24 Kasım 2011 Perşembe

Öğretmenler Günü; "hayatta, en hakiki mürşid ilimdir"

"TÜRK, İnsanlık ve İslâm âleminin geleceği sevgili çocuklarımız ile genç nesillerimize;
Dünyada, sabrı, şükrü, adâlet ahlâkı, fazilet ve tevekkülü öğreten; İlim ve irfanla eğiten; Sağlık, sorumluluk, onur/erdem ve sinerjiyle donatan;
Namuslu, dürüst, demokrat, saygıdeğer Öğretmenlerimizin 'ÖĞRETMENLER GÜNÜ'nü içtenlikle kutlar;
Bu aziz ve güzel; Önder, öncü ve sözcülere, her iki cihanda huzur, sağlık, refah ve saâdetler dilerim
" Mustafa Nevruz SINACI

19 Kasım 2011 Cumartesi

bir bilmece ve işkence!...


Ankara'da banliyö bilmecesi 
ve Sincan–Kayaş Hattı İşkencesi
Mustafa Nevruz SINACI
ÜÇ AY GEÇTİ ARADAN!....
            Önce bir hatırlatma: “Sayın yolcularımız; Ankara Büyükşehir belediye başkanlığı tarafından yapılacak “yeni çiftlik bulvarı” projesi ve TCDD tarafından yapılan “Başkent Ray” projesi çalışmaları nedeniyle; Sincan–Kayaş hattında işletilen “Banliyö Trenleri” 01 Ağustos 2011 tarihinden itibaren, “ikinci bir bildirime kadar” işletilemeyecektir. TCDD..
            Duyuru nam ‘bildirim’de, bir özür veya süre ibaresi yok!..
            Adeta, despotluktan bir diktatörlük beyannamesi gibi, emrivaki ve dayatma.
            Bu çarşaf, çarşaf yazılar 112 gündür mahalli tren istasyonlarında asılı.  
            Çok garip, bu zaman zarfında aynı hat’da doğu ekspresi, hızlı trenler ve yük katarları, hiçbir aksama olmaksızın vızır, vızır işliyor!.. Bu aykırılık, yaman çelişkiyi ve tersliği gören banliyö yolcuları şaşkın, hattâ DDY ve belediyeye öfkeli, kızgın; ‘Madem bu trenler çalışıyor, banliyö niçin çalıştırılmıyor? Bu işin içinde bir iş var. İnsanlık değil bu!.. Ayıp, insanlık ayıbı ve halk düşmanlığı…” diye yakınarak ilgili, yetkili ve sorumlulara kahrediyorlar.
            Bu öfkelerinde elbette haklılar. Zira yıllardır nizami işleyen bu hat’a güvenerek düzen kuran, banliyö civarına yerleşen insanlar işkence içinde, mağdur, eskisine nazaran iki kat yol parası vermeye mahkûm, moralleri bozuk, yorgun, bitkin ve perişan haldeler.
Dahası, her iki taraf da, vaktinde gelmeyen ve düzenli olmayan otobüs seferlerinden şikâyetçi, halk, yollarda çaresiz kalmaktan mutazarrır!.. Sincan–Ulus hattında dolmuş sayısı bir miktar artmış gibi!.. Fakat banliyö treni’nin aniden kaldırılması ile patlayan olağanüstü yolcu talebini karşılamaktan aciz ve yetersiz kalıyorlar ne yazık ki.
Özellikle sabah/akşam her iki yakada da (Kayaş-Mamak ile Etimesgut-Sincan) ulaşım (toplu taşım) hattında müthiş bir telâş, infial ve toplu taşım araçlarına binebilme konusunda müthiş bir yarış, hatta arbede yaşanıyor. Sabahın körü ve şu menfur, melânet “ileri-geri saat uygulaması” sayesinde gece karanlığında sokaklara, duraklara dökülen memur, işçi, öğrenci, her yaştan kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-yaşlı insanlar, dolup-dolup taşan yollar, duraklar..
Gerçek şu ki: Vakitsiz durdurulan banliyö trenleri Ankara halkını perişan etti.
Çekilen ıstırabın bini bir para, tam bir gâvur eziyeti, nereden baksan çile, işkence ve zulüm!.. Üstelik trenle ‘gidiş-dönüş 3 lira’ iken, dolmuşla 4 lira. Dahası banliyö yolcularının çoğu, tren’in yokluğunda, tek istikamette iki hatta mahkûm... Bu da maliyeti iki kat arttırıyor, aile, öğrenci bütçeleri sarsılıyor, geçim daralıyor. Acaba bunu kim tazmin ve telâfi edecek?..
DARALAN GEÇİMİN ANLAMI:
Daha az gıda, açık/gizli açlık, yetersiz benlenme, sağlıksız yaşam, ısınamama, üşüme, hastalık; Su ve elektrikten tasarrufu ise pek çok medeni, insani ve zorunlu ihtiyaçtan zorunlu mahrumiyettir. İşte, yüz binlerce insanın, varlığı/mevcudiyeti üzerine hayat kurdukları, kendilerine özgü düzen/geçim oluşturdukları “banliyö treni’nin” yokluğu nedeniyle ortaya çıkan manzara bu!.. Velâkin “insan için devlet” anlayışının unutulduğu ve ‘kazan kazan’, ‘insan insanın kurdu’, ‘haklıların güçlülüğü’ yerine ‘güçlülerin haklılığı’ ve kul hakkı üzerine kurulu kara düzende bu, kimin umurunda?.. Görünen o ki buna pek aldıran yok.   
DAHA NEREYE KADAR?..
Şimdi DDY idaresi ve Ankara Büyükşehir belediye başkanlığına soruyorum:
            Banliyö hattına güvenerek, Mamak, Kayaş dolayı ve Etimesgut, Sincan ve civarı gibi, ev kiralarının merkeze oranla daha ucuz ve yaşamın daha “katlanılabilir” olduğu semtlerde oturan vatandaşlar ile bu nedene dayalı olarak mezkür semtlerde yerleşen öğrencilerin aylardır süren perişanlık, sıkıntı, yorgunluk ve maddi-manevi mağduriyetleri daha ne kadar sürecek?. 
            Bu “halk için ve kamu yararına” bir proje ise niçin yaz aylarında tamamlanmadı?
            Ve neden? Aynı hatta bütün trenler sefer yaptığı halde; Seyrüsefer / işletme hatları ayrılacak diye  BANLİYÖ TRENLERİ” görev yapamıyor. Burada bir art niyet mi var? Amaç belirli kesimleri ve fakir / yoksul, garip, guraba halkı cezalandırmak mı nedir?
SONUÇ: Diğer trenler gibi “BANLİYÖ TRENİ” de derhal işletmeye konulmalı ve kış şartları ağırlaşmadan “yüz binlerce insanın vaki mağduriyetine” mutlaka son verilmelidir. 

22 Ekim 2011 Cumartesi

BIÇAK KEMİĞE DAYANDI..!?.....

TÜRK MİLLETİ’NE BAŞSAĞLIĞI;
TERÖR VE TEDHİŞ’E KAHRİYE

Vatanımızın birlik, bütünlük ve bağımsızlığına; milletimizin dirlik, düzenlik, huzur ve güvenliğine; milli devlet, insan hakları, adalet ve hukuka yönelik;
Kimliksiz (yeni/sivil) anayasa kalkışmacısı, kişiliksiz ve kararsız dış politika, sözde insan hakları ve demokrasi savunucusu hain, dönme, devşirme, dahili-harici bedhah ve kripto destekli, asala güdümlü soykırım girişimleri ile küstahlık ve kalleşlik eseri menfur saldırıları şiddetle lânetler ve nefretle kınar;
Alçakça şehit edilen güzide evlâtlarımıza rahmet;
Şehit aileleri, yakınları ve aziz Türk Milleti’ne sabır, başsağlığı ve metanet;
Yaralı asker, polis ve yurttaşlarımıza acil şifalar dilerim.
Şu kadar ki!..
Vahim olayların yegâne sorumlusu akp unsurları ve hükümetini:
- Bu şer, şeamet ve ihaneti kökünden kazıma, terör ve tedhiş bataklığını kurutma konusunda namuslu, dürüst mert; azimli, kararlı ve cesur olmaya; 
- Dış güç yardakçısı, anarşi, terör ve tedhiş yatakçısı; din tüccarı, siyaset simsarı, menfaat ve ikbal düşkünü şerefsiz, soysuz, (emanete hain, ihanete malul) sözde parlâmenter, partizan ve şaibeli hükümet üyelerini derhal tasfiyeye;
- Irak’ın kuzeyindeki terör kamplarını ikame ve idame ettiren ABD’ye dur demeye;
- Terör ve tedhiş unsurlarının iç ve dış finans kaynaklarını derhal kesip, kurutmaya;
- Ayrıca:
Başta, istikrar (!?) bozulmasın diye iktidarın “illegal, sinsi ve şaibeli vampirler kulübü üyesi dâhili bedhahlarına” çanak tutan yalancı, talancı ve haramcı sermaye çevreleri ve “kaçakçı, karaborsacı, soykırımcı hain ihanet ve cinayet örgütü ile aynı çanaktan beslenen kartel medyası ve kirli sayfalarının kiralık kalem şürekâsını” kendine gelmeye, “namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu insan ve milliyetçi” olmaya;Davet ederim...
Mustafa Nevruz SINACI
Demokrat Parti 7. ve 9. Dönem Genel Başkan Vekili

30 Eylül 2011 Cuma

acil sorunlar!...

“YEMİN’E” SADAKAT YAHUT;
VATAN’A İHANET?!…
Mustafa Nevruz SINACI
            Malum “yeni veya sivil anayasa” sürecinin üç handikabı var.
            Bunlardan ilki ve en önemlisi, işbu parlâmentonun tespit usulü ve seçim ritüeli olup; Bir zerre dahi insan hakları, adalet, hukuk ve demokrasi ile alâkadar değildir. Aday sıfatıyla halkın önüne konulanların halkla her hangi bir ilgisi yoktur. İsimler parti sahibi, sulta, vesayet unsuru ve cuntalarca belirlenmiştir. Bunlardan kim hangi yüzle, demokrasi kültürü, uzlaşma terbiyesi ve ahlâkla “yeni anayasa” yapmalarını isteyebilir?...
İkincisi: Yeni anayasa isteminin sağlam bir temel ve gerekçeye oturtulamamasıdır.
Üçüncüsü: Başta “ilga edilmek istenen anayasa üzerine yemin” olmak üzere, burada sayılması ve sıralanması sayfalar alacak bir dizi çelişki, ironi, akılsızlık, kasıt, hukuksuzluk ve mantıksızlıklardır ki; Kimse bu konulara girmeye cesaret edememekte ve yanaşmamakta... Bu da bir yurttaşlık, insanlık, siyaset ve demokrasi ayıbıdır.   
Bakınız: Yürürlükteki TC Anayasası'nın 81. maddesinde TBMM üyelerinin, göreve başlarken edeceği yemin yazılı. Aynen şöyle:
"Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma;, Hukuk’un üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyet’e ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; Toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve (bu) Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma;
Büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim."
Her genel seçtirme (cebri tasdik) işleminde, oylarımızla (sözde) milletvekilliğine, ama gerçekte parlâmento memurluğuna lâyık gördüklerimiz; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 81. maddesinde vücut bulan “Yemin”in içeriğini yerine getireceklerine dair,  Kurucu, Yüce ve Gazi Meclisin Kürsüsünde ve kendilerini seçen halkın adeta gözlerinin içine baka, baka namus ve şerefleri üzerine ant içerler… Bu merasim, kalp ile tasdik ve dil ile ikrar “Yemin’in her hükmüne mutlaka sadık kalacağız, o’nu namusumuz pahasına koruyacağız ve ne pahasına olursa olsun uygulayacağız..” demektir.
Sonrası?!.  Ya sadakat, ya ihanet….
Hemen sonrasında ise; edilen bu yeminlerin oracıkta “en tez unutulan şey” olarak buharlaştığını; Atatürk Türkiye’sinin getirildiği iç karartıcı vahim durum ve ortaya çıkan sonuçlardan pekâlâ okuyabiliriz. Çünkü bugüne kadar namus ve şerefleri üzerine yemin eden sözde milletvekilleri ettikleri “yemin metni” ne bağlı kalmış olsalardı, Devletin, üniter yapısı tartışılır hale gelmez, yemin’in sebep-i hikmeti ‘anayasa’ tehdit altında olmazdı… Yani, milli devletin ana unsuru olan etnik farklılık zenginlik olarak algılanır, kalkınma, gelişme ve sanayileşmenin yanında; insan hakları bütün enstrümanlarıyla hayata geçirilmiş olurdu…
Menfur terör, tedhiş ve terörist başına verilen tavizlerle (!) ülkenin sınırları ve yönetim şekli tartışılır hale gelmez, hukukun üstünlüğü yok edilmez; Demokratik-laik, tam bağımsız, bağlantısız, özgür ve hâkim cumhuriyetten vazgeçilmişçesine, ılımlı İslam cumhuriyetinin ihsas edildiği, Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbının yok edildiği; Anayasa, hakkaniyet, adalet ve hukuka bağlılığın, küstahça ayaklar altına alındığı bir Türkiye görünümü sergilemezdi?!...
Zira, bu yapılanların tamamı, yukarıdaki “hükümlerin korunması ve hayat bulması” ile mevcut anayasaya rağmen “var olanı değiştirmek ve iyileştirmek yerine” yeni anayasa  vaat ve taahhüt’ü; Hem adalet ve hukuk’a ve hem de, bilhassa edilen yemin’e aykırıdır!..
Özellikle yemin’in namus ve şeref üzerine yapılmış olmasına rağmen, hemen oracıkta unutulup “ettikleri yemini bir türlü tutmayanların” neden olduğunu, bilmem tekrar etmeye gerek var mı?. Hasılı her iki kişiden birinin (?) oy verdiği ve başına taç yaptığı oluşumla; bu ‘malumu ilân-ı’ kendilerine layık görenleri baş başa bırakıyorum. Diğer yarısına da;  Sevgili ve değerli Galip Baran Hoca’nın “Bilinçli, farkında ve kendinde olma” telkinleri yönünde her şeye rağmen dik duruşlarını cesaretle korumalarını öneriyorum.
Bütün tertip, tasarruf ve kalkışmaları, şuurla, sorumlulukla, bilinçle izleyiniz!.
Bazı 
‘Cumhuriyet Savcıları’ 
Sorunu
Mustafa Nevruz SINACI
            Geçen hafta bu sütunlarda “Cumhuriyet’in Savcılarına Suç Duyurusu” başlıklı bir açık çağrı ve mezkür taleple ilgili bilumum esaslı karineleri muhtevi makalemiz yayınlandı. Yayını müteakip, haklarında soruşturma ve kovuşturma açılması istenen kesim “adam kaldırma, açık ve hain saldırı, cinayet ve ihanet gibi seri suçlarını sürdürdü. Buna rağmen; Cumhuriyet Savcı ve iddiacı kurumlarda çıt yok. 12 Eylül referandumu ile “vesayetten kurtuldu, asli cevherine döndü, artık bağımsız, tarafsız, hür ve hâkim oldu” denilen adalet cihazı; Yoksa, iyice dumura uğradı yahut vesayet altına mı girdi nedir?!...
Bakıyoruz “adalet mülk’ün temelidir” evrensel gerçeğine rağmen; Bu hakikate hayat vermesi, ayakta ve hayatta tutması gereken unsurlar şapır şapır dökülüyor. Millet adına ve bir anlamda millet hizmetkârı hükümetler üstün göreve memur, mes’ul ve mükellef Cumhuriyet Savcı nam bazı eşhas;, “Haberleşme ve özel hayatın gizliliğini ihlal, görevi kötüye kullanmak, soruşturmanın gizliliğini ihlâl, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, delil niteliğindeki evrak üzerinde tahrifat ve sahtekârlık” gibi “yüz kızartıcı” iddialarla, haklarında soruşturma açılması ve dava ikamesi talebiyle, suç duyurularına muhatap oluyor, görevden alınıyor ve yargılanma istemiyle Yüksek Mahkemeye sevk ediliyorlar…
            Buna mukabil bazı “Cumhuriyet Savcılarının”:
            “Delil mahiyetinde olmayan özel görüşmeleri iddianame içerisine aldıkları, ilgisiz ve irtibatsız tutanakları iddianame ekine koydukları;, Cumhur’u, (halkı) Cumhuriyet’i ve hukuku korumak yerine, siyasi iktidarın talimat, tavsiye ve telkinleri doğrultusunda görev yapar hale geldikleri, asla tanık sıfatını haiz olamayacak kadar rezil, pis-pespaye, perişan, ruh hastası, ins bozması bazı prototipleri “gizli tanık” olarak kaale aldıkları” medyada yer almaktadır.
            Eğer gerçekse malum savcılar, işlem ve uygulamalarıyla; yargının saygınlığı, hukukun üstünlüğü ve devletin güvenilirliliğini yok etmişlerdir. Herhalde bu nedenle olsa gerek; Bizim “Cumhuriyet Savcılarına Suç Duyuru” muz dikkate alınmadı, “suçluların tedip ve terbiyesi ile adaletin tecellisi, gerçeğin tespiti, iyi insan ve iyi vatandaşlarımızın korunması, “hain, zalim ve kötülerin cezalandırılması” adına bu anlayışa sahip Savcı ve Yargıçlara harekete geçmedi.
            Mezkür mazarrat hakkında onur ve sorumlulukla müteyakkız gerçek Cumhuriyet Savcıları’nı tenzihle; Anayasa Mahkemesi Başkanı Hakkında bile;, “Anayasa Mahkemesi Başkanlığı görevinin vakar ve şerefiyle bağdaşmayan, hizmetin aksamasına ve ihlâline yol açan, Türkiye Cumhuriyeti organlarını ve anayasal kurumlarını Büyükelçilere istihbar eden, yargının bağımsızlığını ve güvenirliliğini ayaklar altına alan eylem ve davranışları sebebiyle” 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ve Genel Hükümler çerçevesinde yasal işlemin yapılması talebiyle; (CHP Konya Milletvekili Atilla Kart) Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’na (30.09.2011 günü) “şikâyet ve suç duyurusu” başvurusunda bulunulduğu bir dönemde…
            Her gün daha da azgınlaşan, canavarlaşan, küstahlaşan ve pervasızlaşan saldırganlara, organize suç örgütü eşkıya, katil ve kancıklar ile yardım, yataklık, yaltaklık unsurlarına karşı yasal ve anayasal zeminde gerekli takibi yapmak yerine; Seyirci kalmak yeğleniyor. Olacak şey değil!.. Bu müthiş bir onursuzluk, sorumsuzluk, gaflet, dalâlet ve hıyanettir. Hainler her ortamda rahat dolaşır ve her türlü katliam ile iştigal ederken; Devlet, halk ve meşru hükümet adına dava açmaya mecbur “Cumhuriyet Savcılarının” kayıtsızlığı milleti kahrediyor.  
            TEKRAR “HATIRLATMA” VE GÖREVE DÂ’VET:
            Başta YCBS, kamu vicdanı bilinci gereği hür, hâkim, hükümran, kadim TC’nin bütün Cumhuriyet savcılarına, yetkili, onurlu ve sorumlularına, buradan açık ‘suç duyurusunda’ bulunuyorum: Yasadışı, illegal; Anarşi, terör, tedhiş ve tehdit unsurlarının legal/açık örgütü BDP’nin yöneticileri, TC Anayasasında devletin temel ilkesi üniter ulus devletin ''bölünmez bütünlüğü'' ile mevcut anayasal ve yasal düzeni yıkmak için, vatana ihanet suçu ''demokratik özerklik'' ilan etmek ve uygulamaya geçirmekle anayasal suç işlemektedirler..

17 Eylül 2011 Cumartesi

sınır ötesi skandalı!...

Sınır ötesi için; 
İzin haaa!....
Mustafa Nevruz SINACI
13 Eylül 2011 – Salı günü açıklanan bir “wikileaks belgesi”nde, Türk hükümetlerinin; BM anayasası 51. madde (*) gereği olağan ve doğal bir hak olan meşru müdafaa, sınır ötesi kara ve hava harekâtlarında ABD’den izin aldıklarına dair ‘utanç verici’ bir belge yayınlandı. 
HABER:
“Türkiye'nin Irak'ın kuzeyine yapacağı her harekâttan önce Amerika'dan izin almak zorunda kaldığı wikileaks belgeleriyle apaçık ortaya çıktı. Belgelere göre, Türkiye kara ve hava harekâtlarında Amerika'dan belli bir süre önce izin istiyor. Yine belgelerde ortaya çıkan çarpıcı gerçek, AKP Hükümeti yetkililerinin, terörün en şiddetli zamanlarında bile, ABD’ye "biz sınır ötesi operasyon istemiyoruz" güvencesi vermesi.
Wikileaks adlı internet sitesinin yayınladığı Amerikan kripto’ları AKP Hükümeti'nin PKK'yla mücadelede Türkiye'nin elini nasıl bağladığını ortaya koyuyor. Bu belgelere göre: 17 Şubat 2010'da Ankara'dan gönderilen kripto da Türk Silahlı Kuvvetleri yetkilileriyle  Irak'taki Amerikan Güçleri Komutanı Odierno arasında geçen bir konuşmaya yer veriliyor.
Türk yetkililer, Amerika'nın, PKK hedeflerine yönelik hava harekâtına çok geç izin verdiklerinden yakınıyor ve bunun Türkiye'ye bir maliyeti olduğunu belirterek; “1984'te, Saddam Hüseyin’le yapılan güvenlik anlaşmasında elde edilen sınır ötesinde sıcak takip hakkının; (!) ABD'nin 2003'te Irak'ı işgal etmesi sonrası işlemez hale geldiğini söylüyorlar. AKP 2007, 2009 yıllarında Irak'la imzaladığı anlaşmalarda sıcak takip talebinden vazgeçiyor. 15 Ekim 2009 tarihli Amerikan kriptosunda "sıcak takip" hakkından Türkiye'nin vazgeçtiği belirtiliyor. Kriptoya göre Erdoğan, bu istekten vazgeçmiş.
18 Ekim 2007 tarihli diplomatik yazışmada Mesut Barzani ve dönemin ABD Büyük Elçisi Wilson arasındaki görüşme anlatılıyor. Barzani'nin sınır ötesi operasyon konusundaki endişelerini yatıştırmaya çalışan Büyük Elçi Wilson, Ahmet Davutoğlu'ndan aldığı bilgiyi dile getiriyor. Buna göre: Davutoğlu, Amerikan Büyükelçisi'ne "Türkiye, Irak'ın kuzeyine bir harekât yapmayı düşünmüyor" demiş. Ayrıca, Abdullah Gül'ün 2003’de Amerika Dışişleri Bakanı Powell ile yaptığı 2 s. ve 9 maddeden ibaret anlaşmanın bir maddesinde Türkiye'nin,  PKK'ya karşı yapacağı her harekâtta Amerika'dan izin alacağı hükme bağlanmaktadır.”
Korkaklık, sünepelik, vesayet ve dalkavukluk zillettir.
Aydınları (kanaat önderleri, mahalli lider ve milli dinamikleri) korkak olan milletler; Ezilmeye, üzülmeye, horlanmaya, istismar ve suiistimale; Diktatör, despot, cunta ve sultalarca alçakça sömürülmeye, soyulmaya, alenen peşkeş, hicap ve utanca mahkûmdur. 
Bakınız, Gazi Mareşal Mustafa Kemâl Atatürk ne diyor:
"Milletler, Milli hâkimiyetlerini (egemenliklerini) geçici bile olsa emanet edecekleri, meclislere gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk ferdi despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar millet hayatına telâfi edilmesi gayri kabil olmayan zararlar verebilir."
Meşru hak, evrensel hukuk ve dayanak:  
Eylül ayı başından bu yana, olası bir sınır ötesi kara harekâtından bahsediliyor. En çok bahis konusu eden de; Hiç üstüne vazife olmadığı ve asli vazifesini yapamadığı subut bulmuş içişleri bakanı. Keza savunma ve dışişleri bakanları ile mit başkanı da vazife malul’ü. Zira her şeyi bilen mit’e, birinci dereceden yetkili, resmen görevli ve sorumlu İçişleri, Dışişleri, Adalet ve Savunma bakanlarına;, C. Başkanı, Başbakan ve mezkür bakanlara rağmen terör, tedhiş ve tehdit amansız bir biçimde sürüyor. MİT her şeyi biliyor, güvenlik zaafta, ordu bekliyor! Sınır ötesi harekât ile alâkalı mı bilinmez; Bu en kritik dönemde Recep Usta (!) ABD’ye gidiyor!..       
(*) “Meşru Müdafaa Hakkı” kuvvet kullanımının en önemli istisnalarından biri olup;, BM Şartının 51. maddesi bu hakkı şu şekilde muhafaza eder: “Bu Antlaşmanın hiçbir hükmü, BM üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya maruz kalması halinde, Güvenlik Konseyi uluslar arası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan ‘bireysel ya da ortak “meşru” savunma hakkına’ halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi'ne bildirilir ve Konsey'in işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez”
Sonuç:
1. Hükümet, “hüküm, ilim, adalet ve hikmet’le idare ve sadece millete dayanan özgür, bağımsız, hukuk-u düvel’e nazaran (diğer dünya devletleri karşısında) tarafsız, nevi-i şahsına münhasır (objektif ve orijinal) irade” demektir. Gelenek, İslâmi-insani gerçek, ahlâki usul ve evrensel hukukun emri budur. Meşru  hak ve evrensel hukuka nazaran; Yukarda isnat ve iftira olunan ağır suç ‘biat ve izin’ (maazallah doğruysa eğer) vatana ihanettir..  
Çünkü hiçbir “namuslu, dürüst, milli ve demokrat” hükümet başka bir hükümetin izin ve iradesini, tasallut ve iktisabını kabul etmez, edemez. Karşılıklı, eşit, adil ve mütekabiliyete dayalı ittifak ve iştirak (ortaklık) antlaşmaları olmadıkça; Bilgi vermek dahi vatana ihanettir.  
2. Deşifre olan ve internet ortamına düşen “tedhiş örgütü & mit yetkilileri” görüşme kaseti tam bir skandal. Öncelikle orada, menfur melânetlere “sayın” diye hitap edecek kadar alçalma durumu var. Bu acuzelerin derhal “devletten def-i hacet edilmesi” şarttır. Ayrıca, madem ki mit her şeyi bilmektedir!... neden? müdahil olunmamakta ve tedbir alınmamaktadır. Bu bilgiye nazaran, başta iktidar partisi olmak üzere, hükümetin bütün aktör ve argümanları şaibe, şüphe ve töhmet altındadır. Vatandaş, “yoksa terör örgütü hükümeti emir, tasallut ve hizmeti altına mı aldı?!.. acaba hükümet şantaja boyun mu eğiyor?..” diye düşünebilir…
Birde, bahse konu tartışmalarda öne çıkan ‘Devlet-hükümet’ polemiği utanç verici bir cehalet eseri. Zira devlet izafi bir kavram olup, her hususta uzuv (fail) hükümettir. Hükümet, devleti fiilen temsil, izam ve idame ettiren unsurdur. Karar, hüküm ve hikmet hükümete aittir. Yani, devlette olup biten her hususun tek ve yegâne sorumlusu, muhatabı hükümettir.
3. Umur-u devlet sahibi; hakiki devlet adamlarının hâkim olduğu bir hükümet “güneş” gibidir. Ülkeyi daima aydınlatır, ısıtır, sağlık-huzur, bolluk ve bereket unsurudur. Işıklarıyla barış; Adaletiyle eşitlik; Sıcaklığıyla emniyet, güvenlik, mutluluk verir, mikropları yok eder. Güneşin ışıklarının erdiği yerde kene, kanser, habis ur, hırsız-yolsuz ve vampir barınamaz!..     
Siyaset fazilet olmaya mecbur ve mahkûmdur: 
Siyaset bilgi, basiret, fazilet, adalet ve deha üzerine kaim olmak zorundadır. 
Siyasette gizlilik olmaz. Gizlilik, kirlilik ve melânettir. Karanlık vampirler içindir.
Adalet, hüküm ve hikmet (hükümet) mutlak açıklık ve şeffaflığı zorunlu kılar.  
UNUTMAYIN!...
Ceddimiz Osmanlı “hakkaniyet, adalet, eşitlik ve meşruiyet” den asla taviz vermezdi.   
Üstelik Osmanlı “İslâmi ve insani anlamda” lâik’ti. Zira Osmanlı Türk-İslâm Devleti; Cumhuriyet, Lâiklik ve Demokrasi’nin ((“cumhur’a itaat;, millet iradesinin devlet idaresinde hâkim olması”, “şûra;, halkın en akil ve en ileri gelenleri arasından, halk tarafından seçilmiş meclis” ve akaitte “senin dinin sana, benim dinim bana / lekum dînikum veliye din” (Kâfirûn Suresi; Sure 109, Ayet 6) kuralı)) çok iyi bilinir ve fiilen yaşatılırdı...
İşte mesele bu...
Yani: Devlet izafi hükümet sahi…
Eğer bir ülkede “hükümet” gerçekten ve “hüküm-hikmet” üzere varsa; Orada anarşi, terör, tedhiş olmaz. Adaletsizlik, haksızlık ve hukuksuzluk yaşanmaz. Hırsızlık, hortumculuk, sahtekârlık, görevi kötüye kullanma, istismar, suiistimal ve yolsuzluk bilinmez. Yukarıdaki 3. maddede beyan edildiği veçhile güvenlik, emniyet ve esenlik, refah, zenginlik ve mutluluk, hak, hukuk, adalet ve eşitlik vardır. Buyurun, mevcudu bu miyar muvacehesinde muaheze ve mütalâa edin lütfen. Bakalım sonuçta ne çıkacak?...  
BİR YORUM: > Date: Fri, 23 Sep 2011 17:36:02 +0300  > Subject: Re: MNS ::: YENİ MAKALELER (EKLİ DOSYA: 1. ve 2. MAKALE) > From: ozkanoksuztepe@gmail.com  > To: gercek.demokrat@hotmail.com  > CC: fethimurat@gmail.com
Merhabalar SN. SINACI,
Göndermiş olduğunuz maili ilgiyle okudum teşekkür ediyorum öncelikle. Yazıda belirtilenler ya genel olarak bilinen ya da kenarından köşesinden tahmin etmesi pek te zor olmayan durumlar. Ancak her ne olursa olsun halkın meyda tarafından uzun bir süre boyunca AFYONLANMASI sonucu bu gibi şeyler ya görmezden gelinir ya da 'One Minute' olayında olduğu gibi çok yanlış bir persfektiften gösterilerek halk kandırılır. Diğer taraftan yandaş mühalefet ve sosyal dmokrat içerekli yayınlar ise çoğunlukla ya sesini duyuramaz yahut göz ardı edilirler. Bugün ülkede yaşanan tüm bunlara sebep olarak AB-D & Gülen Oluşumu, yaşanan ağır DARBELER bunların hepsi bir yana bizler sadece yazarak çizerek mi bu ülkede birşeyleri farkettirmeye çalışıcaz. Olumsuz sebep olarak belirttiğim etkenler yazmak, çizmek ve konuşmanın dışında daha elle tutulur eylemler yapmakta, bizim ki biraz elma ile armutu karşılaştırmak gibi geliyor bana. Eyleme geçiriş olarak ta düşündüğüm top, tüfek, isyan, boykot gibi yarım asır geriden gelen çok saygı duyduğum ancak son kullanım tarihi geçmiş '68 popüler eylemleri değil, daha modern daha eğitimci daha bireye sorumluluklar yükleyen, daha yayılmacı ve etken eylemler.
Bugün ki üniversite gençliliğinin durumu bende bir öğrenci olmama rağmen içler acısı ve yok denecek kadar az çoğu sindirilmiş korkutulmuş ailelerden kimi popüleritenin arkasında koşar adım kimi ise zaten kendinden bi-haber, uyandırılmalı, çok derin uykuda olan Gençlik ve Halk ivedilikle bu gaflet uykusundan uyandırılmalı ve bu bağlamda siz büyüklerimizin de bizlere yol göstermesi en yararlı katkı...
Saygılarımla, Özkan ÖKSÜZTEPE (23 Eylül 2011) 

 Cumhuriyet’in Savcılarına 
Suç Duyurusu
Mustafa Nevruz SINACI
Öncelikle ve başta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına, kamu vicdanı bilinci gereği hür, hâkim, hükümran ve kadim Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün “Cumhuriyet” savcılarına, etkili-yetkili, onurlu ve sorumlularına, buradan açık “suç duyurusunda” bulunuyorum:
Yasadışı, illegal; Anarşi, terör, tedhiş ve tehdit unsurlarının legal/açık örgütü BDP’nin yöneticileri, TC Anayasasında devletin temel ilkesi üniter ulus devletin ''bölünmez bütünlüğü'' ile mevcut anayasal ve yasal düzeni yıkmak için, vatana ihanet suçu ''demokratik özerklik'' ilan etmek ve uygulamaya geçirmekle anayasal suç işlemektedirler.. Bu suç fiillerinin vurucu gücü olarak sahiplendikleri, temsil etmekle öğündükleri menfur şebeke tarafından gasp, silahlı saldırı, propaganda ve misilleme yapılması vatana ihanet, isyan ve düşmanla işbirliği suçlarını sabit kılmakta ve ağırlaştırmaktadır.
Bu nedenle; Anayasayı tebdil/tağyir, mevcut devlete isyan ve müesses nizamı silahla yıkmak suçundan derhal tutuklanmaları, yargılanmaları, cezalandırılmaları gerekir... Kaldı ki, mütemmimi oldukları eşkıyanın vaki isyan hain ve kanlı eylemleriyle ''cürmü meşhut'' halinde bulunuyorlar. Şemdinli'de bir düğünü basarak katliam yapmaları, bir öğretmen evini yakmaya teşebbüs etmeleri; Yaklaşık 50 yıl süren kalleşlik, gasp, irtikap, ihanet, vahşet; Dahası elebaşı İmralı canisinin mezkür dosyasında mevcut belge, bilgi ve itiraflar yeterli delil değil midir?..
            Devlete karşı ayaklananlar için Cumhuriyet Savcıları’nın re'sen harekete geçmesi ve Hükümetin de, “suç duyurusu” dâhil gerekli teşebbüs ve tasarruflarda bulunması anayasa ve TCK emridir. Buna rağmen; Başta YCBS olmak üzere, HSYK, Adalet Bakanlığı ve yerel C. Savcıları ile birinci derece sorumlu İçişleri Bakanlığının ilgisiz, sorumsuz, seyirci ve duyarsız kalması anlaşılır gibi değildir!. “O savcılar ki, Türkiye Cumhuriyeti'ni ve düzeni korumak için mücadele edenleri yakalatıyorlar, içeri atıyorlar ve yıllar boyu yargılatıyorlar!..” (*)
            2820 spk gereği kurulu BDP sözde ''Türkiye partisi'' ama etnik kökene dayalı ırkçılık yaparak bunu açıkça ilan ve yasayı alenen ihlâl ediyor. Türkiye'yi önce demokratik özerklikle bölmek; Sonra da ''Büyük Ermenistan’ı'' kurmak... Bütün gayeleri, dertleri, hedefleri bu...
            II. büyük kongrelerinde bu düşmanca, menfur ve yasadışı amaçları açıkça ilan edildi...
Daha düne kadar ''Siyasal çözüm için bizimle, ama terörü örgütle konuşun'' diye konuşan eş başkan SD. Kongre de ‘artık Türklerden ayrılma yolunda olduklarını, bu amaçlarını Öcalan'la, Demokrat Toplum Kongresi adını verdikleri bir çeşit meclis ile gerçekleştireceklerini ve ordu kuracaklarını’ övünerek söyledi. Bunları Kandil'le birlikte gerçekleştireceklerini, yasa dışı suç örgütü ve ''ölülerine'' (!) saygı duruşu yapıp, menfur teşekkül marşını okuyarak ilan ettiler.
            Cari hükümet ve devleti tanımıyor, açıkça meydan okuyor, tehdit ediyorlar... BDP'nin MYK toplantısında hem suçlu hem güçlü olarak şart koşmuşlar: ''kul oldukları örgüte yönelik sınır ötesi kara harekâtı olursa, 1 Ekim'de de Meclis'e gidip yemin etmek yok'' Bundan sonrası da herhalde iç savaş kıyameti... Hangi Savcı bundan fazla suç delili isteyebilir?!!
Cürümleri sürekli tekrarlanan, TC için ağır bir tehdit, tahrik ve suç unsuru haline gelen bu güruhu yargı huzuruna çıkarmayanlar, görevlerini ihmal etmekte. İktidar ve destekçileri bu açık ihanet-tahrik ve aleni suçlara rağmen, savcıları göreve davet edecekleri yerde; BDP'lileri Meclis'e davet etmekteler! Bu demokrasi, özgürlük, adalet ve hukuk değil; Bizatihi bölücülere yardım ve yataklıktır. Kısacası müsnet suçlular Türkiye Cumhuriyeti devletini yıkmaya ant içmiş aht etmişler; Akt ettikleri projelerini de icraya başlamışlar. Arkalarındaki eşkıya her gün kalleşçe can almaya ve isyana devam ediyor... Kimi melun türler de onlardan hayır bekliyor!..
            Ayrıca; Hükümetin Barzani ile Talabani'den kara harekâtı için destek ve ABD’den icazet beklediği söyleniyor. Doğruysa bu çok alçaltıcı bir rezilliktir. Seyirci kalan muhalefetin Allah belâsını versin. Dahası eşkıya başının İmralı'dan başka ceza evine nakli konu  edilmiş.. İddiaya göre Hükümet hayır dememiş; kapıyı açık bırakmış... Şimdi menfur’a af gündemde?.. Olmaz demeyin; Cumhuriyet’in Savcıları ve sorumlular bu kadar sorumsuz, gaflet, dalâlet ve aymazlık içinde olduğu sürece beklenebilir. (*) Altemur Kılıç, 15.09.2011

‘yemin edenler’ 
BİLSİN Kİ!..
Mustafa Nevruz SINACI
            Şuursuzluk (bilinçsizlik) ve kasıtlı sorumsuzluk, çok büyük bir onursuzluktur.
            12 Eylül 2011 günü ve gecesi şehir sokaklarına çıkıp, taşkın kutlamalar yapmak; Sovyet Kızıl Ordusu’nun Ermenistan’dan girerek, “istikamet sahalar denilen ve ‘önünde kapalı kapılar bulunmayan’ halkın” düşmanla birleşip; TC’ni; ASSC (Anadolu Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) yapmak isteyenleri unutmak, ihanet şebekelerinin bakiyesi olmak demektir.   
            Nisyan (unutmakla) Malul Hafıza-i Beşer
Lütfen hatırlayın, 12 Eylül öncesi aktörlerin; Sağ-sol diye böldükleri ülkede, taraflara silah vererek çatışmaları körüklediklerini; Dinci, solcu, mason, dönme ve devşirmelerin, kendi yarattıkları terörü gerekçe yapıp demokrasiye silah çektiklerini; Dolayısıyla kanlı-kirli oyunlar, kardeş kavgaları, soygun-vurgun, yağma ihtirası, kin ve intikam hırsının müdahaleyi zorunlu kıldığını;, Askeri müdahalenin ise, emir ve kademe zincirine uygun olarak yapıldığını; Anarşi ve terörün derhal kesildiğini, devletin avdet ettiğini, ülkede can ve mal güvenliğinin sağlıklı, kalıcı ve sağlam bir şekilde temin-tesis edildiğini asla göz ardı etmemek,unutmamak gerekir.
Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter'a haberi ileten CIA Ankara İstasyon Şefi Paul Henze’nin 'Bizim çocuklar başardı' dediğine dair iddia, iğrenç bir yalan ve iftiradır. Zira ABD 27 Mayısçıdır. 12 Eylül, 27 Mayıs’ı tekzip ve Türk milletini bu lânetten tenzih etmiştir.
Kaldı ki, 12 Eylül “27 Mayıs Esaret ve Anayasa Bayramı” gibi iğrenç bir yalan, iftira ve tahrik bayramını “anayasa denilen paçavrası ile birlikte” çöpe atmıştır. Ayrıca, Dünyada iki yılda “kendi iradesi ile” iktidarı halka ve sivil siyasete devreden tek örnektir. 
Siyasette boşluk;
27 Mayıs’ı sürdürme ve “boşluğu” doldurma çabaları:
Nitekim 12 Eylül’e “İslâmcı” diyen Amerikancı ve sabık 27 Mayısçılar, derhal, sivil görüntülü bir din devleti kurmak için kolları sıvadılar. Bu amaçla Kenan Evren’in eline Kuran verip meydanlara çıkartarak “hamasi” nutuklar attırdılar. Sivil siyasete geçildikten sonra da, bir tür Muaviye politikası uygulayıp; Bu gerici, yobaz, peşkeşçi ve kıyıcılığın adını da utanmadan “Atatürkçülük” koydular, bu mel’un ve müzmin, Türk İnkılâbı düşmanı 27 Mayısçılar!…
Süreçte; toplumun tarihi Türk kimliği hızla aşındırıldı. Bu kimlik eleştirildi; hatta faşist, ırkçı olarak nitelenip lânetlendi. Milli hafıza silinmek, devletin en değerli arşivleri yok edilmek istendi, milli kimlik yerine din kimliği kaim kılınınca, toplumu yönetmek kolaylaştı.
Açıkçası “hile, desise ve ABD icazeti ile” 1983’de gelenlerin ideolojisi Türk-İslam sentezi falan değil, sadece uşaklık ve din tüccarlığı idi. Zira onların dini Hz. Muhammed'in öğretisinden kaynaklanan ve Kur-an’ı Kerim’e dayalı arı-duru, halis ve hakiki İslam değil; Bir nevi Hıristiyanlığa biat etmiş uyduruk İslâmcılık, Evangelizm veya Ortodoksluktu.. 
Bu süreçte Milli Görüş denilen dinci çizginin önü açıldı. Strateji gereği yandaş darbeci paşalar; operasyonlarla (28 Şubat v.d.) bu çizgiyi mazlum ve mağdur duruma düşürüp bile bile bunlara iktidar yolunu açtılar. Yani; bu iktidar 12 Eylül darbesinden sonra kurgulanan siyasetin pırıl pırıl çocuğu olarak doğdu ve “post modern darbelemelerle” iktidara geldi.
            İşte bu nedenledir ki!...
            Cumhuriyet tarihinin en büyük kırılma, sırtından vurulma ve yere düşürülme vakıası olan 27 Mayıs’ın vesayet, despotizm, cunta ve sulta, encümen-i daniş-i veraset unsurları:
 “Devlet idaresinde, millet iradesinin hâkim kılınmasına dair” 1982 Anayasasında yer alan insan hakları, adalet ve demokrasi hükümlerini ilga ederek; Milletin vekil seçme hakkını; cebren gasp ve hileyle; ‘kinâyeten lider nam sergerdelerin keyfine terk eden’ vesayet, sulta ve cunta; “kuduz köpekler, vampirler ve köşeye sıkışmış domuzlar” gibi hırçınlaştı. Yönetime el koyduğu 1960 kalkışmasından beri, kendinden menkul her melâneti halka saçan Cumhuriyetin birikim ve milletin mallarını hayâsızca yağmalayan bu güruh; Menfur maksadını tahakkuk için keyfince atadığı ve uyduruk bir seçim ritüeli yoluyla (sözde) meşrulaştırdığı emir kulu, memur ve uşaklarına gözdağı vererek sıkıştırmaya çalışıyor. 

YENİ (sivil?!) ANAYASA’YI ÇIKARTIN!..
Mustafa Nevruz SINACI
Eğer, TBMM’de yemin ederek, zımmen millete vekil, Parlâmenter kisvesini bürünenler; münferit (bireysel) akıl-idrak, özgür irade, şahsiyet-haysiyet, namus ve şeref sahibi iseler, zaten ettikleri yemine mutlaka sadık kalacak, kaldığı kadarıyla mevcut ve cari Anayasayı ne pahasına olursa olsun sahiplenip, canları pahasına koruyacaklardır. Bu, onlar için bir namus, şeref ve soy borcudur. Yemin edenlerin başka çaresi yok!...
Gerçekten 1982 Anayasasının değişmesini; Anarşi, terör ve tedhiş unsurlarının alenen himaye gören yardım, yaltakçı, yatakçıları dâhili ve harici bedhahların (iç ve dış düşmanların) menfur isteklerine kulak verilmesini “açıkça” isteyenler zaten yemin etmediler. Bunlar, ayağını kaldırıp yemin edenlerden daha onurlu duruma yükseldiler. Her nereden güç, kuvvet ve cesaret alıyorlarsa, son derece açık, davalarında ısrarcı ve samimiler. Diğerleri gibi iki yüzlü, mürai ve çifte standart erbabı değil!.. Sonuçta: Yemin etmeyenler zaten, açıkça anayasa karşıtlarıdır.
Sap’la saman karıştı. Hani bir lâf vardır. “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” ve “Mahkeme Kadı’ya mülk değildir” diye!.. Şu halde suç mefhumu da, suçlu karinesi de olabildiğince birbirine karıştı. Umur-u devlette Adalet kendiliğinden tecelli etmek ve/veya Cumhuriyet’in Savcıları tarafından tecelli ettirilmek zorundadır. Fakat etmiyor. Demek ki, devlet umur-u (devlet tecrübesi, bilgi-birikim ve medeni cesareti olan hakiki devlet adamı) kalmadı. Yazık, bu devlete ve millete çok yazık!.. İşte bu nedenle millet manipülâsyonları gam etmemekte ve sabırla beklemektedir. Bu nedenle, 12 Eylül 2010 anayasa değişikliklerine evet denildi. Bir başka sebepte: “Bu son olsun, artık Anayasama dokunma” anlamınadır.     ,
Kanlarında sorun yoksa!.. Mesele yok…
Malumdur ki; Damarlarında Türk Kanı taşıyanların en belirgin vasfı: Namus, soy ve şerefleriyle temayüz etmiş, harama, yalana, talana asla tenezzül ve tevessül etmeyen;, Hırsızlık, haksızlık, yolsuzluk ve sahtekârlık yapmayan; Nostaljik “milleti sadıka sorospuları gibi” değil, gerçekten Türk milleti, Türk İnkılâbı ve mezkür yemin’de ifadesini bulan değerlere sahip, sadık ve samimi, saygılı, mert olmalarıdır.    
Bu nezih insanlara; Namuslu, dürüst ve demokrat olanlara sadece:
“Sakın bilinçsiz iş yapmayın. Makam-mevki, şan-şöhret, karı ve para sarhoşu olmayın.
Onur-erdem, insani sorumluluk, İslâmi yükümlülük ve vicdani şuurunuzu kaybetmeyin.
Daima kendinizde olun, ne yaptığınızı iyi bilin. Eyleminizin amaç, anlam ve yol açacağı sonuçların idrakinde, farkında olun, kesinlikle yalan söylemeyin, ilmi kaynağından edinin, asla başkalarının telkin, tavsiye ve baskısıyla hareket etmeyin” deriz; Eğer ki dönme, devşirme, kripto, mason-misyoner, sabetay, ajan provokatör ve hassaten “onun bunun çocuğu” değilseler, bu onlara yeter.  Zira işbu vasıf ve evsafta olanlardan ne halka vekil, yargıç, savcı veya avukat dahi olamaz. Olursa bu kariyer ve karizmalarını hiç tereddütsüz milleti soymak, 
Lâkin damarlarındaki kan bozuk; yüreklerindeki iman sahte ve genleri asaleten mankurt ise, “bu domuz yavrularını men ve tasfiye etmekten” başka çare yoktur. Bu: Halk, hak ve adalet adına “vekâlet ve takip” iddiası güden muhalefete düşer. Çünkü usulen, tefhimen de olsa millet muhalefet görevini onlara vermiştir. Muhalefet beceriksiz-basiretsiz, yetersiz-yeteneksiz, aciz ve zavallı, sünepe, dalkavuk, uşak ve korkak olmaya hakkı yoktur. Aksi takdirde mertebeleri ve millet gözündeki yerleri: Aç kalmış kuduz bir köpek, kirli kan ve leş peşindeki vampir, sülük, kene veya sırtlan derecesine düşer. Şu hale nazaran: 
“yeminli” parlâmenterleri, yemin’e esas anayasayı fesih, iptal ve ilga ile Türk, İslâm ve insanlık düşmanlarının dayattığı “bir başkasını ve yenisini yapmaktan dem vuruyor olmak” çok yaman bir çelişki, alenen anayasa suçu, vatana ihanete teşebbüs ve keza korkunç bir ironidir!.. Basiret ve bekadan bu kadar yoksunluk, bu denli “akıl tutulması” olamaz!.. Yahut kendini “millete vekil” gösterip; Anayasa düşmanlığı yapmak!..
Lütfen, bu makaleyi dikkatle okuyunuz, yorumlayınız ve mümkünse; Kişisel yorum, fikir, eleştiri ve katkılarınızı da eklemek suretiyle; Mümkün olduğu kadar adrese gönderiniz.  

“YEMİN’E” SADAKAT 
YAHUT 
VATAN’A İHANET?!…
Mustafa Nevruz SINACI
            Malum “yeni veya sivil anayasa” sürecinin üç handikap’ı var.
            Bunlardan ilki ve en önemlisi, işbu parlâmentonun tespit usulü ve seçim ritüeli olup; Bir zerre dahi insan hakları, adalet, hukuk ve demokrasi ile alâkadar değildir. Aday sıfatıyla halkın önüne konulanların halkla her hangi bir ilgisi yoktur. İsimler parti sahibi, sulta, vesayet unsuru ve cuntalarca belirlenmiştir. Bunlardan kim hangi yüzle, demokrasi kültürü, uzlaşma terbiyesi ve ahlâkla “yeni anayasa” yapmalarını isteyebilir?... İkincisi: Yeni anayasa isteminin sağlam bir temel ve gerekçeye oturtulamamasıdır. Üçüncüsü: Başta “ilga edilmek istenen anayasa üzerine yemin” olmak üzere, burada sayılması ve sıralanması sayfalar alacak bir dizi çelişki, ironi, akılsızlık, hukuksuzluk ve mantıksızlıklardır ki; Kimse bu konulara girmeye cesaret edememekte ve yanaşmamakta. Bu da bir yurttaşlık, insanlık, siyaset ve demokrasi ayıbıdır.   
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 81. maddesinde TBMM üyelerinin, göreve başlarken edeceği yemin yazılı. Aynen şöyle:
"Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma;, Hukuk’un üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyet’e ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; Toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma;
Büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim."
Her genel seçtirme (cebri tasdik) işleminde, oylarımızla (sözde) milletvekilliğine, ama gerçekte parlâmento memurluğuna lâyık gördüklerimiz; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 81. maddesinde vücut bulan “Yemin”in içeriğini yerine getireceklerine dair,  Kurucu, Yüce ve Gazi Meclisin Kürsüsünde ve kendilerini seçen halkın adeta gözlerinin içine baka, baka namus ve şerefleri üzerine ant içerler… Bu merasim, kalp ile tasdik ve dil ile ikrar “Yemin’in her hükmüne mutlaka sadık kalacağız, o’nu namusumuz pahasına koruyacağız ve ne pahasına olursa olsun uygulayacağız..” demektir.
Ya hemen sonrası?!.
Hemen sonrasında ise; edilen bu yeminlerin hemen oracıkta “milletvekillerince en tez unutulan şey” olarak buharlaştığını; Atatürk Türkiye’sinin getirildiği iç karartıcı vahim durum ve ortaya çıkan sonuçlardan pekâlâ okuyabiliriz. Çünkü bugüne kadar namus ve şerefleri üzerine yemin eden sözde milletvekillerimiz ettikleri “Yemin metni” ne bağlı kalmış olsalardı, Devletin, üniter yapısı tartışılır hale gelmez, yemin’in sebep-i hikmeti anayasa tehdit altında olmazdı… Yani, “milli devlet” in ana unsuru olan etnik farklılıklar zenginlik olarak algılanırdı ve kalkınmanın, sanayileşmenin gelişmişliği yanında; insan hakları bütün enstrümanlarıyla hayata geçirilmiş olurdu…
Menfur terör, tedhiş ve terörist başına verilen tavizlerle (!) Ülkenin sınırları ve yönetim şekli tartışılır hale gelmez, hukukun üstünlüğü yok edilmez; Demokratik-laik, tam bağımsız, bağlantısız, özgür ve hâkim cumhuriyetten vazgeçilmişçesine, ılımlı İslam cumhuriyetinin ihsas edildiği, Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbının yok edildiği; Anayasa, hakkaniyet, adalet ve hukuka bağlılığın, küstahça ayaklar altına alındığı bir Türkiye görünümü sergilemezdi?!... Zira, bu yapılanların tamamı yukarda “hükümlerinin korunması ve hayat bulması” vaad ve taahhüt edilen yemin’e aykırı!..
Özellikle yemin’in namus ve şeref üzerine yapılmış olmasına rağmen, hemen oracıkta unutulup ettikleri yemini bir türlü tutmayanların neden olduğunu, bilmem tekrar etmeye gerek var mı?. Hasılı, her iki kişiden birinin (?) oy verdiği ve başına taç yaptığı siyasi oluşumla; bu ‘malumu ilân-ı’ kendilerine layık görenleri baş başa bırakıyorum. Diğer yarısına da;  Sevgili ve değerli Galip Baran Hoca’nın “Bilinçli, farkında ve kendinde olma” telkinleri yönünde her şeye rağmen dik duruşlarını cesaretle korumalarını öneriyorum.
LÜTFEN!. Bütün tertip, tasarruf ve teşebbüsleri onur, şuur ve sorumlulukla izleyiniz!..
YARGIYA MÜDAHALE(LER) KİTAP OLDU
"MİLLET Mİ? O DA KİM?"
Mustafa Nevruz SINACI
Müthiş bir ironi, ahlâki zafiyet, tarihi kaynağı/dayanağı karanlık bir kin, nefret ve kirli duygularla, üstüne basa-basa, özellikle  ‘Ergenekon’ (doğal hapis ve esaretten kurtuluş) olarak anılan; Ümraniye davasının ilk şok (birinci dalga) çilekeşlerinden; BHABER Yazarı ve Genel Yayın Yönetmeni Bekir Öztürk'ün:, Gündemi sarsan, Adalet ve hukuk’u yakından ilgilendiren teşebbüs ve tasarrufları mercek altına aldığı "MİLLET Mİ? O DA KİM?!" adlı kitabı, ‘2011 Adli Yılı’nın açıldığı gün yayınlandı. "TOGAN YAYINCILIK" tarafından çıkartılan kitapta yer alan konular, muhteva hakkında:
Doğrudan kitap takdimi ve tanıtımından alınan ayrıntılar:
            “Bu kitap bir Muhalefet Lideri ya da Milletvekili'nin “Kimse bizden yargıya müdahale etmemizi beklemesin” diyen Başbakan’a “Sizin yargıya müdahaleleriniz kitap oldu” diyerek meclis kürsüsünden gösterebileceği önemli bir çalışmadır.
            Bilindiği gibi, 12 Haziran 2011 Seçimleri, zaten sorun sarmalı haline gelen ülkemizi yeni bir sorunla karşı karşıya getirdi. “Tutuklu Milletvekilleri” Vatanseverler, Atatürkçüler, Türk Milliyetçileri, TSK Mensupları, Bilim Adamları, Siyasetçiler, Gazeteciler hukuksuzca yıllardır esir ediliyordu. Belki bu duruma tepki olarak, belki de bu operasyonların nereye ve kimlere hizmet ettiği konusunda birinci ağızdan bilgi edinmek amacıyla ‘Ergenekon’ olarak anılan Ümraniye ve ‘Balyoz’ davalarından esir edilen bazı tanınmış simalar CHP ve MHP tarafından Milletvekili adayı yapıldı.
Karşı tarafta ise KCK'dan (anarşi, terör ve tedhişten) yargılananlar vardı.
            Seçimler yapıldı ve bu isimlerden 9 tanesi "Milletin İradesi" ile Türkiye Büyük Millet Meclisine girmeye hak kazandı. "Milletin iradesi’ni” kutsayan AKP Hükümeti, kendileri ve yandaşları ile ilgili çok sayıda yasal ve anayasal düzenleme yaparken; "Milletin İradesi" ile Türkiye Büyük Millet Meclisine girmeye hak kazanan vekilleri görmezden gelerek adeta, "Millet mi? O'da kim" diyordu.
            Tutuklu Milletvekillerinin durumuyla ilgili tartışmalar yapılmaya başlandığında Başbakan ve onun ağzı ile konuşanlar koro halinde şunları söylüyordu.
            "Bu iş yargının işidir" "Kimse bizden yargının görevini beklemesin"
            "Başka aday mı kalmamıştı" 
            İşte bu kitap böyle bir zamanda ve bu ikiyüzlülüğü ortaya koymak için yazıldı.
            Kitapta neler okuyacağınızı çok kısıtlıda olsa buradan duyurmakta fayda var.”
            BİZİM MÜTALÂAMIZ:
            Yazar Bekir Öztürk, sanırım geçen yıl tahliye olmuş, uzun, yorucu, yıldırıcı ve yoğun uğraşlardan sonra, “önüne yığılan bütün engelleri; Çok yüksek bir azim, sağlam bir irade ve kararlılıkla aşarak” nihayet olağan/normal, günlük hayatına dönebilmiş nadir (Ergenekon kurbanlarından) tutuklulardan biridir. Hatırlarsanız, aynı ve müteakip dalgalarda gözaltına alınanlardan bazıları maruz kaldıkları haksızlıklara tahammül edemeyip, önce hafızalarını, sonra da hayatlarını kaybetmişlerdi.
            Bunlara nazaran Bekir Öztürk, gözaltında ve tutuklu olduğu süre içinde asla dayanma gücünü yitirmemiş, hukuki mücadelesini büyük bir sağduyu, sağlam bir inanç, iman, sükûnet, soğukkanlılık azim ve kararlılıkla vermiş;, Hapishanede olduğu süre içinde olayları, içerde ve dışarıda olup-bitenleri, duruşmaların yankılarını, yansımalarını ve “bulunduğu yerden” ülkenin durumunu, milletin ve devletin gidişatını sürekli gözlemlemiştir.
            İşte bu bakımdan, kitabın önemi ve manevi değeri çok büyüktür.
            Zira kitap hayal mahsulü değil, hakikat ve müzakere tabanlı bir gözlem sonucudur.
            Müzakere ve mütalâa edenler ise, öyle veya böyle (yorumu bize düşmez) Türkiye Cumhuriyetini bu günlere taşıyan “bir devre” damgasını vurmuş kişilerdir. Dolayısıyla bu çalışmanın bir de tarihi yönü ve değeri vardır ki, biline.
Değerli yazar’ı kutlar ve başarılarının devamını dilerim. “İyi okumalar.” 
MEĞER ADALAR 
“TARTIŞMALI” 
İMİŞ!..
Mustafa Nevruz SINACI
            Kuşadası açıklarında bulunan Eşek ve Bulamaç adalarının aidiyeti ile hali hazır Yunan işgali altında olmalarının nedeni hakkında “bilgi edinme” mücadelem aylardır sürüyor. Şu an itibarıyla elde ettiğim bilgi sadece adaların tartışmalı statüde olduğuna dair. Mademki statüleri bu, o halde 2000’li yıllarda TC vatandaşları adalara pikniğe gidilebilir iken şimdi fiili ve cebri işgal’e niçin seyirci kalınıyor. Mesele nedir. İşte gelen bilgiler ve son başvurum.
            Umarım bu ‘milli davaya’ sahip çıkılır, sır perdesi aralanır, kirli oyunlar ortaya çıkar.     
“Dışişleri Bakanlığı’na, Ankara
Aşağıda bahse konu, müteaddit ve mezkür müracaatlarıma rağmen, yeterli ve gerekli “tatminkâr" cevap alamadığım EŞEK ve BULAMAÇ adaları hakkında; Mümkün olan en kısa sürede "açık, doğru, dürüst ve net" cevap (bilgi)  verilmesini; önemle arz ve talep eylerim.
Saygılarımla.  Mustafa Nevruz SINACI
Tarih: 03 Eylül 2011/Sayı: 768704, Ankara
Bilgi ve ekler: bimer@basbakanlik.gov.tr
*
T.C. Kuşadası Kaymakamlığı
Basın ve Halkla İlişkiler Bürosu
Sayı: B054VLK4095601/622.01/2202
Konu: Mustafa Nevruz SINACI
Tarih: 23 Ağustos 2011
*
Sayın Mustafa Nevruz SINACI
İlgi: 29 Temmuz 2011 tarih ve 5399 sayılı yazınız.
İlgi tarih ve sayılı yazınız ekinde göndermiş olduğunuz başvuruya istinaden Sahil Güvenlik Ege Deniz Bölge Komutanlığından gelen cevabi yazı ilişikte sunulmuştur.
Bilgilerinizi arz ve rica ederim.
Mustafa ESEN, Kaymakam
Ek: Yazı örneği (1 sayfa)
*
T.C. Sahil Güvenlik Komutanlığı  
Sahil Güvenlik Ege Deniz Bölge Komutanlığı
Bakraklı/İzmir
HRK: 3700-33168-11/Hrk. Eğt.
Tarih: 17 Ağustos 2011, Konu: Bilgi Edinme Talebi.
KUŞADASI KAYMAKAMLIĞI’NA
İLGİ:    a) Kuşadası Kaymakamlığı’nın 01 Ağustos 2011 gün ve sayı: BO54VLK4095601/622.01./1950 sayılı “Mustafa Nevruz SINACI” konulu yazısı.
            b) Kuşadası Kaymakamlığı’nın 01 Ağustos 2011 gün ve sayı:
BO54VLK4095601/622.01./1955 sayılı “Mehmet Ali AKIN” konulu yazısı.
1. Mustafa Nevruz SINACI ve Mehmet Ali AKIN isimli şahısların 4982 sayılı Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde EŞEK ve BULAMAÇ adaları hakkında bilgi edinme talebinde bulundukları ilgi(a:b) yazı ile bildirilmiştir.
2. BU KAPSAMDA: Bahse konu şahısların bilgi edinme talebinde yer alan EŞEK ve BULAMAÇ Adaları’nın aidiyeti “TARTIŞMALI ADALAR” statüsünde olmasından dolayı talebe ilişkin cevabın Dışişleri Bakanlığınca verilmesinde fayda mütalâa edildiğinden, anılan şahısların söz konusu bilgi edinme taleplerini Dışişleri Bakanlığına yapması yönünde bilgilendirilmeleri hususunu, gereği ve bilgilerinize arz ederim.
İmza: SG EGE DENİZ BÖLGE KOMUTANI NAMINA
Levent ERGİN, Dz. Alb., Hrk. Şb. Md.”   

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Türk Devlet geleneği, savcılar ve Somali............

TÜRK DEVLET GELENEĞİ VE…
Mustafa Nevruz SINACI
O bir mümin, gerçek lider ve samimi dindardı..
            Genelde “Evrensel Hukuk” olarak tanımlanan, fakat gerçekte İslâm’ın yaşam biçimi ve doğrusal hayattan başka bir şey olmayan; Olağan, doğal, norm/normal kaide ve kuralların yazılı şekline kanun diyoruz. Kanunların dünya boyutunda, mutlaka özgür, hür ve örgütlü toplumlar tarafından hazırlanmış olanına da Anayasa!.. İnsani boyut ve medeni hukuk bağlamında kural: “kanunlar anayasa’ya, anayasalar da insan’a aykırı olamaz” hükmü esastır. Bunu “insan” olanlar bilir. Olmayan(hayvan)ların zaten bir hukuk, ahlâk, adalet ve bilim boyutu yoktur.
            Sonuçta: Kanunlar orijinal, objektif ve evrensel olmak zorundadır.
            Durumdan vazife çıkartılarak (kişiye özel) kanun yapılamaz.
            Kanunların mutlaka: Örf, adet, gelenek ve din temelinde oluşturulması şarttır.
Bu nedenle kanun koymak, kanunları korumak ve yaşatmak bizatihi ve doğrudan milletin hakkı ve millet memurları ile vekillerinin ödevidir. Aksi taktide, Herbert Hoover’in dediği gibi: “Kanunların tek koruyucusu, ‘oy çokluğuyla seçilmiş’ hükümetlerse, hukukun sonu gelmiş demektir!!!....”
            Cumhuriyet (milli devlet) olmanın temel şartı budur.
            [Bu nedenle, 27 Mayıs 1960’da Atatürk’ün (1924-28) Anayasası çöpe atılmış; Son Türk İnkılâbı, Atatürk ilke, eser, emanet, vasiyet ve hizmetlerine “RED” anlamında 1961 paçavrası yapılmış olup; Bu vesileyle Milli Devlet, Demokrasi, Adalet, Hukuk ve Cumhuriyet kesintiye uğratılmıştır. Bu olmazsa olmaz değerlerden büyük bölümü hâlâ devlete avdet etmedi.]   
Aksi takdirde bazı melânetten mazarrat kendini enâniyet aynasında temaşa gafletine düşmüş, şeamet erbabınca yürütülen (güya yönetilen) adının sonunda Cumhuriyet yazılı tertip ve teşekküllere “cumhuriyet” denilemez. Bunların zavallı halkı gasp-tasallut altındadır, zulme maruzdur ve kurtarılmaya muhtaçtır. Daha açık bir deyişle, mezkür halkı idare edenler meşru olmamakla; Adaletle idare etmeyenlere karşı, her türlü direniş caiz, meşru ve mubahtır.
Sonuçta ‘DEVLET” olmak zor iştir.
Dolayısıyla dünyada devlet olmayı ve yönetmeyi en iyi bilen de Türk’lerdir. 
            Türk devlet geleneğinin ana unsuru; Üzerinde şeref ve şanla yükseldiği tarihi temeli; Varlık (oluş) nedeni, hedef ve emeli kadim İslâm’dır. Daha açık bir deyişle yaklaşık 124 bin yıl önce, “Cennetten inerek” dünyayı şereflendiren ilk insan Hazreti Âdem ile birlikte vahiy olunan, yaşanmaya başlayan berrak hayat kaynağı, yüce din…
(Doğrusu Allah katında din İslâm’dır., Âl-i İmran/19)
            Hani Habil ile Kabil’e iyilik, yükseklik, erdem ve hikmeti gösteren, Cennetle Cehennem arasındaki farkı açıklayan; Evrensel bazda kısaca ‘insanlık davası’ dediğimiz haklılık, doğruluk ve dürüstlük, sağduyu (fr. Le Bon Sens) yolunu emreden vahiyler, buyruklar ve ışıklar kitabı…(Haklıların güçlülüğü meşru; Haksız, zalim ve hırsızların güçlülüğü gayrimeşru olup; İyi insan ve onurlu, sorumlu iyi vatandaş, ödül umudu ya da ceza korkusu olmaksızın iyidir. İnsan yalnız yaptığı kötülükten değil, yapabildiği halde yapmadığı iyilikten sorumludur.)
            Hâsılı kitap’ın “elif”i Hazreti âdem iledir.
            Gerçekte tek, ümmette “Hatem-ül Enbiya” son Peygamberlik ise nokta…
            İşte Namık Kemâl’in dediği gibi, Türk’ün devlet olması ve devlet kurmasındaki amâl ve efkâr, tüm insanlığın refah, saadet, güvenlik ve huzurudur. Bunun sebebi hikmeti adalet cihazı, adalet cihazının esası eşitlik ve ahlâk; Sürdürülebilirliğin teminatı Cumhuriyet Savcılarıdır.
            Sadece Türkiye’de Cumhuriyet Savcısı
            Osmanlı’da Savcılara “Müdde-i Umumi” denilirdi.
Türkiye Cumhuriyeti hariç bütün dünya da sadece “Savcı/İddiacı” denilir. Bizde, “Cumhuriyet Savcısı” denilmesinin çok özel bir önem, değer ve anlamı vardır. Kısaca, cumhur’un (halk’ın) sahibi olduğu devlet içinde “halk ve hak adına” her meselenin sahibi, sorumlusu, takipçisi ve iddiacısıdırlar.
            Yani: Cumhur halk,
            Cumhuriyet: Halkın kendi kendini idare etmesi,
            Cumhuriyet Savcısı: (ise) Halkın, kendi kendisini, doğrudan ve dolaylı olarak; Vekil tayin etmek suretiyle idare etme keyfiyetini, eylemini ifa ve icra sürecinde;. “Kendi vicdanları, asaleten temayüz etmiş yüksek şahsiyet, iffet ve karakterleri doğrultusunda, sadece ve yalnızca Yüce Yaratıcı, kamu yararı, kamu vicdanı, özgür ve evrensel bilim ışığında milletten yetki alan ve millet adına karar, hareket ve tasarrufatta bulunanlar…” demektir.
            Bu nedenle, Türk ve İslâm tarihinde olduğu ve bu gün medeni devletlerde uygulandığı üzere; Sadece ve yalnızca, “cemiyetin en asil, mutemet ve mütemayiz, keza asaleten nezahetini ispat etmiş” aile çocukları Avukat, Hâkim ve Savcı olabilir. Milletin selâmet, saadet, refah ve ‘yeryüzünde ebed-müddet’ var olma şartı için bu olmazsa olmaz bir şarttır. Hâttâ, 1960’a kadar Türkiye Cumhuriyetinde de özenle uygulandığı gibi; Asker, yüksek düzey polis ve mülkiye içinde bu esasın geçerliliği hayati zorunluluktur.
Zira bunlar “asli/asil unsurun”, (damarlarında asil Türk ve hakiki Müslüman kanı akan; Namuslu, dürüst ve demokrat vatandaşların) hakkı müktesebi ve görevidir.
***
CUMHURİYET’İN SAVCILARI
Mustafa Nevruz SINACI
Cumhuriyet’in “Müdde-i Umum’larını”, Gazi Mareşal Mustafa Kemâl Atatürk, dünya da ilk ve tek olan “Cumhuriyet Savcısı” unvanı ile şereflendirdi. Ve, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhuriyet Savcılarına şöyle hitap ederek, emanet ve vasiyette bulundu:     
 “Türkiye Cumhuriyetinde kimsesiz kimse yoktur… Kendilerini kimsesiz görenlerin, yanlarında her an haklarını aramakla, korumakla görevli Cumhuriyet Savcıları bulunduğunu asla unutmamaları ve bundan emin olmaları gerekir.
Her uygar devlette olduğu gibi, muasır Türkiye Cumhuriyeti Adalet teşkilâtında da, Cumhuriyet Savcıları çok yüksek ve son derece önemli bir görev ve makamın temsilcileridir.
Çünkü, Türk inkılâbı, çağımızda uluslara yaşama ve yükselme yeteneğini veren, en son ve en uygar ilkelerinin bir ifadesi ve Türk Ulusunun büyük fedakârlıklarıyla sürdürülen ve kazanılan çok büyük mücadelesinin eseridir.
Cumhuriyet Savcılarımızın, Türk inkılâbının icapları etrafında, en kıskanç ve uzakları gören hassas nöbetçiler olmaları, asıl görevleridir. Cumhuriyet, Türk halkının kaderini yıllarca hastalıklı ve korkunç gelenekleriyle, zulüm baskı kan ve yangınları içinde sürükleyen saltanat ve hilâfet tarihini yıktı. Bu mücadelenin asıl amaçlarından biri de, zayıf olanları, despot, kötü ve zorbaların baskısından ve entrikacıların âleti olmaktan kurtarmak ve ulusu kendi kaderine sahip kılmaktır. Bu uğurda yılmaz ve kesin kararlı inkılâp, Türk ulusunun yaradılıştan gelen yeteneğinin gelişmesi ve artırılması için gereken zemini hazırlayarak hızla ilerlemektedir.
Bütün düşüncelerin üzerinde olan insan hakları, kamu hukuku ve kamu yararının korunmasının, devlet ve hükümet gücünün mutlaka hakkaniyet, eşitlik ve adaletle sağlanması ve korunmasıyla mümkün olabileceğini önemle hatırlatırım.
Cumhuriyette devlet ve hükümet gücü, Millet iradesi ve ulusal egemenliğin en kesin ve en temel ifadesi ve görünümüdür. Türk kanunlarına dayanan bu yetki; Hak ve adaletin gücüne engel olacak küçük bir girişimin dahi,  ulusun egemenlik hakkına saldırı olarak değerlendirip, buna yeltenenlerin mutlaka mahkeme huzuruna çıkarılmasını talep ederim.
Özgürlüğü ve yasaları bir alet gibi öne sürerek, milletin en küçük bir yararını dahi tehlikeye atma hakkına hiç kimse sahip değildir. Zira devlet halinde hayat süren, medeni milletlerde, özgürlük, adalet ve hukuk ulusun emrindedir; Yüksek yararlarının gerektirdiği şekilde genişletilir, sınırlanır ve belirlenir.
Yakın tarihimizde ve eski zamanlarda, din’lerin, zorba hükümdarlar, rahipler ve çıkar unsurlarının elinde baskı aracı olması gibi bir hale, çağımızda kesinlikle izin verilemez ve hoş görülemez. Türk inkılâbına karşı koyan muhalefetin özgürlük ve yasadan yararlanmaya hakkı yoktur. Bireyin değil, bireylerin tamamını ifade eden toplumun ve devletin yararı her düşünce ve kaygıdan önce gelir. Sınırsız hak, kişisel ikbal, hürriyet ve çıkarları peşinde koşanlar, kendi menfur emellerini, yararlarını ulusun yüksek menfaat ve özgürlüğünden üstün tutanlardır. Oysa ki sınırsız kişisel hak ve özgürlükler, kişisel çıkarlar, uygar ve düzenli toplumları, devletleri yıkarak anarşiyi ve çoğunlukla da zorbalığı yaratır.
Anarşi ve zorbalık, doğrunun yanlışa, zayıfın güçlüye yenilmesi sonucunu doğurur.
Uygar milletlerde, kanun ve özgürlük, yüksek milli menfaatlerin korunması amacıyla düzenlenir ve kabul edilir. Çağdaş devlet kurmaya ve bu kuruluştan yararlanmaya karar veren toplumlarda, bu kesin bir şart ve zorunluluktur. Fert yok, millet vardır.
Zorbalık, despotluk ve monarşiyle yönetilen ülkelerde, kanun ve özgürlük, (hürriyet, adalet ve hukuk) bir kişinin veya sınıfın emellerini sağlamaya yarayan bir araç olur. Göçebe ve ilkel topluluklarda toplum değil kişinin çıkarları vardır.
Her hal-i kârda kimsesiz bireyin, kimsesi devlettir.
Türkiye Cumhuriyetinde kimsesiz birey yoktur.
Cumhuriyet, böyle bir kavramı asla kabul etmez.
İnsan hakları, eşitlik, adalet ve hukuk, milli kanunlarımızın teminatı altındadır.
Güçsüz ve kimsesizlerin yardımcısı devlet ve devletin kamu hukuku temsilcileri Cumhuriyet Savcılarıdır. Zayıf ama haklı, iyi, doğru ve dürüst, namuskâr olanların en güçlü durumda olmaları, adliyemizin en belirgin görevi, yegâne özelliği, hedef ve ülküsüdür.
Cumhuriyet, Adalet ve hukukun yükselmesini yüce bir onur meselesi saydıklarından hiç kuşku duymadığım çalışma arkadaşlarıma bu onurlu görev alanında mutlak ve muhakkak olan başarılarını coşkuyla dilerim” (Gazi M. Kemâl Atatürk, Cumhuriyet Savcılarına Sesleniş, 9 Ekim 1925)
Günümüz Cumhuriyet Savcıları, adalet, hukuk, emniyet (güvenlik) mensupları; Hâkim, Avukat, Polis ve Asker kişilere önemle ve özellikle hatırlatılır.   
ÇÜNKÜ!..
            Günümüzde namuslu, dürüst, cesur, insan’a, özgürlük ve bilim’e saygılı gazeteci-yazar kalmadığı; Objektif ve tarafsız araştırmacıların nesilleri tükendiği için; Artık Türk Cumhuriyeti yurttaşları doğru habercilik ve tarafsız yorumculuğa hasret!..
            Dördüncü kuvvet (basın-medya) acze düştü, işgal edildi ve dumura uğradı.
            Beşinci kuvvet (sivil toplum) imha, bu nam altında bedhahlar ihya ve ihata edildi.
            Gazetecilik mesleğine inşaatçı, petrolcü, hırdavatçı, marketçi ve bilumum müteahhit ve taşeronları sokan; Gazeteciliği bir adalet, fazilet ve doğruluğun, dürüstlüğün miyarı meslek olmaktan çıkartan siyasi mevtaların yedi göbek soyları ve yaşayan soytarıları kahrolsun.    
            Siyaseti, şahsi ikballerine alet edecek kadar alçak, şerefsiz, soysuz ve küstah sergerde zihniyetler karşısında vatandaş “haber alma, hakikati öğrenme ve doğruları bilme” hakkından mahrum kaldı. Medya sahasında saman, sahibinin sesi, ustalaşan uşaklar ve dezenformasyon amaçlı kirli-kârlı manipülâsyondan geçilmiyor. Ayıp, ayıp… İnsanlığı menfaatle değişen ve önlerine atılan bir kemiğe mukabil kırk takla atmaya amade sözde gazeteciler kahrolsun..
            Bu iğrenç yasal düzenlemeyi acilen ve derhal iptal ederek; Basın yoluyla işlenen faili malum cinayetler, alet olmalar, hedef göstermeler, haksız rekabet ve medyatik şike’den tutun her türlü yozlaşma, çürüme ve ahlâksızlığa yardım ve yataklığa neden; Mevcut ve mer’i basın kanunlarını değiştirmeyen hükümetin kulağına küpe olsun!..
            Bu vesileyle AKP, idare sanatının bir adalet ve hukuk faciası olduğunu;
Hüküm’ün “hikmet” i zorunlu kıldığını Cumhuriyet Savcıları, Hâkim ve Avukatlar bilsin. Genel veya bireysel, her ne hal ve şartta olursa olsun millet memurları, adalet, hukuk mensupları, askerler ve polisler; Evrensel hukuk, mutlak doğruluk, eşitlik, dürüstlük, Türk, İnsan ve Müslüman olmanın zorunlu kıldığı hakkaniyet ilkesinden asla taviz vermesin.  
Bu vatanın gerçek sahipleri: “Haklıların güçlülüğünün meşru; Haksız, despot, zalim ve hırsızların gücünün gayrimeşru” olduğunu bilsin. Ve yine bilsin ki; İyi insan, onurlu, sorumlu iyi vatandaş, ödül umudu ya da ceza korkusu olmaksızın iyidir. İnsan yalnız yaptığı kötülükten değil, yapabildiği halde yapmadığı iyilikten de sorumludur. Savcılar bunu da takip etmelidir!..
***
SOMALİ!.. KADER DEĞİL, KÂBUS
Mustafa Nevruz SINACI
Afrika, hâlâ hakkıyla ve lâyıkıyla özgür değil; Büyük bölümü müstemleke.
Kıt’a nüfusunun kahir ekseriyeti Müslüman olmasına rağmen, sözde İslâm âleminden yana kimsesiz ve sahipsiz. Müslüman geçinen, öz’de AB ve ABD uşağı, adî dalkavuk, yalaka, mel’un Arabiler; Ate efendilerinin korkusundan dinin emirlerini yerine getirmemekte ve Afrika halkına sahip çıkamamaktadırlar…
Oysa, son yıllarda deniz korsanlığı, cebri gasp, irtikap ve hırsızlıkla anılmaya başlanan Somali ve sınır komşuları gerçekte büyük kaos-kriz ve handikap içinde. Adalet-hukuk, ahlâk ve demokrasiden uzak; Sermayesi sömürgecilerce gasp edilmiş, malları yağmalanmış, kalkınma-gelişme ve mâkus talihlerini yenme imkânları ellerinden alınmış talihsiz ve sahipsiz, yönetim zaafı ile malul, çaresiz ülkeler ve milletler…
Ama tek dişi kalmış, canavarlaşmış, mal, koltuk ve iktidar hırsıyla ihtiras kurbanı olmuş kifayetsiz muhteris “medeniyet âlemi” sinsi, fırsatçı, kurnaz ve seyirci… Bu bağlamda sadece Afrika’nın olabildiğince alçak, şerefsiz, dinsiz ve kansız katilleri ‘haçlı’ AB+ABD’yi suçlamak haksızlık olur. Dünyada daha nice “hüdâi nabit” (türeme zalim ve muhterisler)’ler var bakınız: Meselâ çok basit bir örnek verelim; Fırsatçılık, kayırmacılık ve bencillik yönünden (maalesef bizim memleketimizde cereyan eden) şu ibretli ve dehşetli, utanç verici, yüzkarası olay yeter!..  
“Camilerde İki Cumadır Somali İçin Yardım Toplanıyordu, Bu Cum’a,
CEMAATİN VERDİĞİ PARALAR ŞEVKİ YILMAZ’IN VAKFINA GİTTİ.
Somali`de yaşanan insanlık dramı karşısında ilk harekete geçen illerden biri de biz (Kocaeli) olduk. Açlık ve kuraklığın ölüme davetiye çıkardığı Somali halkı için yardım toplamaya camilerden başladık. (*)
Ramazan ayının başından bu yana iki Cuma Namazı çıkışında cemaatin önüne yardım sandıklarını koyduk ve 2 milyon TL`ye yakın para topladık. Ancak dün Somali`deki açları dahi bir kenara bıraktık, toplanan bağışları Şevki Yılmaz`ın (*) vakfına aktardık.
MÜFTÜLÜĞÜN EMRİYLE
Diyanet İşleri Başkanlığı`nın genelgesi doğrultusunda iki cuma namazı çıkışında il genelindeki tüm camilerde Somali için yardım toplayan Kocaeli Müftülüğü bu cuma Kocaeli Valiliği`nin de olurunu alarak Rize eski milletvekili Şevki Yılmaz için çalıştı. İl Müftülüğü`nden tüm ilçe müftülüklerine gönderilen resmi yazıda cuma namazı çıkışında cemaatten toplanacak paraların İslami İlimler Eğitim Merkezi`ne bağışlanacağı bildirildi.
İMAMLARA MESAJ GİTTİ
İlçe müftülükleri de tüm cami imamlarına mesaj atarak durumu bildirdi. İmamlar cami çıkışına her zamanki gibi yardım kutularını koydu, bağış topladı. İşte toplanan bu paralar Rize eski milletvekili Şevki Yılmaz tarafından Gölcük Piyalepaşa Mahallesi`nde “İslami İlimler Eğitim Merkezi” adı altında yaptırılan cami, Kur`an kursu ve erkek öğrenci yurdunun inşaatına gitti. Camilerden Somali için geçen cuma 1 milyon TL`ye yakın para toplanmıştı.”
Umarım bu haber doğru değildir. Gerçi şu ana kadar tekzip edilmedi ama “Somali için toplanan nakitlerin, Şevki Yılmaz gibi, adı Atatürk, Türk İnkılâbı, demokrasi ve cumhuriyet düşmanlığına çıkmış bir şahsın teşebbüsüne aktarılması çok büyük bir utançtır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın meşruiyetine gölge düşürür, sair emir ve talimat veren akıl ve iman fukaralarını şaibe altına sokar. Bu lekenin temizlenmesi de hükümete düşer.
Kaldı ki, şu anda Somali yardımları için söylenen, yoğunlukla ortalıkta dolaşan, Şevki Yılmaz faciası gibi örneklenen ve nihayet deniz feneri cürümleri ile örtüşme temayülünden bahisle yayılan kaygılar var. Yukarda Somali’nin durumuna çok az temas ettim. Konuyu daha da açacağım. Lâkin her şeye rağmen 30 yıldır süregelen bir acıyı; Tam mübarek Ramazan ayında duygusallaştırmak ve sömürmek, “hüküm ve hikmet” akaidine isyan, insan ve İslâm’a ihanettir. Hükümetin çok dikkatli ve dürüst, muhalefetin ise uyanık ve takipçi olmak gerekir.  ***  
İNSAN, İSLÂM VE BAYRAM
Mustafa Nevruz SINACI
            Rab önce insan’ı yaratmış, sonra İnsan’a İslâm’ı (dini); İdeal ve doğrusal yaşam biçimi, (yol gösterici bir ilim) olarak lütuf ve ihsan etmiştir. Bakınız, “hayatta en hakiki mürşid ilimdir, fen’dir” diyen Gazi Mustafa Kemâl Atatürk; Unutturulmaya ve hafızalardan silinmeye çalışılan “Balıkesir Cuma Hutbesi'nde” ne diyor. Özellikle ve bilhassa hatırlatmak isterim:
            ATATÜRK’ÜN BALIKESİR HUTBESİ: (*)
            "Ey millet! Allah birdir. Şânı yücedir Allah'ın selâmeti, âtifeti ve hayrı üzerimize olsun. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.), Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dînî gerçekleri bildirmeye memur ve resûl olmuştur. Anayasası, cümlemizce ma'lûmdur ki, Kur'an-ı Azimüşşândaki kesin hükümlerdir. Arkadaşlar; Cenâb-ı Peygamber mesâisinde iki yere, iki hâneye sahipti. Biri kendi hânesi diğeri Allah'ın evi idi. Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hz. Peygamberin mübarek izlerine örnek alarak bu dakikada milletimize; milletimizin hal ve istikbaline ait konuları görüşmek maksadıyle bu dar-ı kutside (kutsal yerde) Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. ...
Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek, yani meşveret için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihni, başlı başına faaliyette bulunmak elzemdir. İşte biz burada din ve dünya için, istikbal ve istiklâlimiz için, bilhassa hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.
Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerini anlamak istiyorum. ... Binaenaleyh (bundan dolayı) benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim." (*) 7 Şubat 1923- Paşa camii-Balıkesir
            Bu Hutbe’den haberdar olmalı ki; Yazar Şehriban Oğhan, Şeker Hoca adıyla tanınan Malatya Şeker Camii İmamı Celal Tilgen’in istifası üzerine Bu kadar duyarsızlıkta ne namaz kabul olur ne oruç” diyerek, insanın istismarı ve din tüccarlığına isyan etti. (24 Temmuz 2011)
            Mesele şu: Şeker Hoca adıyla tanınan Malatya Şeker Camii İmamı Celal Tilgen, 13 şehit haberini aldığı gün, Berat Kandili için toplanmış cemaate, “37 yıldır bir insan öldürenin bütün insanlığı öldürmüş olacağını anlatamamışım” deyip istifa etti.
            ŞEKER HOCA NE DİYOR?..
            Ülkenin bölünmez bütünlüğü en büyük ibadet. Peygamberimiz buyuruyor ki; “Bir insan öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir”. O şehitlerin ailelerinin, eşlerinin yerine koyacaksın kendini. Bunu yapmadıktan sonra Allah’ın eğilmemize, kalkmamıza, aç kalmamıza, Hacca gitmenize ihtiyacı yok. Ülkedeki 124 bin din görevlisi, yüz binlerce öğretmen... Çanakkale’yi, Kurtuluş Savaşı’nı anlattık mı bu gençlere? Türk bayrağının sadece yapay çizgilerle değil, Kürt’ün, Türk’ün, Laz’ın, Abhaz’ın kanına ayın yansımasıyla oluştuğunu anlattık mı?
Sanatçının, doktorun, imamın Kürdü, Türkü olmaz. Bu da bir fitnedir.
Her Kürtçe bilen bölücü mü? Devlet Kürtçe kanal kurmuş. O söylenen şarkının içinde bölücülük, ayrımcılık varsa hepimiz protesto edelim. Ama siz bunu protesto ederseniz, öbürü de kalkar Türkçe söyleyeni protesto eder. Fitne, ayrımcılık, bölücülük de bundan çıkar….”
Celâl Tilgen (Şeker) Hoca’nın dediklerini aslında yüzlerce hoca, politik-ACI ve sıradan memur söylemekte. Ama bu güne kadar, sözüne sahip olan, sözünün arkasında duran ve “sözü ile özü bir” olan sadece O çıktı. Oysa!...
Ramazan boyunca Mimberlerden noksan vaazlar verildi, hutbelerde halk “hakkı olduğu şekilde” aydınlatılmadı. Bilhassa, ekranlarda boy gösteren bazı din, iman, insan ve akıl fukarası eşhas, adeta Ramazan boyunca “meleklerin dişi mi, erkek mi” olduğunu tartıştı. Sadaka, fitre ve zekât üzerine hurafeler düzüldü, eyyamcılık yapıldı ve Asr-ı Sâadet’e iftiralar edildi.
Oysa Camilerde Atatürk ve Şeker Hoca’nın dediği gibi, siyaset dâhil ülke, insan ve İslâm’ın meseleleri açıkça görüşülmeli; Sadaka ve fitrenin fakirin, amma Zekât’ın devletin hakkı olduğu ve devletin zekât usul ve nisabından başka bir vergi alamayacağı söylenmeliydi.        
Söylenebildi mi? Hayır!.. Bu konuyu açmak dileğiyle Bayramınız Mübarek olsun.  
***
DİLSİZ ŞEYTANLAR VE DİN TÜCCARLARI (*)
Mustafa Nevruz SINACI
Bu makale; Elli yıldır müthiş kârlı, verimli, yapısal olarak çok pasif, edilgen ve ironik bir piyasaya, sıradan sektöre dönüştürülerek, “din tüccarları” tarafından ahlâksızca sömürülen ve dilsiz şeytanlarca hararetle desteklenen bir alanı konu almaktadır. Olaylar somut, sorumlular gerçektir. Failler her türlü yasal takip, soruşturma ve kovuşturma korkusundan uzak, son derece rahat, hatta kimileri dokunulmazlık ve erişilmezlik zırhı ile donanımlı; Bedhahlarla iştirak ve işbirliği halinde bulunmalarına rağmen, durumlarından emin ve memnunlar. Ancak, bu makale gerçek sorumlular dışında kimseyi hedef almak veya hedef göstermek maksadı taşımamaktadır.
Bu gün (29 Ağustos 2011) Aziz ve Mübarek Ramazan-ı Şerifin sonu, Arife günü..
Yarın inşallah, Cumhuriyet tarihinde ilk defa Ramazan Bayramı ile 30 Ağustos Zafer Bayramını ‘bir arada’ kutlayacağız. Bu bir tevafuk mucizesi olmalı. İki kutsal sevincin birbirini tamamlar / bütünler uygunlukla aynı güne denk gelmesi başka nasıl izah olunabilir?.. Elbet 30 Ağustos’ta kutsal bir sevinçtir? “El İman, minel vatan” akaidinin unsurudur...
18. Dönem Sakarya Milletvekili Yalçın Koçak; “Ya Sabır” adlı makalesinde,
“Kim bunlar, kim bu adamlar?.. Damarlarımızdaki asalaklar, üç kuşağı da devlet bordosundan geçinenler, tufeyliler, doğdukları topraklarda tarlası toprağı olmayan yurt’suzlar Ankara’ya çökmüşler gayeleri de ulvi sözde‘Vatan beklerler’. Yurtsuzların Beklediği Vatanın Anası ağlıyor. Hanelerimize ateş düşüyor, kor düşüyor, bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler battı, batıyor… Bu 800 bin km. karelik Vatan’da hainin inindeki nefes alışını duyamıyorsak, pusu yiyor, gömülen patlayıcıları göremiyorsak, bir büyük yanlış var beyler. Yakında ANA’lar silâhlanır, “etek’leri” bize emanet kalır..” (25 Ağustos 2011,http://ykhaber.blogspot.com)      
            Bakınız: Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ün 7 Şubat 1923 tarihli Balıkesir Paşa Camii hutbesinde, (*) bak: İnsan, İslâm Ve Bayram, Anayurt – 27.08.2011) “Cenâb-ı Peygamber mesâisinde iki yere, iki hâneye sahipti. Biri kendi hanesi diğeri Allah'ın evi idi. Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hz. Peygamberin mübarek izlerine örnek alarak bu dakikada milletimize; milletimizin hal ve istikbaline ait konuları görüşmek maksadıyla bu dar-ı kutside (kutsal yerde) Allah'ın huzurunda bulunuyoruz....” Yani neymiş? Esası fazilet olan siyaset, Lozan gereği asli unsur olan Müslümanların ibadet, meşveret ve halvet makamında müzakere ve mütalâa olunurmuş.. Peki, öyle mi oluyor? Kesinlikle hayır. Bu konuda zâtı ve istifasından örnek getirdiğimiz Şeker Hoca namıyla maruf, gerçek din, ilim ve aksiyon adamı Celâl Tilgen’in fikri ne?.. Bakınız:    
            Peygamber buyuruyor ki, “Herkes çobandır, herkes sürüsünden mesuldür”. Hz. Ömer de; “Dicle kenarında bir kurt bir kuzuyu kapsa ilahi adalet Ömer’den hesap sorar.” Bu kadar mesuliyeti olan bir kişi, başın sağ olsun, vatan sağ olsun, millet sağ olsun! Sağ olsun da önce tedbir al, takdiri Allah’a bırak. Tedbirsizlik, bana necilik var, çoluk çocuğuna sahip çıkmamak var. Şahsen ben kendimi sorumlu hissettim. Böl, parçala, yut. Dış güçlerin işi bu, yoksa kimin kimden farkı var? Çözüm; kendi içimizde. Bir araya gelinecek, herkes üzerine düşeni yapacak. Kimse benim dediğim olsun demeyecek; BDP’nin devlet imamlarının arkasında saf tutmayın çağrısı”na gelince; o bir fitne, fesat. Devletin imamı eğer ideolojik din görevi yapmıyorsa, eğer başka şeyler karıştırmıyorsa... Onun hocası benim hocam, öbürünün öğretmeni öğretmenim, bakanı bakanım... Öyle olur mu? Zamanında yanlışlar yapılmış olabilir, ama şu anda Kürdü, Türkü, Lazı, Çerkezi istediği makama geliyor. Vekil, bakan, cumhurbaşkanı olabiliyor.”
            Yaşanan gerçek bu, ama aziz halkımız ve ülkemizi elli yıldır hain pençesine alan anarşi, terör ve tedhiş, başta din olmak üzere her vasıtayı amansızca ve pervasızca kullanıyor. Din’den geçinen ve din istismarı yoluyla politikada mesafe alan ‘din tüccarı ve dilsiz şeytan” kesimi bu alçaklık ve küstahlığa karşı duyarsız. Adeta işbirlikçi, yardım ve yataklık şaibesi altında. Sanki kişisel çıkarlar, milli menfaatlerden üstünmüş yahut başkaları adına politika yapılıyormuş gibi; Din tüccarlari, insanlık düşmanları ve organize suç örgütlerine karşı müthiş bir zaaf, acz, atalet ve inadına koruma, kollama var. Bu nedir Allah aşkına? Siyaset simsarları, din tüccarları ve dilsiz şeytanların çıkar ortaklığı mı? Farz edelim ki öyle!.. Bu memleketin muhalefeti nerde?..