ve mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esirdir. Böyle milletin bağımsızlığı gasp olunur.
Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık ve kuvvet sahibi olmak için mevcudiyetini ispat icap eder. Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdanı ve imanıdır.
İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandan ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzeti nefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu kudret noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız-ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla; milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar.
Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta, engeller ve müşkülat kalmaz. Bu hakikat karşısında, içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetine düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar. Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş; buna kati azim ile iman etmiş ve karar vermiştir. Bazen şurada, burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır, vuramayacaktır. Dolayısıyla kuvvet, ordunun mevcudiyeti, vücudu için lazımdır. Bunun için kaynak milletin imanıdır, vicdanıdır, mevcuttur. Ordu, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; “ordunun ruhu subaylardadır.”
“O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu imar, tekrar inşa ve tamir edecek, canlandıracak ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Zira Millet bağımsızlığını Ordu’dan ister ve bekler; Elbette ki millet, her ahval ve şeraitte” bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan ister ve bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
“Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.” Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleri, dikkat ve ferasetle, giriştiğimiz Bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler.

Zira özgürlük ve bağımsızlık ordu tarafından korunur. Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşman herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görür. Hayatında bir an bile olsa subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Yaşamak için mutlak bir çaresi ve ulvi bir gayesi vardır: Namus ve şerefini korumak! Halbuki düşmanın amacı, o namus ve şerefi ayaklar altına atmaktır. Dolayısıyla subay için, ‘ya istiklal ya ölüm’ vardır.
Fakat ölmeyeceğiz. Bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacak ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!’ Mustafa Kemal (ATATÜRK) ‘açılım’ı yarın.
Kaynak: Afyon’da çıkan Ikaz Gazetesi’nden aktaran: Anadolu’da Yenigün Gazetesi, 10 Ağustos 1920
Egemen
‘TÜRK DEVLETİ’nin Sonu mu?..
Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Kemal Atatürk’ün Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak 12 Temmuz 1922’den 12 Ocak 1944’e kadar bu görevi; Mehmetçik (Şehit ve Gaziler) otağı ve Peygamber Ocağı Misyonu ile bütünleşen bir imtizaç, onur-erdem, şeref ve şanla ifa/icra eyledi; 12 Ocak 1944 tarihinde yaş haddinden emekli oldu.
O, İstiklâl Harbinin efsane komutanı, Mustafa Kemal ve Türk Ordusunun en uzun süre görev yapan Genelkurmay Başkanı idi. Kutsal addettiği görevi süresince; “Mustafa Kemal’in İstiklâl Savaşı sırasında, 31 Temmuz 1920 günü, Subaylara hitaben Afyonkarahisar Kolordu Dairesi’nde yaptığı konuşma’nın” emir/icap ve ilkelerine harfiyen uydu. (Önceki Makale)
O’nun zamanında Ordu ‘Namaz içtimasına’ kalkar, yeminler “Kuran, Bayrak ve silâh” üzerine edilir, devlet umuru, millet egemenliği, adalet ve hukuk gözetilir, dönme/devşirme, ateist ve paganlar askere alınmaz, çürük-çarıklar fark edildikleri anda ordudan kovulurlardı.
Merhumun (sonradan çok nedamet duyduğu) tek hatası, baskı/şiddet ve tehdit altında ifaya mecbur kaldığı 11 Kasım 1938 hatasıdır. Oysa, Atatürk’ün, menfur emellerle gizlenen vasiyetnamesinde “Türk Milleti’ne tavsiye ettiği (II.) Cumhurbaşkanı bizzat kendisi idi!..
Nitekim kast-ı mahsus faille 5 yıllı mücavir mesaisi oldu.

Ama Türk İnkılâbı ve Türk Ordusunun ilkelerden asla taviz vermedi.
Ancak O’ndan sonradır ki, Türk Ordusu ‘karşıdevrimin’ din, ahlâk, hürriyet, adalet, milli devlet ve milli egemenlik düşmanı unsurlarının tahakkümüne girdi. Mustafa Kemal’in ordusu olmaktan süratle uzaklaştırıldı. Sonradan ‘solcu” yazarlarca adları ölü’ye çıkartılan subay ve generallerle ASİL ve asli görevlerini unutup; 27 Mayıs’a yardım ve yataklık yapacak kadar alçak; Atatürk, Türk, devlet-millet, adalet/hukuk, egemenlik ve demokrasi düşmanlarına kucak açacak kadar ilkesizleştiler. Sonra 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat!..
Bu Ordu, 27 Mayıs’ta akıllara durgunluk veren bir ihanet, Kemalist, mütedeyyin, yüzü nurlu-imanlı/şuurlu, milliyetçi/muhafazakâr, namuslu/dürüst, ilkeli/onurlu ve sorumlu Atatürk yanlısı kıyımına maruz kaldı. Yaklaşık 10 bin dolayında üst ve ast subayın ilişikleri kesilerek; tazminatları ABD tarafından ödendi. Aynı paralelde Üniversiteler, Adli/İdari teşkilât, devletin bütün kurum-kuruluşlarında benzer tasfiye ve temizlik operasyonları yapıldı. Siyasete iştirak, cunta/dikta/vesayet ve periyodik dizayn/darbe dönemi başladı. Artık kadim Türk Ordusu’nun yerini ‘silâhlı kuvvetler” almıştı!...
Silâhlı kuvvetler; Mustafa Kemal Atatürk - Mareşal Fevzi Çakmak çizgisi, 2300 yıllık tarihi gelenek ve Milli Mücadele ruhunu terk ettiği için; 65 yıllık (Lozan’ı tanımayan; PKK patronu) ABD tasallutu; 50 yıllık (yalancı, soykırımcı, iftiracı Ermenistan yanlısı+PKK şeriki) AB kapı kulluğuna ‘hayır’ diyememiştir. Milli Dava Kıbrıs peşkeşi; Musul Vilâyeti, Selanik, B. Trakya, 12 Adalar ve Türk Birliği emellerinden feragate ‘dur” diyememiş, tam bir alçaklık ve kalleşlik olan “stratejik ortak’ın çuval kalkışmasına” mukabele edememiş ve “dünyanın en güçlü orduları arasında” yer almasına rağmen;, ASALA artığı, AB-D maşası, Ermeni Terör ve tedhiş örgütü PKK ile baş edememiş ve kökünü kazıyamamıştır!...
Cumhuriyet Savcıları (!), Türk Hâkimleri, Polis, Jandarma, TSK ve bunca Atatürkçü, Milliyetçi ve muhafazakâr’a rağmen siyasette kol gezen tescilli hainler, hırsız-yolsuz, ihanet şebekesi, mafyalar, çeteler ve organize suç örgütleri de çabası!..
Bakınız!.. Şu sıra TC’nin temelini oluşturan adalet ve güvenlik kurumlarının çatısı ile ülkenin siyasal yönetim yapısı kökten değiştiriliyor. Bu sinsi bir Anayasayı ilga teşebbüsüdür. Maksat:
1923’te kurulan devleti tasfiye etmek; Cumhuriyeti, Lozan’ı reddeden ABD ile Türk-İslâm düşmanı AB dayatmaları doğrultusunda değiştirmek, dönüştürmektir. Böylece; bu güne kadar TC düşmanlıklarını içlerine atanlar, derin bir “Ohhh!..” çekecek, yıllardır uyku ve hain pusuda bekleyenlerin de, bundan böyle gerçek yüzleri otaya çıkacaktır. Zaten çıktı bile!..
Gerçi, Türkiye Devleti, elbette dünyada, hür ve hükümran olarak ebed-müddettir. Ancak bu, TC’ni sonlandırmak isteyenlere “DUR” dememek, anlamına gelmez!..

17 Mayıs 2010 Pazartesi

BEYAZ İHTİLAL VE DEMOKRASİ (!) BAYRAMI
Mustafa Nevruz SINACI
Mübarek Cuma günü idrak ettik; “Beyaz İhtilâl” in 60. sene-i devriyesini!..
Yani 14 Mayıs 1950’den itibaren on yıl süreyle “özüne ve anlamına uygun” bir sevinç, minnet, şükran, ihtişam ve coşkuyla kutlanan; Ancak, 27 Mayıs günü devleti gasp eden cunta tarafından süresiz yasaklanan “demokrasi bayramı”nın üzerinden tam 60 yıl geçti.
Dile kolay, bu ülkede tamı tamına elli yıldır demokrasi, adalet ve hukuk yok!..
Üstüne üstlük, 12 Eylül 1980’e kadar “27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı” adı altında tam bir garabet, hürriyet, hak, adalet, demokrasi ve hukuk düşmanlığı sergilendi; İnsan hakları, adalet ve demokrasiye inanmış ‘iyi, namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu” vatandaşları alçakça rencide eden törenler yapıldı. Çok şükür 12 Eylül idaresi bu utanca son verdi.
19 MAYIS VE 27 MAYIS
Lütfen dikkat edin!.. Türk milleti’nin şerefli ve şanlı tarihinin dönüm noktaları, medar-ı iftiharımız olan zaferler hep bu ay da yer alır. İstanbul’un fethi, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ile İstiklâl Savaşı’nın ilânı ve Demokrasi Bayramı…
Bu ay’a gölge düşüren, kara çalan ve sevimsiz kılan (aykırı) tek gün 27 Mayıs’tır.
İşte o gün bu gündür ülkemizde hak, adalet ve hukuk yok!..
Her şey bir aldatmaca, orijinal değil taklit, asıl değil kopya, hukuki değil, yasal!..
Hani evrensel hukuk normlarına göre: “yasa’lar anayasa’ya; anayasa’lar da insan’a ve insan haklarına” aykırı olamazdı.. Anayasa ve kanunlar, hakkaniyet, adalet ve eşitlik ilkesini; evrensel hukuk, din-ahlâk, örf-adet ve geleneklere uygun olarak tanzim, tertip ve tahkim eden temel “toplumsal sözleşmeler” (haklıların güçlülüğü, bon sens) idi!.. (Jean Jacques Rousseau)
Dünya genelinde “hâkim, hür ve hükümran devletlerde” zaten bu böyledir.
ANAYASA MAHKEMESİ !..
Özgür ve adil hukuk devletlerinde Anayasa Mahkemeleri “anayasayı koruma kurumu” işlevi görür. Demokrasinin güncel beşiği İngiltere de bir anayasa olmadığı gibi mahkemesi de yok. TC hariç diğerlerinde (örn. Ermenistan) anayasa mahkemesine mevcut milletvekillerinin (110 kişi/ %20) imzası, dayanaklı-gerekçeli dava dilekçeleriyle gidilmez. Milli egemenlik ve adalet ahlâkına uygun Anayasa mahkemeleri; kanunlar çıkmadan önce veya sonra otomatik kontrol, inceleme; Şeklen ve esastan denetimlerini yaparlar. Hukuki ve doğru olanı budur.
Düşünün bir kere; Eğer, şu yapı, görev-yetki ve işleve nazaran (meselâ bu dönem) akp 336 yerine, kadim Demokrat Parti gibi Mecliste 440 ve fazlası sandalyeye sahip olsa idi acaba ne olurdu? Örneğin halka açıkça düşmanlık, milli menfaatleri peşkeş, egemenlik haklarından feragat ve vatana ihanet boyutunda bir “yasa” çıkartılsa ve kimse Anayasa Mahkemesine baş vurmasa ve/veya zaruret arz etmesine karşın yeterli ve gerekli imza bulunamasa ne olur?...
Ve, aynı durumda, mevcut % 10’luk baraj ne sonuçlar doğurur?...
Vaki ve mezkür değişiklik tasarısında “hukuka uygun Anayasa Mahkemesi” ile makul, ahlâki ve hukuki bir baraj (temsilde adalet) yönünde bir hüküm var mı? Yok! Neden, niçin?.. Çünkü: Mevcut anayasa (!) mahkemesi darbe, dikta ve cunta ürünüdür. 27 Mayıs’a meşruat verecek kadar adalet düşmanı hukuk taciri istismarcılar tarafından; Objektif hukukun utanç ve yüzkarası yassı-ada tiyatrolarından mütevaris bir siyaset, icabında vesayet kurumu biçiminde kurgulanmıştır. Tıpkı siyasi va saçma kararları ile maruf AİHM ve Lahey Adalet Divanı gibi.
Siyaset elli yılda niçin bu kadar yozlaştı, çürüdü ve kokuştu dersiniz!..
Kuvvetler ayrılığı olmadığı ve doğal stabilizatörler dumura uğratıldığı için..
SONUÇ: Atmış yıl önce Cumhuriyet; Demokrasi ile buluşmanın coşkusunu yaşadı.
Halk Partisi zihniyeti, dikta, sulta ve cuntasına karşı verilen efsanevi mücadele sonucu “Beyaz İhtilâl” gerçekleşti. Derken bu mutlu ve kutlu gün “Demokrasi Bayramı” oldu. Ta ki; 27 Mayıs kâbusu ülke ufkunu karartıncaya, halkın üstüne mezar toprağı serpilinceye ve Türk istiklâli, özgürlük, bağımsızlık ve istikbali akamete uğrayıncaya kadar!..
Yeter!.. Söz milletindir…

SUÇLULAR-YASALAR; ÖZGÜRLÜK ve GÜVENLİK
Mustafa Nevruz SINACI
Türkiye’de, İstiklâl Savaşı ile temin, Kurucu Meclis ve 1924 Anayasası ile tesis edilen demokrasi, adalet ve hukuk 11 Kasım 1938 karşıdevrimi ile kesintiye uğradı. Yaklaşık 12 yıl süren istibdat, karanlık-kâbus-zulüm ve işkence 14 Mayıs 1950 günü gelen demokrasi ile sona erdi. Halk iktidarı acıları dindirdi. Fakirlik, açlık, işsizlik, yokluk-kıtlık, yoksulluk, cehalet ve pahalılık son buldu. Toplumsal refah, adalet ahlâkı, özgürlük, güvenlik ve hukuk mutluluk ve huzuru getirdi. İnsanlar hayat, seçim ve geçimlerinden memnun, hukuk devleti ve hükümetten yana mesut ve bahtiyar oldular. Demokrasi’nin vücut bulduğu; adalet ve hukukun hâkim ve hükümferma olduğu 10 yıl, tam bir Asr-ı Saadet dönemi idi. Hafızalarda böylece kaldı!..
18. dönem Sakarya Milletvekili ve (2001) DP Genel Başkanı Yalçın Koçak “Kervan Yürüyor” isimli makalesinde şöyle haykırıyor: (bak: www.gercekgundem.com)
“Demokrasi kökleşiyor, derinleşiyor mu? Yaşanılan sıkıntılar daha demokrat bir devlet olabilmek uğruna verilen mücadelesi midir? Örgütlü toplum, özgür birey olabilmenin olmazsa olmaz üçüncü şartı: devletin Demokrat olması, ya da demokrat davranmasıdır.
Anayasasında bunca yasak ve yasakçı mantıkla bu, asla olamayacakların istenmesidir.
Dayatmacı-bencil zihniyetler anayasada kaldığı ve bir zihniyet devrimi yapılmadığı müddetçe tam; kesintisiz bir demokrasi ve bağımsız cumhuriyetten söz etmemiz imkânsızdır.
Yargı kendi hükümranlık alanından ödün vermiyor. Hükümet ben siyasi iradeyim yaparım diyor. Miadını doldurmuş, çoktan fersude olmuş Anayasanın, değişen son maddeleri dahi tekrar değiştiriliyor. Parti kapatmak zorlaşmıştı, daha da zorlaşıyor, imkânsızlaştırılıyor. Yasalar halkın ihtiyaçlarına ve devletin yasaklarına karşı gelen suç’u tarif eder, yapanı suçlu ilan eder, karşılığındaki cezayı hukuk yapar, uygular.
Suçlular yasa yaparsa ne olur. Demokrasi adına acı esaretler kurulur…”
ACİLEN CEVAP BEKLEYEN SORULAR:
Anayasa değişiklik paketi ile 2709 Sayılı Kanunun ek: 15. maddesi ilga edilerek 12 Eylül’e yargı yolu açılır iken; Her melânetin milâdı 27 Mayıs niçin yargılanmıyor? Kuvvetler ayrılığı ilkesi niçin objektif ve orijinal hukuk normları yönünde ihya edilmiyor? 1960 vesayet cunta ve dikta kurumlarından olan askeri yargı neden kaldırılmıyor? Keza HSYK siyaset’ten neden arındırılmıyor? Nereden buldun yasası ile devletin denetleme yükümlülüğüne ilişkin usul, yasa ve esaslar niçin yeniden düzenlenip tahkim edilmiyor? İnsan hakları adalet, vekâlet ve temsil hukuku yönünden ‘insanlık, ahlâk ve hukuk dışı’ dokunulmazlık/koruma/kollama, vergi ve sair kanunlardaki ‘antidemokratik himaye, eşitlik ilkesine aykırı koruma’ hükümleri;, 2820 S. Siyasi Partiler, 298 S. Seçimlerin Temel Hükümleri ve 2839 S. Milletvekili Seçimine dair kanunlar ve ilgili mevzuat neden ve niçin kamu yararı, hakkaniyet, adalet ve demokrasi” yönünde değiştirilip düzenlenmiyor? Siyaset hanelerin ticarethaneye, parti sahiplerinin sulta ve potansiyel dikta-sivil cuntaya dönüşmelerine fırsat veren yapısı neden?! “Millet iradesinin devlet idaresinde tecelli etmesine” imkân verecek biçimde değiştirilip-düzenlenmiyor!... Ve; Anayasanın 42. maddesi niçin hakkıyla ve lâyıkıyla uygulanmıyor da başörtüsü, türban gibi basit argüman ve aksesuar üzerinden siyasi istismara yol açılıyor?..
İNCİRLİK [ABD] ÜSSÜ
TC, NATO’ya ilk başvurusunu 11 Mayıs 1950’de (chp) yaptı, reddedildi. Bu kez 2. başvuru 01 Ağustos 1950’de (DP) tarafından yapıldı. NATO’ya 18 Şubat 1952 günü girildi.
Oysa İncirlik Üssü 4 Nisan 1949'da İnönü/chp hükümetince imzalanan Washington Anlaşması ile kuruldu. NATO ve BM ile sonradan “kamufle biçimde” ilgilendirildi. Gerçekte tam bir ABD üssü... Mevcudiyeti, TC’nin evrensel hukuk, legal mevzuat, yasa, egemenlik ve hükümranlık haklarına bütünüyle aykırı!.. Peki, eğer TC özgür ve bağımsız bir devlet ise, tüm komşularımız, hür dünya ve bölge için menfur bir tehdit ve tehlike olan bu ABD üssü niçin hâlâ orada duruyor. ABD’de mukabil bir TC üssü var mı? Yoksa bu TBMM ve mütemmim cüzleri ne kadar meşru? Egemenlik kayıtsız, şartsız milletin mi? Söyleyin bakalım!..
DİKKAT!.. Yazışmalar için e.POSTA: gercek.demokrat@hotmail.com

15 Nisan 2010 Perşembe

PAKET HAKKINDA “MEŞRUAT”
Mustafa Nevruz SINACI
Adı (adalet ve kalkınma) ile müsemma (uyumlu-bütünleşik) olmaktan menkul parti hükümeti “anayasada değişiklik paketi” hazırladı ve hafta başında komisyona sundu.
Anayasa Komisyonu paketi sözde, görüşmeye başladı..
Sözde.. Zira “kendilerine verilen paket” usulen tefhim edilip aynen geçecek.
Çünkü bu paket, milletin ihtiyaç ve sıkıntılarını gidermeye yönelik değil.
Aksine; Sevk edenin ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlar niteliktedir.
Şu halde buna bir “meşruat” gerek.
Peki, “meşruat” ne idi?
MEŞRUAT:
Hak, doğru, adil ve meşru; veya yanlış, aykırı, yasa/hukuk ve ahlâk dışı olanı beyan; Ret veya onay. Haram, yasa dışı ve yasak olmayanı tespit. Olaylar, hüküm, kanun, karar ve mütedair eylem; Yasa taslak ve tasarıları dâhil olmak üzere: “adalet, hakkaniyet ve hukuka uygun” olup olmadığına dair yazılı veya sözlü beyan. Adalet, hak, ahlâk ve hukuk (kanaat) önderleri tarafından verilen/konulan şerh.
BUNA GÖRE;
Anayasa değişiklikleri için esas alınması zorunlu “objektif norm, ilke ve evrensel hukuk kriterleri.” Başka bir anlamda “olmazsa olmaz şartlar.
1. HAK:
Özgür irade (fıtrat) teoremi bağlamında, bireyin, doğuştan sahip olduğu haklar (beslenme, barınma, öğrenme, inanma ve inandığı gibi yaşama) ile diğer insanların kendi özel hayatlarını yaşama şekline müdahale etmeden, yaşamlarını biçimlendirme hürriyeti ve hukuk düzeninin bireye tanıdığı yetkilerdir. Bu yetkiler sınırlıdır. Sınırlar aşıldığı ve ihlâl edildiği takdirde fail, ceza veya mağdura tazminat ödemeye mahkum edilir. Hak kullanılırken başka birilerinin haklarını çiğnemek haksız fiildir. Suç teşkil eder. Hukuk sistem ve düzeninin temel unsuru ve bileşkesi hak’tır. Hak’lar üç ana başlık altında şekillenir.
Özel haklar, Kamu hakları ve Evrensel haklar. Yetkiler yönündense:
Yetkinin içeriği ve yönetileceği veya etkileyeceği varlıklar; Öğesi öne çıkar.
2. HUKUK:
Hukuk kelimesi Arapça hak kökünden gelir ve hak kelimesinin çoğuludur. Arapçada “hak” kelimesinin çoğulu ahlâktır. TDK’na göre hukuk: “Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür”. Bunun dışında hukukun “haklar” anlamı da vardır. Mecazen de, ahbaplık, dostluk anlamında da kullanılır. Hukuk, toplumun genel menfaatini veya fertlerle ortak iyiliğini sağlamak maksadıyla konulan ve kamu gücüyle desteklenen kaide, hak ve kanunların bütünüdür. Hukuk’un uygulama cihazı adalettir.
3. ADALET:
Hak’ın gözetilmesi ve hukuk’un hayat bulmasıdır. Hak ve haksızlık ile haklı ve haksızın ayırt edilmesi adaletle sağlanır. Adalet kuramı temelde hukuk kurallarına uygunluk kesp eder. Ancak, temel toplumsal işlevi nedeniyle din-ahlâk ve buna alenen aykırı olmayan töre, örf, adet, geleneksel kurallarla birleşik ve bütünleşik olmak zorundadır. Aksi takdirde kuram, kanun, kural ve kurumlar “adalet” vasfını haiz olamaz.
Kutsal kitapların hepsinde adalete ve adil olmaya ilişkin bölümler bulunur. Platon’a göre adalet en yüce erdemlerden biri, insan ve devletin temel davranış kuralıdır. Aristoteles’in hareket noktasını ise eşitlik kavramı oluşturur. Ona göre, herkese eşit davranmak adalet için yeterli değildir. Bir hukuk düzeni, güçsüzleri koruduğu ölçüde adaletli olabilir. .
Bu bilimsel ve evrensel tanımlara, Recep tarafından “hap” olarak nitelenen “anayasa değişiklik” önerilerini vurun da, görün bakalım; Paket insan hakları, adalet, hukuk ve halkın acil ihtiyaçlarına UYGUN MU? DEĞİL Mİ?
İlk “meşruat” sizden olsun.

ANAYASA’DA; TADİLAT’A REDDİYE (Meşruat ve Hakikat)
Mustafa Nevruz SINACI
“Paket hakkında meşruat” konulu makalemizde hak, hukuk ve adalet; Dolayısıyla anayasa ve yasa (kanun) hakkında, mutlaka uygulanması gerekli, geçerli ve zorunlu evrensel kriterleri açıkladık. Dikkat ediniz lütfen!.. Bir kelime, kavram, kural veya kuramda ‘evrensel’ terimini kullanmak önemli iştir. Bilgelik ve olgunluk gerektirir. Çünkü ‘evrensel’ sözcüğü; yaşam boyutunun kabul görmüş ve tartışılmaz hale gelmiş doğruları anlamına gelir. Dünya çapında bilinen, aktüel ve popüler olan ‘meşhur’ değil. Şimdi “meşruat ve hakikat”!..
Örneğin: Russel Gough’un, "Karakteriniz Kaderinizdir" adlı kitabında: "Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı; doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olabilmektır. Eğer karakter gelişmemişse tahsil ise yaramaz.
Unutmayalım; banka hortumlayanlar, devleti soyanlar, rüşvet alanlar, vatanı çıkar uğruna satanlar, maç satanlar, şike yapanlar, haksız teşvik verenler; birilerini hakir görüp aşağılamakla yükseleceklerini zannedenler hep tahsilli bireylerdir" der;
Theodora Roosevelt’in: "Bir insanı ahlâken eğitmeden sadece zihnen eğitmek; ait olduğu topluma büyük bir bela kazandırmaktır” sözü ile;
Herbert Sprencer’in: “Eğitim-öğretim ve terbiyenin amacı, sadece ve yalnızca bilim değil; Aynı zamanda ve bilhassa davranış biçimi ve harekettir” kuramı evrensel gerçeklerdir.
Sonuçta: Yeryüzü ve kâinatta; En hakiki mürşit İlim; en değerli varlık İnsan ve en büyük eser Kültür’dür. Kültür: İnsanlık, iyilik ve adalet adına “doğrusal yönde” gelişen emeller, yükselen değerler ve bizatihi medeniyettir.
Medeni siyaset ise: Cumhuriyet, Demokrasi ve Lâiklik henüz “evrensel değer olmadan” Türk Milleti’nin, dünya ve insanlık âlemine, yaşam boyutunda örnek ve önder sıfatıyla gösterip, “yönetim bilimi ve fazilet anlamında siyaset” bağlamında armağanı ettiği çok yüksek bir ilimdir. “İlimle amel etmek” Yüce Peygamberin bütün İslâm’a emridir.
Dolayısıyla; “Anayasa ve yasa normu”: Cümle buyruk (emir) tamim, talimat, tüzük ve yönetmelikler kamu (halk) yararı ve Kanunlara; Kanunlar Anayasa’ya; Anayasalar da: “İnsan hakları, adalet ahlâkı, dinsel haram ve yasaklar ile geleneksel kurallara aykırı olamaz.
ALDATAN PUT ve BATAKLIĞI AYDINLATAN GERÇEK
Şimdi yaşam boyutunda hüküm süren katmerli ıstırap, kronikleşmiş zulüm, bitmek tükenmek bilmeyen sıkıntılar ve hakikatin ışığında halkın “gerçek ihtiyaç ve acil sorunlarını aydınlatıp açığa çıkartan acı gerçeklere” özetle bir göz atalım; ibret ve dehşetle bakalım:
İşsizlik, yapay (haksız-hukuksuz) pahalılık, sanal enflâsyon, üçkâğıtçılık, sahtekârlık, kitlesel soygun, yaygın dolandırıcılık, kapıcı ve apartman yöneticisinden, devletin tepesine kadar hükmünü âdi ve alçakça icra eden vurgun, soygun; Aldatma-kandırma, namussuzluk, hırsızlık, yolsuzluk, hortumculuk, şerefsizlik, yalan-dolan, lâkin ‘nereden buldun’ diyen yok.

Maaş, sosyal yardım, özlük hakları ve ücretlerde ayırımcılık; Haksızlık ve adaletsizlik;
Kangrenleşmiş YÖK, başörtüsü, harç, mastır ve doktorada süre ve derin çile sorunu!..
Başta RTÜK (ahlâken düşük, insanlık dışı, Türk halkını rencide edecek kadar iğrenç, pejmürde yayınları teşvik ve müsamaha) olmak üzere; 27 Mayıs ve 12 Mart kurumlarınca çağ adına sergilenen haksızlık, yolsuzluk, keyfilik, çifte standart, milli ve manevi mukaddesler ile yükselen değerlere karşı çirkin politikalar, genç nesilleri yozlaştırma-çürütme siyaseti!... Evet, siyaset meşru ve demokratik olmaktan çıktı. Parlâmentoda medya-mafya üçgeni, organize işler, TSK da darbeci ve hortumcu ayrık otları ile bütün parti ve kurumlara kök salan “devletin malını deniz” belleyen domuzlar, niçin hukuk içinde temizlenip ayıklanamıyor?!..
NETİCE OLARAK: Malum/mezkür “tadilât paketinde” halkın acil ve hayati ihtiyaç, ıstırap ve sıkıntılarına çözüm getiren bir hüküm yok. 27 Mayıs dikta-cunta ve 12 Mart sulta kurumlarına meşruiyet kazandırılmakta ve gayrimeşru AB sürecine ivme kazandırılmaktadır.
Bu bir değişiklik değil, danışıklı dövüştür. Cumhuriyetin kurumları; Onurlu, sorumlu; Namuskâr ve dürüst parlamenterler bu rezalete “DUR” demeli hükümet de haddini bilmelidir.
-------------------------------------------------------------------------
* Aman!.. Devlet sanayide bulunmaz, üretmez, ticaret yapmaz diyen; özelleştirme delisi “yalancı, talancı, hırsız-yolsuz, soysuz koza, kripto, üçkâğıtçı, peşkeşçi bedhahlara” inanma, aldanma, kanma!.. Zira “AB de devlet işletmelerinin ekonomideki ortalama payı % 42; İsveç, Norveç ve Danimarka'da % 61'dir.” (2009 bilimsel istatistik ve ansiklopedik veriler)
* BİL’Kİ!.. Türk İnsanı “altın değerinde” nadirden bir cevher gibidir. Işığa tut bak; içinde AtaTürk, namuskârlık, doğruluk, dürüstlük, diğerkâmlık, sencilik, adalet ahlâkı, bilgelik ve olgunluk, onur-erdem, ilke yoksa!... Kesinlikle sahtedir. (2002, Mustafa Nevruz SINACI)
* Cumhuriyet fazilettir, erdemdir; Fazilet'i ahlaki'ye müstenit bir idare şeklidir.
Cumhuriyet; Fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli; Seciyeli, seviyeli, yüksek ahlak ve kavi (sağlam) karakterli muhafızlar ister. (14.10.1925, Gazi Mustafa Kemal AtaTürk)
* Yeryüzü ve kâinatta; En hakiki mürşit İlim; en değerli varlık İnsan ve en büyük eser Kültür’dür. Kültür: İnsanlık, iyilik ve adalet adına “doğrusal yönde” gelişen emeller, yükselen değerler ve bizatihi medeniyettir. (2001, İKO Söylevi, Mustafa Nevruz SINACI)
* Türk demek: Türk’çe düşünmek, Türk’çe konuşmak ve Türk’çe yaşamaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene… (Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk)
* İyi, namuslu, dürüst; onurlu, sorumlu ve ‘gerçek demokrat’ olan kazansın…

BİR YORUM; VE DEĞERLİ BİR KATKI
Sayın Mustafa Nevruz SINACI Bey;
Belki yanılıyorum. Ama gördüğüm kadarıyla kafanız hayli karışık. Bir taraftan islamı ve onun ana kaynağı olan Kur'an'ı öne çıkarırken diğer taraftan onunla taban tabana zıt olan ırkçlık fikrini öne çıkarıyorsunuz. Şurası unutulmamalıdır ki, hiç bir ırk diğerinden ne üstün nede aşağıdır. Yer yüzünde Rum ne ise Rus'ta odur. Fransız ne ise Türk'te odur. İnsanları ayıran özellik, değerleri ve inançlarıdır. Hülagu, Türk'tür. Ama dünyanın en acımasız katilidir. Bağdat'ta ve girdiği her şehirde kafalardan kaleler yaptırmış, onu izlerken büyük bir zevk almıştır. Aynı şekilde Osman bey veya Fatih'te Türk'tür. Ama gittikleri her yere adalet, huzur ve güven götürmüşlerdir. Çünkü inançları bunu gerektiriyordu. Irk vardır. Ama insana hiç bir şey katmaz veya insandan hiç bir şey götürmez. Ya Türk olmakla mutlu olunmaz. Olmamakla da mutsuz olunmaz. İnsanı değerleri yani takvası üstün yapar veya alçaltır.
Yetmişli yıllarda insanlar yaptıklarına göre taktir edilirlerdi. Şimdi ise ırklarına göre taktir ediliyorlar. Nazım Hikmet, ne kadar büyük şair olursa olsun -ben büyük şair olduğunu düşünmüyorum.- bu vatandan kaçmış "Beni Lenin yarattı." diyecek kadar sosyalist olmuş ve yıllarca "Bizim Radyo" dan türkiye aleyhine konuşmuştur. Ama şimdi her kesim tarafından hayret edilecek kadar değer görüyor. Solcular, solculuğun artık para etmediğini görünce Atatürkçü oldular. Daha önce savundukları değerleri Atatürkçülük maskesi altında savunuyorlar. Dindar olanların bunu neye dayanarak yaptıklarını hiç anlamış değilim. Yine İsmöet İnönü, bu memeleketin camilerini at ahırı yapacak kadar ileri gitmiş, Kur'an öğrenmeyi yasaklayacak kadar din düşmanıdır. Heyhat görüyorum ki, bir milliyetçi bile sırf Türk olduğu için İsmet İnönü'yü övebilmektedir. Şimdi soruyorum, ırkçı mı olalım, yoksa değerleri olan inançları, ülküleri olan bir toplum mu? Şayet ırkçı olalım derseniz sizin bileceğiniz bir şey... İsmeti veya Nazım'ı yüceltme hakkına sahipsiniz. Şayet değerleri olan bir toplum olalım derseniz o zaman bu buna benzer şahısları övmek Müslümana yakışmaz. Çünkü islam tek millet olduğu gibi küfür de tek milletttir. Bunu Kitabımız olan Kuran böyle açıklıyor. İkisi birden olamz. Ya o, ya bu!..
Sayın Sınacı, donanımlı birisi olduğunuzu gördüğüm için yazıyorum. Boş birisi olsaydınız bu kadar emeğe değmez derdim. Ama dolusunuz. Ahirette hesabınızı Türklük üzerinden değil, inancınız üzerinden vereceksiniz. Bunu yazılarınızla siz söylüyorsunuz. Öyleyse Türk olmakla birlikte islam kardeşliğini tesis etmenin yollarını arayalım. Görülecektir ki kürtçülük, türkçülük, arapçılıkve diğer "çılıklar" kalkınca dünya daha güzel ve adil olacaktır. -çılıklar bize küçük kaleler oluşturarak bizim diğer insanlarla sağlıklı iletişim kurmamızı engelliyor-.
En içten sevgi ve saygılarımla.
Sebahattin Kızıltaş; Emekli öğretmen

22 Mart 2010 Pazartesi

AKP’NİN YELDEĞİRMENLERİ İLE SAVAŞI
Mustafa Nevruz SINACI
03 Kasım 2002 günü yapılan milletvekili genel seçimlerinde akp; Seçme-seçilme ve oy kullanma hakkına sahip ve listelerde kayıtlı 41.407.015 seçmenden, sandık başına giderek vatandaşlık görevini fiilen ifa ve icra eden 32.753.836 kişiden 10.848.704’ünün oyunu alarak % 33.12 oranla 365 milletvekili çıkardı;
Cumhuriyet tarihinin en antidemokratik seçiminde chp’de 6.114.843’le, % 18.66 oy oranı ile 177 milletvekili çıkardı. Diğerleri adeta bozguna uğradı. Tamamı haksız, adaletsiz ve akıl dışı bir barajın altında kalarak feci şekilde boğuldular. Seçmenlerin % 20.89’u “8.653.173 kişi” veto, sivil itaatsizlik yahut tepki hakkını kullandı. Katılım: %79.10 olarak gerçekleşti.
Yani akp seçime katılanların % 33.12’si, tüm seçmenlerin ise %26.20’sinin oyları ile tüm vekillerin % 66’sına; chp %18.66’ya mukabil (geneli: % 14.76) vekillerin %32’sine sahip oldu. Bunun adına adalet, hukuk ve demokrasi diyenler, herhalde beyin özürlü olmalı!...
SİYASİ PARTİLER VE SEÇİM YASALARININ HUKUKSUZLUĞU
2822 sayılı siyasi partiler; 298 sayılı seçimlerin temel hükümleri ve 2839 sayılı millet-vekili seçimi kanunlarındaki antidemokratik unsurlar dikkate alındığında bu; Önceki/sonraki, 1983’den itibaren vaki bütün genel ve yerel seçimlerin millet iradesine aykırı, utanç verici, hak, adalet-hukuk ve siyaset bilimi kavramları ile ne denli çelişkili olduğunun kanıtıdır.
Yani; akp’nin % 33.12; gerçekte % 26.20 ile Parlâmento’nun % 66’sına;
Chp’nin ise, % 18.66 veya gerçekte % 14.76 oyla Parlâmentonun % 32’sine sahip olması çok büyük bir haksızlıktır. Asla onaylanamaz. Bu millet iradesi, hukuk devleti ilkeleri ve kamu vicdanına saygısızlık ve aleni bir ahlâksızlıktır. Özellikle; kanunun ön seçim ile ilgili mücbir hükümlerinin uygulanmaması ve millet iradesinin adalet ve hakkaniyetle tezahürüne karşıt “merkez yoklaması (gerçekte parti sahiplerinin keyfi ataması) yönteminin uygulanması nedeniyle büyük bir ayıp, haksızlık, hukuksuzluk ve sivil cuntacılıktır!…
Ve kesinlikle!.. “yönetimde istikrar/temsilde adalet” ilkesinin suç derecesinde ihlâli; İnsan hakları, adalet ahlâkı ve hukuka aykırı olarak, ‘azınlığın çoğunluğa tahakküm’ rejimidir. Diğer bir anlamda ve en açık deyişiyle; 50 yıllık statükonun (vesayetin) sürdürülme hırsıdır.
Bu, elbette bilinen ve beklenen gerçektir. İkinci karşıdevrim olan 27 Mayıs 1960’dan itibaren sistematik olarak sürdürülen yozlaşma, bunalım, buhran ve kaotik popülist politikalar bunun böyle olmasını gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Statükoya göre ortada bir sorun yoktur.
MİLLETE GÖRE SORUN BÜYÜKTÜR
Ülkemiz, son müze soygunları nedeniyle Kültür ve Turizm Bakanı (eski chp ve shp’li) Ertuğrul Günay’ın “soygunların sebebi darbelerdir” tespiti cihetiyle 27 Mayıs 1960, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubatta olabildiğice soyulmuştur. Öyle ki soygun-vurgun, yalan-talan, gasp, irtikap, hırsızlık ve yolsuzluk ara dönemlerde de olanca hızıyla siviller, siyasiler ve oligarşik bürokratik yapı tarafından da amansızca sürdürülmüştür.
Bunun yanı sıra elli yılda vuku bulan faili meçhul sayısı 50 bin dolayında telâffuz edilmektedir. Dahası iç ve dış borç yükü yıllardır milletin belini bükmekte; Pahalılık ve enflâsyon geni halk kitlelerini ezmekte; Anarşi, terör ve tedhiş, halkın huzur, emniyet, devletin güvenlik ve bütünlüğünü tehdit etmektedir, o dönemde de etmekte idi…Tüm oligark, uzantı ve mütemmim cüzlerini kapsayan “çağ, İslâm ve insanlık dışı” dokunulmazlık yasaları nedeniyle gaspçılar yakalanamıyor, parlâmento tasallutçularına dokunulamıyor ve “asil halk” hariç “medya/mafya/politik-ACI” suçlularına ilişilemiyordu!...
İşte akp bu argümanları sonuna kadar kullanarak iktidar oldu.
Üstelik kahir ekseriyetle ve tek başına…
Demokrat Parti’den bu yana ilk defa!...
Ama ne oldu? Yedi buçuk sene sonra gelinen noktaya bakıldığında fotoğraf şu:
“Havanda su dövmek, bıktıran demagoji, tezvirat, popülizm-mugalâta, adi, ahlâksız ve şerefsiz kartel medyası ile dans, siyasette mutasyon; sonuç hayali sukut ve hüsran!..”
Yani akp ve hükümeti 7.5 yıldır fuzuli işlerle iştigal etmekte, de’Facto AB-D sultasına boyun eğmekte, yolsuzluğa prim, terör/tedhişe fırsat vermekte ve adeta ‘geleceğe matuf bir takım meçhul ve menfur emelleri gerçekleştirmek için zaman kazanmakta’ ve İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra'nın Donkişot’u misal yel değirmenleri ile savaşmaktadır.
MEŞRUİYET VE MEŞRUAT
Mustafa Nevruz SINACI
Meşru: Haram ve yasak olmayan; Hak edilmiş, adalet ahlâkı ve hukuka uygun olan..
Meşruiyet: Sosyal bilimler literatüründe, meşruiyete ilişkin tartışmalar genellikle Max Weber'in otorite ve meşruiyete ilişkin çözümlemeleriyle başlar. Weber: "Tecrübelerimiz bize göstermiştir ki, hiçbir otorite sistemi, sadece maddi, duygusal veya ideal motiflere dayanarak sürekliliğini sağlayamaz. Bütün bunlara ek olarak, her otorite sistemi meşruiyetine ilişkin bir inanç oluşturmak ve beslemek gayretindedir" der. Görüşlerinde iki unsur dikkat çekmektedir:
1. Meşruiyeti siyasi rejimlerin yaşaması için en önemli faktör olarak görmekte;
2. Meşruiyet kavramını tanımlarken inanç unsurunu esas almaktadır.
Bu genel tespitler çerçevesinde üç tip hâkimiyet veya otorite tipini ayırt eder.
Geleneksel, karizmatik ve hukuki-rasyonel otorite… Geleneksel otorite, bir toplumda uzun zamandan beri yaşayan geleneklere dayanırken, karizmatik otorite bir liderin olağanüstü özelliklerinden kaynaklanır. Karizmatik otorite tipinde halk liderin sahip olduğu bir takım nitelikler dolayısıyla ona biat ve itaat ederken, geleneksel otorite tipinde halkın yöneticilere itaat etmesinin nedeni, siyasi iktidarın geleneklere uygun olarak iktidara sahip olup kullandığına dair olan inançtır. Hukuki-rasyonel otorite tipinde otorite rasyonel bir hukuk sisteminin sonucudur. Bu otorite tipinde, insanlar geleneksel olarak saygı gören bir şefe veya karizmatik bir lidere değil, bir dizi soyut, genel ve kişilik dışı kurala bağlılık gösterir. Modern dünyada geçerli olan otorite tipi hukuki, adil-rasyonel otoritedir. Weber'in çözümlemesine göre siyasi iktidarlar yönetilenlerin rızasını talep ederken adeta şöyle seslenmektedirler:
Geleneksel şef: Bana itaat et, çünkü halkımız yüzyıllardan beri şeflerine itaat etmiştir.
Karizmatik lider: Bana itaat et, çünkü ben senin hayatını değiştirebilirim.
Hukuki-rasyonel yönetici: Bana itaat edin. Çünkü ben sizin, adalet ve hukuka uygun olarak seçerek atadığınız yöneticinizim. Dikkatli incelendiğinde, meşruiyetin hukukilikle aynı şey olmadığı anlaşılır.

Hukukilik; hukuk ve kanunlara uymaktır. Yöneticilerin anayasa ve kanunlara uymaları, “o yöneticilerin” yönetilenler gözünde meşru olduğu anlamına gelmez. Bir başka deyişle, yöneticilerin karar alırken, emir verirken pozitif hukuka uygun olarak davranmaları onların meşruiyetini kanıtlamak için yeterli değildir.
Neticede meşruiyet: Kanunların (insan-hayvan, bilcümle doğa varlıkları, çevresel değer ve unsurlar dâhil olmak üzere) genel ve nesnel bağlamda evrensel hak (görev, eylem, ilke, sorumluluk bazında) adalet ahlâkı ve hukuka mutlak uygunluğun varlığı; Ayrıca yasa (kanunların) kesinlikle Anayasa’ya aykırı olmaması ve Anayasanın da “asla” temel (doğuştan var olan ve sonradan edinilen) insan haklarına aykırılık taşımamasıdır.
Meşruh: Şerh olunmuş. Anlatılmış, açıklanmış ve izah olunmuş.
Meşruhât: Meşruat kelime ve kavramının yerine geçmek üzere kullanılır. Bir hüküm, karar veya eylemin meşruiyetine veya meşru olmadığına (isabet, yanlışlık yahut aykırılığına) dair izahlar, açıklamalar ve bu meyanda yazılanlar demektir.
MEŞRUAT: (Objektif ve orijinal ‘norm’ kelime, kavram) Hak, doğru, adil ve meşru; veya yanlış, aykırı, yasa/hukuk ve ahlâk dışı olanı beyan ve onay. Haram, yasa dışı ve yasak olmayanı tespit. Olaylar, hüküm, kanun, karar ve mütedair eylem; Yasa taslak ve tasarıları dâhil olmak üzere: “adalet, hakkaniyet ve hukuka uygun” olup olmadığına dair yazılı veya sözlü beyan. Adalet, hak, ahlâk ve hukuk (kanaat) önderleri tarafından verilen/konulan şerh.
BUNA GÖRE: TC’nin 37 yıl istikrar ve insicamla uygulanan, en uzun ömürlü ve tek sivil; “Kurucu (1924); Atatürk’ün Anayasası” varken, sözde yeni sivil anayasa arayışları neden? Bu istemin aslı, esası, ana sebep ve hikmeti nedir? 1961 anayasası da 1982 gibi darbe imalâtı olduğu halde, niçin göz ardı edilmekte? Üstelik 608 (613) suç dosyası ve içtüzük hükümleri uygulandığı takdirde % 80’i devamsızlıktan (görevini yapmamaktan) “düşük”, insanlık, hukuk ve ahlâk dışı dokunulmazlık zırhları ile zoraki korunan parlamenter ile…
Bu olacak şey değil!..
Gündemi işgal eden diğer konular da hakeza…
Üstelik! Doğruların, dürüstlerin, hakkaniyet, adalet ve hukukun itibar görmediği, ilke, onur ve erdemin kabullenilmediği, zekânın ayaklar altına düştüğü, yüceliğin takdir edilmediği ve alkışlanmadığı, doğruyu söyleyenin dokuz köyden kovulduğu; iyi'den, doğru’dan, haklı’dan (bons sens) onurlu ve sorumludan yana olanların değil; güç ve güçlüden yana olanların savunulduğu bir yer, dönem ve zamanda…
Aslında çarpılan, bozulan, çürüyen, yozlaşan ve dağılan düzeni imar, ıslâh ve tamir mecburiyeti varken!..

Ey!... (Millet Vekilleri Değil!..)
Parlâmenterler, kendinize gelin...
***
Aman!.. Devlet sanayide bulunmaz, üretmez, ticaret yapmaz diyen; özelleştirme yanlısı “yalancı, talancı, yolsuz-soysuz, peşkeşçi bedhahlara” inanmayın, aldanmayın, kanmayın! AB de devlet işletmelerinin ekonomideki ortalama payı % 42; İsveç, Norveç ve Danimarka'da % 61'dir. (anonim)
***
Ayrıca, bil ki!.. Türk insanı "altın değerinde" nadir bir cevher gibidir; Işığa tut bak; içinde Atatürk, namuskârlık, doğruluk-dürüstlük, diğerkâmlık, sencillik, adalet ahlâkı, bilgelik; Onur, erdem, ilke yoksa bil ki sahtedir. (Mustafa Nevruz SINACI)
***
Cumhuriyet fazilettir, erdemdir; Fazilet'i ahlaki'ye müstenit bir idare şeklidir.
Cumhuriyet; Fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli; Seciyeli, seviyeli, yüksek ahlak ve kavi (sağlam) karakterli muhafızlar ister.
(14.10.1925, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK)
***
İyi, namuslu, dürüst ve demokrat olan kazansın…

20 Şubat 2010 Cumartesi

HESAPLAŞMA VE YÜZLEŞME ZAMANI
Mustafa Nevruz SINACI
Erzincan – Erzurum hattında 17 Şubat günü yaşanan deprem, siyasette şok, hükümette gerilim, infial ve paniğe yol açtı. Adalet bakanı, RTE ile uzun bir görüşme yaptı. Sonra basın toplantısı düzenledi ve HSYK kararını “kalkışma” olarak niteledi!... Çok ağır bir lâf!...
Diğer taraftan AKP yetkili çevrelerinde olay; “vesayetten mütevellit yargı darbesi” biçiminde yorumlandı. Zaten bir hafta öncesine kadar bu “yargı darbesi” söylemi, en az askeri vesayet ve cunta nitelemesi kadar yoğunlaşmış, her köşeye sinmiş ve yaygınlaşmıştı…
İnsani boyut ve bilgi toplumu nosyonundan nasipsiz; İlim-irfan, umur-u devlet, adalet ahlâkı, hukuk, maharet ve marifet yoksunu AKP, geldiği günden beri damı tenvir etmekte, 50 yıldır bilinen ezberi tekrarlamaktadır.
Bunu, aynı gün, (ışığını ihanetten ve kirli-karanlık organize işlerden alan ‘aydınlardan’ değil) “Türk Kanaat Önderi” Uğur Özaltın, “Neden 28 yıl uyudunuz?”sorusu ile damardan girerek hesap soruyor, haykırıyor. (www.ugurozaltinyazilari.tr.cx) Çok önemli, bakalım…
“1982 anayasasından bu güne 28 yıl geçti. Bu anayasadan şikâyet etmeyen bir tek parti ve siyasetçi yok. Bugün iktidar olanlar dün muhalefetti. Koro halinde bu anayasadan şikâyetçi idiler. Bugün muhalefet olanlar da dün hükümet ortağıydılar. Onlarda anayasadan şikâyetçi oldular. Peki, 28 yıldır neden uyudunuz beyler? Neden sivil bir anayasa, adil bir seçim yasası yapmadınız? Dokunulmazlıkları neden kaldırmadınız? Devlet Reformları neden yapılmadı?
Toprak reformu ne oldu? Belediyeler neden modern şehirciliği anlayamadı çözemedi hala? Karısı veya sevgilisinin kafasını kesen caniler neden polise taş atan çocuklardan daha az hapis yatıyor? Partiler lider hegemonyasından, lider suntasından ne zaman kurtulacak? İki seçim kaybeden bir parti lideri ne zaman def olup gidecek o koltuktan? Üniversite sınavlarını kim kaldırabilecek? Gerçek bir demokratik açılımı kim yapabilecek? Demokratik bir ortamı neden oluşturamadınız etnik kökenlerin kavgasından oy devşirme hatasına düştünüz?

YOKSA!..
Cami avlularından oy devşirmek kolayınıza mı geldi?
Ramazan erzak torbaları daha kolay mı hükümet etti sizi?”
Hakikatte yedi senedir sürüp giden demagoji, popülizm, De’facto ABD-AB tasallutu, bu manipülâsyonla iğdiş edilen, mutasyona maruz siyaset; İhmal edilen yurttaş, açlık-yokluk, işsizlik, işkence ve halka zulümle, akılları iktisat’a ermediğinden yahut gâvurluklarından olsa gerek (maaş ve ücretlere değil/ürün ve hizmete vaki) zam’la iştigal eden yöneticiler. Vatandaş hakları, adalet ve hukuk peşinde koşmayan, tamah eden, yardım-yataklık yapan, suç ve günah ortağı kahrolası muhalefet.. VE, yalancı-talancı kene, vampir ve domuzların kartel medyası…
Elli yılı mücavir aynı oyun!.. 27 Mayıs’la, ATA ve Türk siyasetten tart ve devletten tasfiye edildi. Ateist-pagan, dönme-devşirme, sabetay, mason-misyoner ve “lâikperest” hırsız-yolsuz, yalan-talan/soygun-vurgun takımı despot-diktatör güruhu cuntalar geldi; Bu gerici ve yobazların fanatik versiyonu olan “din tüccarları” ise sızma yoluyla devlete duhul ettiler.
Elli yıldır halka hizmet edilmedi. Zam-zulüm-işkence; gelen vurdu, giden vurdu milleti; Ülke bir suç cenneti, kaçakçılık, kara para, hayali ihracat ve faili meçhul diyarı oldu!..
“YETER ARTIK!..

HODRİ MEYDAN”
Bu kantar bu kadar (suç) yükü çekmez. Bunca günahı “keçiler” kaldırılamaz.
Pis kokular afakı sardı, ihanet nüfuz etti her yere… Çürümüşlük ve yozlaşmışlık da…
Başta Genelkurmay Başkanı, yargı-yasama, üniversiteler, umum kişi, resmi kurum ve özel kuruluşlar, iktidar, muhalefet konuşsun. Herkes bildiğini anlatsın, açıklasın Allah aşkına. Yüzleşsin hesaplaşsın, yargılansın-sorgulansın siyaset, halk, medya, mafya, asker, sivil, cunta, yargı her ne varsa ülkede.. Şimdi AKLANMA-paklanma zamanıdır. Lâkin vekil nam tefessüh etmiş uşak, sahibinin sesi, kul-köle, aciz dalkavukların delâletiyle değil; Bağımsız ve tarafsız Türk adaleti, kamu vicdanı, kadim hukuk ve hakikat harsının önünde mertçe hesap vererek!..
Hadi bakalım, hodri meydan!.. Şimdi tam zamanıdır. Artık ‘adalet tecelli etmeli’ ve ‘hak-hukuk’, haksıza/hırsıza/yolsuza/soysuza galip gelmelidir. Şimdi olmazsa ne zaman!?..
ZAM, ZULÜM VE İŞKENCE
Mustafa Nevruz SINACI
DOĞALGAZ SOYGUNU
Azerbaycan Doğalgazı; 12 Şubat 2010 Cuma günü itibarıyla bir m3 doğalgaz’ın fiyatı Ankara’da 72.02 kuruş. Buna bilumum vergi ve sair gasp, iktisap ve mahsuplar dâhil… (fiyat halâ değişmedi)
Aynı günlerde Azerbaycan ile Türkiye arasında bir “doğalgaz fiyat uyuşmazlığı” vaki. Bu nedenle bizzat Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in ağzından “Türkiye’ye doğalgaz satış; Türkiye’nin de Azerbaycan’dan doğalgaz alış fiyatını öğrendik”; diğerlerinin muhtemelen 120 – 265 dolar /1000m3 arası olduğu söyleniyor. Amma lâkin soygun sırrı olsa gerek, gerçek rakamlar bilinmiyor.
Neymiş? :
1000 m3 Azeri Doğalgazının bedeli 120 Dolar.
Yani: l20 x 1.5053 (12.Şubat.2010) = 180 TL/1000 m3
180 TL: 1000 m3 (180x100=18000krş) = 18 krş/m3
Buna göre:
Bir (1) m3 Doğalgaz’ın “BOTAŞ” alış fiyatı: 18 kuruş.
Vatandaşa 1 m3 doğalgazın satış fiyatı: 72 kuruş; Aradaki fark: 54 kuruş
Nihai alıcı vatandaş aleyhine tahakkuk ettirilen (+) fiyat farkı: % 300
Daha açık bir deyişle bu; Fahiş derecede zamlı bir fiyat’tır. Deyim yerindeyse; Apaçık gasp-irtikap ve soygundur. Kamu istismarı yoluyla suiistimal, kartel, karaborsa ve vurgundur.
Dahası: 18 kuruşluk Doğalgazın % 300 fazlası ile 72 kuruşa halka satılması insanlık düşmanlığı ve vicdansızlıktır. Doğalgaz almaya gücü yetmediği için (kurulu düzen ve tesisata rağmen) odun, kömürle ısınmaya çalışan; Sonra da sızıntı ve dumandan zehirlenerek ölen; Masum-müsemma, fakir-fukara, garip-gurabanın taammüden katili olmaktır.,
Keza, fahiş fiyata doğalgaz almak için varını-yoğunu harcayan işçi-memur, asgari ücretli ve emeklinin; Hayati ihtiyaç, zorunlu gıda, giyim, minnacık bir konfor babından azıcık rahatlık, birazcık keyif ve insan olduğunun farkına varacak kadar huzur ve düzeninden kısarak maruz kaldığı çileli yaşam; Sebep olanların onursuzluk, şerefsizlik ve sorumsuzluğundandır.
Ya açık+gizli % 25’leri aşan işsizler; Artı beş milyonu mücavir asgari ücretli!...
Bu apaçık insan hakları, adalet ve hukuk ihlâlidir.
Demokrasiyi anlamamak, bilmemek ve insana saygı duymamaktır.
Siyaset (idare) biliminden bihaber, gafil ve insanlık düşmanı olmaktır.
ÖZELLİKLE:
İnternet ortamında dolaşan bilgilere göre, Rusya’dan İngiltere ve daha uzak ülkelere bin m3’ü 65 - 98 dolara doğalgaz satılırken; 80’li yıllarda 32 dolara teklif olunan Kazak doğal gazı yerine; Vatanın bağrına maviş’li hat ve hortumlar döşeyip, kamusalda sıkça söylendiğine göre 265 dolara gaz alacak kadar alçak hırsız ve domuzlara niçin hesap sorulmaz?
Anayasa Mahkemesinde aklandılar diye mi?..
Öyleyse A. Mahkemesi ve/veya üyeleri (haksız aklama faili) hesaba çekilmeli!..
Hiç “Mahkeme Kararı” haksız, adaletsiz ve sabit olan suçu ibra tarzında olabilir mi? Buna “olur” denilemez; “olur” da verilemez, isterse danıştay olsun üstüne yatılamaz!..
O halde sorun bakalım!..
Tüyü bitmemiş yetimin dumandan boğularak; soğuktan donarak, açlıktan kıvranarak veya mümasil nedenlerle ölenlerin hakkını!... Onlar “devlet babaya” inandılar, güvendiler, ama inandıklarının-güvendiklerinin bilinçli kurbanı oldular. Nahak yere. İnsafsızca ve bazı domuzların “çatlayıncaya-patlayıncaya dek” zıkkımlanma hırs, heves ve ihtirasları uğruna…
Bu kasıt, alçaklık ve vicdansızlıkların hesabı sorulmadan “doğalgaza zam” telâffuz eden “gişi’ler” biliniz ki apaçık halk düşmanı kene, aç domuz ve kara kanlı vampirlerdir.

Artık halk nasıl haykırıyor?!.. “Zam, Zulüm, İşkence, işte AKP”