12 Ocak 2009 Pazartesi

ACİL SORUN! İLAÇ, SAĞLIK VE ECZACILAR
Mustafa Nevruz SINACI
Adına ‘bilgi çağı’ denilen ‘yenidünya düzeni’ aldatmacası vahşi kapitalizmin üç temel sömürü aracı ve ‘insan, insanın kurdudur’ teorisine odaklı ütopik-fanatik bir saplantısı var.
Sömürü araçları: İlâh, silâh ve ilâç...
İnsanlık dışı saplantı: Yahudi fanatizmi ve Hıristiyan fundamentalizmi.
Ancak, bu gün değinmek istediğim konu saplantılar değil, sömürü araçları.
Zira ‘saplantı’ olarak belirginleşen iki ana faktör, Musevilik ve İsevilik, dinsel (vahiy) kaynakları ve kitabi dayanakları ihtilâflı (muharref), uydurma ve orijinal olmaktan uzak bir sapkınlık olmakla çok tartışmaya açık bir konudur. Zira binlerce yıldır Musevilik, 2000 yıldır da İsevilik (Hıristiyanlık) emperyalizm ve sömürgecilik, gasp, işgal, katliam, soykırım ve vahşi kapitalizmin aracı olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla vahşi batı ve Siyonist İsrail bu bağlamda, dünyada ‘din ticaretinin’ en insanlık dışı aktörleri durumundadır.
Onlar, insanlık âleminin kâbusu, evrensel hukuk, adalet ve demokrasi düşmanıdırlar.
Kendileri hariç ‘insan hakları’ diye bir mefhum da tanımazlar.
Bu nedenle, asırlar süren sistematik bir savaşla bütün dünyayı ‘ahtapotun kolları’ gibi sımsıkı sarmış, düşmanca niyetler, hırs ve ihtirasla ana sektörleri abluka altına almış ve tam bir vampir vahşetiyle milletleri sömürmeye koyulmuşlardır.
Yani, ‘bilgi, barış ve demokrasi çağı’ yalanı ve ‘globalleşme-küreselleşme’ kisvesi ardına saklanarak insanlık âleminin kene gibi kanını emen, bütün varlığını, refah, huzur, güvenlik ve geleceğini tehdit eden İlâh, silâh ve ilâç ticareti.
Bu, insanlık davası, evrensel adalet ahlâkı, hukuk, demokrasi ve dünya barışına aykırı menfur tezgâh, şöylece yürütülerek hükmünü icra etmektedir:
Önce, tefessüh etmiş batı uygarlığının insanlık düşmanı emperyalist vampirleri elinde birer “organize çıkar örgütü” ne dönüşmüş etkin devletler; Dünya Jandarmalığı, demokrasi ve barış havarisi kesilerek, milletleri yeniden yapılandırma, değiştirme ve dönüştürme görevine soyunuyorlar. Son yıllarda, bu insani değerlere karşı verdikleri savaşın adını ‘yenidünya düzeni’ bağlamında globalleşme ve küreselleşme koydular. Diğer bir anlamda, emperyalizmi yayma, milli orduları yok etme, kültürleri izole, halkları köleleştirme, bütün dünyanın yeraltı ve yerüstü servetlerini ele geçirme projesi. Nihai amaçları Dünyada tek dil (Esperanto), tek devlet (AB-D) ve tek kuvvet ütopyasıdır. Şimdi bu amaçla ‘dinler (!) arası diyalog’ isimli bir furya peşindeler. Menfur planın görünen icra unsurları: IMF, DTM, AB-D, BM, NATO ile Biderberg ve türevleridir. Bunlar aysberg’in görünen yüzü. Dipte 7 kız kardeşler ve 5 partner olmak üzere toplam 12 kartel vardır. Bunlar maalesef dünya ticareti, siyaset ve sermayesine hâkim belirleyici unsurlardır. Diğer bir anlamda dünya barışının baş belâları…
Bunlar, menfur amaçları doğrultusunda ilk adım olan, “İLAH” gerekçesini kullanarak kimyasal, biyolojik ve psikolojik savaşın bütün usul ve unsurlarını pervasızca kullanıyorlar. Sonra masum-müsemma, gaflet ve dalalet içindeki milletleri içten bölüyor, anarşi, terör ve tedhişi körüklüyor, yalan-yanlış iftira, fesat ve tefrikalarla kanlı savaşlar çıkarıyor, insanları haince katlediyor, alçakça soykırım yapıyor ve bütün taraflara “SİLAH” pazarlıyorlar.
Psikolojik savaş, NBC dâhil her tür silâh ve saldırı ile pazar yaratarak ilaç satıyorlar.
Bu sürecin en kârlı, en tatlı temel ticaret unsuru “İLAÇ”!..
Soykırım ve saldırı türlerinin tamamını kullanarak açtıkları yara, yaydıkları hastalık ve neden oldukları tahribatı tedavi edebilmek gibi, sözde insani bir amaç adına ilaç pazarlıyorlar.
Ana konumuz olan bu sorun aslında çok derin.
Sektör tüm dünyada yukarda açıkladığımız kartellerle doğrudan bağlantılı ve sonuçta bir kaç şirketin elinde. Üretim, uluslar arası piyasa koşullarında çok sıkı bir ‘patent’ zırhı çerçevesinde yürüyor. Fiyat karteller tarafından tek yanlı belirleniyor. Milli ilâç sanayileri kartelin başlıca hedefi, bu tür üretim unsurlarını ya özelleştirme baskısı ile satın alarak veya ortak olmak suretiyle absorbe ediyor ve sektörde rekabete asla izin vermiyorlar.
Yani, milyarca insanın sağlığı bu tekel, kartel ve ‘paraya tapan’ tröstlere teslim...
Bu nedenle dünyanın dört bir tarafında ilâç piyasası, sağlık ve tedavi sektöründe az veya çok sorun var. Ancak, AKP hükümet olduktan sonra bu sorun ‘bütün alanlarda olduğu gibi’ bizde de kronikleşti, derinleşti ve kördüğüme dönüştü. Nihayet, Eczacının rızkına göz diken çıkar odakları işi, hırs ve ihtirasla hükümete ‘aykırı yasa’ dayatma, Eczaneleri tasfiye, dükkân kapattırma ve geniş halk kitlelerini mağdur etme pahasına, sektörde kriz ve kaos yaratma noktasına vardırdılar.
Kalkışmanın en önemli nedeni: Eczacı-Depo-Üretici zincirinin, Ecza Depolarından sonra gelen ilâç firmaları ve bunlara entegre olmak isteyen yerli tekeller ile Eczacıyı aradan çıkartmak isteyen özel hastane kombinasyonları. Daha doğru bir anlatımla; İlâçta hırsızlık, yolsuzluk, tıbbi cihaz ve malzemelerde rüşvet, suiistimal ve talan unsurları devrede.
Sonuçta “İnsan’a hizmeti” ibadet sayan, mahallenin mahremi ve mesleği kutsal bir kamu hizmeti anlayışıyla icra eden Eczacılar 21 Aralık 2008 günü, maruz kaldıkları sıkıntı, baskı ve haksızlıkları dile getirmek üzere Ankara çok geniş katılımlı bir miting düzenledi.
YETERİNCE YANKI BULMADI
Evet, çok teknik ve karmaşık bir konu olması nedeniyle esas muhatap halk tarafından pek anlaşılmayan ve kamuoyunda hak ettiği yankıyı bulamayan bu miting, ana belirleyici ve karar mercii olan hükümette de beklenen hassasiyeti uyandırmadı. Yani hükümet, bütün açıklık ve çıplaklığı ile mitinge kadar ve mitingde ortaya konan ‘ilâçta oyuna’ uyanamadı!
Bu nedenle sorun ağırlıklı olarak sürmekte ve sağlık üzerindeki tehdidini sürdürmekte.
Biraz da Eczacıların mitingine bakalım ve seslerine kulak verelim.
Mitingde, on binlerce eczacı, yaşadıkları mesleki sorunlar karşısında “Artık Yeter” diye haykırıp, içinde bulundukları sıkıntıların acilen çözümlenmesini istediler.
“IMF sağlıktan elini çek, Kömür bedava-sağlık parayla, Sermaye defol, eczaneler bizim, Susma haykır, zincire hayır, E-Sözleşme tıklama, geleceğini karartma" biçiminde anlamlı sloganların sıkça atıldığı mitingde; TEB Genel Başkanı Eczacı Erdoğan Çolak:
''Her birimizin ama dahası çocuklarımızın sağlık ve yaşam hakkı için yola çıktık''
''Bugün burada olanlar, bu alanları dolduranlar, ülkenin dört bir yanına dağılmış, en ücra köşelerde dahi kesintisiz ve sürekli sağlık hizmeti sunan eczacılardır'' diyerek, bugüne kadar dertlerini anlatmak için çok çaba sarf ettiklerini, ''Sözümüzü masalarda dinlemediyseniz bu alandan dinleyeceksiniz! Bıçak kemiğe dayandı. Artık yeter'' ifadesiyle sorunu bütün ayrıntıları ile anlatıp açıkladı. Meslek odası olarak belirledikleri ‘kamu ve halk yararı içeren” çözüm önerilerini sundu. Sonuçta ne kadar haklı, doğru ve yerinde bir mücadele verdikleri apaçık ortaya çıktı. Neye ve kime karşı mücadele ettiklerini; Muhatapların menfur amaçları, art niyetleri, halk düşmanlıkları ve paraya tapındıklarını da..
Şimdi soruyorum:
Kuruluşunun temelinde sosyal devlet, insana hizmet, adalet-hukuk ve emperyalizm karşıtlığı esas olan Türkiye Cumhuriyetini temsil eden bu Hükümet Eczacıların sesine kulak verdi mi? Mitingde önerilen insani çözümleri ele aldı mı? Yoksa! Hakiki ve samimi niyet ve nihai amacı ne? Bunu elbette zaman gösterecek. Fakat doğrusu hükümetin halk, kamu sağlığı ve Türk milletinin geleneksel ‘vazgeçilmez’ kurumları olan Eczacıların yanında yer almasıdır.
***
İLAÇ’TA İNSANLIK SINAVI
Mustafa Nevruz SINACI
Öncelikle belirteyim ki, son beş altı yıldır sağlık sektöründe insan haklarının zorunlu gereği kamu yararı, sosyalizasyon politikaları ve anayasada belirlenmiş devlet görevi göz ardı edilmekte ve sektör, giderek serbest piyasa ekonomisi çerçevesinde gelişen sıradan bir ticari faaliyete dönüştürülmektedir. Oysa bu alan ‘nevi-i şahsına münhasır’ çok özel bir alandır.
Burada hükümetlerin görevi ‘dış baskı, uluslar arası üretimin belirleyici unsurları’ ve kartelin iç uzantı ve işbirlikçilerine karşı Ecza depolarını tahkim etmek, spekülâtörlere karşı tedbir geliştirmek ve geleneksel Eczane kurumunu korumaktır.
Şu anda genel olarak sistem şöyle işlemektedir:
Üreticiler ile Eczacı arasında Ecza depoları var. Depolar yaptıkları dağıtım karşılığı % 9 oranında kâr alıyorlar. Toptancı niteliği taşıyan bu aşamada aslında % 9 kâr fazla. Bunun azami % 5’e çekilmesi gerekir. Bu kâr oranı Eczanelerde % 20. Fakat kurum iskontoları ve sair unsurlar dikkate alındığında bu oran reel olarak % 7-8’lere kadar düşebiliyor. Ayrıca devlet ilâç satışları üzerinden % 8 KDV mahsup etmekte. Bunun gerekçesi artı gelir sağlamak değil, piyasayı denetim, takip ve kontrol altında tutmak! Peki, madem öyle neden % 1 değil? Hiç sağlık hizmetleri ve ilâç vergi konusu olur mu? Bu sistem içinde oluyor ne yazık ki!..
Ayrıca, son 5-6 yıldır ikame edilen sistem Eczacıları bürokrasiye boğmuş, ek personel istihdamını zorunlu kılarak işletme masraflarını önemli ölçüde arttırmış; Buna mukabil reel gelirlerinde ciddi düşüşler olmuştur. Dolayısıyla getirilen sistem ferahlık yerine sıkıntı yaratmıştır. Şimdi daha da sıkıntılı hale getirilmek istenmektedir. Oysa devletin görevi, zorlaştırmak yerine kolaylaştırmak, namuslu ve dürüst sektörleri korumak ve kollamaktır.
''2004'ten bu yana atılan adımlar, 'Sağlıkta Dönüşüm'le birlikte tüm sağlık sistemini hasta hale getirdi. Krizinizin bedelini de ödemeyeceğiz, hastalarımıza da ödettirmenize izin vermeyeceğiz. Bize dört yıldır haksız yere bedel ödetiyorlar. Şirketler kârlarını katlarken, emeğiyle geçinen eczacının ekmeğine göz dikiyorlar. Bizler, üzerimize kâbus gibi çöken ‘kamu kurum iskontosu’ kamburunu üzerimizden atmadan bu meydanlardan inmeyeceğiz.”
''Bu ülkede sağlık hizmeti ücretsiz mi? Sizden muayene ücreti almaya cesaretleri bile yok. Sağlık hizmetinin ücretini eczacılara aldırıyorlar. Böyle bir tek ülke daha gösterin bana?''
''Günübirlik tedavi hizmeti de ne demek? Böyle bir uygulama Türkiye'den başka hiçbir ülkede yok. Bizde özel hastaneler kârlarını katlasınlar diye var! Peki, reçete dağıtım sistemimiz neden kaldırıldı? Rekabete aykırıymış!. Eşit reçete dağıtım sistemi bu ülkenin, bu halkın sağlık sigortasıdır. Sağlıkta asla rekabet olmaz. İlaçta reklâm ve rekabet öldürür!”
''Kimse sağlık bütçesini artırma peşinde değil. Eczacılık yasasını değiştirip, alanı kartellere açma peşindeler. Biz eczaneyi ticarethaneye çevirmelerine izin vermeyeceğiz''
Bu sözler TEB Başkanı Eczacı Erdoğan Çolak’a ait. Dahası var.
- Ankara Eczacı Odası Başkanı Oğuz Ekincioğlu: “Eczacılık mesleğini sistemli olarak yok etmeye çalışıyorlar. Raflarımızdaki ilaçları bedava kamulaştırdılar";
- İstanbul Eczacı Odası Başkanı Eczacı Semih Güngör. “Uluslararası ilâç tekellerinin çıkarlarını koruyan sağlık politikalarıyla eczane ekonomileri olumsuz etkiledi. 10 bine yakın eczane fiili iflasın eşiğinde. Sağlıkta dönüşüm bu yıkım sürecini hızlandırdı. Sistemi eczaneler üzerinden yürüttüler. Bütün sorunları eczacının sırtına yüklediler. Sanayi ıskontosunun, muayene ücretlerinin, bedelsiz kamulaştırmaların, provizyon sisteminden kaynaklanan sorunların tüm yükünü biz eczacılar taşıdık. Şimdi, Eczacı-Eczacı ortaklığı ile biz eczacıların iradesine rağmen meslek yasamıza sokulmak isteniyor. Eczanelerimizi şirketleştirmek istiyorlar. Şirketleşen eczanelerle hizmetin niteliği temelden değişecek. Eczanelerimiz sağlık hizmeti üreten kurumlar olmaktan çıkacak, birer ticarethaneye dönüşecek. İlaç, eczacılık ve sağlık sistemini tümüyle sermayenin egemenliğine teslim etmek istiyorlar. Bunun içindir ki 'Sağlıkta ve Eczanede Yıkıma Son' diye haykırıyoruz"
- Uşak Eczacı Odası Yönetim Kurulu Başkanı Halime Özen: “Sağlık politikasının adı ilaçta tasarruf olunca, hem hastalarımızın sağlığı hem de eczanelerimizin geleceği açısından tehlike büyüyor. Eczaneler dört yıldır ayakta kalma mücadelesi veriyor. Hükümet eczaneyi gerçek sağlık hizmet sunucusu olarak değil, “tedarikçi aktörlerden “ biri olarak görüyor.”
- Tüm Eczacı Kooperatifleri Birliği Başkanı Abdullah Özyiğit: “Bizler, kendi öz sermayelerimizle kurduğumuz eczanelerimizin sahibi ve sorumlusu olarak, halka sağlık hizmeti vermek, bunun karşılığında doğal olarak meslek haklarımızı almak ve korumak istiyoruz. Ancak, sağlık hizmetleri yasası içinde, eczacı yer almamakta ve Eczacı yok sayılmaktadır. Gelecek için tasarlanan tüm modellemelerde eczacı sağlık emekçisi değil, perakendeci olarak tanımlanmaktadır. Oysa ilaç herhangi bir ürün değildir. İlacın değişim değeri değil, kullanım değeri önemlidir ve ilaç kâr odaklı holdinglerin eline bırakılmayacak kadar hayati bir üründür. Yıllardır 6197 sayılı yasanın değişimine yönelik çabalar var. Ancak, çağın gerekliliği olan bu değişiklikler yapılmadı. Şimdi bazı çevrelerce eczacı-eczacı ortaklığı ileri sürülüyor. Meslek örgütümüzün ve meslektaşlarımızın hiç böyle bir talebi yokken bunun ileri sürülmesini anlamak mümkün değil. Eczanelerimiz üzerinde emelleri olan ve bu konuda alt yapı hazırlıklarını tamamlayan sermaye grupları eczacılık alanını ele geçirmek istiyorlar”
İşte, ilâçta verilen insanlık sınavının görünen yüzü! Bir tarafta ‘üretici-depo-eczane’ zincirinde yıllardır sorunsuz yürüyen sektör; diğer tarafta kâr hırsıyla kudurmuş kartellerin kirli pazarlıkları. Bu süreçte Eczacılar Birliği, ilaç alım protokolünü feshetti. Sorun çözülmez ise artık sigortalı kendi parasıyla ilaç alacak. Rezalet! İlâç üzerinde oyun, kâr hırsı ve rant kavgası apaçık insanlık düşmanlığı, halka zulüm ve işkence değil mi?
ECZACILAR NE İSTİYOR?
"Muayene ücretinin eczaneler aracılığıyla tahsili uygulamasına son verilmesi; Türk Eczacıları Birliği’ne verilen sözleşme yapma yetkisinin mutlak olarak tanınması; 6197 sayılı yasa değişikliğine ilişkin yasa tasarısından eczacı-eczacı ortaklığının geri çekilmesi; Avans uygulamasının hayata geçirilmemesi; Sözleşme süresi içinde yüzde 100 ödeme yapılması; Kamu kurum iskontoları yükünün eczacı üzerinden kaldırılması; Eczanelerin 1'inci basamak sağlık kuruluşu olarak değerlendirilmesi; Reçete dağıtım sisteminin devamı; Hastanelerde eczacı istihdamı sağlanması; Günübirlik tedavi uygulamasının kaldırılması ile Reçete onay sisteminin kesintisiz ve verimli çalışmasının sağlanması..”
Şu anda yeşil karttan dolayı devlet 2007 yılından eczacılara 350 milyon YTL borçlu.
Konsolide bütçe ve Yeşil Kart geri ödeme sürelerindeki bu gecikme ve ödemelerde yaşanan diğer sıkıntılar eczaneleri ciddi bir ticari risk altına sokmakta. Buna rağmen Ocak ayı içinde sorun çözülmezse Sosyal güvenlik kapsamındaki vatandaşlar, 1 Şubat 2009 tarihinden itibaren eczanelerden alamayacaklar. Her ilacın parası fiş veya fatura karşılığı tahsil edilecek. Şu hale nazaran bu dönemin sorumlusu Türk Eczacıları Birliği değil, sorunlara kayıtsız kalan bürokratların uzlaşmaz tavırları dolayısıyla hükümet olacaktır. .
Eczacılar haklı taleplerinin karşılanmasını, SGK ile birlikte uzlaşı ortamında 2009 ilaç alım Protokolünün imzalanmasını ve vatandaşa ilaç hizmeti sunmaya devam etmeyi istiyorlar.
BU SES’E KULAK VERİN:
“TEB'in davası haklı ve doğrudur. Ancak gücümüz kalmadı. Biz yasamak istiyoruz. Yaşamadan yaşatamayız. 2005'e kadar yılda 70-80 eczane kapanırken 2005'te 400, 2006'da 700, 2008'de ise 850 eczane kapandı, yaşadığımız sıkıntıların göstergesi bu. Biz, insanları nasıl ilaçsız bırakacağız diye kara kara düşünüyoruz. Huzursuzuz. Ancak yapabileceğimiz bir sey de yok. Sonuçlarına katlanacağız.” (TEB Genel Başkanı)

8 Ocak 2009 Perşembe

ZALİMİN ZULMÜ SÜRMEKTE
Mustafa Nevruz SINACI
Hükümet aldığı bir kararla, Ağustos ayında memurlara yapılan ek ödeme zammının yol açtığı mağduriyetleri giderdi. Düzenleme sebebiyle maaşları çalışanlarından daha düşük kalan müdür, bölge müdürü, il müdürü ve müdür yardımcılarının yüzde 53 olan ek ödemeleri yüzde 100'e çıkarıldı. İdarecilerin ek ödemesini düzenleyen Bakanlar Kurulu kararı 1 Ocak 2009 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Böylece bu konumda görev yapan idarecilerin maaşlarına 230 YTL zam yapılmış oldu. Zamlar 15 Ağustos'tan itibaren geçerli. Beş aylık maaş farkları da toplu şekilde ödenecek.
ÖĞRETMENLERİN DE YÜZÜ GÜLDÜ
Ek ödeme konusundaki bir başka mağduriyet grubu ise MEB çalışanları. Halen ilçe müdürleri, şube müdür ve müdür yardımcıları ile ilköğretim müfettişlerinin maaşları, tam ek ders alan öğretmenlerin gerisinde kalmakta. Son karar Milli Eğitim çalışanlarını kapsamazken bunlarla ilgili Bakanlar Kurulu kararının önümüzdeki günlerde çıkacağı söyleniyor.
Buna göre MEB’de görev yapan yöneticilerin sorunu, ilave 10 saat ek ders ücreti 15 saatten 25 saate çıkarılarak çözülecek. Bunun karşılığı ücret ise 250 TL civarında. Ek ödeme alamayan Milli Eğitim'in merkez ve taşra teşkilatlarında görev yapan 3 bin 'geçici görevli öğretmen de ek ödeme kapsamına alınacak.
ARALIK AYI ENFLASYON RAKAMLARI
Bu arada Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Aralık ayı ve 2008 yılı enflasyon rakamlarını açıkladı. Tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 0.41, üretici fiyatları ise (ÜFE) yüzde 3.54 gerilemiş. 2008 yılı geneli TÜFE ise yüzde 10.06, ÜFE yüzde 8.11
Buna mukabil % 10.06’yı geçmemesi gereken vergi artış oranları: % 12 ilâ % 14.3
Birileri hâlâ Türkiye’nin sosyal devlet ve/veya sosyal hukuk devleti olduğundan dem vuruyor ve bal gibi de ‘vatandaşın gözünün içine baka-baka’ yalan söylüyorlar. Yukarda yer alan ve aşağıda açıklayacağım veriler de maalesef, oynananın bir oyun, söylenenin yalan olduğunu ispatlıyor. Zira sosyal (adalet ve) hukuk devletinin esası: Hakkaniyet, adalet ve hukuk içinde ‘mutlak eşitliktir’.
Bunun açılımını şöyle yapmak mümkündür. Az kazanandan az vergi. Çok kazanandan çok vergi. Fakir-fukara, guraba’ya sosyal sübvansiyon, zengin-varlıklı ve sosyeteye kademeli olarak artan yüksek fiyat veya çok açık bir anlatımla: Hayati önem ve değeri haiz gıda, temel girdi, zorunlu ihtiyaç ve yaşamsal tüketim mallarının muayyen miktarının KDV-ÖTV ‘den muaf tutularak, tüketim artışına paralel katlamalı fiyat ve KDV-ÖTV uygulaması… Örneğin: Elektrik, Su ve Doğalgaz, 4 kişilik bir çekirdek ailenin aylık kullanımı hesaplanarak; Bir kısmı ücretsiz, sonraki bölümü kârsız ve müteakibi vergisiz, belirli bir miktardan sonrası da katlamalı fiyatla verilerek önceki indirimlere sağlanan sübvansiyonlar kendi kaynağından finanse edilebilir. Bu, adalet, hukuk ve demokrasinin gereğidir. Yasa dışı ve antidemokratik değildir. Aynı zamanda sosyal adalet, sosyal sorumluluk, milli dayanışma ve yardımlaşmanın ‘namuslu-dürüst’ ve onurlu biçimidir. Niçin bunu böyle düşünmez ve uygulamazlar?
2008 YILI AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI
Ayrıca, Türk-İş 2008 yılı Aralık ayı itibarıyla 4 kişilik bir ailenin “açlık” sınırını 740 TL ve “yoksulluk” sınırını da 2.409 TL, 2008 yılı “mutfak enflasyonu” nu ise % 12.23 olarak hesapladı. Yapılan açıklamada (Türk-İş): Çalışanların aileleri ile birlikte insan onuruna yaraşır bir yaşam düzeyi sağlayacak geliri elde etmeleri esastır deniliyor.
Yani, ülkemizde ve dünyada insanların temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı durumlarda gündeme gelen yoksulluk sorunu ve sınırı “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam düzeyi”ni temin maksadıyla gerekli tutar olarak tanımlanmakla; Ülkemiz insanı için bu rakam 2008 yılı Aralık ayı itibariyle 2.409,35 TL olarak hesaplanmaktadır.
Açlık sınırı olarak tanımlanan asgari miktar ise, dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapılması zorunlu harcama tutarı minimum 739,67 TL’dir.
Pek, bizde asgari ücret ne kadardır? Cevap:
“16 yaşından büyükler için 1 Ocak 2009’dan itibaren brüt 666 TL ve net 527.13 TL, 16 yaşını doldurmamış işçiler için ise brüt 567 TL ve net 456.21 TL olarak belirlendi. Yani, ülkenin en büyük ve en saygın işçi kuruluşunun tespit ve ilan ettiği asgari geçim miktarının (739.67-527.13) = 212.54 TL daha az ve aşağı. Olacak şey mi bu. Ortada hükümetin Türk-İş’i tekzip eden bir tespit ve ispatı var mı? Elbette yok. Peki bunun neresi hukuk, adalet ve sosyal devlet. Bilenler beri gelsin.
BUNA MUKABİL:
TBMM’de kabul edilen, 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Tasarısının 21. maddesine göre, kamu personeline Ocak 2009'dan itibaren geçerli olmak üzere yüzde 4, Temmuz 2009'da ise yüzde 4.5 zam verilecek!...
Genel olarak emeklilere yapılması icap eden maaş artış zammı ise: % 5.3 + 5.3
Bu zam, muhtemelen SSK, BAĞ-KUR ve Emekli Sandığı emeklilerine farklı olarak yapılır. Memur emeklileri gözetilir, işçiler ve esnaf göz ardı edilir. Yıllardır uygulama böyle. Yani ortada ne adaletten, eşitlikten ve ne de hakkaniyetten eser yoktur. Ama yine de malum ve mutat kesim “sosyal adalet, hal ve hukuk” dan bahsetmeyi sürdürür. Tıpkı zerre kadar izinden ve yolundan gitmedikleri halde, hiç utanmadan ve alay edercesine “Atam İzindeyiz” demeleri ve TBMM duvarında yazan “Egemenlik Kayıtsız ve Şartsız Milletindir” vecizesine rağmen; Egemenlik ve idare hakkını “halka rağmen” kullandıkları gibi.
İşte bunlar Türkiye’nin acı gerçekleri. Bir’de doğalgaz meselesi var.
Doğalgaz zemheri kış aylarında en hayati unsur, insanlık davası güdenlerin miyarı, adalet, hakkaniyet ve hukuk ölçüsüdür. Kışın insanlık, adamlık ve İslâmlık bununla mukayyet ve mukayyestir. Bu aylarda elektrik, su ve doğalgaz’da süreklilik, vicdani fiyat ve istikrar mutlaka sağlanmak zorundadır. Aksi taktirde müsebbipleri insanlık ve halk düşmanı demektir.
DOĞALGAZ VE BOTAŞ
Metroda bir araştırma yapıyorum. Ellerinde 5, 10 ve 20 liralarla insanlar uzayan kuyruklarda çile dolduruyor. Istırap derin. Rezalet diz boyu. 20 lira neyse ama, 5-10 liralık gaz için saatlerce bekleyen yaşlı-genç, çoluk-çocuğu gördükçe kahroluyorum. Üstelik şikâyetler gani. Bir doktor, “doğalgazın tansiyonu düşük” diyor ve açıklama getiriyor “geçmiş yıllara oranla basınç çok az” yanımızdaki teyze “harlı değil oğlum, önceleri 10 dakikada pişen çay şimdi yarım saatte olmuyor. Yemek yapmak bir dert” diye ekliyor. Bir başkası “bu saf gaz değil abi, katışık var, kalite düşük. Allah bilir içine ne katıyorlar?” Söz uzadıkça yeni iddialar birbirini izliyor. EGO’dan emekli olduğunu söyleyen bir başkası: “Şu bize satılan m3 hesabı da yanlış. Verilen doğalgaz miktarı paramızın karşılığı değil. Bunda da bir muvazaa var” dedi. Bütün bu ileri sürüm ve iddialar çok ciddi. Mutlaka incelenmesi ve araştırılması gerek!...
Bu arada BOTAŞ’ın web sitesinde, doğalgaz’ı (KDV ve ÖTV hariç) 0.769008 - 0.776776 TL arasında sattığı yazıyor. Araştırıp baktığınızda; BOTAŞ ile tüketici (vatandaş) arasına Maliye (Hükümet) Belediye ve bir de aracı şirket girdiğini görüyorsunuz.
Bu aşamada fiyat derhal katlıyor. Bu ne iş? Yukardan aşağı rakamlara bakınız lütfen. Hiçbir uygulama, ayarlama ve düzenlemede adalet, hakkaniyet, insaniyet ve hukuk var mı? Yok. Maalesef yok. Peki bu “zalimin zulmü değil de, nedir Allah aşkına?..
***
GAZZE KATLİAMLARI VE GERÇEKLER
Mustafa Nevruz SINACI
“Yanlışlar musibetleri, musibetler felaketleri getirir” diyor, konuya vukufu ile maruf gazeteci-yazar Mehmet Nacar.. Bu sözün en son örneği Irak ve Filistin, Irak, Suriye ve hiç de lâyık olmadığı halde Filistin (Devlet-i âli Osmân’ın bünyesinde Yahudiler) ve diğer Ortadoğu (Arap) halkları asırlarca, medeni siyasetin huzur iklimi Osmanlı İmparatorluğu himayesinde müreffeh, memnun, mutlu ve güvenlik içinde yaşadılar. Bu güven onları rahatsız etti. Şeytana uyup, Osmanlı’nın aleyhinde çalıştılar, yetmedi Osmanlıyı yıkanların da safında yer aldılar.
Sonuçta ne oldu?
Casus Lawrens ve Mekke Şerifi öncülüğünde Osmanlıya alenen ihanet ve Türk’e karşı kıyama kalkan bu gafil halka dost ve hami gibi yaklaşan İngiltere, Avrupa ve ABD, önce ülkelerini işgal ederek, maddi-manevi değerlerini yağmalamaya, namuslarını kirletmeye başladılar. Derken, soygun-vurgun, soykırım ve alçakça zulmün sonu gelmedi. Ta ki bu güne kadar… Kaç günden beri İsrail’in Gazze katliamları haber bültenlerini doldurmakta. Eğer Hamas’la El Fetih, hırs ve ihtiraslarının zebunu olup birbiriyle kavgalı, içten bölünmüş olmasalardı, Gazze de bu insanlık dramını yaşamazdı. İşte, tefrika tuzağına düşmüş, bölünmüş, parçalanmış, milli birlik ve bütünlüğünü yitirmiş ülkelerin acı sonu ve kaderi budur. Demem o ki, onlar bu makus kaderi kendi elleriyle çizdiler. Nasıl mı?
Siyonistlerin koltuk değneği Hamas:
Hamas, 1987'de ABD tarafından FKÖ'nü bölerek yıpratmak ve Siyonistlerin savaş politikasına hizmet etmesi için kurduruldu. O nedenle Hamas, Filistinlilerin İsrail ile başa çıkacak gücünün olmadığını bilerek yıllardır, kuruluş nedenine uygun şekilde Yahudileri masum ve mazlum gösterecek tarzda her barış girişimini baltalamakta ve Siyonistleri ölüm kusması için kuruluma uygun olarak sözde tahrik etmektedir.
ABD'li silah üreticilerinin koltuk değneği Siyonistler
Hani, İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde savaş üretiminin güçlü ayağı Almanya yenilince Nazizmin en büyük silah üreticileri Alman Yahudilerinden özelikle Krupp ailesinin öteki Yahudi silah üreticileri gibi kârlı silah üretimi de sekteye uğradı. Yahudilerin dünyayı birbirine kırdırdıkları savaşı yenidünya ayağı kazanmıştı. Artık ABD'li Yahudi silah tüccarı ve üreticilerine savaşı sürekli kılacak uygulanabilir senaryolar gerekliydi. O senaryoların birinde 6 milyon Yahudi'nin fırınlarda yakıldığı yalanı işlendi. Oysa bu, büyük bir yalandı. Yahudi bir kadın tarafından temerküz kampında yazıldığı iddia edilen anılarında, (Anna Frank’ın Hatıra Defteri) 1945'te piyasaya çıkan tükenmez kalem kullanıldığı, yani yalan, yanlış ve uydurulmuş olduğu anlaşıldı. Fakat bu hakikat, Yahudi “yenidünya” düzencileri tarafından özenle gizlendi, Almanya haksız bir tazminata mâhkum edilerek İsrail’in kuruluş ve belirli süre idame masrafları çıkartıldı.
Bu senaryoya göre Siyonistler başrol insan katliamı ve kasaplığını oynayacaktı. Zira, zaten Siyonistler (ırkçı Yahudiler) tarihten gelen gözü dönmüşlükleriyle kasap rolüne çoktan hazırdı; 1948'de, gaflet, dalalet ve hıyanet içindeki Filistinlilerden para mukabili satın alınan topraklar üzerinde İsrail kuruldu. Sonraları katledilenlerse, tarihin geri bıraktırılmış gerçek mazlumları Filistinlilerdi. Böylelikle 1948'den sonra silahlarını kullanabilecekleri alanlardan birini yaratmış olan ABD'li silah üreticileri, Filistinlilere de silah sattı. İsrail ordusu da en büyük destekçisi ABD'nin silahlarını ve teknolojisini ABD silah üreticilerinin verdiği silahları üreterek kullandı. İşte bir büyük yalan, hile-desise, kurnazlık ve kan üzerine kurulu plan…
Canavara Dönüştürülen Yahudiler
Her biri kasap olarak eğitilip, canavara dönüştürülen Yahudilerin karşısında düşman yaratmaktan daha kolay başka şey olamazdı. Gözün dönmüşcesine katlet! Katlet ki, düşman yarat! Yarattığın düşmana karşı sözde savunmak için sonra yeniden saldır. On Emir'in DNA'sında "Öldürmeyeceksin!" sözü sadece, kendi Yahudi halkından olan için mi geçerli? Bir Yahudi insani davranmak istese de sonunçta bir Siyonist'e "Yahudi ırkçısı"na dönüşür. Artık her Yahudi, her katliam sonrasında kendisini korumak için taşla saldırana ABD'li silah üreticilerinin ürünleri tankla tüfekle yeniden saldırarak ölüm kusacaktır ve böylece kendisine biçilen kısır döngüden kurtulamayacaktır. Geleceklerine kanlı ipotek koyulan Yahudilere duyulan nefretin tek mimarı "ırkçı Yahudilerin / Siyonistlerin" gözlerinin dönmüşlüğüdür
Şimdi Gazze’de neler oluyor? Özetlemeye çalışalım:
Aslında Gazze öteden beri abluka altında ve bir kapalı cezaevi durumunda. Bütün sınırları kapatılmış, İsrail denen gardiyan içerde istediğine istediği işkenceyi yapmakta. Cezaevi demek konuyu hafife almak olur. Tıpkı Hitlerin toplama kampları, Yahudileri yaktığı fırınlar, her şeyi yağmalanan Yahudiler o yıllarda nasıl bir felaket yaşadıysa, şimdi Gazze de daha fazlasını yaşatıyorlar. Sınırlar kapalı. Elektrik ve ısınmada kullanılan LPG, ilaç ve diğer tıbbi malzeme yok. Ekmek, su, gıda yok. Silâh, bomba, füze çok… 1000’e yaklaşan ölü, üç bine varan yaralı var. Ancak hastane, doktor, ilaç hak getire. İnsani yardımların Filistin’e ulaşmasına bile imkân yok. İzin verilmiyor. Havadan uçaklar, misket bombaları, füzeler, top mermileri yağıyor, yerde İbrani komandoları ateş kusmakta.
Bu vahşet ve soykırımın adına “orantısız güç kullanımı” diyorlar ama bu, kesinlikle bir savaş değil. Dünyanın gözü önünde yapılan katliam. Haberleri izledikçe insanlığımızdan utanıyoruz. Petrol gelirleriyle hovardalık yapan Arap zenginleri ve zengin Arap ülkeleri sağır mı? Suudi Arabistan, BAE neden suskun? Normal zamanda aslan kesilen İran ve onların Cumhurbaşkanı Ahmedinecat’a ne oldu. Mangalda kül bırakmıyordu hani! Dünkü kaplan halinin kediye dönüşme sebebi nedir? Mısır neden sınırlarını kapattı ve topu Türkiye’ye attı?
Sorular çok ama cevabı yok. Kıbrıs’ta böyle bir zulüm olmadığı halde, barış teraneleri atan ve Rumları gündemden düşürmeyen Avrupa, uyduruk Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek için işbirliği içinde olan AB ve ABD nerede? Sahte bahanelerle kitle imha silahı aramak için Irak’ı mahveden demokrasi ve barış havarisi Bush ve ABD hani?.
Gazze’de kitleler imha edilmekte. Vahşet hüküm sürmekte ve soykırım yapılmaktadır.
Yediği ile çıkardığını birbirine karıştıran ABD neden İsrail safında? Ermeni-Azeri savaşında, Rusya dâhil, AB ile ABD niçin Ermenistan’ı destekledi? Türkleri Kıbrıs’ta işgalci gören zihniyetler yüzde yirmisi Ermeni işgalinde kalan Azerbaycan lehine niçin tek kelime konuşmazlar? Bosna-Hersek olaylarının perde arkasında yatan zihniyet nedir? 483 yıldır Rus devinin mezalimine maruz Çeçenistan insanlık ve iyilik havarisi kesilen Avrupa ve ABD den neden bir kuruş yardım alamıyor?
İşte bu soruların hepsinin tek cevabı var.
Dünya üzerinde fiilen bir Müslüman ve muharref Hıristiyanlık savaşı yaşanmakta. Adı konmamış bir savaş da diyemezsini buna. Bu savaşların adını Afganistan işgaline başlarken Bush koymuştu. Ne demişti Bush oğlu Bush: “Bu bir Haçlı Seferidir.” İspat ve safahatını bölümler halinde yaşamaktayız. Avrupa ile ABD’nin taraf olduğu olaylar sözde Ermeni soykırımı, İsrail, Bosna’da Sırplar, doğu komşularımızda Ermeniler, Çeçenistan savaşında Ruslar… Kısacası, canavarlıkta gelişmiş sayılan Avrupa ile ABD her zaman Hıristiyanların safında ve Müslüman ülkelerin karşısındadır. Hitlerin yaptığı soykırımda haklı olduğuna ve insanlığa hizmette bulunduğuna Gazze’de yaşananlardan sonra inanmak gerek. Ya bir de Hitlerin öldürdüğü beş milyon Yahudi de bu günlerde İsrail’de olsaydı..? Ortadoğu’nun tümünün soyunu kırarlardı. Şuna kesinlikle inanıyorum. Üçüncü dünya savaşı Avrupa ile ABD’nin tahrikleri sonucu Müslüman-Hıristiyan savaşı şeklinde yaşanacaktır.

***ÖNEMLİ NOT: Bu makaleler telif hakları yasası kapsamı dışında olup; yazarından izin alınmaksızın serbestçe yayınlanabilir.
Özel İletişim İçin e.Mail: gercek.demokrat@hotmail.com
Adres: P.K. 118 [06442] Yenişehir-ANKARA

29 Aralık 2008 Pazartesi

CUMHURİYET,
BURSA NUTKU VE GALİP BARAN
Mustafa Nevruz SINACI (*)
Devletin çözemediği sorunları çözmeğe girişen “Ey ahali duyduk duymadık demeyin, Galip Dede devletin yapamadığını yapmağa soyundu.” (10.05.1998-Milliyet, M.Hayırlıoğlu) 76 yaşındaki “Halk filozofu, ilim, aksiyon ve eylem adamı, yurttaşlara örnek bilinç üstadı, Milli Kahraman” Türk genci Galip Baran, yıllar önce başlattığı, “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi’nin uygulamasında, Trafik Yasası’nı ihlal yoluyla yolsuzluk yapan bazı rütbeli-rütbesiz polisleri, askerleri, avukat ve hâkimleri uyarıyor.
Türk polisi, Galip Baran’ı sözü edilen projeyi uygularken gözaltına alıyor. “Kırmızı Işık Eylemcisi Gözaltında” (22.04.1989, Milliyet) Ancak, Türk inkılâplarının sahipliğine ve cumhuriyetin ilmen, fennen ve bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafızlığına (bekçiliğine) soyunan Baran, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demiyor. Polisin ve jandarmanın henüz cumhuriyetin polisi ve jandarması olamadığını düşünüyor. Ne Cumhurbaşkanı’na, ne Başbakan’a, ne Adalet ve ne de İçişleri Bakanına telgraflar çekip, mektuplar yazarak affı için yalvarmıyor, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yapıyorum, eylemimde haklıyım, eğer bana haksızlık yapılmışsa bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir” diyor. Demokrasilerde devletin etkinleştirilmesini sağlama, kurumları disiplin ve toplumsal denetim altına alma çalışmalarını sürdürüyor.
Bu mücadele sürecinde kendisini (Rektör'ü olduğu) Bilinç Üniversitesi Baş amelesi olarak tanımlayan Galip Baran; Atatürk’ün, Bursa Nutku’nda sözünü ettiği, “Cesaretimizi pekiştiren ve sürdüren sizlersiniz. Ey yükselen nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz” diyerek görevlendirdiği Türk Gençleri’nden (büyüklerinden) birisidir… Katıldığı HABİTAT-II zirvesinde, kendisinden, “Tek Kişilik Ordu” olarak da söz ettiren (Milliyet, 13.06.1996) Galip Dede, Türkiye (ve dünyanın) tek “yasa bağımlısı”dır. Yasa kavramıyla bu denli içli-dışlı ve özdeşleşmiş oluşunu dikkate aldığımızda, Galip Dede’yi “Bay Yasa” olarak tanımlamamız; O’nu önemseyip izlememiz, örnek almamız ve “Bilinç Üniversitesi” ne sahip çıkarak, açtığı yoldan yürümemiz gerekir diye düşünüyorum… Önce, Atatürk’ün Bursa Nutku’na ilişkin kısa bir hatırlatma:
1975 yılında ilk kez yazılı bir metin olarak, Cafer Tanrıverdi tarafından açıklanıp dağıtılmasından sonra; Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan duruşmada dönemin Türk Tarik Kurumu Başkanı Enver Ziya Karal ile Öğretim Üyesi Sami N. Özerdem’in katkılarıyla, Atatürk’e ait olduğu kesinleşen nutkun, mahkemece onaylanan orijinal metni aşağıdadır. Ayrıca 1935 yayını bir dergide de vardır. İrticai bir ayaklanma sonrası, Bursa’ya giden Atatürk tarafından söylenen bu nutuk’un bir bölüm de, Celal Bayar tarafından meclis kürsüsünden okunmuştur. Önceleri siyasi iktidarlarda tedirginlik yaratan ve yasak olan Bursa Nutku, mahkeme kararından sonra, serbestçe okunur, söylenir ve dağıtılır hale gelmiştir.
BURSA NUTKU:
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine ve doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük, ya da büyük bir kıpırtı veya bir davranış duydu mu, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” Diyecek. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki,” ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!” (Mustafa Kemal Atatürk)
BİLİNÇ ÜBİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ’NİN
KURULUŞ AMACI, HEDEFLERİ VE İŞLEVİ
Bursa Nutku’nun yılmaz takipçisi, Atatürk ilkeleri, Türk İnkılâbı, fazilet anlamında Cumhuriyet, yasalara saygı, adalet ahlâkı ve demokrasiye olan sarsılmaz bir inançla Galip Baran; Yirmi yıl aralıksız süren bir mücadele verdi. Esas amaç, manâ ve muhteva bazında “İnsan hakları, adalet, demokrasi ve hukuk” mücadelesinin doruğunda: “Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlarını, diğer bir deyişle “yurdu ve milleti özünden çok seven” nesilleri yetiştirmek üzere Muğla ili, Bodrum ilçesi Turgutreis beldesinde Bilinç Üniversitesini kurdu.
Şu an için bu Üniversite, yerel eylem projeleri ile entegre olarak İnternet ortamında hizmet vermekte, dünyanın her tarafında okunmakta ve her gün binlerce insan (okuyucu ve meraklı) tarafından ziyaret edilmektedir. Ayrıca, Üniversite Rektörü Galip Baran, teori üreten gönüllü Öğretim Üyeleri ve Üniversite eylemcilerine yönelik günlük e.Mail trafiği 100 binleri bulmaktadır. Dolayısıyla dijital ortamda faaliyet gösteren sanal bir kurum gibi algılansa da, fiiliyatta Bilinç Üniversitesi, Türkiye ve dünyanın yüzlerce üniversitesinden daha aktif, sıkça ulusal-bölgesel basında yer alacak, süreci etkileyecek ve hatta gündem belirleyecek kadar popüler, geniş katılımlı, belirleyici, etkin, dinamik bir yapıya sahiptir.
Özellikle, “Bilgi Çağı’nın çöküşü” söylemiyle başta Türkiye olmak üzere BM, AB dâhil pek çok uluslar arası kurum-kuruluş, bilim akademisi, evrensel lobi, konjonktürel araştırma teşekkülü nezdinde tez, antitez ve iddiaları ciddiyetle konuşulan Galip Baran ve Bilinç Üniversitesi’ne, oldum olası Türkiye hükümetleri kulak tıkamakta, göz ardı etmekte ve görmezlikten gelmektedir. Bunun olası nedeni GB’ın eylemci ekibi ve Bilinç Üniversitesinin ısrarla takip ettiği yol ve ele aldığı konulardır. Bu konular kısa ve öz olarak:
Aşırı tüketim, gereksiz masraf, kişisel ve kurumsal israfın önlenmesi;
Vergi adaletinin hakkıyla ve layıkıyla sağlanması, ekonominin kontrol edilmesi, kayıt-takip altına alınması ve kesinlikle vergi kaçırmanın önüne geçilmesi;
Ekolojik denge, çevre, en değerli unsur olan insan ve insana taalluk eden bütün bitki, su, hava ve hayvan varlığının özenle korunması, doğal, siyasal, sosyal ve kültürel kirlenmenin tam bir dikkat ve disiplinle önlenmesi; Milli servete asla zarar verilmemesi;
Trafik kurallarına mutlaka uyulması, uymayanların nezaketle uyarılması, olmazsa yasal yaptırım uygulanması ve sonuçta insan’a içtenlikle saygı duyulması;
İnsanlık dışı varlılara münhasır bir alçaklık olan rüşvetin verilmemesi ve alınmaması; Bütün insanlığın leh ve yararına imar yasasına uyulması, her ne surette olursa olsun İmar yasasına aykırı işler yapılmaması, yapanların şiddetle men ve takibi;
İş barışı ve iş ahlakının korunması, çalışanın hakkının mutlaka adaletle verilmesi; Maaş ve ücrette hakkaniyet ve hukukun hâkim kılınması, eşit işe eşit ücret verilmesi; Toplumun beden ve ruh sağlığının korunması ve aykırı alışkanlıklar edinilmemesi; VE; “Her şeyi devletten bekleme alışkanlığı”nın terk edilmesi.

İşte O’nun toplumdan ve devletten istedikleri bunlar. Aslında aynı şeyler hepimizin istek ve beklentisi, ihtiyaç ve sıkıntısı değil mi? Demek ki bu hepimizin işi!...
BAK (Lütfen) : http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com
(*) Bilinç Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Bilinç Akademisi Başkanı
*******
DEVLET, ADALET, HUKUK VE CEMAATLER…
Mustafa Nevruz SINACI
Günümüz toplumunda, (yıkılış dönemleri hariç) binlerce yıllık tarihimizde eşine ender rastlanan vahim bir onursuzluk, sorumsuzluk ve buna paralel salt bencillik, yani, hırs-ihtiras ve çılgınlık derecesinde, kanun-kural tanımaz bir ‘öz çıkar’ yoğunlaşması (sosyal şizofreni) gözlenmektedir. Hatta bu uğurda toplumsal ilkeler, sosyolojik-psikolojik ilmi disiplinler, milli ve manevi değerler hiçe sayılmakta, halkı birbirine kenetleyen temel stabilizatörler, devletin ve demokrasinin çimentosu niteliğindeki asgari müşterekler tahrip ve tahrif edilmektedir.
Örneğin: 29 Mart 2009 tarihinde yapılması yasa ve Anayasa emri olan Yerel seçimler konusunda, önce Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilân edilen ‘seçmen sayıları’ ile bir şaibe bulaşmış (Seçmen sayıları: 2002=41.300.000, 2007=42.500.000, 2008=48.300.000., Buna göre: Seçmen sayısı 5 yılda 1.2 milyon artarken, 1 yılda nasıl olup da 6 milyon artmıştır?), sonra yüksek yargı arasında vaki çelişkili karar ve açıklamalar kaygı yaratmış ve nihayet, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 2839 ve 2972 Sayılı temel Kanunlara fiilen muhalefet anlamına gelen, adayları re’sen belirleme biçimindeki ‘hak, hukuk ve ahlak dışılık’ gölgesi düşmüştür. Açıkçası: Henüz resmi seçim takvimi işlemeye başlamadan, önseçim veya delege yoklaması yapılmadan belediye başkanı, belediye meclisi ve il genel meclisi adaylarının büyük çoğunluğunun belli olması, ilan ve kamuoyuna deklaresi utanç verici bir gelişmedir.
Daha doğru bir anlatımla bu: Anayasa ve yasalar gereği halkı idare etmekle memur ve mükellef kişileri belirlemekle yükümlü, ‘demokrasinin vazgeçilmez unsuru siyaset (politika) kurumlarının’ iyice yozlaştığı, çürüdüğü ve tabana vurduğunun göstergesidir.
Buna rağmen gidişatı ‘aynı istikamette yoğunlaştırmaya ve pekiştirmeye çalışan’ bazı art niyetli kesimler, milli hassasiyetleri izole etmeye yönelik, fakat, aynı şikayet konularını baz alan tahrip ve tahkir amaçlı tartışmalar yapmaktadırlar.
Bunlardan biri ve en belirgin olanı da, başarısız yönetimleri tahrik, kafaları bulandırma ve mesnetsiz, dayanaksız suçlamalarla saman altından su yürütmedir. Esas itibarıyla, genel gidişattan çok memnun olan bu kesimler, yaşanan kaos ve kargaşadan yararlanma peşindedir.
MESELA “DEVLET-CEMAAT” İLİŞKİSİ:
Yukarda değinildiği üzere, Türk toplumunda son zamanlarda yaşanan belirgin değişim ve dönüşüm, bazı art niyetli, dış bağlantılı, gerici, fanatik, yobaz, bağnaz kişi ve kesimlerce “devlet-cemaat ilişkisiyle” açıklanmakta, konuyla ilgili olarak da bazı iddialar, görüş, düşünce ve yorumlar ileri sürülmektedir. Bu nedenle konuyu, umur-u devlet kavramı, medeni siyaset geleneği ve konjonktürel bağlamda incelemek gerekmiştir. Buna göre:
Kendilerini konuyla ilgili gösteren bazı uzmanlar (!) ile; (AB-D yanlısı ve Soros güdümlü) Boğaziçi Üniversitesi ve Açık Toplum Enstitüsü tarafından hazırlanan “Türkiye’de Farklı Olmak” konulu raporda yer alan görüşler (21 Aralık 2008 Cumhuriyet) ve Bahçeşehir Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof Dr. Hasan Köni tarafından:
“AKP’nin ikinci dönem kalacağını gördüğümüzde, iktidar kültürünün topluma yansıyacağını da tahmin ediyorduk. Bu araştırmanın verileri bilinen gerçeklerdi. Türkiye’de laikler, kadınlar, gençler; kısacası farklı olan herkes üzerinde giderek artan bir baskı var” denilirken; Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilüfer Narlı da:
“Anadolu kentlerinde bağnaz muhafazakârlaşma ekseninde bir değişim yaşanıyor. Bu değişimde en önemli noktalardan birincisi kadınların ötekileşmeden daha fazla olumsuz etkilenmesidir. İkincisi, bağnaz bir muhafazakârlığın katı konvansiyonel ahlak ilkelerine sıkı sıkıya bağladığı insanların yalnızca diğer insanları yargılamakla kalmadığı, aynı zamanda onların yaşam tarzına müdahale ettiği de ortaya çıkmıştır. Gülen ve benzer cemaat yapılarının, toplum tarafından sempati görmesinin temel nedeni, devletin özellikle eğitim ve sosyal dayanışma alanında çökmesidir” demekte. Sosyoloji Derneği Bşk. Prof. Dr. B.Gökçe ise:
“Muhafazakârlaşma yalnız Anadolu’da değil, büyük şehirler dâhil olmak üzere Türkiye’nin her yerinde artarak bir baskı unsuru haline dönüştü. Toplumdaki kişi ve grupların, kendilerini yöneten siyasi erk ile egemen güçlerin farkında olmadan etkisi altına girdi. Bu durum Türkiye’nin sosyal yapısındaki değişimle bağlantılı bir olgudur.”
Yukarda özetlenen devlet ve cemaat ilişkileri ile ilgili görüşler konumuz dışında olmakla birlikte, bahse konu cemaatten kasıt insani ve İslâmi cemaatler değil; Bilakis kendi öz çıkarları uğruna bütün ekonomik, sosyal, bilimsel, kültürel ve dinsel değerleri pervasızca kullanmaktan kaçınmayacak kadar değersiz sapkınlardır.
İNSAN’A ODAKLI OLMAK GEREK!...
Dolayısıyla ‘insanlık, adalet ve hukuk dışı gasp, edinim ve tasarruflar’ bilumum fail ve fiilleriyle Cumhuriyet Savcıları, Yargıç ve Mahkemelerin işidir. Yargı, Yasama ve Yürütme bunun için vardır. her şeye rağmen insanlık düşmanlığı, zulüm ve hukuk dışılık sürüyorsa, bunun bedelinin ne kadar ağır olduğu da bilinmeli ve gereken tedbir ivedilikle alınmalıdır.
Biz konuyu “insan” bağlamında ele almak, incelemek, irdelemek ve değerlendirmek durumundayız. Bu noktadan hareketle: Sözde uzmanların görüş açıklarken temas ettikleri, ‘devletle ilgili’ düşüncelerin temeline inmek ve değerlendirmek gerekir diye düşünürüz.
Buna göre: Yönetimin yerini cemaatlerin aldığını söyleyebilmek için; devletin en azından şimdi, veya bir zamanlar haklı, adil-doğru ve dürüstler adına hâkim ve hükümran, demokratik disiplin unsuru, adalet ahlâkı çerçevesinde hukuka, insan haklarına sahip-saygılı, eşitlikten yana “var” olduğunu kabul etmek gerekmez mi? 10 Kasım 1938’den sonra, (1950-60 hariç) devlet var mıydı ki? Eğer devlet adalet ahlâkı ve hukuk hâkimiyeti ise, bu anlamda oldu mu hiç? Olmayan bir şeyin yerini ne alabilir?
BİR AÇILIM VE DEMOKRASİ DERSANESİ
Başta Galip Baran olmak üzere; İnsanı, insani (insanlık dışı, yasa karşıtı) davranışları ve bunların nedenlerini araştırdığımız, 20 yıldır devam eden, demokrasi dershanesi odaklı “okul dışı eğitim” çalışmalarımızda gördük ki, devletin hizmet etmesi beklenen kalabalıkların varlığı ve devlete muhatap bu kalabalıkların davranışları başlı başına bir sorun. Devletin var olabilmesi için kalabalıkların üstlerine düşeni yapmaları vergi vermeleri, yasalara uymaları ve var olan devlet’in de, ne pahasına olursa olsun bunu temin etmesi gerekirken, yönetimlerin yasayı, yönetilenlerinse ana kural ve kaideleri boş vermesi. Buna paralel sosyal gevşeme ve toplumsal yumuşama.. Adalet ve Hukukun yerini, kaynağı adalet ve hukuk olmayan keyfi yasa kavramının alışı ve yığınların bunlara da uymayışı. Kalabalıklar bunu yapmıyorlar ise ki yukarıda sözü edilen çalışmalarda “vatandaşlık görevlerini” yapmadıklarını gördük ve bu sorumluluklarını nasıl yerine getirecekleri konusunda onlara örnek olmak için yıllarca çalıştık. Projeler hazırladık uyguladık. Kalabalıklar anlamadılar. Yönetimler de anlamadı. Durumu olmayan devletin kurumlarına sunduk. Onlar da anlayamadılar. Haklıydılar kalabalıklar (toplum) anlamayınca kalabalıkların seçtikleri nasıl anlayabilirlerdi ki? Anlamamaları bir tarafa, şaka gelecek ama zaman zaman gözaltına da aldılar bizi, o çalışmaları yaparken…
Sonuç olarak demek istediğimiz şu ki: “Kanun, adalet, vergi ve denetim yok’sa, devlet de yok demektir”. Cemaat olsa ne yazar?
Neden uyruk değil de, kalabalık dedik, açık değil mi?
Açık değilse, “toplumsal ve yasal sorumluluk nedir?” bir araştırın ve daha ayrıntılı bilgi için:
http://bilinc-universitesi.blogspot.com’u ziyaret edin lütfen!...

20 Aralık 2008 Cumartesi

İHANET FURYASI VE MENFUR ABLUKA
Mustafa Nevruz SINACI

Türk-İslam (İslâm'ı yaşayan Müslüman Türk'lerin) düşmanları, insanlık âlemi için kâbusa dönen "bilgi çağı" adlı karanlık sürecin elverdiği bütün imkân ve fırsatları, bu şerefli, soylu ve şefkatli medeniyetin hamisi, insan hakları, adalet ahlâkı ve hukukun çimentosu, hoşgörü-barış timsali milleti sabote etmek uğruna kullanmakta direniyor.
Son marifetleri:
Küresel krizden yararlanarak Türkiye de tükenmeye yüz tutmuş adalet, barış, özgürlük ve güvenliği tüketmek. Ekonomisi tabana vurmuş, toplumsal ve sosyal sistemi çökmüş, doğal stabilizatörleri dumura uğramış AB'ye ülkeyi illa bağlamak!. Böylece, tefessüh etmiş Batı toplumlarına yeni yaşam alanları oluşturmak, menfur emellerine ulaşabilmek için de, her ne pahasına olursa olsun Anadolu da keteküllâ müesses kardeşliği bozmak, ülkeyi bölmek ve parçalamak suretiyle "tek dişi kalmış canavar" sıfatıyla dünyanın bu "nihai huzur iklimine" de alçakça son vermek. Aslında asırlardır içten içe kurgulanan da uygulanan da bu…
Bu amaçla Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisine hüküm koydular.

Presidency Conclusions, Md: 23: "müktesebat müzakereleri yalnız Türkiye'yle değil, diğer devletlerle de yapılabilecek; müzakere sürecinde Türkiye birkaç devlete bölünürse veya güneydoğu bölgesinde bir Kürt devleti kurulursa yeni bir karara gerek olmaksızın onlarla da müzakere yapılacaktır." Terör ve tedhiş örgütünün yandaş-yoldaş, yardım ve yatakçılarınca, diğer bir deyişle gerçek patron ve sahiplerinin dayatması, arzusu-amacı ve hedefi bu.
Yıllardır sürdürülen mason-misyoner faaliyetleri, kilise-havra terörünün de kaynağı.
Kahir ekseriyeti soykırım, soygun-vurgun, katliam, gasp ve işgal faili AB, ABD ve OECD ülkelerinde sürüp giden "zoraki yalan, iftira-tefrika, bölücülük ve ayrımcılık furyası", "Ermeni soykırımı yoktur" diyene eza, cefa ve engizisyon mahkemelerince ceza uygulaması! Bütün insanlığı utanca sürükleyen rezil bir uygulama. Üstelik bu kefere tarafından "özür", "Kürt (Ermeni) sorunu" kampanyalarına verilen koşulsuz destek. İlhamını karanlıktan alan nesebi gayrisahih ve Şehit Elçi İsmail Erez'i bile listelerine ekleyecek kadar sahtekârlara "aydın" yaftası takmalar. Hala uyuyanlara, AB, ABD, IMF ve Yeni Dünya Düzeni peşinde, onursuz ve şuursuzca koşanlara yazıklar olsun. Vakıa gaflet ve dalalet boyutunu aştı, hıyanet ve ihanet haddine dayandı. Bakınız, en az 3 - 5 yıldan bu yana içte dayatmayla sürdürdükleri sistematik, şu aşamada da dışardan ithal (fırsat olarak algılanan-yapay) ettikleri kaotik kriz çerçevesinde ivme kazanan süreç gereği yoğunlaştırdıkları telkin ve tahkim kampanyasına:
Düşman unsurlarca yayılan söylemler ve bu söylemleri doğrulayan eylemler.
AKP siyasi reformların yapılmaması için orduyla uzlaştı... (Gerçekte % 95'i Türkiye' den çok mükemmel; % 5'iyse insanlık dışı ve bize göre çok daha antidemokratik, ilkel olan AB siyasi kriterlerinin "ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyaz karşıtı" olabildiğince şeffaf, adil, namuslu ve dürüst seçim öngören kriterlerini aslında hiçbir kesim istememektedir.)
Para Ege, Kıbrıs ve Kürt sorunu için savunmaya gidiyor... (Bu sorunları yaratan ve kronikleştiren zaten AB-D ve dâhili bedhahlar/işbirlikçileri değil mi? Sorun bizde değil, bizzat telaffuz edenlerde; Bu menfurlara yardım ve yataklık yapanlardadır. Onlara kalırsa Türkiye tükenmeden sorunlarında sonu asla gelmeyecektir.)
AMAÇ: TÜRKİYE'Yİ ÇÜRÜTMEK!
Evet, elbette amaç, içerden terör-tedhiş, dışardan alçakça abluka suretiyle Türkiye'yi çürütmek… Terörle tehdit ediyor, yasalarımızla oynuyor, menfur imza kampanyalarıyla baskı uyguluyor ve Yahudi kurnazlığıyla akıl veriyorlar: "Ekonominin krizden çıkışı Ege, Kıbrıs ve Kürt meselesinin çözümüne bağlı. Orduyu küçültün ve bütçesini azaltın, Anayasayı yenileyin, Siyasi reformları yapın ve ekonomiye para ayırın."
Aldanmayın, inanmayın, kanmayın. Bu menfur bir tuzak!.Bunlar soykırım yalanının tanınmasını, 3T projesinin yürürlüğe girmesini, Kıbrıs'ın Yunan'a ve Anadolu'nun yarısının Ermenistan'a verilmesini istiyor, İslâm dışı alevi paranoyasını pompalıyor, özür dileme kampanyası yürütüyor ve toplumu gererek yönetimi zaafa düşürmeye çalışıyorlar.
Güncel bağlamda önem, hassasiyet ve aciliyet kespeden bu konuyu aziz ve kadim dostum, değerli araştırmacı, gazeteci-yazar ve bilim adamı Miktat Akgül'ün 'noktasından virgülüne kadar her satırına katıldığım' çağrısı ile noktalamak istiyorum:
ACİL GÖREV TÜRK MİLLETİNİ BEKLİYOR. (*)
"Türk Milleti, özellikle bugünlerde detaylı ve planlı bir (yoğunlaştırılmış) psikolojik (savaş ve) saldırıyla karşı karşıyadır.
Bu psikolojik (savaş ve) saldırının harekât merkezi küresel kapitalizmdir.
Çok detaylı bir planın ürünü ve Türk Milletinin milli bilincinin önce törpülenmesini, ardından da tamamen komplike kaldırılmasını hedefliyor.
Mevcut iktidar (boşluğundan yararlanan) ve ona bağlı görev yapan, yandaş (yoldaş) olmanın yanında vatan haini aydınlar yapay çelişkiler üretme bu planın ideologları ve uygulayıcıları oldular.
İkinci Cumhuriyetçi, liberal, "solcu" (LİBOŞ) gibi isimlerle kendilerini tanımlayan bu zavallıların ortak özellikleri küresel kapitalizmin işbirlikçileri olması ve AKP'ye kapı kulluğu yapmalarıdır.
Bu cenahın ortaya çıkıp örgütlendiği en önemli tarihi Hrant Ding cinayetidir.
Bu cinayetle beraber Milli şuuru yok etme kampanyalarına girip,özellikle 'Hepimiz Ermeni'yiz'' sloganıyla Türk Milletini manevi kuşatmaya fiili girdiler.
Şimdide bu cenah yeni bir kampanyayla Türk Milletinin varlığını bitirme eylemine girdiler.
Gündemde Ermenilerden Özür dileme olarak algılanan bu eylem; Ermeni diasporasıyla Ermeni kökenli aydınların bir kampanyasıdır. Türk Milletiyle uzaktan yakından bir bağı yoktur.
Bu provakatif kampanyayı başlatanlara yakından bakalım. Ahmet İnsel bir liberal "solcu" , Ali Bayramoğlu AKP'ye yakın bir isim.
Sol ve Muhafazakâr kesimlerin ittifakı iyi analiz edilmeli. Eski gerilla şimdiki Sarozcu Cengiz Çandar'da ekibin içinde.
Kısaca. Solcu liboşlardan Muhafazakâr kanatın da ki tüm işbirlikçilerin haince bir provakatif eylemidir.
Küresel kapitalizmin direktifleriyle, Liboş solcular "halkların kardeşliği" adına Ermeni dostlarıyla AKP desteğiyle Türk Milletini tarihin o kirli sayfalarına sokmaya çalışacaklar..
Bu Türk Milletinin milli ve manevi yönüne bir saldırıdır.
Amaç; ABD,AB planı gereği Türkleri soykırımcı ilan etmek
Bu provakatif eyleme karşı direnmek her Türkün vatansever görevidir.
Acil görev Türk Milletini bekliyor."

(*) Miktat Algül Gazeteci-Yazar
*******************************
KUNDAKLANAN CAMİLER
Mustafa Nevruz SINACI
"Eceli gelen köpek cami duvarına ilişir" diye bir darbı meselimiz vardır.
Sonunda bunu da yaptılar ve nesebi gayrisahih alt varlıklar camilerimize de iliştiler.
Ankara ve İstanbul'da milli mukaddeslere darp, suikast ve tecavüze yeltendiler.
Menfur maksatları aziz ve kadim Türk-İslâm medeniyeti'nin muazzez mensuplarını taciz, kutsal mekânlara tecavüz, provakasyon ve tefrika. Sözde 'dinler arası diyalog' adına bile olsa Cami, Havra ve Kiliseyi aynı avluda inşa edecek kadar âlicenap, hoşgörü ve tolerans sahibi, hakiki lâiklik, samimi ve saygın dindarlığın hamisi sevgili bir halka zulüm.
Vakıa gaflet, dalalet ve hıyanetten başka bir türlü adlanamaz.
Evveli de olmakla birlikte; Aralık ayının ikinci haftasından itibaren bu bağlamda ülkemiz ve halkımız; milli birlik, huzur, barış, güvenlik ve bütünlüğümüze yönelik yeni saldırılar, tertip-teşebbüs ve bazı menfur prokasyonlara maruz kaldı.
Bunların başında İstanbul ve Anadolu'da art arda sabote edilen, yangın çıkartılan ve alçakça saldırıya uğrayan camiiler geliyor. Şu ana kadar vaki sabotaj, kundaklama sayısı sadece İstanbul'da yedi. Türk milleti'nin maşeri vicdanı, milli kutsallara, manevi mekânlara, Allah'ın mübarek evleri ve mukaddes ibadethanelere karşı çok hassastır. Buraya uzanan kirli eller umarız tez bulunur ve hemen kırılır.
TEMSİL ETTİKLERİ MİSYON
Yoksa Ebu Leheb ile Ebu Cehil şürekası, Abdullah Bin Sebe müntehibi, mezdekçi ve satanist sapkınların (Camilerin sahibi) Rab, çarçabuk belalarını verir ve defterlerini dürer.
Hani ikiz kule tezgâhını organize edip, "Ben Hazreti İsa'dan vahiy (!) aldım. Bana, Haçlı seferlerini düzenle" dedi diyen bedhahtın uğradığı kriz belâsı ve mağlubiyet cezası ibret olmadı mı? Ya Afganistan, Irak, Somali, Bosna-Hersek ve Karabağ'da akan kan. Milyonları bulan taciz, tecavüz, soygun-vurgun!..
Bunlar, bütün yardım-yataklık unsurları, ortak ve müttefikleriyle birlikte 'bilgi çağının bile ırzına geçerek' kıyamet senaryoları üzerinde yoğunlaşan insanlık, hak, adalet, ahlâk ve evrensel hukuk düşmanlarıdırlar. Ayrıca hırs ve ihtiraslarının zebunu şeytani bir haletle eko sisteme de düşman kesilmişlerdir. Bu denli cahil, kendi bindikleri dalı kesecek kadar aptal ve evrim teorisini, müesses medeniyet aleyhine kullanacak derecede duyarsız, kanlı-kinli, kirli bir güruhun, Atlantis rahiplerinden farkı ne olabilir?
İşte, dün Pakistan ve Hindistan da, bugünse 'medeniyetin beşiği' Anadolu da Camilere ilişecek, saldıracak, kardeşlik, huzur ve barış içinde yaşayan insanlar arasına kin-nefret, haset, düşmanlık ve husumet tohumları ekecek kadar azgınlaşanlar…
Al birini vur ötekisine, yedisinden yetmişine bunların hepsi bir.
BUNLAR TÜRK MİLLETİ'NE YABANCI DEĞİL
Nerede bir nifak, fesat, tefrika ve bozgunculuk varsa, kesinlikle ucu aynı yere varır.
Buna paralel olduğu şüphe götürmez bir başka furya da "Ermenilerden özür dileme" kampanyasıdır. Bir takım dönme, devşirme, dâhili bedhaht (gizli iç düşman) koza ve kriptolar tarafından yürütülmekte. Dink'in cenazesinde "hepimiz Ermeni'yiz" diye bağıranların ihanet şebekeleri adına yataklık kalkışması, tiksinti veren inlemesi ve diyaspora adına feryadı.
Aslında bu sinsi tehdit ve kirli oyun tertipçisinin, (beyanda imzası bulunan ilk 100 kalkışmacının) kahir ekseriyeti oradaydı. Hani o cenaze fırsatını ganimet bilerek sergiledikleri tehdit-tedhiş ve nümayişte talepleri, katilin yakalanması, adaletin tecelli-i falan değil; 301'in ivedilikle kaldırılması idi. Akabinde AB marifetiyle aba altından sopa gösterttiler.
Menfur cinayet bahane edilerek dayatılan bir talimatname ile iş bitti.
Hrant Dink'i ve Trabzonlu rahip cinayetinin bir tertip olmadığı ne malum?
Aslında orada ismi yazılı olanların 'vatana ihanetten yana' sicilleri hayli bozuk.
İçlerinde, 27 Mayıs kalkışmasına çanak tutan, 68 jenerasyonuna anarşi, terör ve tedhiş kuşağı bağlatan, alevi-Sünni ayrımcılığını körükleyen, papanın dinler arası diyalog projesine aktör, din-iman, ümran ve irfana hain-nankör olan, Kürt sorunu gibi çok sanal bir ütopyayı 'Ermeni diasporası" adına taşeron sıfatıyla üstlenen, Candaşları-kandaşları pamuk'u Nobel'e taşıyan, iğrenç yalan ve iftiralarını sahiplenen gaflet, dalalet ve hıyanet erbabı gani.
Dahası, KKTC'ni 'Kıbrıs sorunu' yaftasıyla ilgaya, mübadeleyi Yunanistan lehine işleyerek Elen iddialarına destek olmak gibi her melanet ve ihanet bu kalkışmacılar, ajan provokatör ve kurnaz dessaslar arasından çıkıyor.
Üstüne üstlük, karanlıktan ilham alan bu nankör kenelere 'aydın' deniliyor!..
DE FACTO AB HÜKÜMRANLIĞI
Bu ve benzeri, ihanetten beslenen dâhili ve harici bedhahlara dünyanın hiçbir yeri ve devletinde rastlamak mümkün değildir. Zira hiçbir 'hukuk devleti' vatan hainine hayat hakkı tanımaz. De'Facto AB iktidarının hüküm sürdüğü ülkemiz hariç! Ama onlar, aslında tarihi ve tabii hoşgörü sayesinde böylesine şımarık ve semirik olabildiklerinin farkında bile değiller. Zaten varlıkların nedeni bu. İstismar ve suiistimal, yalan-talan, soygun-vurgun, anarşi-terör, nümayiş, tedhiş… Bir elleri halkın cebinde, diğeri terör örgütü; Ermenistan-Yunanistan, ABD ve diaspora'nın belinde. İspat mı istiyorsunuz? İşte belgesi:
MENFUR NİYET VE DÜŞMANLIK BELGESİ
Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi "Türkiye" başlıklı bölüm; (Presidency Conclusions) Madde: 23.."..müzakerelerin yalnız Türkiye'yle değil, diğer devletlerle de yapılabileceğini... Müzakereler sırasında Türkiye birkaç devlete bölünürse veya güneydoğu bölgesinde bir Kürt devleti kurulursa, yeni bir karara gerek olmaksızın onlarla da müzakere yapılacağına" yazıyor.
Şu hale nazaran: Batıkent Camii Derneği Başkanı sevgili Kadir Parlak'ın gazetelerde yer alan ve beni de hususi olarak bilgilendirdiği güncel Camii yangınlarının ucu muhtemelen bu menfur ve müseccel kombinasyona dayanıyor. Eylem apaçık kundaklama, ağır tahrik, insanlık dışı saldırı ve provakasyondur. Önce kalabalık mahal ve mağazalara, korumasız masum ve müsemma insanlara, köşe bucakta park edilmiş araçlara, hâsılı bilumum milli, ilmi ve kültürel servetlere; Şimdi de manevi eser, ibadethane ve mabetlere yönelmiş durumda.
Bunlara alet olanları, art-yan ve yörelerinde yer alanları, yardım ve yataklık yapanları insanlar ve Müslümanlar olarak kınıyor; Yüce Allah (CC)'dan bu cahil ve gafillere akıl-fikir ihsanı ve ıslahlarını diliyoruz. Zira bu efendiler aynı zamanda siyaset ve yönetime taliptirler.
HÜKÜMLE MÜKELLEF OLANA GÖREV

Bu vehamet karşısında, hükümle mükellef yetki sahiplerinden 'özgürlük, demokrasi ve hoşgörü mesajları" geliyor. Belki idare-i maslahat çabası, yahut ikbal kumkuması veyahut da ince politika. Lâkin sebebi her ne olursa olsun: "Özgürlük, sadece gerçeklik, namuskârlık ve dürüstlük, hukuk ve adalet üzerine kurulu bir hak'tır. Hiçbir demokrasi düşmanlarının hamisi olamaz!.. Buna izin verenler, tolerans, himmet ve hoşgörüyle karşılayanlar, tıpkı Fidel Castro ve Che Guevera gibi, gizli halk, hak-adalet ve medeniyet düşmanıdırlar.
İşte onlara hüküm ve hükümete görev: "Ben ülkemde iş başına gelecek insanın soyuna-sopuna bakmam, ancak ihanetlerini gördüğüm vakit damarlarındaki kanına bakar (ve icabını yapar) ım" (Mustafa Kemal Atatürk) Haydi bakalım: Ülkemizdeki demokratik kalite, "özgürlük ve güvenlik" diyenler iş başına. Ey hüküm sahipleri!.. Şimdi hak, adalet ve hukuk zamanı değil mi? Yoksa! ne zaman?...

15 Aralık 2008 Pazartesi

KAMU HİZMETİNİN KILCAL DAMARLARI:
BELEDİYELER
Mustafa Nevruz SINACI
İktisadi hayatın can damarı perakendecilik, halka hizmetin ulaşma-başlangıç noktası ise belediyeciliktir. Vücuda hayat veren kılcal damarlar misali bu iki unsur, hayatı yaşanabilir kılan sacayağının ana öğeleridir. Bu üçgeni tamamlayan üçüncü ayak üretimdir.
Tabiat ana da (eko-sistem) üç unsur üzerine kuruludur. Varlığını, eskilerin ‘anasır-ı erbaa’ dedikleri toprak, hava ve su üçleminde sürdürür.
Üretim ve tüketimi destekleyen, örgütleyen ve hayatiyet kazandıran, motive eden en önemli faktör ise belediye teşkilâtlarıdır. Devlet, genellikle yurttaşla belediyeler vasıtasıyla buluşur. Bu nedenle belediyeler, devlet teşkilâtının can damarını teşkil eden hayati önemi haiz kurum ve kuruluşlardır.
Halk genellikle bunun farkında bile değildir.
Ama ‘farkında-bilincinde’ olmak zorundadır.
Zira kundaktan kabire kadar, insan dahi, bütün yaşam formları üzerinde belediyeler etkin bir unsur olarak fonksiyonunu sürdürür. Kısaca realize edecek olursak: Toplumsal yapının her katmanında, her derece ve düzeyinde belediye vardır. Sağlık, mutluluk, ucuzluk-pahalılık, temizlik-güzellik, güvenlik ve güncel hayatın huzurla devamı bile belediyelerle ilgilidir. Bu nedenle belediye çok önemlidir.
Önce belediye başkanı olmak üzere, bu teşkilatta görev alacak bütün kişilerde hakeza.
Nitekim 29 Mart 2009 günü tekrar sandık başına gidilecek ve bu hayati organların ana unsuru yeni yöneticiler seçilecektir. Gerçekte bu milletvekili seçmekten çok daha önemli, onurlu ve sorumlu bir iştir.
Hani eskilerin ‘şehir emini’ diyerek; Yerleşim yerinin en temiz ve mütemayiz insanını seçtikleri alan budur. Zira oraya sadece ve yalnızca namuslu-dürüst, onurlu-sorumlu, adaletli ve hakikatli insanoğulları lâyıktır.
Hayatlarında zerre kadar şaibe, insanlık, hukuk, hakkaniyet ve ahlak dışı temlik ve tasarruf bulunan kimseler, belediye kapılarına (hâşa) köpek kavliyle dahi bağlanamaz. Köy ve mahalle muhtarından, belediye başkanı ve meclis üyelerine kadar o makamlar bütünüyle; Namuslu-dürüst, onurlu-sorumlu, “Vatanı ve milletini öz’ünden çok seven” bencillikle malul olmayan ve kişisel ikbal peşinde koşmayan “adaletli ve faziletli” bilge kişilerin yeridir.
ASLA BİR YANLIŞLIK YAPMAMAK GEREK!...
Aşağıda görüleceği üzere belediye hizmetleri zaten olabildiğince kurumlaşmış, özleşmiş, yerleşmiş ve sadece namuslu-dürüst bir yöneticiyi gerektirir aşamaya varmıştır. Asli görevi ve varlık nedeni itibarıyla halka dürüst, kaliteli ve ucuz hizmet sunmakla yetkili ve görevli bu kuruluşlar; Yerine ve durumuna göre hırsızlık, yolsuzluk, suiistimal ve sahteciliğin de uç noktaları olabilmekte ve çok kötü niyetlerle “halkı soymak-sömürmek için” pekalâ kullanılabilmektedir. Günümüzde yaygın örnekte budur. İşte bu nedenle “seçici” sıfatıyla, hem aday olana ve hem de aday gösterene çok dikkat etmek zorundayız. Belediyelerin teşkilat ve görevlerine dair 03.07.2005 tarih ve 5393 sayılı yasa, belediyeleri idari ve mali özerkliğe sahip kamu tüzel kişiliğe dönüştürmüş ve çok açık bir ifade ile resmen olmasa da fiilen halka mâletmiş bulunmaktadır.
Eğer 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununu bir yana bırakıp münhasıran, 5393 sayılı Belediye Kanununu esas alırsak, belediyelerin temel görevlerinin; B.şehir Belediye Kanununda özellikle düzenlenmeyen alanlarda 5393 sayılı Kanununda yer alan hükümlerin ilçe ve ilk kademe belediyeleri için de geçerli olduğunu görürüz.
MEVZUAT HAKKINDA:
Bilindiği gibi, 5393 sayılı Kanun, belediyelerin görev, yetki ve sorumlulukları ile belediye idarelerine tanınan imtiyazlar konusunda kapsamlı bir düzenleme getirmiş; Kanunun 14. maddesi "Belediyenin görev ve sorumlulukları" başlığı altında şu hükme yer vermiştir:
"Belediye, mahallî müşterek nitelikte olmak şartıyla;
İmar, su, kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı, coğrafî ve kent bilgi sistemleri, çevre, çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye, acil yardım, kurtarma ve ambulans, şehir içi trafik; defin ve mezarlıklar; ağaçlandırma, park ve yeşil alanlar; konut, kültür ve sanat, turizm ve tanıtım, gençlik, spor; sosyal hizmet ve yardım, nikâh, meslek ve beceri kazandırma, ekonomi ve ticaretin geliştirilmesi hizmetlerini yapar veya yaptırır.
Nüfusu elli bini geçen belediyeler, kadınlar ve çocuklar için koruma evleri ile okul öncesi eğitim kurumları açabilir. Devlete ait her derecedeki okul binalarının inşaatı ile bakım ve onarımını yapabilir veya yaptırabilir. Her türlü araç-gereç ve malzeme ihtiyaçlarını karşılayabilir. Sağlıkla ilgili her türlü tesisi açabilir ve işletebilir. Kültür ve tabiat varlıkları ile tarihî dokunun ve kent tarihi bakımından önem taşıyan mekân ve işlevlerinin korunmasını sağlayabilir. Bu amaçla bakım ve onarım yapabilir. Korunması mümkün olmayanları aslına uygun olarak yeniden inşa edebilir. Öğrencilere, amatör spor kulüplerine malzeme verir, destek sağlar. Amatör spor karşılaşmaları düzenler. Yurt içi ve yurt dışı müsabakalarda üstün başarı gösteren veya derece alan sporculara meclis kararıyla ödül verebilir. Gıda bankacılığı yapabilir. Belediye, kanunlarla başka bir kamu kurum veya kuruluşa verilmeyen mahallî müşterek nitelikli diğer görev ve hizmetleri de yapar veya yaptırır.
Hizmetlerin yerine getirilmesinde öncelik sırası, belediyenin malî durumu ve hizmetin ivediliği dikkate alınarak belirlenir.
Belediye hizmetleri, vatandaşlara en yakın yerlerde ve en uygun yöntemlerle sunulur.
Hizmet sunumunda özürlü, yaşlı, düşkün ve dar gelirlilerin durumuna uygun usul, esas ve yöntemler uygulanır.
Belediyenin görev, sorumluluk ve yetki alanı belediye sınırlarını kapsar.
Belediye meclisinin kararı ile mücavir alanlara da belediye hizmetleri götürülebilir.”
Düzenlemede görüleceği üzere ‘mahalli ve müşterek nitelik’ Belediye Kanunu ve belediye idaresinin en önemli ayırt edici özelliğidir.
Gerek sahip olunan yetkiler gerekse bu yetkilere istinaden görevlerin ifası bağlamında Türk belediye sistemi, beldeden B.şehir’e kadar nüfus ve imkânlar bakımından önemli farklılıklar gösterir. B.şehir dâhilinde olmayan belediyeler temelde 5393 sayılı Kanuna tabi olup; B. şehir belediyeleri ile ilçe ve ilk kademe belediyeleri hem 5216 sayılı Kanun hem de 5393 sayılı Kanunla ilgili diğer kanunlar gereği görev yapar ve sorumluluk taşırlar.
HALK’A HİZMET, HAK’A HİZMET:
Buradaki ortak özellik: Hakkıyla ve lâyıkıyla doğrudan halka hizmettir.
Halka hizmetin adil, eşit ve dürüst olması şarttır.
Aksi takdirde sosyal adalet zedelenir, kamu vicdanı rahatsız olur.
Toplumsal barış temelinden sarsılır ve bozulur. Belediyelerde bozukluk hükümetlerdekine benzemez. Etkisi ani, sonuçları ağır ve pahalıdır. Bu nedenle kamu hizmetinin kılcal damarı olan belediyeler asla dumura uğramayacak sağlamlıkla tahkim edilmek ve yarınki makalemizde açıklık getireceğimiz “Şehir Eminleri” anlayışı-yaklaşımı içinde ikame olunmak zorundadır.
***
ŞEHREMİNİ
VE ‘3Ç’ TEORİSİ HAKKINDADIR
Mustafa Nevruz SINACI
Cumhuriyet döneminin ilk zamanları ve öncesinde belediyelerin adı “şehremaneti” (şehir emaneti), belediye başkanlarının adı da “şehremini” (şehir emini) idi.
Güncel anlamda dünün belediyeleri, şehrin esas sahibi ve yerleşik sakinleri adına kurulu, ahalinin iş hayatı, medeni ilişkileri ve müşterek yaşamının iktisadi, sosyal ve yasal gereklerini ‘hak, adalet, hukuk ve vukufla’ düzenleme görevi yüklenmiş, kişiler için geçici- emanet, doğrusu (yerel halk adına) emanetçi kurumlar idi.
Bunlar, kul hakkı dayanaklı iş, icraat, işlem ve faaliyetler olduğu içindir ki, şehir emaneti, yani belediye’nin başına (belediye başkanlığına) halk içinde muteber, çok emin, namuslu, dürüst, erdemli bir adam getirilir ve bunun adına da şehir emini denilirdi.
Her ne kadar zaman içinde anılış biçimi, isim ve hukuki muhtevası değişmiş olsa bile; Cumhuriyetle birlikte bu usul, esas, anlam ve yüklem asla değişmemiştir. Halk daima her belediye başkanını şehir emini olarak görmek, bilmek, ona inanmak, güvenmek ister.
Zaten temeli dürüstlük, çimentosu eşitlik, adalet ve hakkaniyet olan bu temiz yönetim anlayışın değişmesi beklenemez ve istenemez!.. Belediyelerde şeffaflık, doğruluk ve dürüstlük kavramı, anayasanın ‘değişmez-değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez’ hükümleri gibidir. Nasıl ki, bir devlette baş, hayati önemi haiz ise; Tabanın temayüz mebdei olan belediye başkanı da en az onun kadar ‘yaşamsal’ önemi haizdir. Bu anlamda atalarımızın ‘balık baştan kokar’ darbı meseli, öncelikle mahalli lider, yani halk önderi, milletin öncüsü ve sözcüsü pâyesini paylaşan belediye başkanları için geçerlidir.
Başkanlar meclisleri ile bir bütündür. Başı şaibeli, başarısız ve kötü bir belediyenin meclisi de, adeta kanalizasyon çukuru gibi düşünülür. Böyle belediyelerin birinci derecede temin ve tevziye memur ve mükellef oldukları içme suları dahi temiz, berrak ve içilebilir değildir. Kirlilik, yozlaşma, çürümüşlük ve kokuşmuşluk sokaktan sulara her yere ve her şeye adeta nüfuz etmiştir. Esnafı kurnaz, sahteci, hileci, mürai, üçkâğıtçı ve pahacıdır. Lâ ilâç sadakaya muhtaç, fakr-u zaruret içinde belediyeye seçilenlerin, birkaç yıl sonra besili domuzlar gibi semirdiğini ve şehrin en mutena yerlerini tutarak zenginleştiği görülür. Üstelik halkın deyimiyle bu güruh saman altından su yürüten, sinekten yağ çıkartıp belini incitmeyen, her işini kitabına uyduran ustalık ve kurnazlıktadır. Denetim unsuru bunlar için işlemez, işlese de zerre miskal kusur ve kabahatleri bulunamaz. Bunlar, kirlilik-kibirlilik, bencillik ve insanlık dışılığı yönünde kitlece namussuz, onursuz, sorumsuz bir çeteden neş’et (türeme) bireyler bazında seçilmiş keneler, lâğım fareleri, sülükler, vampirler ve domuzlar gibidirler.
Halka hırsızlık, yolsuzluk, soygun-vurgun ve şehir rantıyla zulmeden ‘şehir eşkıyası’ bir belediyenin başkanı da birdir, onun partisi de, aday gösteren genel başkanı da. Bu nedenle, devlet idaresinde “emin ve ehil insanların” halkın takdir ve tasvibi ile seçilmesini esas alan “demokrasi ve fazilet” geleneğinin yerleşebilmesi için yıllarca umur görmüş valiler belediye başkanlığını da üstlenmiştir. Çünkü!.. Şehir eminleri asla emanete hıyanet etmez, halkı adaletle idare ve hizmetleri faziletle sevk ve ikame ederlerdi. Cumhuriyet’in ilk zamanları ve öncesini (Osmanlı) bilerek, kötüleyip tahrif eden bazı art niyet ve menfur emel sahiplerinin paçavraları dikkate alınmazsa, belediyelerinin gerçekten önem ve anlamına uygun biçimde faaliyet gösterdikleri, insanların huzur, emniyet, adalet, saadet ve itimadına vesile oldukları açıkça görülür. Sonradan ‘belediye’ adını alan bu kurumların temeli adalet, fazilet ve hikmet; Halk’a ve hak’a, tam bir ehliyet, liyakat, sorumluluk ve namuskârlıkla hizmettir.
29 Mart’ın yaklaşmakta olduğu şu günlerde kahir ekseriyetine ‘şehir eşkıyası, Ali baba ve kırk haramiler’ denilen; hırs ve ihtiras zebunu, şirretlik ve şaibe ile maruf, akıl ve ilim fukarası, rüşvet-iltimas, yalan-talan erbabına çok dikkat etmek zamanıdır. Zira temelde bu mazarrat olabildiği sürece, asla temiz, berrak ve dürüst bir yönetim tavanı inşa edilemez.
Aslında doğrusu, belediyelerin siyasi partilerden bağımsız olması değil midir?
BAŞBAKAN RTE’NİN “3Ç” TEORİSİ

Başbakan 12 Aralık 2008 tarihinde yaptığı bir açıklamada AKP belediyeciliğinin 3Ç üzerine kurulu olduğunu belirterek, "Belediyenin asli görevi, çöp, çukur, çamur… Diğerleri bunun üzerine inşa edilecek fantezilerdir, bu işin ambalajıdır, güzellikleridir" dedi.
Antalya, Serik konuşmasında 29 Mart seçimlerini hatırlatan ve “seçimlerine yönelik çalışmaların devam ettiğini söyleyen Erdoğan, "Şu anda yoğun bir şekilde teşkilatımız bu çalışmaları sürdürüyor" dedikten sonra tarihi açıklamasını yaptı. Buna göre AK Pati'nin Türk siyasetinde farklı bir konumu olduğunu kaydeden Erdoğan, “AK Parti belediyeciliğinin üzerine kurulu olduğu” 3Ç teorisini şöyle tanımladı:
ÇÖP, ÇUKUR, ÇAMUR !...

"Çöp, çukur, çamur... Bunlar belediyenin asli görevidir. Bir belediye eğer çöpü kaldırmıyor, çukuru, çamuru yok etmiyorsa görevini yapmıyor demektir. Bunun dışındakiler, üzerine bina edeceği fantezidir, bu işin ambalajıdır, güzellikleridir. Bu kardeşiniz, İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığından gelmiş bir başbakan. Çöpü, çukuru, çamuru, hava kirliliğini iyi bilir. İstanbul Büyükşehir’i kimden devraldı bunu da İstanbullu bilir. Biz İstanbul'u devraldığımız zaman çöp dağları vardı, susuzluk vardı, hava kirliliği vardı, affedersiniz sokak aralarında çukurlar ve çamurdan geçemezdiniz. 90'lı yılların İstanbullusu iyi bilir. Şimdi İstanbul'da böyle bir şey var mı? Yüzde 90 itibariyle yok oldu. İstanbul farklı bir gelişimin içinde… Yapılmayanlar yapılıyor. Bu belediyeciliği biz hamdolsun Antalya'ya da taşıdık. Serik ilçesi de bu güzelliklere kavuşsun. Antalya nasıl kavuştuysa, Serik'te kavuşsun. Çöpten, çukurdan, çamurdan kendinizi kurtarın. Aşılmayacak hiçbir iş yok. Yeter ki azmedin, çalışın, yolsuzluğa prim vermeyin, bu iş lafla olmuyor. Lafla peynir gemisi yürümüyor. Yaptıkları bir şey varsa, şunu yaptık desinler. Biz de şunu, şunu yaptık diyelim. Hangisi ağır basıyorsa... Terazinin sahibi burada... Demokrasi terazisinin sahibi millet" dedi.
Türk siyaset tarihi ve 12 Aralık’ta yerel seçimlere dair başbakan tarafından yapılan bu “belediyecilik” açılımı çok önemlidir. Neticeyi bağladığı “yolsuzluğa prim vermeyin” emri ile yukarda açıklanan “şehremini” tanımı örtüşmektedir. Bu nedenle Erdoğan’ı iyi anlamak, Kasımpaşalı sıfatıyla ‘sözünün eri’ olmasını istemek ve içtenlikle kutlamak gerek. Zira bu teoride çöp, çukur ve çamur söylemlerinin yalın (açık-net) ifadelerinden ziyade mecâzi anlamlarına bakmak gerek. Özellikle söylem içinde ‘bütüne münhasır biçimde’ yer alan: “Terazinin sahibi burada” ve “demokrasi terazisinin sahibi millet” ifadeleri; Yerel yönetimlerin mutlak millet iradesi, insan hakları, adalet ahlâkı, fazilet anlamında Cumhuriyet, özgün (kadim) hukuk ve demokrasinin kaleleri olduğunu betimlemesidir.
Mezkür konuşmada altı çizilen ve teoremin esasını teşkil eden çöp, çukur ve çamur şifreleri (betimlemeleriyle); Kişisel veya organize-kitlesel, çıkar örgütlerine dayalı insanlık dışı eylem, gasp-irtikap gibi edinimler ve pis işler kastedilmekte; Hitabın gerçek muhatabı: Yasa, hukuk ve ahlâk dışı kirli işlerle iştigal eden menfur kişi, grup ve kesimler olmaktadır.
Yani bu açıklamadan: 29 Mart seçimlerinde RTE ve AKP tarafından mevcutlardan adı kötüye çıkmış, şaibeli, sicili bozuk, ahlâken düşük-çürük başkanların tasfiye edileceği; Halka içilebilir sağlıklı su, yaşanabilir çevre, temiz toplum ve temiz-ucuz belediye hizmeti sunamayan güruh yerine “gerçekten” namuslu, ilkeli, onurlu, sorumlu mert, samimi ve dürüst kişilerin aday gösterileceğini umuyor, anlıyor ve uygulamayı bu istikamette görmek istiyoruz.

6 Aralık 2008 Cumartesi

SABİT ÜCRET REZALETİ
Mustafa Nevruz SINACI
Gazeteci-yazar Cengiz Önal (Tarakçıoğlu) Türk (!)
Telekom’dan yüksek derece bir memuriyetten emekli... 27 Kasım’da “Sabit Ücret İadesi”ni konu alan bir makale yayınlamış. İki sayfadan ibaret yazıyı üzüntü, ibret ve dehşetle okudum. Cengiz Önal özetle;
“Son günlerde Telekom’un sabit ücret iadesi haberleri ayyuka çıktı.
Özellikle sanal ortamda yayılan ve aslı astarı olmayan bilgiler oldukça rağbet görmeye başladı. Telekom, güya abonelerinden aldığı sabit ücreti iade ediyormuş. İnternet haberlerine göre; başvurduğunuzda sabit ücret karşılığı olarak 820.-YTL alıyorsunuz. Bir tüketici derneği şubesine gittim. Görevli konuyu açıkladı. Buna göre: Son aya ait sabit telefon faturanızı veriyorsunuz, dernekte size bir form dolduruyorlar. Karşılığında eğer yanınızda varsa (bunu özellikle belirtiyorlar) 10.-YTL hizmet parası alıyorlar. Peki, sonra ne yapıyorsunuz?
Doldurulan belge ile ilçeniz Tüketici Hakları Hakem Heyeti’ne başvuruyorsunuz. Büyük bir ihtimalle lehte çıkacak karar Telekom’a bildiriliyor. Siz de gidip söz konusu parayı alıyorsunuz. Böyle söylüyor ve Telekom’un bir üst Tüketici Mahkemesine gidebileceğini ve buradan aleyhinize karar çıkması halinde Telekom’a 140.-YTL civarında bir avukatlık ücreti ödeme riskiniz olduğunu da hatırlatıyorlar” diyor ve soruyor: “-Kazanılan davaya karşılık, sabit ücret iadesi alan var mı?, -Geriye doğru neden on yıllık ödeme? 20-25 yıllık abonelik ne olacak?, -Ferdi başvuru mümkün değil mi? Neden bir derneğe başvuruluyor?’ İki yıl kadar önce konu yine gündemdeydi. İlgilendim ve elimdeki bilgileri gazetemin yetkililerine verip gerekli başvuruyu yapmalarını önerdim. Yaptılar. Kısa bir süre sonra Telekom cevabı yapıştırıverdi. Beykoz’daki işçinin kazandığı dava işe yaramadı. Telekom bir üst mahkemede açtığı davadan bahisle, alınan ücretlerin, sabit hatların sürekli açık tutmak için yapılan masraf karşılığıdır gibi bir yığın gerekçe göstermiş ve herhangi bir aboneye böyle bir ödeme yapılmayacağı hususunda karar almıştı. Sonuçta avukatlar takipten vazgeçtiler.
Olaydan belki beş yıl kadar önce aynı haberler cep telefonları için yayılmıştı.
Aynı firmaya ait üç adet aboneliğim vardı. Önce Tüketici Hakları Hakem Heyeti’ne başvurdum. Lehime çıkan kararı aldım. Araştırdım. Sonuçta yerel Tüketici Mahkemesi’ne gittim. Epey gayret gösterdikten sonra olayın takibinden vazgeçtim. Neden mi? Anlatayım: Elinizdeki Hakem Heyeti kararıyla Tüketici Mahkemesi’ne gidiyorsunuz. Diyelim ki davayı kazandınız. Mahkeme kararını alıyor ve Telekom gayrimenkulünün bulunduğu bir yer tespit ederek, ilgili İcra Müdürlüğü’ne başvuruyorsunuz. Muhatap itiraz ediyor. İnatla ve haklı olarak ısrar ediyorsunuz. Hesap düzeltmesi isteniyor. Sabırla bekliyor ve hesabın yanlışlığı konusunda üst mahkemelere gidiyorsunuz. Tekrar bilirkişi tayini, ardından başka duruşmalar. Adaletin gerçekleşmesine sabır ve gücümün yetmeyeceği kanaatiyle vazgeçtim. Muhatabın imkânları, benimkine göre sınırsız. Ben, olayı avukatsız götürmeye çalışırken, Telekom bir Avukatlar ordusunu seferber ediyor. Zira davayı kaybetmesi halinde kasasından çıkacak para büyük. Bunun için elbette elinden geleni yapacak!..”
Sayın Önal’ın makalesine
http://www.cengizonal.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Netice ve çare: Öncelikle mesele, milyonlarca insanı ilgilendiren vahim bir adalet, hak ve hukuk sorunu olup;.Uygulama biçimiyle sabit ve cep’te mezkür ücret, herhangi bir hizmet, avans yahut mahsuba taalluk etmediğinden haksız, gayriahlâki ve hukuksuz; Emsal karar ise yerinde ve doğrudur. Şu hale nazaran: Milyonlarca insanı mahkeme kapılarına yığarak zulüm, israf ve yargıda yığılıma neden olmaktansa; Türk Medeni Kanunu hükümleri gereği Bakanlar Kurulu, dava ehliyetini haiz bir kurum (Sendika, Siyasi Parti, Vakıf veya Dernek) Cumhuriyet Savcı’sı; Yahut re’sen bir üst mahkemenin “teşmil” kararı ile sorun kökünden halledilebilir.

Şimdi soruyorum: Neden? Dava ehliyetini haiz bunca kurum veya Bakanlar Kurulu bir teşmil kararı almıyor, aldırmıyor da, millete haksız yere zulmedip insanları süründürüyor?
Hani? Adaletli, faziletli, sosyal hukuk temelli, umur-u devlet nerede?
Bizim Başbakan R. T. Erdoğan ‘Nuşirevan” kadar dahi, adaletli değil mi?..
*******
KÜRESEL UYGARLIK KRİZİ…
Mustafa Nevruz SINACI
Günümüzde yaşanan ve bütün dünyayı derinden etkileyen kriz, gerçek anlamda bir uygarlık krizidir. Görünen yüzüyle madde temelinde etkindir. İlerleyen zamanda bilgi (!) çağının çöküşüne paralel, manevi etkileri de ortaya çıkacaktır. Esas büyük sarsıntı odur. Yani bu gidişle insanlık, madde ve manâ dengesini (ruh ve madde barışını) bozan uygarlığın, medeniyetten uzaklaşma, değersizleşme ve yozlaşmanın bedelini çok pahalıya ödeyecektir.
Bu nedenle, dönemin çok iyi analiz edilmesi ve yaşanan sorunların kökten incelenmesi şarttır. Süreçte mutlak ve mukadder olan bir çöküşün etki ve tepki (tesir ve nüfuz) alanının en aza indirilebilmesi hedeflenmelidir. Zira bütün insanlığı tehdit eden çok boyutlu bir felâketin basiretle önlenebilmesi, zamanı (dönemi-süreci) iyi anlamaya-bilmeye ve şimdiki zamana, yakın ve uzak geçmişten ders ve ibret alarak yoğunlaşmaya; En önemlisi de alternatif çözüm penceresinden olaylara ve olanlara “inançlı ve bilinçli” bir gözle bakmaya bağlıdır.
Çünkü maddeci, materyalist, evrimci emperyalist, hegemonik, egoist ve goşist, Hegel, Marx ve Darwin kafasıyla süreci durdurmak, felaketi önlemek, sorunlara çözüm bulmak ve eko-sistem dahil gidişatı ‘barışla’ sonlandırmak mümkün değildir. Böylesi fos-boş düşünce dayatmaları ve özgür insan yerine prototip yaratık (sürü) özlemi çeken, entelektüel cahil, primitif tür, insani-ilmi değerler ve erdemler (Cumhuriyet, demokrasi, adalet ahlâkı, hukuk ve lâiklik) yönünden mutasyona uğramış fikri sefalet sahibi varlık ve yaratıkların ürünüdür.
Evet, küresel uygarlık adına on yıllardır sergilenen vahşet, dehşet, egoizm ve bütün nimetlerine karşın yeryüzüne uygulanan yıkıcı faşizm, tepkisini nispi bir krizle göstermiş ve dünyayı yanlış “hor ve hakir” yönetenlere ihtarını vermiştir. Her satırında bir hinoğlu hinlik saklı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, AB şartları, Kyoto protokolü falan da artık çare değildir. Çözüm tekrar “medeniyete, ümrana ve insanlığa” avdet etmektir.
İnsanlığa dönüşün öğesi bilinç ve samimi inançtır. Bilinç Çağı’na geçiş; Namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu olmaya, orijinali üretmeye, israftan uzak, kanaat ve şükürle tüketmeye; İnsana, hayvana, havaya-suya, hâsılı bütün yaratılmışlara “yaratandan ötürü” sahip ve saygılı olmaya bağlıdır. (Hz. Yunus) Eğer insanlık aklını başına toplar, hatalarını i’mar, tamir ve telâfi ederse, gidişat bilgi çağından, ‘bilgelik ve insanlığa’ yani, Bilinç Çağı’na doğrudur. Yoksa, Hazreti Muhammed’den önceki İslâm Peygamberi Hazreti İsa’nın öğretisini tahrif eden ruhbanların insanları korkuttuğu kıyamet anlamına milenyum kapıdadır!.
ŞİMDİKİ ZAMANA YOĞUNLAŞMAK
‘Şimdiki zamana yoğunlaşmak’, başta ekonomik, siyasal ve sosyal sorunlar, krizler, kaoslar, bunalım ve buhranlar dâhil “insanı ve insani fonksiyonları merkeze alarak” fiilen yaşanan güncele odaklanmak.. İnsanların huzur, güvenlik, tabana yayılı refah ve mutluluğu için kısa vadede çözüm aramak, kamu vicdanı adına doğru tespitlerde bulunmak, orijinal ve objektif çözümleri (adalet ve hukuku) dürüstçe uygulamak; Bu bağlamda aile, yerleşkeler halkı ve bütün yaşam formları adına huzur-güven, refah-saadet vesilesi olmak. Şirket, devlet, dernek-vakıf yönetirken, meslek veya aile yaşamında bu zihinsel ve eylemsel, ahlâki ve insani yoğunlaşma, odaklanmanın önemini idrak. Diğer yandan, şimdiki zaman dilimi (an), geçmiş ve gelecek zamanların sonsuzluğa uzanan seyri içinde evrensel düşünmekte, küresel stratejik çerçevenin bilincinde olmakta birçok artı değer, fayda ve zaruret vardır.
Bugünü anlamak, geleceği oluşturmak ve güncel sorunları doğruca aşmak için bütün zamanları kucaklayan bir boyutta düşünebilmelidir; Zira Müslüman ‘çağdaş olan’ değil, çağlar üstü yaşayan, çağ açan ve bütün çağlara ışık tutan, çağları aydınlatan üstün varlık, yani “eşrefi (en şerefli) yüksek mahluk”tur. Bu sıfatla zalime ve zulme karşı durmak, sadece maddi kalkınma, bencillik, israf ve bilinçsiz tüketime dayalı uygarlıktan yana değil; İnsanlık âlemi ve bütün dünyanın anlayış, uyum ve barış içinde “madden ve manen” gelişmesini esas alan “medeniyetten” yana olmak zorunda ve durumundadır. İnsan için dava, çözüm ve izlenmesi gereken yol budur. Yani, önce kendinde-kendinle barış. Sonra: “Yurtta ve cihanda barış”
Özel Bildirim, Bilişim ve İletişim İçin Posta: gercek.demokrat@hotmail.com,
Adres: P.K. 118 [06 442] Yenişehir-ANKARA, TÜRKİYE
Ayrıca BAK: http://www.yazarport.com/yazar.aspx?yazar=586