21 Haziran 2014 Cumartesi

De’ Facto Mütegallibe (gizli düşmanların şer ve şeytani etkisi) ve dâhili bedhahlar!....

de’Facto Mütegallibe ve'l dâhili bedhahlar 
Mustafa Nevruz SINACI
Malûm, de’Facto açık, alenen ve resmen kabul edilip ilân edilmediği halde: Gerçekte/ fiiliyatta var olan ve hükmünü icra eden; Mütegallibe ise: Haksız, yolsuz, hukuk ve ahlâk dışı, gayri meşru kuvvetle hükmetmeye çalışanlar:, Zorba, despot, derebeyleri ve gizli işgal unsuru hainler (daha açık bir ifade ile dâhili bedhahlar, yani gizli iç düşmanlar) demektir.
Böyle bir ülkede insan hakları, adalet, hukuk, lâiklik ve demokrasi “var gibi” görünür. Çokça da lâfı edilir. Fakat gerçekte bu değerlerin hiç birisi yoktur. İşte bunlardan biri de biziz. Yani Türkiye. Bizimle yanı sıra, Atatürk zamanında tam özgür, bütün veçheleriyle hâkim ve hükümran olan Afganistan ve İran’da, şu anda “hürriyet ve hükümranlık” nimetinden mahrum ve yoksundur. Daha açık ve net bir ifade ile 2014 yılı itibarıyla, hiçbir Türk ve İslâm devleti hür ve hükümran değildir. Önce kendi açımızdan konuyu “mümkün olduğunca” irdeleyelim:
İşleyeceğimiz konu itibarıyla, örtülü-gizli, hileli ve özellikle Lozan’da, dâhili bedhah menşei ile malûm lânetli birinin yaptığı gibi, İngiliz Milletler Topluluğuna vatanı katmak ya da millet ile meşru temsilcilerinin rızası hilâfına satmakla başlar bizim mütegallibelerle ilgi ve alâka muvacehesinde maceramız. Venizelos’un (İstanbul ziyaretinde) Atatürk’e bildirmesiyle ortaya çıkar. (1930) Konunun tetkiki bir hayli zaman alır. Gerçek sarahaten ortaya çıktıktan sonra İsmet başbakanlıktan kovularak, Ankara’dan sürülür. (1937) Başbakanlığa Celâl Bayar atanır. Ancak bu nedenle Atatürk zehirlenerek öldürülmüş ve tam da öldüğü günün ertesinde; Daha mübarek bedeni soğumadan, Meclis tanklarla çevrilmek suretiyle malûm şahıs cebren, tehdit, tank ve tüfek zoruyla diktatörlüğe getirilmiştir. (11 Kasım 1938)
Türkiye’nin kendi tarihi ile “hesaplaşması ve yüzleşmesi” gerekiyorsa ilki budur.
Önce 11 Kasım 1938 karşı devrimi, sonra da bunun bekraundu (altın vuruşu) olan 27 Mayıs 1960 muhakeme edilmek, sorgulanmak ve yargılanmak zorundadır. Eğer, hakkaniyet, adalet, ahlâk ve hukuka uygun bir “açılım” süreci oluşturma azmi, irade ve kararlılığı içinde ise AKP; 27 Mayıs dâhil olmak üzere bunu yapmak zorundadır. Geçmişle erkekçe ve mertçe hesaplaşmayan bir zihniyet değişim, dönüşüm, atılım ve açılım yapamaz. Aksi halde o da, bu menfur sürecin uzantısı, parçası ve mütemmim cüz’ü olmaktan kendini kurtaramaz.   
Çünkü: 11 Kasım 1938 karşıdevriminde: Cumhuriyet, adalet, hürriyet ve insan hakları gibi ‘Milli/manevi, insani, demokratik ilmî’ değerler tarihin çöplüğüne atıldı. Aslında Türkiye Cumhuriyeti tarihinin birinci kalkışması, ilk isyanı, kanlı ihtilâli ve en kalleşçe darbesi budur. Mustafa Kemal Atatürk’ün canı pahasına uygulanan vahşetin Literatürdeki adı: ‘karşı devrim’ kime karşı? Elbette Atatürk, Türk İnkılâbı, Türk halkı, Türk Milli Devleti, halkın özgürlük ve bağımsızlığına karşı! Dolayısıyla 27 Mayıs, 12 Mart, 28 Şubat ve mütemmimleri bu güruhun marifeti olup; Maksat, hürriyet, adalet ve bağımsızlığa vurulan prangayı pekiştirmektir.
Mütegallibe tarafından sanal savlar üzerine kurulu, ama gerçekte asla var olmayan, “sözde Kürt sorunu, esasta Türkiye’yi bölme, parçalama, soya ve paylaşma oyunu” 27 Mayıs 1960’dan itibaren Sivas toplama kamplarında Halk Partisi zihniyeti ile tamamı kripto, mason ve misyoner cunta tarafından icat edilmiş “sonradan icat” bir sorundur. Tıpkı 1974’ten sonra, Vahşi Batı ile entegre ihanet şebekelerince ortaya atılan ‘Kıbrıs Sorunu’ gibi. Bunlar hakikatte sorun falan değil, itler önüne atılan somun kabilinden, düzmece senaryolardır.        
KARŞI DEVRİM = YENİDÜNYA DÜZENİ
Zekâ düzeyi düşük primitifler bilmezler. Ama dönme, devşirme ve kriptolar çok iyi bilir. Türkiye’deki karşıdevrim: Sömürgeciliğin zaferi, legalize olması ve dünyada uç veren “yenidünya düzeni” domuzluğunun hayat bulup harekete geçmesidir. Nitekim 1908 veya bir başka telâkkiye göre 1914 yılına değin beş buçuk asır boyunca, tartışmasız dünyanın başkenti olan İstanbul, bu vasfını 1914’de yitirdi ve Kraliçe’ye kaptır. 1944’e kadar dünya başkentinin Londra olduğu bilinir. Fakat yenidünya açılımı ile başkent Amerika kıtasına kadı.
Netice olarak: 1960’a kadar dünyanın patronu da başkenti de Washington D.C.’dir.
1960’larda yeni bir yapım, değiştirme, dönüştürme ve yerleştirme depremi yaşanır…
DÖNEMLER, DEVRİMLER VE DENGELER
Dönemin en önemli sorunu olan ve gelişmişlik sıralamasında; Demokrat Parti, Bayar ve Menderes sayesinde Amerika, İngiltere ve Japonya’dan sonra dördüncüye gelen Türkiye, 27 Mayıs darbesi ile önü/yolu kesilir, durdurulur. Hatta durdurulmak bir yana, sadece üç yılda bütün birikimi berhava edilmek suretiyle 1963’de sevgili halkını vahşi, adî ve alçak, iyi yüzlü batı’nın domuz ahırlarında bakıcı, kirli/hastalıklı sokaklarında süpürgeci ve en tehlikeli maden havzalarında amele olarak çalışmaya göndermek zorunda kalır. Zira cunta, halkı sadakaya ve memleketi dövize muhtaç hale getirmiştir. Oysa daha üç yıl önce Türkiye, Avrupa’nın en iyi ve en seçkin, kalifiye elemanlarını, bilim doktorları, profesörleri, her derece ve düzey işçileri Türkiye’de “yabancı işçi sıfatıyla” çalışırlardı.  
14 Mayıs 1950’de açlık, işsizlik, hastalık, yokluk ve kıtlıktan kırılan Türkiye’nin 1960 da işsizlik sorunu yoktur. İstihdam fazlası vardır ve bu fazla yabancı işçi ile karşılanmaktadır.     
YALAN-TALAN, İŞGAL, SOYGUN VE VURGUN DÜZENİ
11 Kasım 1938 ilâ 14 Mayıs 1950 arasında yaşanan nefret/fetret, fakirlik, açlık, yokluk ve hastalık dönemi 28 Mayıs 1960’da sökün etmiş; Kalitesiz, değersiz, niteliksiz ve niceliksiz, gayri milli unsurlarca bilerek, isteyerek, plânlı, programlı olarak dejenerasyon, deformasyon, psikolojik savaş, beyin yıkama, milli, ilmi ve manevi değerleri çürütme ve devleti yozlaştırma politikaları ülkeyi günümüze; Yani felâketin eşiğine kadar getirmiştir.       
Öyle ki; Bu gün, her ne kadar iman etmeseler, farkında olmasalar da, Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti adına; Devleti dâhili ve harici bedhahlardan (gizli düşmanlardan), vatan haini, bölücü, hırsız ve yolsuzlardan koruma; Devleti yüceltme ve hükümeti denetleme görevi ile sorumlu ana ve yavru muhalefet, bilumum şerikleri ile birlikte “çatı kuralım” derken, milli devlet düşmanlarına “çanak tutma” bedbahtlığı, cehalet, felâket ve gafletine düşmüşlerdir!..
Oysa biz, Türkiye’nin “Cumhurbaşkanı, mutlaka Türk olmalıdır” diye haykırıyorduk.
BÜTÜN DÜNYA İŞGAL VE TASALLUT ALTINDA
Kaldı ki, memleketin ısrarla bölünmek istendiği, ayrışmanın teşvik edildiği, himaye gördüğü bir ortamda; Mutlak Milliyetçi olması gereken hareket partisi ve CHP tarafından, en azından Kraliçenin eğitim tezgâhında (exeter) dokunmamış hakiki ve halis bir Türk’ün aday gösterilmesi beklenirdi. Öneri, geniş halk kitleleri ile namuslu-dürüst, onur ve erdem sahibi yurttaşlar arasında büyük hayal kırıklığı yaratmıştır. Kalıplarına, makam ve mürüvvetlerine yazık, kahrı gazap olsunlar…     
Böylece CHP, MHP, AKP ve diğerlerinin tek vücut ve yekvücut oldukları sübut etti...
En kör pencereden bakıldığında bile; Öteden beri sürüp gelen Doğu Türkistan jenosidi, SSCB hinterlandında 20 yıldır vaki bağımsızlık komedisi ile sırasıyla Çeçenistan, Afganistan, Kıbrıs, Bosna-Hersek, Azerbaycan/Karabağ, Irak, Libya, Sudan, Suriye ve nihayet Ukrayna!.. İslâm’ın yasaklandığı bazı Afrika ülkelerinden tutun, en alçakça, haince ve kalleşçe katliam ve soykırımların sürdüğü Musul Vilâyeti; Kahir ekseriyeti Türk ve Müslüman coğrafya da bu insanlık dışı işgal, tasallut, soygun, vurgun, vahşi saldırılar hüküm sürüyor. Kötüler, pislikler, hırsız, yolsuz, din tüccarları ve siyaset simsarları her yerde…
İnsanlık; Adalet, huzur, hukuk ve barış iklimi Türkiye’den medet bekliyor!..
Oysa Türkiye hükümeti’nin aynı dönemde, insanlık, evrensel barış ve ticaret adına iş gören diplomatları Musul’da esir alınabiliyor, TIR Şoförleri gasp edilip tutuklanıyor. Ama ne büyük bir utanç, hicap ve yüzkarası bu!.. Mes’ul, mütehakkim ve mütegallipler, her ağızlarını açtıklarında ‘Yeni Osmanlı’ nam bir söylem ortaya koyarlar. Fakat Osmanlı’nın evvel ve ahiri dâhil 2250 yıllık (TSK tarihi baz alınmıştır) tarihinde böyle bir korkaklık, miskinlik ve utanç yoktur. Bunlar Osmanlı’nın: “İstersen ülkende ve dünyada Sulh-ü Salâh; Hazır ol her daim cenge ve asla cengâver olmaktan beri durma sakın!” kuralının farkında ve idrakinde değiller. Üstelik giderek bütün dünyayı saran fitne, tefrika, Türk ve İslâm düşmanlığını da göremezler.
Bizde gaflet, dalâlet ve hıyanet; Başta muhalefet olmak üzere her yanı sarmış, tarihi düstur olan ‘Hak yolunda, Millet hizmetinde, rıza-i İlâhi uğruna halk için çalışacak’ Namuslu, dürüst, imanlı, ilimli, şuurlu, lâik ve demokrat insan kalmamıştır.
Bu sebeple olsa gerektir: Memlekette ve ekseri dünyada Hakkaniyet, Adalet, Ahlâk, Özgürlük, Eşitlik, Demokrasi, Cumhuriyet ve Bağımsızlık tebahur etmiş (buharlaşmış) ve içi boş sözler ile anlamsız söylemlerde ‘damı tenvir’ olunmaya başlanmıştır…
Hani yukarda bahsetmiştik, 1960’a kadar dünyanın başkenti Washington diye…
İşte 1960’dan itibaren bütün veçheleri ile yerleşen ve ahtapotun kolları gibi bütün dünya ülke ve rejimleri içinde kök salan “haram, çalıntı, gasp ve irtikaptan ibaret sermaye” son başkentini de terk ederek seyyalleşti. Şimdi sermayenin, dünya soyguncuları, evrensel gladyo, yerel mafya ve profesyonel soyguncu-vurguncuların; Daha doğru bir deyişle şimdi adına “küreselleşme” denilen kalleş sülük- adi kene, kan emici vampir ve ahtapotların nerede toplaştıklarını, konuşlandıklarını kimse bilmiyor.
KÖTÜLÜK HER YERDE…
İliklerine kadar soyulan, aldatılan, kandırılan, bütün değerleri yozlaştırılan, din, ilke, ülke ve imandan uzaklaştırılan, haymatlos karakterli, sanal sınırlı çete devletlerin en yaygın söylemi:, “Yeni Demokrasi, İleri Demokrasi, İnsan Hakları, Adalet ve Evrensel Hukuk” olup; Ancak Deccal tarafından ifa edilebilecek güçte, devasa kötülük projelerinin adına da “açılım” denilmektedir. Çok iyi görülüp, iyice bilinmiş ve anlaşılmıştı ki, bunların tamamı (merkezi bir güç paterni tarafından sevk ve idare edilen) yalan-talan, nitelikli sahtekârlık, organize soygun, vurgun düzeninin; Ekserisi din tüccarı, insanlık düşmanı idarelerin marifetidir.
Yani günümüzde “yenidünya düzeni, yeni/ileri demokrasi, özelleştirme, halka açma, küreselleştirme denilen kan emici kene ya da vampir (vahşi kapitalizm, irinsel emperyalizm, salt çıkara dayalı yalan/talan) düzeni’nin hâkim unsur haline gelmesi ile başta Musevi, İsevi ve İslâmi toplumlar tekrar ortaçağın ilkel.; Adaletsiz, hukuksuz, muzlim, karanlık kâbusları, iğrenç kaprisleri ve kalleş dehlizlerin lâğımına sürüklenmiş bulunmaktadırlar...   
Bu rejimde insanlığın % 99.9’u iliklerine kadar sömürülmekte; Geriye kalan binde bir, tam bir refah patlaması içinde deli domuzlar gibi çılgınca yaşamakta, dünya rantının pastasını tek başına yemekte ve geri kalanların ıstırap, hastalık, sefalet, mutsuzluk, onursuzluk, esaret, açlık ve susuzluktan ölümleri de dâhil olmak üzere; Binlerce yılda gelişen tüm iyilik, erdem ve insani değerlerinin sistematik olarak ve kasıtla imhasına çalışmaktadırlar. 
Şüphesiz bu bir illet, pis bir hastalık, insanlığın üstüne çökmüş felâket ve rezilliktir.
Dünya çapında genel bir analiz yapıldığında; Malum ve menfur fetret devrinin bütün melânetleri uygulamada açıkça görülür. Dönemin yalancı-talancı, bağnaz, katı ve fanatik Ebu Lehep’leri, Ebu Cehil’leri, Mugire ve Abdullah Bin Sebe’leri milletlerin idaresini sinsice ele geçirerek, “olağan ve doğal mecraında seyreden sühûl, sakin ve barışçı devletleri” adeta birer çete devleti haline getirmişlerdir.
Meselâ şu vahim hallere ve korkunç örneklere bir bakın:       
Suriye’de 2011 Nisan’ında başlayan (Türkiye benzeri) gösterilerin 2012’de iç savaşa dönüşmesi ile başlayan süreçte gündemde yer alan iddialara göre: “Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar'ın besleyip, semirttiği ve Suriye iç savaşına sürdüğü, Irak Şam İslam Devleti terör örgütü (IŞİD)”, Irak ve Suriye'yi kapsayan bir şeriat devleti kurmak istiyor. Bir tiyatro oyunu sergiler gibi Irak'ta Musul'u ele geçirmiş, Bağdat'a doğru ilerlemekte! Bölge halkı üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir şiddet, vahşet ve adeta soykırım uyguluyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin Musul Konsolosluğunu işgal etti ve onlarca TIR şoförümüzü esir aldı…  
Bu anlamsız esaret, terör örgütü ile pazarlık pahasına günlerdir sürmekte.
Hakikatte, devlet geleneğinde eşkıya ile pazarlık cinnet, zavallılık ve tarafgirliktir..
            Diğer taraftan; (Batı) Ukrayna da pervasız, haksız ve hukuksuz Rus işgali, Kırım’ın gaspına rağmen bütün şiddetiyle sürüyor. (Doğu) Çin tarafından işgal edili Doğu Türkistan’da 40 yılda, hain saldırılar, alçakça ve kalleşçe katledilenlerin sayısı 35 Milyon’a ulaştı. Başta Türkiye idare unsurları olmak üzere bütün dünya bu insanlık düşmanlığı, vahşet ve soykırıma seyirci.. Orta yerde Afganistan, Filistin, Suriye, Irak, Musul, Kerkük acımasızca kanatılıyor.
Afrika Müslümanları üzerinde, “İslâm’ı yasaklamak dâhil” müthiş bir zulüm hüküm sürmekte, bizzat vahşi batı ve ABD yoluyla “soysuz bir sömürgecilik” inşa edilmektedir. 
           HIRS VE İHTİRAS UĞRUNA İZMİHLÂL!..
            Cereyan eden manzaranın ortak bir paydası var. Süreci idare, tahrik, tazyik ve/veya tahkim eden (destekleyen) idarecilerin tamamı akıl tutulmasına uğramış; Gurura kapılmış; Riya’ya düşmüş; Fitne ve tefrikanın kurbanı olmuş kifayetsiz muhterislerden ibaret. Burada ve bu anlamda kifayet nedir. Elbette ve sadece Adalet’tir. Karşıtı kifayetsizlik ise: Haksızlık, adaletsizlik, zulüm, zorbalık, dikta ve derebeyliğin, yani mütegallibeniz müşterek vasfıdır.  
            Bunların idare ettiği ülkelerde Hakkaniyet, Adalet, Demokrasi ve Lâiklik de yoktur.
            Üstelik müthiş bir pahalılık, gizli enflâsyon, alabildiğine rüşvet, iltimas, başıbozukluk, haksızlık, nitelikli dolandırıcılık, ayırma ve kayırma görülür. Dikkat edilirse bu; İnsanlık, ilmî ahlâk, şeref ve soy dışı cürümler olup; Sadece Müslüman olmayanlarda rastlanan lânetli bir hastalıktır. Yegâne tedavi unsuru olan adalet cihazı, kanun ve ceza bu güruhun hâkimiyetinde adeta yoktur. En iğrenç insanlık suçu olan zina, tecavüz, livata, fuhuş, gasp, irtikap, anarşi, terör, tedhiş ve hırsızlık dahi, neredeyse mazur görülen fiiliyattandır.   
            EYLEM VE SÖYLEMDE BİR OLMAK GEREK
    Merhum, müteveffa ve müstesna, Cennet mekân Milli Şair Mehmet Akif Ersoy İstiklâl Marşı’nda: “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.,” diyor. Yani; “Ey kadim Türk Milleti ve maziden gelip atiye yürüyen Türkiye Cumhuriyeti, sen ve senin bağrında hayat bulan Türk milleti asla yıkılmayacak, yok olmayacak, çökmeyecek, bölünmeyecek ve şu dünya durdukça (ebediyen) payidar olacak (sonsuza kadar yaşayacak)’tır; Mesajı ve müjdesini veriyor!..
Bu mısra, 90 yıl önce yaşanan İstiklâl Harbi destanına ait!
O, evvelâ ve öncelikle Türk milleti’nin istiklâl/hürriyet, adalet, hâkimiyet, güzel ahlâk, hukuk, özgürlük, bağımsızlık ve hükümranlık marşı.. Şairi, mimar ve muhtasarı Gazi Mehmet Akif Ersoy; Eseriyle; Muzaffer millet, dirilen devlet ve genç cumhuriyetle müsemma... Keza, 2002 yılından beri Hükümet eden AKP hükümet ve zihniyeti tarafından çok övülen, ululanan, saygıyla yüceltilip sahiplenen büyük şahsiyet!..
Buna rağmen malum zihniyet, bu şahsiyeti sadece kullanır, istismar ve suiistimal eder.
Şimdi sorulur: Peki neden ve niçin Mehmet Akif Ersoy’un yolundan gidilmiyor?..
Top yekûn millet, ittihat-tevhit ve ebed-müddet devlet akaidine neden uyulmuyor?
Bu iki yüzlülük, çifte standart, yalancılık ve sahtecilik değil de nedir?
Kaldık ki bu, izafet ve sahiplik, aynı zamanda İstiklâl Marşına sadakati ve Atatürk’ün işaret buyurduğu: “Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında milli birlik, beraberlik, iyi geçinme, adalet ve çalışkanlık duyguları ile yeteneklerin yüksek olgunluğu olup.; Çalışmanın en yücesi millet için olanıdır” (4 Şubat 1935) vecizelerinin anlamını yaşatmayı zorunlu kılar.
Bunun yanı sıra, binlerce yıllık Türk ve 1500 yıla varan Müslüman geleneği ile Türk İslâm sentezinin, kamu idare biliminde “medeni siyaset” olarak adlandırılan bileşkenin şiarı da İnsan’a hizmettir. Bir başka deyimle: “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın”. Bu doktrinin esası: “Her insan bir devlettir; Halk’a (insana) hizmet Hak’a (Yüce Yaratıcıya) hizmettir, gibi ileri medeniyetin özgün anlam ve kavramlarını havidir.  
Şimdi bu zaviyeden memleketin haline bir bakalım:
           AB 19 ÜLKEYE VİZEYİ KALDIRDI
            AB tarafından alınan karar gereği, Birleşik Arap Emirlikleri, Kolombiya, Dominik, Grenada, Kiribati, Marshall Adaları, Mikronezya, Nauru, Palau, Peru, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Samoa, Solomon Adaları, Doğu Timor, Tonga, Trinidad ve Tobago, Tuvalu ve Vanuatu vatandaşları da vizeden muaf olacak. (7.05.2014-Sözcü) Ülkemiz yarım asırdır vizesiz giriş için bekletilirken, Avrupa kıtasına yaklaşık 15.000 km uzaklıkta olan Kribati’ye de vize muafiyeti getirmesi oldukça ilginç. Schengen vizesinin aşamalı olarak kaldırılacağı vaadi ile yıllardır oyalanıyoruz. Özellikle iş adamlarımıza ve acil ihtiyaç duyan vatandaşlarımıza vizenin kaldırılması beklentisi içindeyiz. Ama sonuç ortada… Elli yıldır bu lânetli kapıda ısrarla pinekleyen aciz ve zavallı yöneticilerimiz; Asıl maksatları nedir acaba?
            Bu şerefli ve soylu millet, cumhuriyeti fazilet olarak bildi ve “Hâkimiyet, kayıtsız ve şartsız milletindir” taahhüdüne daima inandı ve kandı. Lâkin 50 seneden bu yana sistematik olarak yozlaştırılan siyaset, siyaset kurumları ve seçim yasaları sâyesinde vatandaş; Avukatını bizzat seçmesine, doğrudan vekâlet vermesine ve dilediği an “vekâlette azil” hakkını özgürce kullanmasına rağmen..; Siyasi vekilini bizzat seçmeye, doğrudan vekil tayin etmeye, icabında vekil tayin ettiğin azletmeye neden mezun ve yetkili değil…
            Adalettin, hakkaniyetin, Cumhuriyetin ve demokrasinin emri, gereği bu değil mi?
            Niçin siyaset simsarları, hırs ve ihtiraslarının zebunu olmakta?
Hakkaniyet, adalet, hukuk, eşitlik ve demokrasiye güvensizliğin sebebi nedir?
Bakın şu ibretlik örneğe ve (vatandaş ve PolitikACI olarak) aklınızı başınıza toplayın:   
            AĞRI BELEDİYE SEÇİMLERİ
            “Ağrı Merkez Camii İmamı, Diyanet İşleri Başkanlığında Daire Başkanlığından emekli bir Müftü Ağrı'lı olup, Çevre Bakanlığında Genel Müdürlük yapmış yakın akrabaları Muhammet Nazik Bey anlatıyor: " (…) Hal ve keyfiyet nasıldır Ağrı'da?, diye sorunca, İmam Efendi: "Ohoo herkesin hali vakti ve keyfi yerindedir. Devlet millete her şeyi veriyor. Elektrik parası yok, su parası yok, kömür geliyor, para veriliyor. Kimsenin muhtaç bir durumu yok. Evinde bir inek besleyenin hali burada 'benim' diyenden iyidir." deyince; "Peki Hocam neden o zaman PKK'ya o kadar oy veriliyor, AK Partiye karşı ayıp olmuyor mu?" diye sordum. Cevap : "Haaa Hocam, orada bir incelik var. PeKeKe diyor ki; 'Tüm bunları benin sayemde Hükümet sana vermeye mecbur oluyor, eğer bana verdiğin desteği kesersen Hükümet de bu yardımları keser, ona göre!' diyor ve hanede iki kişi varsa birisi PeKeKe'ye diğeri AKP'ye ov veriyor, anlıyor musun?'" (İsmi mahfuz bir gazeteci) devamla: Hal ve keyfiyet budur Üstad. Bunun sebebi, AK Parti dönemine kadar bu ülkeyi, "müstemleke mültezimi" olarak yönetenlerdir. Elbette CHP ve MHP de bu işin içindedir. Ancak, iddia ediyorum ki: Şu son yol kesme olayları kasten uygulamaya konularak, "Doğuda Hükümet de biziz, Güvenlik gücü de biziz!" algısı oluşturularak halk psikolojik baskı altına alınmasaydı, Ağrı seçimleri kaybedilmezdi. Daha geriden gelirsek; Paralel yapının 17 Aralık uygulaması olmasaydı, Diyarbakır bile AK Parti eliyle, PKK pençesinden kurtarılabilirdi…” 
            Başka bir hakikat!.. Derin ayıp ve hicap.. Haber tekzip edilmemiş.
            19 milyon kişiye yardım dağıtan AKP 20 milyon oy aldı.
            Bu haber 08 Nisan 2014 tarihli Sözcü gazetesi’nde, diğer bazı gazetelerde ve ağırlıklı olarak sosyal medya’da yer alıyor. Ayrıntılara bakarsak olay şu: Bahse konu yardım bir aile içinde sadece “geçindirmekle yükümlü” aile reisi veya belirlenen sorumluya veriliyor. Şu hale nazaran yardımın genel nüfus içindeki muhatapları asgari: 38 milyon dolayında seçmen ve 57 milyon civarında vatandaş.
Dolayısıyla gidişat: Hırs ve ihtiras uğruna izmihlal değil de nedir?
İnsanlık tarihi ve İslâm’da: Hüküm hikmet iledir. Hikmet, halkı ve devleti hak, adalet, hukuk ve mümasili bir düsturla yönetmek; İmkân ve fırsat eşitliğini sağlamak; İnsanları ilim, ahlâk, meslek v marifet sahibi yaparak (eğiterek ve öğreterek) fakirlik, yoksulluk, cehaletten kurtarıp.; Onları vicdanı hür, irfanı hür, düşünce ve ifadelerinde özgür; Şahsiyetli, haysiyetli ve yüksek karakterli fertler olarak cemiyete kazandırmak… Memlekette anarşi, terör, tedhiş, haksızlık, hırsızlık, her nevi kanunsuzluk ve yolsuzluğa asla ve kesinlikle meydan vermemek!
Sıra siyasete geldiği zaman ise; Bu çalışma ve başarılardan dolayı tevekkül etmek, ille aday olup hırs ve ihtiras göstermemek; Bunun yerine, Yüce Peygamberimiz tarafından emir ve tavsiye buyurulduğu gibi: “millet tarafından aday gösterilmeyi” beklemek…
İnsanlığın, ilmin, irfanın, yaratılanı sevmenin, memleket âşkıyla hizmete talip olmanın şekli, usulü, adabı ve erkânı budur. Unutmayın İslâm’ın şiarı: “El İman Min’el Vatan”dır.. 

22 Mayıs 2014 Perşembe

Mutlaka ve kesinlikle, (inşâllah) bir "TÜRK CUMHURBAŞKANI" seçmek zorunludur...

Türkiye Cumhurbaşkanı, 
Kutsal Yemin ve Mutlak Şartlar    
Mustafa Nevruz SINACI
Ülkemizde ilk kez, iki dereceli olarak, halk oylaması ile Cumhurbaşkanı seçimi ifa ve icra edilecek... 19 Ocak 2012 tarih ve 6271 Sayılı “Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu” uyarınca, 20 parlâmenterin aday göstereceği kişiler adaylığını koyabilecek. İki aşamada gerçekleşecek olan seçimin ilk oylaması 10 Ağustos 2014, ikinci oylaması 24 Ağustos 2014’de yapılacak.
Yurt dışında 500 ve daha fazla sayıda seçmeni olan ülkelerde yaşayan vatandaşlarımız, Cumhurbaşkanlığı seçimi için 31 Temmuz ilâ 01-02-03 Ağustos 2014 tarihlerinde; (B. Elçilik, Baş Konsolosluk veya konsolosluklarımızda) oy kullanabilecekler. Seçmen kütüklerine göre: Oy kullanılacak ülke sayısı 60 civarında. Kullanılan oylar Türkiye’de sayılacak!..
İlk kez yapılacak bu seçim için çok az süre kaldı. Yani bu zaman zarfında, kendisine güvenen ve halkın desteğine talip olacak kişiler kendilerini 2,5 ay içinde halkımıza tanıtmak zorunda. Doğrudan millet tarafından seçilen Cumhurbaşkanları için diğer ülkelerde bu süreç yaklaşık 1 yıldır. Biz de, bu kadar önemli, ağılıklı ve hayati bir seçimin 60 güne sığdırılmaya çalışılması fevkalâde yanlış ve yanıltıcı; Ayrıca adayları tanıma, haklarında bilgi edinme, fikir ve kanaat oluşturmayı önleyici, engelleyici, muhtemelen de çok özel bir hesaba müteallik olsa gerektir. Aksi takdirde Türkiye’de de bu sürenin, en az “altı ay” olması gerekmez mi idi?..
KİMLER ADAY OLABİLİR?  
            19 Ocak 2012 tarih ve 6271 sayılı “Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu”nun, “Seçilme Yeterliği” başlıklı 6. maddesi ile buna mümasil Anayasa’nın 101. maddesi hükmü uyarınca:, “Kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış TBMM üyeleri (parlamenterler) veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip vatandaşlar Cumhurbaşkanı (adayı olabilir ve) seçilebilir” denilmekte ve son “demokratikleşme paketi ile hiçbir öz ve özelliği kalmayan” parlamenter yapılma şartları muvacehesinde; 20 parlamenter imzası bulan herkesin aday olmasına imkân verilmektedir.
            Şu hale nazaran: Milleti hakkıyla temsil, devleti idare ve istikrarla idameye mezun bir Cumhurbaşkanı olabilmenin ‘açık, asgari ve zorunlu kriterleri’, Anayasanın 103. maddesinde; Amir hüküm/mutlak bağlayıcı özellik; Halkın takibi, kamu denetimi ile adli ve idari kuvvetler yönünden teftişe esas umdeler niteliği arz eden “Cumhurbaşkanı yemin metni/AND” şöyle:      
            “Cumhurbaşkanı Yemini: (Anayasa, Madde: 103)
“Cumhurbaşkanı sıfatıyla; 
Devletin varlığı ve bağımsızlığını;
Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü;
Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma.; Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma.; Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden (asla) ayrılmayacağıma.; Türkiye Cumhuriyeti'nin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma; Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”
Bu yemin’e AND’a göre: Her kim olursa olsun, adayların, bu yemin’in zorunlu kıldığı şartları yerine getirip getirmeyeceğine bakılmak zorunluluğu vardır. Yemin’e sadık kalmayan ve samimi olarak icaplarını yerine getirmeyen; İhanet erbabı hain, işbirlikçi dönme, devşirme veya bedhah (ikiyüzlü gizli düşman) addolunacağından:
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına adaylığını koymayı düşünen kişinin; Başka bir kriter aranmaksızın, sadece ve yalnızca yukarıdaki yemin bir miyar olarak kabul edilip öne sürüldüğü takdirde (ki, mutlaka öyle olması şart ve lâzımdır): Alt soy, asalet ve secere olarak mutlaka ve 24 ayar Türk olması zorunludur. Çünkü Türk’ten başkası Türkiye Cumhuriyetinin egemenlik, özgürlük ve bağımsızlığını koruyamaz. İyi insan, iyi vatandaş, namuslu, dürüst ve onurlu-sorumlu olmadıkça, Anayasaya sahip, adaletli, hukuka saygılı, Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbına saygılı olamaz. Yemin, mutlak Türklüğü ve yüksek fazileti zorunlu kılmaktadır.               
Ya da; Nasıl bir Cumhurbaşkanı!...
Önceki bölümün başlığı, konusu “Cumhurbaşkanı nasıl olmalı, yemin ve şartlar” idi.
Şimdi aynı konu, farklı bir boyuttan ele alınacak. Şöyle ki, özellikle kendi milli kültür, manevi değer, gelenek, görenek ve sentezlerimizle örtüşen bir örnekle konuyu açmak istersek; Ahkâm-u's-Sultaniyye isimli eserinde, Basrî el-Mâverdî (974-1058); “Bir Devlet Başkanında Aranması Gereken Şartları” şöyle sıralıyor:
1. Her yönüyle âdil bir kimse olması; 2. Görev sahasına giren işlerde, verdiği hüküm ve kararlarda içtihatta bulunabilecek derecede ilim sahibi olması.; 3. Organlarının herhangi birinde kusur ve eksikliğin bulunmaması; 4. Beş duyu organının fonksiyonlarını yerine getirir olması; 5. Kamu işlerini yönetmeye, halkın sevk ve idaresini anlamaya yarayacak fikir ve bilgi sahibi olması; 6. Düşmanla savaşa, topluluğu korumaya imkân veren güç ve kuvvette, cesarete sahip olması; 7. "Kureyş'ten (bize göre mutlaka ve behemahal Türk) olması şarttır."  
AYRICA VE ÖZELLİKLE
Seçim sathına girildiği günden itibaren kamuoyuna mâlolan ve medyada geniş biçimde yer alan paylaşımlara göre seçmen vasfını haiz vatandaşların ‘nasıl bir cumhurbaşkanı olmalı’ sorusuna karşın, genellikle aşağıda yer alan cevapları verdiği gözlenmiştir. Buna göre:  
1. Ülkemizin kurum/kuruluşları arasında uyum ve eşgüdümü disiplinle sağlayabilecek ve bu uğurda, kesinlikle anarşi ve terör örgütleriyle işbirliği yapmayacak, bölünme çabalarına karşı şerefle direnecek, sağlam karakterli, milliyetçi, dürüst olan., 2. İnsanlarımızı din, inanç, etnik kök ve mezheplerine göre ayırmaya/ayrıştırmaya asla izin vermeyen., 3. Adalet, hukuk, demokrasi, Anayasa, insan hak ve hürriyetlerine sahip., 4. Milliyetçi, Milli-manevi değerler ve özgürlüklere saygılı, Milli hakimiyetten asla taviz vermeyen, bu konuda ülke itibarına asla gölge düşürmeyen., 5. Kutsal emeğe saygılı, üretici ve tüketicinin hak ve hukukunu gözeten., 6. İçerde  hak, adalet, eşitlik, demokrasi ve hukuku sağlayan; Dış siyasette mütekabiliyetten taviz vermeyen, milli menfaatleri her şeyin üstünde tutan., 7. Komşu ülkelerin kendi sorunları ve iç işlerine (insani bakımdan zorunlu olmadıkça) karışmayan; Uluslar arası terör örgütlerini komşu ülkelere karşı kullanmayan, AB’ye karşı ve ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi”nin eş başkanı olmayan., 8. Hayatı boyunca adı; Hırsızlık, haksızlık, rüşvet, iltimas, ayırma-kayırma, görevi kötüye kullanma gibi insanlık dışı kirli işlere karışmamış olan., 9. Nesep, soy ve kültür bakımından mutlaka ve kesinlikle Türk ve Müslüman olan bir Cumhurbaşkanı istenmektedir.
Eğer, “Devlet Başkanı yerine kaim ve bir nevi yarı başkanlık sistemi” gibi görünen yeni uygulamada; Kuvvetler ayrılığı dolayısıyla hakemlik; Siyasal, sosyal, ahlaki, ekonomik ve kültürel uzlaştırıcılık; Hukukun temin, tesis ve terazisinde adalet.; Toplumsal refah, saadet, emniyet ve özgürlüklerin kullanılmasında eşitlik.; Dinî, etnik, ideolojik, politik veya kültürel gruplar arasında eşit mesafe gibi insani; Ülkenin birlik, barış ve beraberliğini temsil; İktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel barışı “adalet, hakkaniyet ve evrensel hukuk” ilkeleri doğrultusunda  koruma ve nihayet: Milli hâkimiyet, özgürlük, devletlerarasında mutlak mütekabiliyet, adalet ve barış içinde hükümranlığın muhafazası, dünyada bütün unsurları ile birinci sınıf bir ülke ve devlet olunması hususunda yetkin olmadıkça asla Cumhurbaşkanı, devlet başkanı veya başkan olunamaz. Ayrıca, Cumhurbaşkanı, ülkenin gizli kalmış/bastırılmış enerjisini harekete geçirici enstrümanları bulup çıkarma ve bilgi birikiminden yararlanma becerisini gösterebilmelidir.
İYİ BİR CUMHURBAŞKANI SEÇMEK MİLLETİN HAKKIDIR.
AMMA!...
Millet memurluğunda sorumsuzluk onursuzluktur. Kaygısızlık, kayıtsızlık/görevsizlik, nemelâzımcılık tasvip edilemez. Gaflet, hıyanet ve hata, Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti için yeni bir kurtuluş hareketini zorunlu kılabilir. Bu takdirde milli mücadele meşru bir haktır.      
            Sonuçta
            Adaylarda, asgari şartların bulunmasını temin; Başta Yüksek Seçim Kurulu, Anayasa Mahkemesi ve diğer Yüksek Mahkemeler, TBMM Başkanı ve parlamenterlerin asli görevi, sorumluluğu: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hukuki, ahlâki ve medeni hakkıdır. 
             “Yöneticiler, toplumu bilgeliğin ışığında düzenleyen kişilerdir. Bu nedenle, ya idare edenler adil ve bilge, ya da bilgeler idareci olmalıdır.” EFLATUN (Platon) (MÖ:427-347)

16 Mayıs 2014 Cuma

AKP’nin “UMUR-U DEVLET ve ADALET”le sınavı

AKP’nin “UMUR-U DEVLET ve ADALET”le sınavı
Mustafa Nevruz SINACI
Şimdi sorarlar, devlet umuru ne demektir?  Zaten, burada işleyeceğimiz konuyu iyice anlamak, kavramak, yorumlamak, gerçeği görebilmek, adeta ensemizde boza pişiren büyük felâkete uyanabilmek için “Umur-u Devlet ne demektir? bilmek şart. Bilmek şart, zira yakın ve ibretli, haşmetli, hür, hükümferma, adil ve özgür tarihimizde siyaset adamları bunu bilir, bildikleri ile yetinmez, “gelenek, gerçek, ilim ve umur-u” bizzat nefislerinde yaşarlardı.
Yeryüzünün son siyaset, umur-u devlet, adalet ve hikmet bilgelerinden Ebu’l Feyz Elçibey, Char Dudayev ve Aliya İzzet Begoviç bu bilimin ve yüksek bilincin, Türk ve İslâm âlemindeki son halkaları idi.. Bu halkanın çağdaşlarından olan Dr. Faruk Sükan, siyaset bilimi ve tarih sohbetlerinde sıkça konuya değinir: “Sizin çıplak gözle göremediklerinizi biz, (umur-u devlet erkânı) kara bir tuğla üzerinde görürüz” derdi. Koca Reis namıyla maruf, Dr. Sadettin Bilgiç ise, yeri geldikçe “Çarıklı erkân”dan dem vurur, nadirden ibret ve hikmetlerini, gelecek nesillere ders olsun diye, bıkmadan-yılmadan anlatır dururdu.(Bak: Dr. S. Bilgiç, Hatıralar)
Şimdi umur-u devlet erkânından çok az kaldı. Bu meyanda, bütün dönemlerin en iyi, adil ve dirayetli Meclis Başkanı Ferruh Bozbeyli;, İlim, irfan ve aksiyonda hız kesmeden fazilet ve feragat mücadelesini tam bir azim, irade ve kararlıkla sürdüren Ali Naili Erdem ile adalet ilkeleri ve insani boyutun erdemlerini, umur-devlet boyutunda bir yaşam biçimi haline getirme mücadelesi veren (Müstakbel Cumhurbaşkanı Adayı) Hasan Korkmazcan; Günümüz Umur-u Devlet ricalinin en önde gelen isimleri, taç, emsal ve timsalleridir.       
Yani: Umur-u Devlet ve/veya devlet umuru denilen şey: İktisadi, idari, ilmî, siyasi, ticari, sosyal ve kültürel hayatta, velev ki bürokraside belli süzgeçler, sınav ve deneylerden geçerek olgunlaşmak, kemâle ermek ve hayatın hakikatine vakıf olmaktır. Yaşam tarzı olarak namuslu/dürüst, ilkeli, onurlu/sorumlu ve yüksek karakterli olan bu insanlar; En başta devlet, eşitlik, adalet ve hukukun teminatlarıdır. O’nlar ki oturmasını, kalkmasını, ast ve üstlerine davranmasını çok iyi bilir; Vakar ile kibir, tevazu ile zilleti çok iyi ayırt eder; Devlet malını mallarından üstün tutar, vicdan muhasebesi yaparken, Hazreti Ömer gibi hassas davranırlar.
Sözün özü: Günümüzün kangreni kahtı rical (“adam gibi adam” kıtlığı) nedeniyle üst üste yaşanan felâket, fecaat (dokunaklı, acıklı ve üzücü durum), yaygın hıyanet, hukuksuzluk, haksızlık, yolsuzluk ve dalâlet hayatı çekilmez, dayanılmaz, tahammül edilemez hale getirmiş ve devlette büyük gedikler açmış bulunmaktadır. Meselâ bakın! Devlette bunlar olur mu hiç?..
SOMA FACİASI: Baştan sona bir ihmal, denetimsizlik, insan istismarı, kutsal emek sömürüsü, kâr hırsı ve siyaset ile vahşi kapitalizm arasında vaki “insanlık, hak, adalet, bilim, medeniyet ve teknik dışı” iştirak ve ilişkilerin utanç verici, yüzkarası, iğrenç tezahürü.     
AİHM KARARI: Varlık nedeni objektif hukuk, hak/adalet, özgürlük, eşitlik ve halk düşmanlığı ile kaim, maalesef adına mahkeme denilen, utanç verici bir misyonerlik örgütü. Alenen Türk, İslâm ve insanlık düşmanı... 10 Mayıs 2001 tarihli siyasi bir kararla Türkiye.; Londra ve Zürich antlaşmaları ve Yunanistan temyiz Mahkemesinin 21 Mart 1979 Tarih ve 2658/79 Sayılı kararı ile de haklılığı/doğruluğu tescil edilmiş “1974 Kıbrıs Barış harekâtı” dolayısıyla 90 milyon euro (270 trilyon TL) tazminat ödemeye mahkûm edildi! Bu tam bir hukuk düşmanlığı, kalleşlik ve kancıklıktır. Bu melânetliğe karşı siyasetçiler ne halt ediyor? “Kıbrıs sorununa (!) adil ve kalıcı bir çözüm için müzakere sürdürmeye çalışıyorlar!..” Diğer tarafta Yunan, Ege’deki Türk adalarını teker teker işgal ederek, yerleşime açıyor, bir taraftan da silâhlandırıyor. Yuh be!.. Yazıklar olsun bu keferelere. Zehir-zıkkım olsun aldıkları maaş.
AB REZİLLİĞİ: Elli yıldan fazladır niçin bu lânetli kapıya kul olmaya çalışılıyor?
GÜMRÜK BİRLİĞİ: AB üyesi olmadan neden ve niçin bu kalleş kumpasa girildi?
KKTC: Hangi gafil, mel’un ve mürai bedhah, Türk torağı ve insanına hainlik ediyor?
SURİYE BATAKLIĞI: Neden burada, şerefli ve şanlı TÜRK siyaseti uygulanmıyor?
SÖZDE KÜRT SORUNU: Asli ve kurucu unsura sorun izafe ederek, kardeşi kardeşe vurdurmak isteyen dâhili ve harici bedhahlara, neden/niçin ışmar ediliyor. İhanet değil mi bu?... 

14 Nisan 2014 Pazartesi

MÜCADELE BAŞLIYOR. İLK ADIM CUMHURBAŞKANLIĞI. (Hasan Korkmazcan)

MÜCADELE BAŞLIYOR.
İLK ADIM CUMHURBAŞKANLIĞI
Mustafa Nevruz SINACI
Geçtiğimiz hafta, 09 Nisan 2014, Çarşamba günü, ABEM (Ankara Barosu Eğitim Merkezi) salonlarında tarihi önemi haiz; Katılanlar ile kamuoyunda adeta bir uyanış, Türkçe duruş, diriliş ve yeni bir doğuş imajı yaratan bir Panel düzenlendi. (*)
İhanete hayır, Türk Milleti ve Devleti Bölünemez” konulu paneli; 14.,15. ve 20. (üç) dönem Denizli Milletvekili, Demokratik Parti ve ANAP Grup Başkan Vekili, TBMM Başkan Vekili, bir süre Cumhurbaşkanı vekili, Türk Parlâmenterler Birliği Başkanı ve halen Türk Parlâmenterler Birliği Onursal Başkanı, serbest Avukat Hasan Korkmazcan yönetti.
Sırasıyla konuşmacılar: 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ., Serdar Öztürk, Prof. Dr. Nurullah Çetin ve Durhasan Akkoca idi.  
Panel’e, öyle devasa salonlar veya miting alanlarındaki gibi on binler, yüz binler değil; Ama her biri binlerce insanın feyiz ve ilham aldığı, ilim ve irfan kaynağı milliyetçi-demokrat Kanaat Önderleri, mahalli liderler, onurlu kadim siyasiler, sorumlu yazarlar ve ilkeli aydınlar katıldı. Bu cihetle, muhtemel ve müstakbel, beklenir sinerjinin, sıradan etkinlikler üstünde bir hızla yayılım ve geniş halk kitleleri üzerinde uyandırıcı bir aksiyon yaratması umulur!...   
Toplantının açılışını Türkiye Sivil Toplum Birliği ve Milli Düşünce Merkezi Başkanı Sadi Somuncuoğlu yaptı.
Paneli onurlandıran Kanaat Önderler ise: Çok vukuf, özgün ve önemli açıklamalarda bulundu. Ülke ve milletimizin içinde bulunduğu kaos, kriz, bunalım ve derin buhranlar dile getirildi. Yıllar boyu karşı karşıya kalınan ve zaman içinde üst üste gelip katmerlenen çürüme, yozlaşma, yosunlaşma, erime; Maruz kalınan Psikolojik saldırı, kültürel deformasyon, anarşi, terör / tedhiş, yüksek enflâsyon, açlık, yokluk, yoksulluk, yolsuzluk, yolsuzluk ve hırsızlıklar sonucu insanların içine sürüklediği uçurum!. Acilen tedbir alınmadığı; adalet, hukuk,  ahlâk, milli devlet, milli siyaset ve siyasette “Türk İnkılâbı” değerlerine dönülmediği takdirde, çok büyük felâketlerin yaşanabileceği ifade edildi.      
Milli bir TAMGA ve beklenen mesaj: 
Mücadele Başlıyor!...
Ancak Panel’e Hasan Korkmazcan tarafından yapılan açıklamalar damgasını vurdu.
Hasan Korkmazcan: “Artık mücadeleyi başlatıyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bu mücadelenin ilk adımıdır” diye başladığı; Güne, içinde bulunulan zamana ve yakın geleceğe damgasını vuran açıklamalar ve aşağıdaki tarihi beyanlarda bulundu:   
“Başbakan Erdoğan artık güven kaybetmiştir. Kanunlara uymayan bir Cumhurbaşkanı, Cumhur’un başı olamaz. Bugün, burada küçük bir salonda, ama çok büyük bir hak, hukuk ve adalet aramak için toplanmış bulunmaktayız. Buradan, büyük bir ulusu parçalama zihniyetine ve “ihanete hayır” diyoruz.
Türk Ulusu her şeyi affeder ancak ihaneti asla affetmez.
Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. Bu Millet, düşmanlarının hainlerini bile cezalandırmıştır. Devlet olmanın en önemli gereklerinden biri, ihanetle mücadele etmektir. Üzülerek belirtmeliyim ki, adalet ve hukukun askıya alındığı bir süreç yaşıyoruz. Bu süreçte, bugünler daha iyi günler, “kötü günler ilerde” diyenlere sesleniyorum: Şu anda içinde yaşadığımız günler en kötü günlerdir. Bundan daha kötü bir durum olamaz.
Türk Milleti adını bilinçli olarak silmeye çalışıyorlar.
Bunu yapmaya çalışan hainlere sesleniyorum. Dünya’daki tüm kütüphaneler yıkılıp, kitaplar yakılmadan, tüm sanat eserleri yıkılmadan, Türk adını yeryüzünden silmek mümkün olmayacaktır. Mazide bu görüşe katılan ama bugün aksi davranışlar sergileyen kişileri, her şeyden önemlisi TBMM’ni bu görüşe sahip çıkmaya davet ediyorum. Bu son çağrıdır. İçinde bulundukları hukuksuz durum, hükümeti, bu ülkeye ihanet eden terör örgütü ile aynı statüye getirir onlarla aynı sonu paylaşmalarını sağlar. ASALA ve EOKA’cılar ve onların hasta zihniyetli destekçileri, yıllarca, yüce Türk Milleti’nin ırkçı bir millet olduğunu söylediler. Oysa, bu bir iftiradır.
Türk Milleti asla ırkçı olmamıştır, hattâ, ırkçılık düşüncesine en uzak millet, Türk Milleti olmuştur. Aksi olsa birleştirici, bütünleştirici, insani değerleri yüksek bir millet olmasa bu kadar uzun süre yaşaması mümkün olmaz ve tarihin derinliklerine çoktan gömülürdü. Aynı zihniyettekilerin attığı ikinci bir iftira var. Türkiye, terörle mücadelede başarı kazandı, ancak bu dönemde, 17 bin faili meçhul cinayet işlendi iftirasıdır.
Türk Milleti, hiçbir zaman cinayet işlememiştir.
Yetkililer niçin bu iftiraya karşı bir kampanya yürütmüyorlar? Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türk Devleti’nin köklü gelenek ve görenekleri ile ilkelerinden oluşmuştur. Bu Anayasa’da değiştirilemeyecek hükümler vardır. Değiştirilemeyecek maddelere dokunan Meclis gayrimeşru olur. Bizim en büyük gücümüz, yüce Türk Halkı’nın bize olan güvenidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu güveni kaybetmiştir.
İsteyen herkes Başbakan’dan istediği tavizi koparabilir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu güveni kaybetmesi ve içinde bulunduğu durum nedeniyle tehdit altındadır. Başbakanın tehdit altında olması demek milletin tehdit altında olması demektir. Onu bu tehditten kurtarmak bilinçli Türk Halkı’nın elindedir. Devlet milletin devletidir. Millet çağlayan bir ırmak, bizler ise bu ırmakta bir damlayız. Bir milletin, adını, kendi iradesiyle değiştirmem mümkün mü?..
Geçmişte, Japonya, Almanya ve İtalya Anayasa’larını zorla değiştirenler bile bunların isimlerini silmeyi başaramamışlarken; kim bize, Türk ismi Anayasa’dan çıkacak diyebilir ki?.. Bu salondakiler, karar verirsek, bu toplantıyı, gider, bu vatanın ayrılmaz bir parçası olan Diyarbakır’da da yaparız. Bunu kimse engelleyemez… Kötümserliğe kapılmayalım ama mevcut durumu da seyretmeyelim.
Ülkesini seven bizlerin yapacak işleri var.
Bir proje etrafında birleşmeli ve 
bir plan dâhilinde çalışmalıyız.
Bu proje; emperyalizmin dayatmalarına hayır diyerek direnmek, insan hakları ve hukuk çerçevesinde ülkemize sahip çıkmaktır. Terör örgütü üyeleri ve bu zihniyeti destekleyen bölücüler asla affa uğrayamazlar. Bölge halkıyla doğrudan temas kurmalı ve bölücüleri aradan çıkarmalıyız.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri mücadelenin ilk adımıdır.
Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına uymayan bir Cumhurbaşkanı ile kanunu neresinden delerim diyen bir Başbakana bırakılacak bir ülke değildir. Herkesin bir hesabı olabilir, ama unutulmamalıdır ki; Yüce Türk Milleti’nin de bir hesabı vardır. Bu mücadeleye gönül veren herkes, tüm önyargıları kaldırıp kucaklaşmalı ve bütünleşmelidir.”
***
Yoğun bir katılım ve bilinçli katkı…
İçişleri eski Bakanı İdris Naim Şahin., Eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz, Prof. Dr Anıl Çeçen, Prof. Dr. Gökhan Çapoğlu, LDP 4. Dönem Genel Başkan Yardımcısı Avukat Y. Ziya Kıvanç, Sincan eski Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz, Türk Demokrasi ve Kadın Platformu Başkanı Av. Ayşegül Kahveci, Toplumsal Düşünce Derneği Genel Başkanı Avukat Fethi Bolayır, Türk Dünyası ve Akraba Topluluklardan sorumlu (eski) Devlet Bakanı Enis Öksüz, Menderes Yılmaz, Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk ile İslâmcı Yazar İsmail Nacar gibi birçok Kanaat Önderi, aydın, ünlü ve önemli isim panelde yer aldılar.
(*) (Türk Demek: Türkçe düşünmek, Türkçe konuşmak ve Türkçe yaşamaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene... Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk

11 Nisan 2014 Cuma

Beşikten mezara kadar hizmet; Namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu insanların görev yeri: "Belediyeler ve Belediyecilik" !..

BEŞİKTEN MEZARA KADAR HİZMET:
BELEDİYECİLİK
Mustafa Nevruz SINACI
Bu makale 29 Mart 2014 Cumartesi günü kaleme alındı. Şimdiyse artık, adına “seçim” (!) denilen “usulen tefhim ve fiilen icra” işlemi sona erdi. Buna göre: Seçmen vasfını haiz pek çok vatandaş; Milli irade/kamu vicdanı, demokratik usul, adalet ve hukukla hiçbir ilgisi, alâka ve bağlantısı olmaksızın salt “parti sahipleri” tarafından bulunup atanan Büyükşehir, il, ilçe ve belde Belediye Başkanı, Belediye Meclisi ve İl Genel Meclisi Üyesi adayları (köy ve mahalle Muhtarlıkları hariç olmak üzere) cebren, hile ve dayatma yoluyla oylanmak suretiyle; İnsan hakları, adalet ahlâkı, demokrasi, hakkaniyet ve hukuk ilkelerine en aykırı biçimde;, Yani en açık dürüst anlatımıyla: “devletin sahibi millete rağmen” belirlenmiş oldu.
Üstelik böylesine aykırı, kamu vicdanı ve millet iradesine aykırı eylem; Devlet düzeyi ve mahalli idareler (yerel yönetim) bağlamında “en değerli varlığımız, ana unsurumuz ve milli hazinemiz olan” insan formuna doğrudan hizmet alanında ifa ve icra edildi. Daha açık ve net bir izahla: Görevi, beşikten mezara kadar “hiçbir karşılık beklemeden, sadece kamu yararı ve Yüce Yaratıcının rızası hürmetine” insan, hayvan, bitki, tarih, doğa ve kültüre hizmet olan bir alanda.; Hakiki sahip sıfatını haiz vatandaşların, kendilerini idare, şehri ihya, tabiatı ikame ve insan hayatını idame ettirecek kişi ve kadroları bizzat seçmesine izin vermemek çok büyük bir insanlık ayıbı, hak kavramı, adalet, evrensel hukuk ve demokrasi düşmanlığıdır.
Maalesef bunların tamamı, 01 Ocak 2014 ilâ 30 Mart 2014 tarihleri arasında tastamam vuku buldu!.. Hukuk çiğnendi, adalet ayaklar altına alındı, demokrasi ile kıyasıya alay edildi. Dahası, nedeni halâ anlaşılamayan (Ankara) Güven Parkı toplu taşım dolmuş parkı işgali gibi; Bu defa YSK önündeki eylemler bahane edilerek Mithatpaşa caddesi tamamen, bağlantılı yol, cadde ve sokak ise kısmen araç trafiğine kapatılarak, yüz binlerce vatandaş ile binlerce esnaf, hiçbir geçerli neden olmaksızın günlerce mağdur ve perişan edildi…       
Güvenpark işkencesinin sürmesi yetmezmiş gibi, burada da tam bir zulüm başladı…
MADEMKİ VAKİ OLDU!..
Evet, mademki zorlama, dayatma ve millete rağmen., Bu atama, cebren, hile ve desise ile onaylatmalar oldu; Öyle ise, bari atamaları fiilen gerçekleşen eşhas belediyeciliği öğrensin, halka hizmet/hak’a hizmettir söyleminin ifa ve icra makamı olan Köy ve Mahalle Muhtarlığı, İl Genel Meclisi Üyeliği, Belediye Meclisi Üyeliği, Büyükşehir ve il/ilçe Belediye Başkanlığı görevlerini hakkıyla ve lâyıkıyla yapsınlar...
Artık bu dönemden itibaren kimse deli domuzlar gibi rüşvet almasın; İnsan altı yaratık ve şahsiyetsiz, haysiyetsiz mahlûkata özenip ayırıcılık, kayırıcılık, yolsuzluk, hırsızlık, kanun ve kitap dışı suiistimaller, ihmaller, ihanetler yapmasın. Başta ŞEHİR EMİNİ (Şehrin onurlu ve sorumlu kayyımı, yediemini) olmak üzere: Yardımcıları, Meclis Üyeleri, bilumum memur ve hizmetlileri namuslu, şerefli, dürüst, üretken ve çalışkan olsunlar. Şehir / Kent yönetimine kimse, günümüzün nefret, fetret ve sosyal illeti siyaseti sokmasın. Her ne kadar göreve gelme biçimi bu (antidemokratik, adalet, rıza ve ahlâka aykırı) olsa da.; İlerde sistemin düzeltilmesi, ıslah ve adalete iblâğı çabasını elden bırakmadan “adam gibi adam, insan gibi insan, namuslu, dürüst ve demokrat” saydam/şeffaf bir faaliyet, hayrî ve hasbi gayret, fedakâr/vefakâr çalışma içinde olunması insanlık, onur/erdem ve sorumluluk gereğidir…
PEKİ, 
NASIL BİR BELEDİYE VE BELEDİYECİLİK?..      
Her şeyden önce bilinmelidir ki, Belediyecilik İslâmi ve İnsani bir kurumdur.
Demokrasi, insan hakları, adalet, hukuk ile buna mümasil bilumum hak, ödev/görev, sorumluluklar ile bilumum varlığa karşı vecibelerin odak noktası belediyeciliktir. Bu anlam ve bağlamda belediyecilik, “kesinlikle ve asla, adil-eşit ve makul bir vergi dışında başkaca bir bedel / ücret ve karşılık alınmayan” bütün hizmetlerin maliyet, imece ya da ikame yoluyla, en uygun ve ucuz şartlarda karşılandığı kamu yararı esaslı bir kurumdur. Ayrıca, günümüzde rant olarak nitelenen “kentsel değer artışı”nın adaletle paylaşıldığı bir yaşam alanıdır.
Şehirler için aile ne ise, devletler içinde Köy ve Belediyeler aynıdır. İleri ve medeni bir ülkenin köy, mahalle ve belediyeleri mamur, müreffeh, temiz, huzurlu ve güvenli; Geri kalmış veya az gelişmiş devletlerin mukabil yerleşim yerleri ise: Düzensiz, bakımsız, imarsız, pis, perişan, yaşanamaz bir halde ve her haliyle laçkadır. Hırsızın, yolsuzun ve yolsuzluğun olduğu yer, henüz şehir olamamış veya şehir vasfını yitirmiş pis ve necis bir viranedir.     
Dolayısıyla “şehircilik” yaşam kalitesi ile doğru orantılı olmak zorundadır.
Yaşam kalitesinin yüksek, “zenginlik ve fakirlik arasındaki açının dar”, emniyet, adalet, huzur ve güvenliğin tam olmadığı bir belde’de (yerleşim yerinde); Devletin gölgesi, Hükümetin yansıması hikmet ve kesinlikle bir belediye teşkilâtı yok demektir ki, bu durumda, şehir menfaat grupları, çıkarcı ve organize çetelerin eline geçmiş demektir…
BU NEDENLE!..
Köy, Belde, İlçe, Şehir ve Büyük Şehirler dâhil olmak üzere, ülkedeki bütün yerleşim yerlerinde: Öncelikle tarihi, doğal ve kültürel dokunun tam bir kadirbilirlik, tarihe, tabiata ve bütün canlılara karşı vicdan borcu, onur, erdem, sorumluluk, sahiplik şuuru ve kıskançlıkla korunması; Mümkünse, “orijinaline halel” getirmeksizin ihyası, bütün belediyelerin olmazsa olmaz görevi olup; Buna pınarlar, bütün su kaynakları, çay, dere, deniz, nehir ve göl’ler ile her türlü duru / stabil ve akar suların mutlak bir özenle korunması, sürekliliğinin kesinlikle sağlanması, sair atık, lâğım ve pislik karışımına izin verilmemesi dâhildir.
Aksi takdirde ilgili belediyede insan yok demektir.
BEŞİKTEN MEZARA KADAR HİZMET
Bir şehrin suyu tam bir güvenle içilemiyor; Altyapısı mükemmel işlemiyor; Göl, dere, nehir ve denizlere lâğım bağlanıyor, atık ve pis su veriliyorsa; Esnaf denetlenmiyor, üretici ile tüketici korunmuyor ve komisyoncu kontrol altında tutulmuyor; İmar/inşa/ihale ve sair hizmet karşılığı halktan rüşvet alınıyor, ayrımcılık / kayırmacılık yolsuzluk ve suiistimal yapılıyorsa; Her tür gıda maddesinin üretim, içerik (muhteva) ve satışında; Hileli katkılar, zararlı karışım, GDO, hormon ve sair kimyasal mazarrat müdahaleleri önlenerek “İnsan, Hayvan ve bilumum canlı sağlığı” özenle korunmuyorsa: Mezkür belediye başkanı ve bilumum yönetici ve meclis üyelerinin tamamı gâvur parası ile beş kuruş etmez demektir.
KÖTÜLER HAYIRSIZ, 
UĞURSUZ VE LÂNETLİDİR.
Ki, bu necis mahlûkata itaat ve itibar caiz olmadığı, vazife icraları gayrimeşru olduğu cihetle, her çareye başvurup, bu mazarratın şehir ile ikamet ve görev yönünden bağlantılarının kesilmesi; Sorumlular için mutlak bir vecibe, halk için ise meşru bir hak’tır.  
Ayrıca imar-inşa, sanayi-ticaret, çevre temizlik işleri; Hazır, imal ve yetiştirme ürün sağlığı, gıda-hijyen ve genel sağlık konusunda süreklilik arz eden takip ve disiplin; Hizmet sektörü, sanayi-ticaret, imalât ve inşaat alanında kâr oranlarının minimize edilerek denetimi; Fahiş fiyat, stokçuluk ve spekülâtörlüğün kesinlikle önlenmesi, ölçüde adaletin sağlanması, reel bütçe, kapıların halka açık olması…
Fakir-fukara, garip-guraba, yoksul, kimsesiz, engelli (sakat) vatandaşların sığınağı, kimsesizlerin kimsesi, çaresizlerin çaresi; Katılımcılık, öğrenci, sanayi, esnaf ve üniversite ile işbirliği, şeffaflık / saydamlık, halk eğitimi, yerinde değerleme kaydıyla kentsel dönüşüm;
İlim, kültür, sanat ve edebiyatta kitlesel teşvik, toplumsal ilerleme…
Ücretsiz veya ucuz mezar, doğumhane, hastane ve cenaze işlerinde kolaylık…
Toplu taşım ve kent içi ekonomik ulaşım; Dini/milli bayramların geniş katılımlarla kutlanması; Asgari konforu haiz ucuz konut ve işyeri üretimi vs. belediyelerin görevidir.
Belediyeler, varlık nedenleri ve asli görevleri nedeniyle kâr amacı güdemez; Rantla uğraşamaz ve aracılık yaparak hiçbir kişi, kurum veya kuruluşa; Makamdan, mekândan ve aslen halka ait imkândan menfaat sağlanmasına alet edilemez.
Velhasıl, belediyecilik hayrî ve hasbî bir iştir.
Yerinde hayır ve hasenat, mutlak surette ve ancak “yerli” tarafından bilinir.
Bu nedenle, her derece ve düzey belediye seçilenleri “yerli” olmak zorundadır.