14 Nisan 2014 Pazartesi

MÜCADELE BAŞLIYOR. İLK ADIM CUMHURBAŞKANLIĞI. (Hasan Korkmazcan)

MÜCADELE BAŞLIYOR.
İLK ADIM CUMHURBAŞKANLIĞI
Mustafa Nevruz SINACI
Geçtiğimiz hafta, 09 Nisan 2014, Çarşamba günü, ABEM (Ankara Barosu Eğitim Merkezi) salonlarında tarihi önemi haiz; Katılanlar ile kamuoyunda adeta bir uyanış, Türkçe duruş, diriliş ve yeni bir doğuş imajı yaratan bir Panel düzenlendi. (*)
İhanete hayır, Türk Milleti ve Devleti Bölünemez” konulu paneli; 14.,15. ve 20. (üç) dönem Denizli Milletvekili, Demokratik Parti ve ANAP Grup Başkan Vekili, TBMM Başkan Vekili, bir süre Cumhurbaşkanı vekili, Türk Parlâmenterler Birliği Başkanı ve halen Türk Parlâmenterler Birliği Onursal Başkanı, serbest Avukat Hasan Korkmazcan yönetti.
Sırasıyla konuşmacılar: 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ., Serdar Öztürk, Prof. Dr. Nurullah Çetin ve Durhasan Akkoca idi.  
Panel’e, öyle devasa salonlar veya miting alanlarındaki gibi on binler, yüz binler değil; Ama her biri binlerce insanın feyiz ve ilham aldığı, ilim ve irfan kaynağı milliyetçi-demokrat Kanaat Önderleri, mahalli liderler, onurlu kadim siyasiler, sorumlu yazarlar ve ilkeli aydınlar katıldı. Bu cihetle, muhtemel ve müstakbel, beklenir sinerjinin, sıradan etkinlikler üstünde bir hızla yayılım ve geniş halk kitleleri üzerinde uyandırıcı bir aksiyon yaratması umulur!...   
Toplantının açılışını Türkiye Sivil Toplum Birliği ve Milli Düşünce Merkezi Başkanı Sadi Somuncuoğlu yaptı.
Paneli onurlandıran Kanaat Önderler ise: Çok vukuf, özgün ve önemli açıklamalarda bulundu. Ülke ve milletimizin içinde bulunduğu kaos, kriz, bunalım ve derin buhranlar dile getirildi. Yıllar boyu karşı karşıya kalınan ve zaman içinde üst üste gelip katmerlenen çürüme, yozlaşma, yosunlaşma, erime; Maruz kalınan Psikolojik saldırı, kültürel deformasyon, anarşi, terör / tedhiş, yüksek enflâsyon, açlık, yokluk, yoksulluk, yolsuzluk, yolsuzluk ve hırsızlıklar sonucu insanların içine sürüklediği uçurum!. Acilen tedbir alınmadığı; adalet, hukuk,  ahlâk, milli devlet, milli siyaset ve siyasette “Türk İnkılâbı” değerlerine dönülmediği takdirde, çok büyük felâketlerin yaşanabileceği ifade edildi.      
Milli bir TAMGA ve beklenen mesaj: 
Mücadele Başlıyor!...
Ancak Panel’e Hasan Korkmazcan tarafından yapılan açıklamalar damgasını vurdu.
Hasan Korkmazcan: “Artık mücadeleyi başlatıyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bu mücadelenin ilk adımıdır” diye başladığı; Güne, içinde bulunulan zamana ve yakın geleceğe damgasını vuran açıklamalar ve aşağıdaki tarihi beyanlarda bulundu:   
“Başbakan Erdoğan artık güven kaybetmiştir. Kanunlara uymayan bir Cumhurbaşkanı, Cumhur’un başı olamaz. Bugün, burada küçük bir salonda, ama çok büyük bir hak, hukuk ve adalet aramak için toplanmış bulunmaktayız. Buradan, büyük bir ulusu parçalama zihniyetine ve “ihanete hayır” diyoruz.
Türk Ulusu her şeyi affeder ancak ihaneti asla affetmez.
Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. Bu Millet, düşmanlarının hainlerini bile cezalandırmıştır. Devlet olmanın en önemli gereklerinden biri, ihanetle mücadele etmektir. Üzülerek belirtmeliyim ki, adalet ve hukukun askıya alındığı bir süreç yaşıyoruz. Bu süreçte, bugünler daha iyi günler, “kötü günler ilerde” diyenlere sesleniyorum: Şu anda içinde yaşadığımız günler en kötü günlerdir. Bundan daha kötü bir durum olamaz.
Türk Milleti adını bilinçli olarak silmeye çalışıyorlar.
Bunu yapmaya çalışan hainlere sesleniyorum. Dünya’daki tüm kütüphaneler yıkılıp, kitaplar yakılmadan, tüm sanat eserleri yıkılmadan, Türk adını yeryüzünden silmek mümkün olmayacaktır. Mazide bu görüşe katılan ama bugün aksi davranışlar sergileyen kişileri, her şeyden önemlisi TBMM’ni bu görüşe sahip çıkmaya davet ediyorum. Bu son çağrıdır. İçinde bulundukları hukuksuz durum, hükümeti, bu ülkeye ihanet eden terör örgütü ile aynı statüye getirir onlarla aynı sonu paylaşmalarını sağlar. ASALA ve EOKA’cılar ve onların hasta zihniyetli destekçileri, yıllarca, yüce Türk Milleti’nin ırkçı bir millet olduğunu söylediler. Oysa, bu bir iftiradır.
Türk Milleti asla ırkçı olmamıştır, hattâ, ırkçılık düşüncesine en uzak millet, Türk Milleti olmuştur. Aksi olsa birleştirici, bütünleştirici, insani değerleri yüksek bir millet olmasa bu kadar uzun süre yaşaması mümkün olmaz ve tarihin derinliklerine çoktan gömülürdü. Aynı zihniyettekilerin attığı ikinci bir iftira var. Türkiye, terörle mücadelede başarı kazandı, ancak bu dönemde, 17 bin faili meçhul cinayet işlendi iftirasıdır.
Türk Milleti, hiçbir zaman cinayet işlememiştir.
Yetkililer niçin bu iftiraya karşı bir kampanya yürütmüyorlar? Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türk Devleti’nin köklü gelenek ve görenekleri ile ilkelerinden oluşmuştur. Bu Anayasa’da değiştirilemeyecek hükümler vardır. Değiştirilemeyecek maddelere dokunan Meclis gayrimeşru olur. Bizim en büyük gücümüz, yüce Türk Halkı’nın bize olan güvenidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu güveni kaybetmiştir.
İsteyen herkes Başbakan’dan istediği tavizi koparabilir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu güveni kaybetmesi ve içinde bulunduğu durum nedeniyle tehdit altındadır. Başbakanın tehdit altında olması demek milletin tehdit altında olması demektir. Onu bu tehditten kurtarmak bilinçli Türk Halkı’nın elindedir. Devlet milletin devletidir. Millet çağlayan bir ırmak, bizler ise bu ırmakta bir damlayız. Bir milletin, adını, kendi iradesiyle değiştirmem mümkün mü?..
Geçmişte, Japonya, Almanya ve İtalya Anayasa’larını zorla değiştirenler bile bunların isimlerini silmeyi başaramamışlarken; kim bize, Türk ismi Anayasa’dan çıkacak diyebilir ki?.. Bu salondakiler, karar verirsek, bu toplantıyı, gider, bu vatanın ayrılmaz bir parçası olan Diyarbakır’da da yaparız. Bunu kimse engelleyemez… Kötümserliğe kapılmayalım ama mevcut durumu da seyretmeyelim.
Ülkesini seven bizlerin yapacak işleri var.
Bir proje etrafında birleşmeli ve 
bir plan dâhilinde çalışmalıyız.
Bu proje; emperyalizmin dayatmalarına hayır diyerek direnmek, insan hakları ve hukuk çerçevesinde ülkemize sahip çıkmaktır. Terör örgütü üyeleri ve bu zihniyeti destekleyen bölücüler asla affa uğrayamazlar. Bölge halkıyla doğrudan temas kurmalı ve bölücüleri aradan çıkarmalıyız.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri mücadelenin ilk adımıdır.
Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına uymayan bir Cumhurbaşkanı ile kanunu neresinden delerim diyen bir Başbakana bırakılacak bir ülke değildir. Herkesin bir hesabı olabilir, ama unutulmamalıdır ki; Yüce Türk Milleti’nin de bir hesabı vardır. Bu mücadeleye gönül veren herkes, tüm önyargıları kaldırıp kucaklaşmalı ve bütünleşmelidir.”
***
Yoğun bir katılım ve bilinçli katkı…
İçişleri eski Bakanı İdris Naim Şahin., Eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz, Prof. Dr Anıl Çeçen, Prof. Dr. Gökhan Çapoğlu, LDP 4. Dönem Genel Başkan Yardımcısı Avukat Y. Ziya Kıvanç, Sincan eski Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz, Türk Demokrasi ve Kadın Platformu Başkanı Av. Ayşegül Kahveci, Toplumsal Düşünce Derneği Genel Başkanı Avukat Fethi Bolayır, Türk Dünyası ve Akraba Topluluklardan sorumlu (eski) Devlet Bakanı Enis Öksüz, Menderes Yılmaz, Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk ile İslâmcı Yazar İsmail Nacar gibi birçok Kanaat Önderi, aydın, ünlü ve önemli isim panelde yer aldılar.
(*) (Türk Demek: Türkçe düşünmek, Türkçe konuşmak ve Türkçe yaşamaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene... Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk

11 Nisan 2014 Cuma

Beşikten mezara kadar hizmet; Namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu insanların görev yeri: "Belediyeler ve Belediyecilik" !..

BEŞİKTEN MEZARA KADAR HİZMET:
BELEDİYECİLİK
Mustafa Nevruz SINACI
Bu makale 29 Mart 2014 Cumartesi günü kaleme alındı. Şimdiyse artık, adına “seçim” (!) denilen “usulen tefhim ve fiilen icra” işlemi sona erdi. Buna göre: Seçmen vasfını haiz pek çok vatandaş; Milli irade/kamu vicdanı, demokratik usul, adalet ve hukukla hiçbir ilgisi, alâka ve bağlantısı olmaksızın salt “parti sahipleri” tarafından bulunup atanan Büyükşehir, il, ilçe ve belde Belediye Başkanı, Belediye Meclisi ve İl Genel Meclisi Üyesi adayları (köy ve mahalle Muhtarlıkları hariç olmak üzere) cebren, hile ve dayatma yoluyla oylanmak suretiyle; İnsan hakları, adalet ahlâkı, demokrasi, hakkaniyet ve hukuk ilkelerine en aykırı biçimde;, Yani en açık dürüst anlatımıyla: “devletin sahibi millete rağmen” belirlenmiş oldu.
Üstelik böylesine aykırı, kamu vicdanı ve millet iradesine aykırı eylem; Devlet düzeyi ve mahalli idareler (yerel yönetim) bağlamında “en değerli varlığımız, ana unsurumuz ve milli hazinemiz olan” insan formuna doğrudan hizmet alanında ifa ve icra edildi. Daha açık ve net bir izahla: Görevi, beşikten mezara kadar “hiçbir karşılık beklemeden, sadece kamu yararı ve Yüce Yaratıcının rızası hürmetine” insan, hayvan, bitki, tarih, doğa ve kültüre hizmet olan bir alanda.; Hakiki sahip sıfatını haiz vatandaşların, kendilerini idare, şehri ihya, tabiatı ikame ve insan hayatını idame ettirecek kişi ve kadroları bizzat seçmesine izin vermemek çok büyük bir insanlık ayıbı, hak kavramı, adalet, evrensel hukuk ve demokrasi düşmanlığıdır.
Maalesef bunların tamamı, 01 Ocak 2014 ilâ 30 Mart 2014 tarihleri arasında tastamam vuku buldu!.. Hukuk çiğnendi, adalet ayaklar altına alındı, demokrasi ile kıyasıya alay edildi. Dahası, nedeni halâ anlaşılamayan (Ankara) Güven Parkı toplu taşım dolmuş parkı işgali gibi; Bu defa YSK önündeki eylemler bahane edilerek Mithatpaşa caddesi tamamen, bağlantılı yol, cadde ve sokak ise kısmen araç trafiğine kapatılarak, yüz binlerce vatandaş ile binlerce esnaf, hiçbir geçerli neden olmaksızın günlerce mağdur ve perişan edildi…       
Güvenpark işkencesinin sürmesi yetmezmiş gibi, burada da tam bir zulüm başladı…
MADEMKİ VAKİ OLDU!..
Evet, mademki zorlama, dayatma ve millete rağmen., Bu atama, cebren, hile ve desise ile onaylatmalar oldu; Öyle ise, bari atamaları fiilen gerçekleşen eşhas belediyeciliği öğrensin, halka hizmet/hak’a hizmettir söyleminin ifa ve icra makamı olan Köy ve Mahalle Muhtarlığı, İl Genel Meclisi Üyeliği, Belediye Meclisi Üyeliği, Büyükşehir ve il/ilçe Belediye Başkanlığı görevlerini hakkıyla ve lâyıkıyla yapsınlar...
Artık bu dönemden itibaren kimse deli domuzlar gibi rüşvet almasın; İnsan altı yaratık ve şahsiyetsiz, haysiyetsiz mahlûkata özenip ayırıcılık, kayırıcılık, yolsuzluk, hırsızlık, kanun ve kitap dışı suiistimaller, ihmaller, ihanetler yapmasın. Başta ŞEHİR EMİNİ (Şehrin onurlu ve sorumlu kayyımı, yediemini) olmak üzere: Yardımcıları, Meclis Üyeleri, bilumum memur ve hizmetlileri namuslu, şerefli, dürüst, üretken ve çalışkan olsunlar. Şehir / Kent yönetimine kimse, günümüzün nefret, fetret ve sosyal illeti siyaseti sokmasın. Her ne kadar göreve gelme biçimi bu (antidemokratik, adalet, rıza ve ahlâka aykırı) olsa da.; İlerde sistemin düzeltilmesi, ıslah ve adalete iblâğı çabasını elden bırakmadan “adam gibi adam, insan gibi insan, namuslu, dürüst ve demokrat” saydam/şeffaf bir faaliyet, hayrî ve hasbi gayret, fedakâr/vefakâr çalışma içinde olunması insanlık, onur/erdem ve sorumluluk gereğidir…
PEKİ, 
NASIL BİR BELEDİYE VE BELEDİYECİLİK?..      
Her şeyden önce bilinmelidir ki, Belediyecilik İslâmi ve İnsani bir kurumdur.
Demokrasi, insan hakları, adalet, hukuk ile buna mümasil bilumum hak, ödev/görev, sorumluluklar ile bilumum varlığa karşı vecibelerin odak noktası belediyeciliktir. Bu anlam ve bağlamda belediyecilik, “kesinlikle ve asla, adil-eşit ve makul bir vergi dışında başkaca bir bedel / ücret ve karşılık alınmayan” bütün hizmetlerin maliyet, imece ya da ikame yoluyla, en uygun ve ucuz şartlarda karşılandığı kamu yararı esaslı bir kurumdur. Ayrıca, günümüzde rant olarak nitelenen “kentsel değer artışı”nın adaletle paylaşıldığı bir yaşam alanıdır.
Şehirler için aile ne ise, devletler içinde Köy ve Belediyeler aynıdır. İleri ve medeni bir ülkenin köy, mahalle ve belediyeleri mamur, müreffeh, temiz, huzurlu ve güvenli; Geri kalmış veya az gelişmiş devletlerin mukabil yerleşim yerleri ise: Düzensiz, bakımsız, imarsız, pis, perişan, yaşanamaz bir halde ve her haliyle laçkadır. Hırsızın, yolsuzun ve yolsuzluğun olduğu yer, henüz şehir olamamış veya şehir vasfını yitirmiş pis ve necis bir viranedir.     
Dolayısıyla “şehircilik” yaşam kalitesi ile doğru orantılı olmak zorundadır.
Yaşam kalitesinin yüksek, “zenginlik ve fakirlik arasındaki açının dar”, emniyet, adalet, huzur ve güvenliğin tam olmadığı bir belde’de (yerleşim yerinde); Devletin gölgesi, Hükümetin yansıması hikmet ve kesinlikle bir belediye teşkilâtı yok demektir ki, bu durumda, şehir menfaat grupları, çıkarcı ve organize çetelerin eline geçmiş demektir…
BU NEDENLE!..
Köy, Belde, İlçe, Şehir ve Büyük Şehirler dâhil olmak üzere, ülkedeki bütün yerleşim yerlerinde: Öncelikle tarihi, doğal ve kültürel dokunun tam bir kadirbilirlik, tarihe, tabiata ve bütün canlılara karşı vicdan borcu, onur, erdem, sorumluluk, sahiplik şuuru ve kıskançlıkla korunması; Mümkünse, “orijinaline halel” getirmeksizin ihyası, bütün belediyelerin olmazsa olmaz görevi olup; Buna pınarlar, bütün su kaynakları, çay, dere, deniz, nehir ve göl’ler ile her türlü duru / stabil ve akar suların mutlak bir özenle korunması, sürekliliğinin kesinlikle sağlanması, sair atık, lâğım ve pislik karışımına izin verilmemesi dâhildir.
Aksi takdirde ilgili belediyede insan yok demektir.
BEŞİKTEN MEZARA KADAR HİZMET
Bir şehrin suyu tam bir güvenle içilemiyor; Altyapısı mükemmel işlemiyor; Göl, dere, nehir ve denizlere lâğım bağlanıyor, atık ve pis su veriliyorsa; Esnaf denetlenmiyor, üretici ile tüketici korunmuyor ve komisyoncu kontrol altında tutulmuyor; İmar/inşa/ihale ve sair hizmet karşılığı halktan rüşvet alınıyor, ayrımcılık / kayırmacılık yolsuzluk ve suiistimal yapılıyorsa; Her tür gıda maddesinin üretim, içerik (muhteva) ve satışında; Hileli katkılar, zararlı karışım, GDO, hormon ve sair kimyasal mazarrat müdahaleleri önlenerek “İnsan, Hayvan ve bilumum canlı sağlığı” özenle korunmuyorsa: Mezkür belediye başkanı ve bilumum yönetici ve meclis üyelerinin tamamı gâvur parası ile beş kuruş etmez demektir.
KÖTÜLER HAYIRSIZ, 
UĞURSUZ VE LÂNETLİDİR.
Ki, bu necis mahlûkata itaat ve itibar caiz olmadığı, vazife icraları gayrimeşru olduğu cihetle, her çareye başvurup, bu mazarratın şehir ile ikamet ve görev yönünden bağlantılarının kesilmesi; Sorumlular için mutlak bir vecibe, halk için ise meşru bir hak’tır.  
Ayrıca imar-inşa, sanayi-ticaret, çevre temizlik işleri; Hazır, imal ve yetiştirme ürün sağlığı, gıda-hijyen ve genel sağlık konusunda süreklilik arz eden takip ve disiplin; Hizmet sektörü, sanayi-ticaret, imalât ve inşaat alanında kâr oranlarının minimize edilerek denetimi; Fahiş fiyat, stokçuluk ve spekülâtörlüğün kesinlikle önlenmesi, ölçüde adaletin sağlanması, reel bütçe, kapıların halka açık olması…
Fakir-fukara, garip-guraba, yoksul, kimsesiz, engelli (sakat) vatandaşların sığınağı, kimsesizlerin kimsesi, çaresizlerin çaresi; Katılımcılık, öğrenci, sanayi, esnaf ve üniversite ile işbirliği, şeffaflık / saydamlık, halk eğitimi, yerinde değerleme kaydıyla kentsel dönüşüm;
İlim, kültür, sanat ve edebiyatta kitlesel teşvik, toplumsal ilerleme…
Ücretsiz veya ucuz mezar, doğumhane, hastane ve cenaze işlerinde kolaylık…
Toplu taşım ve kent içi ekonomik ulaşım; Dini/milli bayramların geniş katılımlarla kutlanması; Asgari konforu haiz ucuz konut ve işyeri üretimi vs. belediyelerin görevidir.
Belediyeler, varlık nedenleri ve asli görevleri nedeniyle kâr amacı güdemez; Rantla uğraşamaz ve aracılık yaparak hiçbir kişi, kurum veya kuruluşa; Makamdan, mekândan ve aslen halka ait imkândan menfaat sağlanmasına alet edilemez.
Velhasıl, belediyecilik hayrî ve hasbî bir iştir.
Yerinde hayır ve hasenat, mutlak surette ve ancak “yerli” tarafından bilinir.
Bu nedenle, her derece ve düzey belediye seçilenleri “yerli” olmak zorundadır.  

25 Mart 2014 Salı

AKP'ye reddiye ve güncel DP'ye uyarı; Siyasette dikta ve cunta (açılım) ayarları; Aday kimdir? Seçmen nedir? Seçim ne için yapılır?...

AKP’YE REDDİYE 
(ve güncel DP’ye uyarı)
Mustafa Nevruz SINACI
Vakti zamanında, merhum Menderes’i ‘maindros’ (Grekçe) hitabıyla anan, Demokrat Parti’den istihza ile bahseden; Atatürk ve Türk İnkılâbı, bir şekilde söz konusu olduğunda ise, “bırakın şu Selânikli Kemal”i diyerek insanları azarlayan, sözde İslâmcı, hakikatte din tüccarı zihniyet.; Başta Çoban Sülü ile bilhassa Karaoğlan B. Ecevit’in hesaplı himmetleri sayesinde, N. Erbakan’ın milli nizam, milli selâmet, refah, fazilet, saadet çizgisinin ilk zuhur ettiği 1970 yılında, halk arasında hayret uyandıran büyük çelişkiler, nifak ve aykırılıklarla vücut buldu.
Hâlâ, Milli Nizam ve Milli Selâmet Partilerinin ad’ında kullanılan; Refah’la birlikte terk edilen ‘milli’ söyleminin, hangi amaç ve anlamda ikame edildiği muğlâktır. Ancak ‘AK Evler’ lügatinde “ne kadar millet o kadar devlet” anlamında derc edildiği görülmektedir. Şu kadar ki, MNP’nin tarihi süreç ve geleneksel silsilesinde milli nizam/milli selâmet/milli görüş ve adil düzen gibi söz, spot, slogan ve söylemlerin;. “Türk ve Türkiye milliyetçiliği, Adalet ahlâkı ve evrensel hukuk” gibi orijinal tanım, objektif ve norm kavramları çağrıştırdığı halde, kesinlikle / asla kapsamadığı 40 yıl içinde sarahaten anlaşılmıştır...
BİR SİLSİLE-İ MERATİPTİR Kİ!..
Bu silsile-i meratipte, Asr-ı Saadet (dört Halife) döneminin arı-duru, orijinal İslâm, sırat-ı müstakim ve ehlisünnet vel’cemaat anlayışının da emaresi olmayıp; Müslümanları bir birlerine düşürmek ve bölmekle görevli Yahudi âlim Abdullah Bin Sebe ile İslâma fitne, fesat, ihtiras ve tefrikalar sokan Muaviye mektebine mensup gibi müşahede edilir.; Dolayısıyla da, tıpkı işgal, nefret ve fetret (İstiklâl Harbi) dönemlerinde görüldüğü gibi, Kraliçe’nin “Şarki İslâm Akademileri”nden mezun ve memur din tüccarı Ebu Cehil’den neş’et dönme, devşirme, mason ve misyoner “din alimi” kisveli şarlatan kriptolardan fetva aldıkları iddia edilir ve halk içinde yoğunlukla söylenir!.. Zaten uygulamalar da bu iddiaları doğrular mahiyettedir!..
FETVALAR İLE ALDATMAK
Bu şeytani fetvalara göre: Genellikle kul hakkını gasp, kamu kaynaklarını tasallut, hak ihlâlleri, rüşvet-iltimas, yalan-talan, ayırma-kayırma, yolsuzluk-suiistimal ve illa zina serbest; Kamu ihalesi verilen bir müteahhitlerden (cebri) bağış almak helâldir. 14 Ekim 1969 tarihinde Konya’dan bağımsız milletvekili olarak Meclise girmeyi başaran Prof. Necmettin Erbakan’ın siyaset çizgisi ve/veya Anadolu deyimiyle saadet zincirinde bunlar daima varittir. Geleneğin yol büyükleri: Necip Fazıl Kısakürek, M. Zahit Kotku, Bayburtlu Paşa Dede, AP’den istifa eden Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin Abbas ile Hasan Aksay olarak gösterip; Neş’et/Esin kaynaklarının da Eşref Edip ve Milli Şair Mehmet Akif Ersoy (?) olduğunu iddia ederler!..
1971’de Milli nizam partisinin kapatılmasıyla, 1972 yılında Milli Selâmet’e iblâğ olan ‘milli nizam/milli görüş ve milli selâmet’ misyonu’nun ilk icraatı 14 Ekim 1973 seçimlerinde elde ettikleri 3 parlamenter ile önce Karaoğlan Ecevit, sonra Demirel’le koalisyonlara katılıp; Ecevit’le 1974 affını çıkartarak, akabinde 1. ve 2. Milli Cephe hükümetleriyle Türkiye’nin en büyük felâketi, bölünme, çözülme ve antidemokratik açılım sürecini tetiklemek olmuştur!..
ASLA DEMOKRAT, SAĞCI VEYA MİLLİYETÇİ OLMADILAR!..
Sonra vukuatlar peş peşe sürer gelir. “27 Mayıs karşı devrim süreci” Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş, Özal, Çiller, Yılmaz, “hep birbirlerinin paralelinde, tamamlayıcı-bütünleyici unsurlar, ittifak ve iştirakler olarak” 2002’ye kadar gelir. Son halka, kendi partisini (rol icabı) bölerek kapattırmak suretiyle; Sözde yeni ad, libas ve gömlekle politikada bekraunda soyunan AKP’dir. Teşekkülün adı sadece açılım cihetiyle “adalet ve kalkınma partisi” olup; Şimdiye kadar adının anlamıyla ilgisi (örtüştüğü, müsemma olduğu) maalesef görülememiştir!
On iki yıla yönelen iktidarına (!) rağmen asla adı ile müsemma olmayı başaramayan bu partinin başkanı, özellikle son günlerde ve seçim konuşmalarında sıkça Menderes’i andığı halde; Gerçekte, MNP-AKP çizgisinin 1970’de başlayıp, 2014’e kadar sürüp gelen tarihinde: Kadim Demokrat Parti davası, 46 Ruh ve misyonu ile örtüştüğü görülmemiştir. Dahası Adnan Menderes’e yapılanları, bugün Devlet’te sabık ortağının kendisine yapmakta olduğunu beyan ve ilan etmesi çok komik, haddini aşan ve zatıyla mülzem olmayan iddialar meyanındadır…
Kaldı ki, bütün ısrar, istek ve yazılı-sözlü taleplere rağmen, henüz 27 Mayıs’ın davası başlamamış; 14 Mayıs Milli Demokrasi Bayramı olarak ilân edilmemiş; Milli birlik, kardeşlik ve beraberlik ruhu “demokrasi ve demokrat partinin istediği yönde” pekiştirilememiş.; Başta Atatürk Cumhuriyeti’nin kadim insan hakları, evrensel hukuk, adalet ahlâkı, gerçek lâiklik ve mutlak eşitlik bağlamında demokratik siyasi hayata intikali sağlanamamıştır.
Şu an için ülkemizde hâlâ, 27 Mayıs ürünü olan adaletsizlik, ayrımcılık, ağalık, cunta, sulta, vesayet ve dikta hüküm sürmektedir. Zenginler ve fakirler arasındaki korkunç uçurum, gelir dağılımındaki utanç verici adaletsizlik, maaş ve ücretler arasındaki iğrenç dengesizlik ve yıllardır Millet Vekili seçilmeyip.; Bol maaş, haksız ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyazlarla donatılmış “Parti Sahibi Memurları” ile idareye tasallut;
Aradan geçen 90 küsur yıla rağmen, Demokrasi, insan hakları, adalet ve hukukun olmazsa olmaz emri: “Devlet idaresinde Millet İradesinin hâkim ve hükümran kılınamaması” büyük bir ayıp, tarihi vebal, hicap ve utançtır!..       
ŞİDDETLE MEN, TENZİH VE TEKZİP OLUNUR
Hangi cihette bakarsanız bakın, AKP’nin tarihi, kadim Demokrat Parti ve Menderes’le hiçbir ilgi-alâka, misyon bağı, benzerlik ve örtüşmesi yoktur. Son 11 yılın icraatları dikkate alındığında, zaten böyle bir iddiada bulunmak abes, gülünç, suiistimal ve istismar olur. En azından;. Celâl Bayar, Adnan Menderes ve kadim DP, on yıllık iktidarında 100 yıla bedel kalkınma/gelişme, maddi-manevi, ilmi/milli, iktisadi, sanayi ihyanın mimarı olmuş; AKP ise bütün bu yükselen değerleri satmak, devleti acze düşürmek, açılım ve çözüm adıyla çözülme sürecini başlatmış olmakla malûldür.
Sonuçta: AKP’yi, Demokrat Parti, başta Celâl Bayar olmak üzere nezih kadroları ve bilhassa Demokrasi Şehidi Adnan Menderes’e benzemekten men, tenzih, red ve tekzip eder;
Bu vesileyle de: 29 Mart 2009 Yerel Seçimlerinde İl Genel Meclisi bazında 1 538 947 oy alarak; Belediye Başkan ve Belediye Meclisi Üye Seçimi bağlamında aldığı 1 156 630 oy ile 148 Belediye Başkanlığı kazanan GÜNCEL Demokrat Parti’nin mevcut ve mer-i başkan ve yönetimini.; Yukarda sabit 2009 seçim sonuçlarını aşamadıkları ve partinin oy oranını yükseltemedikleri takdirde medeni, insani/siyasi/demokrat gelenek ve gerçek doğrultuda, bütün kurulları, asıl ve yedekleri ile birlikte onurları ile istifaya davet ederim..      
DEMOKRASİ ADALET VE HUKUK İÇİN
“İYİ, ADİL, DÜRÜST VE DEMOKRAT OLAN”
KAZANSIN
Zira “demokrasi, adalet ve hukuk yarışında” iyi olan kazanır.
Kazanamayanlar kötü, kifayetsiz muhteris, bencil ve cahillerdir.
Demokrasi, Demokrat Parti ve Türkiye Cumhuriyeti daima kazanmak, yükselmek ve Büyük Önder Atatürk ile Celâl Bayar, Adnan Menderes ve dava arkadaşlarının her vesileyle tekrarladıkları gibi:, “Türkiye Cumhuriyeti ve Aziz Türk Milleti, muasır medeniyet seviyesini mutlaka aşmak; Birlik, bütünlük içinde mamur, ümran ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ ikliminde özgür, mutlu ve müreffeh bir yaşam düzeyine” çıkartılmak zorundadır…  
GÖREV VE SORUMLULUK:    
İşte Bu Görev: Cumhuriyetçi, Demokrat ve Lâik,
Namuslu-dürüst, şeffaf-saydam, onurlu-sorumlu ve çalışkan;
Gerçek Demokrat Partililere aittir…
(Ankara, 25 Mart 2014) 
SİYASETE DİKTA VE CUNTA 
(açılım) AYARLARI
Mustafa Nevruz SINACI
            Sözde muhalefetin, sadece milleti kandırmaya matuf ve fakat hiçbir ciddi ve samimi tarafı olmayan direnişine rağmen;.
            30 Eylül 2013 Tarihli sözde “demokratikleşme paketi”nde vaat ve taahhüt edilen tavizlere ilişkin:, 6529 Sayılı “Temel hak ve hürriyetlerin geliştirilmesi amacıyla çeşitli kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun”, 02 Mart 2014 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
            Buna göre:
           KÜRTÇE, ERMENİCE VE RUMCA PROPOGANDA
            “Siyasi partiler ve adaylar tarafından yapılacak her türlü propaganda, Türkçenin yanı sıra farklı dil ve lehçelerde de yapılabilir.” (Madde:1)
            Bu hüküm, hiçbir gerek ve ihtiyaç olmaksızın, TBMM’de milleti temsil adına iş gören parlamenterlerin, müvekkillerine (temsil ettikleri veya temsile zorunlu oldukları halk’a) gidip akıl, fikir almadıkları, kesinlikle millete sormadan teşebbüs ettikleri hukuk, siyasi etik, genel ahlâk, cumhuriyetin temel ilkeleri ile demokrasiye bütünüyle aykırı bir kalkışmadır. Neticesi hesap edilmeden hayata geçirilmesinin bedeli çok ağır olacak; Dahası, başta Amerika, Rusya, Çin, Yunanistan ve Bulgaristan olmak üzere, emsal uygulamalar dikkate alınmadan, müesses devlet aleyhine, “çağdışı, ihanete yol açabilecek tehlikeli bir teşebbüs” algısına yol açacaktır.
            EŞ BAŞKANLIK SİSTEMİ:         
            “Siyasi partiler, tüzüklerinde yer almak ve iki kişiden fazla olmamak kaydıyla eş genel başkanlık sistemini uygulayabilirler. Eş genel başkanlar, bu Kanunda genel başkan için öngörülen hükümlere tabidir.” (Madde: 2)
            Eğer bu tasarım, AKP yeni geldiğinde ve 2002 yıllarında hayata geçse idi; Tıpkı ABD rejiminde uygulanan “yedek başkanlık” sistemi gibi, Türk siyaset sistemine ekstra teminatlar, millet adına güveni garantiler, sağlam, sağlıklı takipler ve hiçbir yolsuzluğa fırsat vermeyecek derecede sıkı denetim imkânları sunabilecekti. Nitekim (Anayasa ve 2820 Sa. Kanuna aykırı) ırkçı ve bölücü bir parti yetkilisinin alenen itiraf ettiği gibi, kendilerine ait belediyelerde her hangi bir yolsuzluk yapılmamasının tek nedeni ‘eş başkanlık’ sistemi olduğu gerçeğidir. Daha açık bir anlatımla: Bütün dünya denetim, devamlılık ve sağlıklı sürdürülebilirlik sistemlerine ağırlık verirken; Bizde tan bir gericilik, yobazlık, dikta ve cunta nedeni olan “Şeflik” sistemi kıskançlıkla korunmaktadır. Bu nedenle, eş başkanlık sistemi, kurumlar ve siyasette mutlaka uygulanması gereken, hayırlı ve yararlı bir düzenlemedir.
            ÖRGÜTLENME MODELİ HAKKINDA      
            “Siyasi partilerin ilçe teşkilatı; ilçe kongresi, ilçe başkanı, ilçe yönetim kurulu ve kurulmuş ise belde teşkilatından meydana gelir. Parti tüzüğünde ilçe disiplin kurulu teşkili de öngörülebilir. Beldelerde teşkilat kurulması zorunlu değildir.” (Madde: 3)
            Bu düzenleme, her ne kadar “ihtiyari/keyfi ve zorunluluk arz etmeyen” bir nitelikte olsa bile; Gerçekte siyasete, millet iradesinin temin, tezahür ve tecelli sahasına vurulmuş çok büyük bir darbedir. Muhtemelen bazı özel haller ile ince hesaplara dayanmakta ve birilerinin kolay örgütlenmesine ortam hazırlama imkânı sağlamaya matuf bulunmaktadır. Oysa Türkiye, Türk Milleti ve Türk Demokrasisinin gerçek ihtiyacı OCAK / BUCAK örgütlenmesidir.
            HAZİNEDEN GASP VE MİLLİ HAK İKTİSABI   
            “Bu madde uyarınca yapılacak yardımlar sadece parti ihtiyaçları veya parti çalışmalarında kullanılır. Milletvekili seçimlerinde geçerli oyların %3’ünden fazlasını alan partilere de devlet yardımı yapılır. Bu yardım en az devlet yardımı alan partinin ikinci fıkra gereğince aldığı yardım ve seçimlerde aldığı toplam geçerli oy esas alınarak kazandıkları oyla orantılı olarak yapılır. Bu fıkra uyarınca yapılacak yardım bir milyon Türk Lirasından az olamaz. Bunun için her yıl Maliye Bakanlığı bütçesine yeterli ödenek konulur.” (Madde: 4)
          Hazine yardımı, milletin rıza ve muvafakatine aykırı; cebren gasp, millet malını irtikap ve tasallut olup; İnsanlık/demokrasi/hukuk ve ahlâk dışıdır. Partilerin kitlesellik özelliği bu nedenle mümkün olamaz. Adalet, hukuk ve demokrasi gerçekleşmez. İcat edenler kahrolsun!..
ADAY KİMDİR? SEÇMEN NEDİR?
SEÇİM NE İÇİN YAPILIR?
Mustafa Nevruz SINACI
Mevcut tanımlama sisteminde adına “seçim” denilen ve fakat esasta seçimle, seçmek ya da seçilmekle hiçbir ilgisi, alâkası bulunmayan “30 Mart yerel yönetici belirleme” aksiyon, usul, eylem yahut ritüeline çok az kaldı. Günü gelince, 18 yaşından gün almış tüm vatandaşlar “seçmen” sıfatına bürünerek; Parti sahibi, sulta, cunta, vesayet, oligark, kripto veya eşkıyanın önlerine koyduğu listede yer alan seçenekler (adaylar) arasından birine oy verecekler. 
Bu eylem ve işleme yasa “vatandaşlık görevi” diyor.
Peki, öyleyse, gerçek anlam ve hakiki bağlamda vatandaş nedir?
Vatandaş: Kısaca, vatan/yurt üzerinde eşit hak sahibi sıfatıyla mevcuda paydaş olan; Adına Anayasa denilen toplumsal sözleşmede hüküm altına alınan ve evrensel hukukun temel ilkesi gereği:, Devlet idaresinde, bizzat seçeceği ve icabında azil edebileceği vekilleri yoluyla tayin, tespit ve belirleme hakkını kullanan; Böylece de, beşeriyetin ve medeni siyasetin üç ana ilkesi Cumhuriyet, Lâiklik ve Demokrasi bağlamında görev ve sorumluluğunu yerine getiren; Keza devlet cihazına karşı yükümlülüklerine sahip ve saygılı; İyi, onurlu-sorumlu, namuslu ve dürüst kişiler olup; Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununun 11. maddesi bu tarifi amirdir.
Nasıl ki, anarşi, terör, tedhiş, rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk; Taammüden can, mal ve ırza tasallut; Gasp, irtikap, adi ve nitelikli dolandırıcılık, ferdi veya organize sahtecilik, suç örgütlerine iştirak, ihaleye fesat karıştırma, görevi istismar ve suiistimal, din tüccarlığı/siyaset simsarlığı, haksızlık, zulüm, işkence gibi yüz kızartıcı, utanç verici, insanlık dışı, hayvan altı, yaratıklar Avukat, Hâkim, Savcı ve idareci olamazlarsa, asla ve kesinlikle seçmen ve siyasetçi de olamazlar. Olmamaları da gerekir.
Modern sosyoloji, politika bilimi, medeni siyaset ve mülki idare ilminin gereği budur.
Ayrıca: Vatandaş, “dolaylı demokrasi” rejiminde, halk adına temsil görevini fiilen ve profesyonel olarak yürütecek vekilini bizzat kendisi seçmek zorunda ve durumundadır. Hangi derece ve düzeyde olursa olsun, başkalarının belirlediği adayın leh veya aleyhine oy verilmesi saçmalık, ahlâksızlık, nitelikli dolandırıcılık ve sahtekârlıktır. Kaldı ki, esas itibarıyla Milletin Avukatı hükmünde olan “Millet Vekili” de, aynı usul ve hükme tabii olup, asil istediği zaman vekili azletme salâhiyetine sahip bulunmadıkça vekâlet caiz değildir. Hukuki ve ahlâki olmaz.
Şu hale nazaran:
1. ADAY: Halk içinde yüksek fazilet, gerçek ilim, mutlak dürüstlük, adalet ve ahlâki erdemlerle temayüz etmiş; Şerefli, soylu, prensip/ilke ve yerleşik karakter sahibi; Kendini hak yoluna ve millet hizmetine adamış.; Hırs, ihtiras, gösteriş ve alâyişten uzak kimselerden; Parti sahibi, sulta-cunta, vesayet ve dikta gibi terör-tedhiş, soygun-vurgun erbabı tarafından değil; Bizzat mahalle halkı ve yerel unsurlar tarafından, millet yöneticiliğine önerilen Hazreti İnsan.     
2. SEÇİM: Mutlak surette millet adına ve milletten aldığı yetkiyi sadece millet için; Namuslu, dürüst, demokrat, onurlu, sorumlu, eşit/adil ve ilmî disiplinler dâhilinde kullanmaya ehliyetli, kadim ve liyakatli adayların:, (Daima takip, teftiş ve denetime açık olacak ve sürekli halka hesap vermeye hazır vekil taliplerinin) Bizzat vatandaş ‘seçmen’ tarafından bilumum ön hazırlık, oylama ve ilân evreleriyle ‘Yargı gözetimi ve Hâkim teminatı’ çerçevesinde, tam şeffaf, mutlak dürüst, adil ve eşit biçimde ifa ve icra edilen şerefli, soylu icraat’a seçim denir.
Bunun dışında, seçim adı altında yapılan her şey saçmalık, maskaralık, aldatma, oyun, düzen, sahtekârlık, nitelikli dolandırıcılık, suç örgütlerine katkı, amansız halk düşmanı hırsız, yolsuz ve soysuzlara yardım ve yataklıktır.               
  3. SEÇMEN: Yaşam çevresinde; Namuslu, dürüst, örnek ve önder insan gibi yüksek sıfatlarla temayüz etmiş, halk için hayırlı ve yararlı olacağına inanılan, kendisine itimat edilen kişilerden; Doğrudan halk tarafından belirlenip aday gösterilmiş Vekil adaylarına oy verecek; Bu esas ve kriterlere uymayan, “millete rağmen aday alarak dayatılmış ve/veya adaylığı satın almış fırsatçı, işbirlikçi, fesatçı, güdümlü uşak ve köpeklere” oy vermeyecek kadar akıllı kişi.           

8 Mart 2014 Cumartesi

ADAY KİMDİR? SEÇMEN NEDİR? SEÇİM NE İÇİN YAPILIR?

ADAY KİMDİR? SEÇMEN NEDİR?
SEÇİM NE İÇİN YAPILIR?
Mustafa Nevruz SINACI
Mevcut tanımlama sisteminde adına “seçim” denilen ve fakat esasta seçimle, seçmek ya da seçilmekle hiçbir ilgisi, alâkası bulunmayan “30 Mart yerel yönetici belirleme” aksiyon, usul, eylem yahut ritüeline çok az kaldı. Günü gelince, 18 yaşından gün almış tüm vatandaşlar “seçmen” sıfatına bürünerek; Parti sahibi, sulta, cunta, vesayet, oligark, kripto veya eşkıyanın önlerine koyduğu listede yer alan seçenekler (adaylar) arasından birine oy verecekler. 
Bu eylem ve işleme yasa “vatandaşlık görevi” diyor.
Peki, öyleyse, gerçek anlam ve hakiki bağlamda vatandaş nedir?
Vatandaş: Kısaca, vatan/yurt üzerinde eşit hak sahibi sıfatıyla mevcuda paydaş olan; Adına Anayasa denilen toplumsal sözleşmede hüküm altına alınan ve evrensel hukukun temel ilkesi gereği:, Devlet idaresinde, bizzat seçeceği ve icabında azil edebileceği vekilleri yoluyla tayin, tespit ve belirleme hakkını kullanan; Böylece de, beşeriyetin ve medeni siyasetin üç ana ilkesi Cumhuriyet, Lâiklik ve Demokrasi bağlamında görev ve sorumluluğunu yerine getiren; Keza devlet cihazına karşı yükümlülüklerine sahip ve saygılı; İyi, onurlu-sorumlu, namuslu ve dürüst kişiler olup; Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununun 11. maddesi bu tarifi amirdir.
Nasıl ki, anarşi, terör, tedhiş, rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk; Taammüden can, mal ve ırza tasallut; Gasp, irtikap, adi ve nitelikli dolandırıcılık, ferdi veya organize sahtecilik, suç örgütlerine iştirak, ihaleye fesat karıştırma, görevi istismar ve suiistimal, din tüccarlığı/siyaset simsarlığı, haksızlık, zulüm, işkence gibi yüz kızartıcı, utanç verici, insanlık dışı, hayvan altı, yaratıklar Avukat, Hâkim, Savcı ve idareci olamazlarsa, asla ve kesinlikle seçmen ve siyasetçi de olamazlar. Olmamaları da gerekir.
Modern sosyoloji, politika bilimi, medeni siyaset ve mülki idare ilminin gereği budur.
Ayrıca: Vatandaş, “dolaylı demokrasi” rejiminde, halk adına temsil görevini fiilen ve profesyonel olarak yürütecek vekilini bizzat kendisi seçmek zorunda ve durumundadır. Hangi derece ve düzeyde olursa olsun, başkalarının belirlediği adayın leh veya aleyhine oy verilmesi saçmalık, ahlâksızlık, nitelikli dolandırıcılık ve sahtekârlıktır. Kaldı ki, esas itibarıyla Milletin Avukatı hükmünde olan “Millet Vekili” de, aynı usul ve hükme tabii olup, asil istediği zaman vekili azletme salâhiyetine sahip bulunmadıkça vekâlet caiz değildir. Hukuki ve ahlâki olmaz.
Şu hale nazaran:
1. ADAY: Halk içinde yüksek fazilet, gerçek ilim, mutlak dürüstlük, adalet ve ahlâki erdemlerle temayüz etmiş; Şerefli, soylu, prensip/ilke ve yerleşik karakter sahibi; Kendini hak yoluna ve millet hizmetine adamış.; Hırs, ihtiras, gösteriş ve alâyişten uzak kimselerden; Parti sahibi, sulta-cunta, vesayet ve dikta gibi terör-tedhiş, soygun-vurgun erbabı tarafından değil; Bizzat mahalle halkı ve yerel unsurlar tarafından, millet yöneticiliğine önerilen Hazreti İnsan.     
2. SEÇİM: Mutlak surette millet adına ve milletten aldığı yetkiyi sadece millet için; Namuslu, dürüst, demokrat, onurlu, sorumlu, eşit/adil ve ilmî disiplinler dâhilinde kullanmaya ehliyetli, kadim ve liyakatli adayların:, (Daima takip, teftiş ve denetime açık olacak ve sürekli halka hesap vermeye hazır vekil taliplerinin) Bizzat vatandaş ‘seçmen’ tarafından bilumum ön hazırlık, oylama ve ilân evreleriyle ‘Yargı gözetimi ve Hâkim teminatı’ çerçevesinde, tam şeffaf, mutlak dürüst, adil ve eşit biçimde ifa ve icra edilen şerefli, soylu icraat’a seçim denir.
Bunun dışında, seçim adı altında yapılan her şey saçmalık, maskaralık, aldatma, oyun, düzen, sahtekârlık, nitelikli dolandırıcılık, suç örgütlerine katkı, amansız halk düşmanı hırsız, yolsuz ve soysuzlara yardım ve yataklıktır.               
  3. SEÇMEN: Yaşam çevresinde; Namuslu, dürüst, örnek ve önder insan gibi yüksek sıfatlarla temayüz etmiş, halk için hayırlı ve yararlı olacağına inanılan, kendisine itimat edilen kişilerden; Doğrudan halk tarafından belirlenip aday gösterilmiş Vekil adaylarına oy verecek; Bu esas ve kriterlere uymayan, “millete rağmen aday alarak dayatılmış ve/veya adaylığı satın almış fırsatçı, işbirlikçi, fesatçı, güdümlü uşak ve köpeklere” oy vermeyecek kadar akıllı kişi.           

17 Şubat 2014 Pazartesi

AÇILIM BASKISI, İLERİ DEMOKRASİ KÂBUSU VE MİLLİ ŞUUR ÇAĞRISI

AÇILIM BASKISI, İLERİ DEMOKRASİ KÂBUSU VE MİLLİ ŞUUR ÇAĞRISI
Mustafa Nevruz SINACI
            İleri demokrasi, kardeşlik-barış ve demokratikleşme süreci gibi, dayatmalarla oynanan menfur oyun, devletimiz ve milletimizin doğal stabilizatörlerini (dengelerini) bozmuş, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hayatı paralize ederek felce uğratmıştır.
            Bu akıl tutulması, cebir, dayatma ve psikolojik savaşın yol açtığı şaşkınlık, sarhoşluk, kibir, kinaye ve başıbozukluktan yararlanılarak; 30 yıl boyunca huzur, güven, kısmi refah, özgürlük ve barış içinde hür yaşayan KKTC’ni yok etmek pahasına bir alçaklık, hainlik ve çılgınlığın malûlü olunmuştur.
            MİLLİ DAVA DÜŞMANLIĞI
            Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası, güvenlik, refah ve huzuru bakımından hayati öneme haiz “Milli Dava Kıbrıs”ı da kapsayacak biçimde etki alanı genişleyen senaryo kurgularının aslı, esası, hedef, amaç ve mahiyeti; 17 Aralık operasyonuyla birlikte deşifre oldu ortaya çıktı.
            Menfur maksadın boyutları açıklandı, bütün veçheleri ile kötü niyet anlaşıldı.
Muhalefetin inadına körlüğü, kronik sersemliği ve gaflet uykusunun düşmana verdiği öz güven ile sonsuz avantajlar sayesinde vahamet bütün boyutlarıyla görüldü. Ekranda iktidar biçiminde göründüğü halde, gerçekte “Adalet, Fazilet, Eşitlik, Hakkaniyet ve Hukuk” (hüküm ve hikmet) cihetiyle hiçbir karar ve icraata muktedir olamayan hükümet, kör ihanetin pervasız akıntısına kapılmış, büyük bir felâkete doğru bilinçsizce sürüklenip gitmektedir.    
Buna “dur” demek, başta ana muhalefet partisi olmak üzere; Mason, meczup, mecnun, kumarbaz, dönme-devşirme, etki ajanı, kripto ve fahişeler tarafından son 50 yıl içinde sinsice Meclise sokulmuş bulunan “Truva Atları”nın temizlenmesi.; Hali hazır, resmen kurulu bütün partilere aittir. Aksi takdirde, kamu vicdanında “tam sorumsuzluk, gaflet, dalâlet ve hıyanetle” mahkûm bu teşekkülleri millet asla affetmeyecektir!..      
            İŞTE OYNANAN OYUN,
MENFUR EMELLER VE ACI GERÇEKLER
            Evveli herkesçe malûm olmakla birlikte; Asıl felâket 30 Eylül 2013 günü açıklanan sözde demokratikleşme; Özde demokrasi, insan hakları, eşitlik, adalet ve hukukun üstünlüğü ile rejimin deformasyonu; Siyasal, sosyal, toplumsal, fiziki / fiili ve ilmi “kuvvetler ayrılığı” prensibinin anlamsızlaştırılarak “güç’ün tekelleştirilmesi operasyonu” ile ivme kazandı.
            “Anayasa Uzlaşma (yeni anayasa imal ve inşa) Komisyonu” akamete uğrayınca zuhur eden panik; “Hak yolunda ve millet hizmetinde muktedir olamayan iktidarı” adalet ve hukuk dışı arayışlara itti. Ne için?.. Kurucu Unsurun tesis-temin ettiği; 11 Kasım 1938 karşı devrimi ile ihanet sürecine giren Cumhuriyet Halk Partisinin yozlaştırdığı (malum ve menfur istibdat döneminde anlamsızlaşan, saptırılan, istismar ve suiistimal edilen) rejimi.; 07 Ocak 1946’dan başlayıp 27 Mayıs 1960’a kadar özenle imar, inşa ve ihya edilip orijinal haline dönüştürülen eseri imha, bölünmez bütünlüğü parçalama, ittihat ve tevhit-i ilga için!..
Aslında 11 yıldır yapılmak istenende bu idi! Şimdi bütün yönleriyle ortaya çıktı.
Ciddi bir araştırma yapılırsa, “milli görüş” denilen şeytani ütopyanın da malum icraat, ifşaat, ifrat, tefrit, tecrit, ayırma-kayırma, bölme, parçalama, Türk düşmanları, Ebu Cehil’ler, Hiram’lar, Abdullah Bin Sebe’ler ile iştirak ve işbirliği muhtevalı olduğu açıkça görülecektir.        
Kinayeten adına kardeşlik ve barış denilen; Vatana, insana ve İslâm’a ihanet yolunda, amaca ulaşmak için, her şeyin mubah sayıldığı; Yalan-talan, hırsız-yolsuz, anarşi, terör-tedhiş yoldaşlığının icabı ifa edilen, “açılım”ların yüz karası, içler acısı ve utanç verici haline bakın:         
            DEMOKRATİKLEŞME PAKETİ’NDEN!...
            “Sizleri en kalbi muhabbetlerimle selamlıyor; birazdan Türkiye’ye ve dünyaya ilan edeceğimiz demokratikleşme paketinin, ülke, millet, bölge; ekonomi ve demokrasimiz; en önemlisi de birlik ve kardeşliğimiz için hayırlara vesile olmasını Allah’tan niyaz ediyorum.”
            “Özellikle, 3 Kasım 2002 seçimleriyle oluşan, 11 yıldır aynı istikamet doğrultusunda fedakârca görev yapan, milli iradeyi en güçlü şekilde savunup, milletin talepleri yönünde çalışan Meclis’imize, değerli milletvekillerimize huzurlarınızda teşekkür ediyorum”
            “İç barışımızı güçlendirecek, toplumsal birlik ve bütünlüğümüzü, geliştirecek, huzurumuzu tahkim edecek her adım, milletimizin en büyük temennisidir. Bu paketle, Türkiye’nin istiklâlini güçlendiriyor, özgürlük alanını genişletiyor, ufkunu daha da açıyor ve umudunu çoğaltıyoruz. En önemlisi de, şehitlerimizin uğruna can verdikleri milletimizin, birliğini, kardeşliğini, dayanışmasını daha da pekiştiriyoruz. Böylece vasiyetlerini yerine getirdiğimiz tüm şehitlerimizi, bu anlamlı günde bir kez daha rahmetle, minnetle yâd ediyor; Allah Onlardan razı olsun, mekânları inşallah Cennet olsun diye dua ediyoruz”,
“1950’de başlayan demokratikleşme tarihimiz..”
OYSA!..
ALDATAN PUT
- Millete muhabbet merhamet, adalet, eşitlik, hukuk, saydamlık ve dürüstlükle olur;
- Söz’de Demokratikleşme paketi, öz’de bölücü, ayrımcı, adaletsiz ve despotiktir;
- 11 yıldır atanan parlamenterler millet iradesini değil; Gayri milli AB+ABD, BOP ve BİP dayatması, BOP Eş başkanlığı emirlerini uygulamış; Vatan topraklarını düşmana satmış, Milli değer, toplumsal konsensüs, birlik-beraberlik, adalet-hak, eşitlik ve hukuk namına her ne varsa, binlerce yılın birikimi milli değerlerin deformasyonu için şuursuzca el kaldırmışlardır.
- Böylece iç barış berhava edilmiş, 0 sorun politikası ile dış barış da çökertilmiştir;
- Türkiye Cumhuriyeti’nin istiklâli güçlendirilmek yerine zayıflatılmış; Kötülerin, adi hırsız, yolsuz, soysuz, katil, anarşist, terörist, bölücü, barış, ahlâk, namus-şeref, dil-din, devlet ve hukuk düşmanlarının özgürlük alanı genişletilirken; Namuslu-dürüst, onurlu-soylu, yüksek karakter sahibi sorumlu iyi insan ve iyi vatandaşlarımızın.; Yegâne hak sahibi oldukları halde, özgürlük alanları bütünüyle kısıtlanmış ve pervasızca daraltılmıştır.        
- Şehitlerimiz alçakça rencide edilmekte, hain leşlerine bile şehit denilebilmektedir;
- “1950’de başlayan demokratikleşme tarihimiz..” Cümlesi doğrudur.
Ancak, 1950’de başlayan, aleni yalan-sinsi talan, soygun-vurgun ve aldatmaca furyası değil; Bil âkis; Milli kalkınma, Milli-Manevi, ilmi ve kültürel değerleri ihya; Dikta, vesayet, halka ihanet ve despotizmi ilga; Cumhuriyeti demokrasi ile ihlâsla bütünleştirip, milli birlik ve beraberliği tahkim; Halk için/halkla beraber, el ele ve gönül gönül’e, milletle beraber vaki bir kalkınma, gelişme ve çağdaş medeniyet düzeyini yakalama-aşma hareketidir..
Milleti bölme, devleti parçalama, halkı sefalete mahkûm etme, milli kültür ve manevi değerleri yozlaştırıp, Türk Milletini kimliksizleştirmeye, yozlaştırmaya çalışarak; Ahlâksızlık, namussuzluk, anarşi, terör-tedhiş, yalan ve talanı teşvikle vatan topraklarını düşmana peşkeş kalkışması değildir!..   
SİYASETTE FAZİLET DÜŞMANLIĞI
Pakette bahse konu, sözde siyasetin demokratikleştirilmesi (!?) öngörüsü:
            “Siyasi Partiler Kanunu’nun 11’inci maddesinde yapacağımız değişiklikle, partilere üye olmayı daraltan, kısıtlayan bazı engelleri ortadan kaldırıyor, Seçim Kanunu hükümlerine göre, oy verme hakkına sahip olan herkesin, partilere de üye olabilmesinin önünü açıyoruz. Bu amaçla, 11’inci Maddenin B bendindeki 6 kısıtlayıcı engeli ortadan kaldırıyor, yine Siyasi Partiler Kanunu’nda yapacağımız değişiklikle, farklı dil ve lehçelerde propaganda imkânını getiriyoruz. 298 Sayılı Kanunu’nun ilgili maddesini değiştirerek, parti ve adaylar tarafından yapılacak propagandalarda, Türkçenin yanında farklı dil ve lehçelerin de kullanılabilmesini mümkün hale getiriyoruz. Aynı şekilde, ön seçimlerde farklı dil ve lehçelerde propaganda imkânını getiriyoruz. SP Kanunu’nun 43’üncü Maddesindeki kısıtlayıcı hükmü kaldırıyor, ön seçimlerde de Türkçeden başka dil ve lehçeyle propaganda imkânını partilere sağlıyoruz…”
            17 ARALIK OPERASYONU
        VE GERÇEKLER
            Öncelikle yukarda sözü edilen: “Muhabbet, demokratikleşme, birlik ve kardeşlik.; Fedakârca görev yapan, milli iradeyi en güçlü şekilde savunup, milletin talepleri yönünde çalışan Meclis; İç barışımızı güçlendirecek, toplumsal birlik ve bütünlüğümüzü, geliştirecek, huzurumuzu tahkim edecek her adım.; Bu demokratikleşme paketiyle, Türkiye’nin istiklalini güçlendiriyor, özgürlük alanını daha da genişletiyor, ufkunu daha da açıyor ve umudunu daha da çoğaltıyoruz. En önemlisi de, bu paketle, şehitlerimizin uğruna can verdikleri milletimizin, birlik, kardeşlik ve dayanışmasını pekiştiriyoruz; 1950’de başlayan demokratikleşme tarihi!.” Gibi lâflar, bütünüyle iyi niyet ve devletin temel öğesi olan “İyi İnsan ve İyi Vatandaş” ilkesi, “halka hizmet Hak’a hizmet” fenomeni ve TBMM’nin varlık nedeni “Egemenlik, kayıtsız ve şartsız Türk Milletine aittir” düsturuna aykırıdır.
            17 Aralık’tan bu güne açıkça görülmüş, anlaşılmıştır ki; Pakette yer alan bu ve benzeri sözler kesinlikle samimi değil, sadece bir oyalama, göz boyama, hile ve aldatmacadır. Çünkü aynı paketin sonlarında yer alan: “SP Kanunu’nun 11’inci maddesinde yapılacak değişiklikle, partilere üye olmayı daraltan, kısıtlayan engeller ortadan kaldırılacak; Seçim Kanununa göre, oy verme hakkına sahip olan herkesin, partilere de üye olabilmesinin önü açılacaktır…”
            Siyasi Partiler Kanunu’ndan “adalet, fazilet, insanlık ve hukuk” atılmak isteniyor.
“SPK 2. Bölüm: Siyasi Partilere Üye Olma:
MADDE 11 - (Değişik 1. fıkra: 4445 - 12.8.1999) On sekiz yaşını dolduran, medeni ve siyasi hakları kullanma ehliyetine sahip bulunan her Türk vatandaşı bir siyasi partiye üye olabilir. Ancak; (a) Hâkimler ve Savcılar, Sayıştay dâhil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.
b) (Paket Gereği Kanundan Çıkartılacak Hükümler)
1 - Kamu hizmetlerinden yasaklılar,
2 - Zimmet, ihtilâs, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar ile istimal ve istihlâk kaçakçılığı dışında kalan kaçakçılık suçları, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya devlet sırlarını açığa vurma suçlarından biriyle mahkûm olanlar,
2. Basit ve nitelikli zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar ile istimal ve istihlak kaçakçılığı dışında kalan kaçakçılık suçları, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya devlet sırlarını açığa vurma suçlarından biriyle mahkum olanlar,
3 - Herhangi bir suçtan dolayı ağır hapis veya taksirli suçlar hariç üç yıl veya daha fazla hapis cezasına mahkûm olanlar, 3. Taksirli suçlar hariç beş yıl ağır hapis veya beş yıl ve daha fazla hapis cezasına mahkûm olanlar,
4 - Türk Ceza Kanununun ikinci Kitabının birinci babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini alenî olarak tahrik etme suçundan mahkûm olanlar,
5 - Türk Ceza Kanununun 312. maddesinin ikinci fıkrasında yazılı halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme suçlarından mahkûm olanlar, 5. Terör eyleminden mahkûm olanlar, 
6 - Siyasi partilere üye olamazlar ve üye kaydedilemezler. Yükseköğretim elemanları, yasaklamanın dışındadır. Bunlar hakkında Yükseköğretim Kanunu uygulanır.
ÜYELİĞE KABUL ŞARTLARI
MADDE 12 - Siyasî parti üyesi olmaya kanuna göre engel hali bulunmayanların üyeliğe kabul şartları parti tüzüklerinde gösterilir. Tüzükte üyelik için başvuranlar arasında dil, ırk, cinsiyet, din, mezhep, aile, zümre, sınıf ve meslek farkı gözeten hükümler bulunamaz.
Siyasî partiler üye olma istemlerini sebep göstermeksizin de reddedebilirler. Ancak, üyeliğe kaydını isteyenin istemini reddeden teşkilatın bir üste kademesine, parti tüzüğünde gösterilen şekilde itiraz hakkı vardır. İtiraz üzerine verilen karar kesindir.
ÖNSEÇİMDE PROPAGANDA İLE İLGİLİ HÜKÜMLER
MADDE 43 - Aday yoklamalarına katılan aday adayları için propaganda yapmak amacı ile açık hava toplantıları, örf ve âdete göre sohbet toplantısı sayılanlar hariç olmak üzere kapalı salon toplantıları tertiplenemez, duvar ilânı, el ilânı ve her nevi matbua, ses ve görüntü bantlarıyla propaganda yapılamaz. Bu tür toplantılarda başka aday adaylarına karşı kötüleyici beyanlarda bulunulması yasaktır.
Siyasî partiler, tüzüklerinde gösterilmek kaydıyla aday adayları için bunların vereceği bilgileri de esas alarak aday adaylarının meslek veya sanat hayatlarındaki derece, başarı ve eserlerini, memlekete yaptığı hizmetleri gösterir, vesikalık fotoğraflarını taşıyan matbualar bastırıp dağıtabilir. Aday adaylarının soyadı alfabe sırasına göre düzenlenecek benzer bilgileri içeren matbualar sandık başlarına asılabilir.
Aday adayları, mensup oldukları partinin programı, büyük kongresinin ve yetkili merkez organlarının kararları ile partinin seçim bildirisi dışında, milli mahalli yahut mesleki çapta herhangi bir vaatte bulunamazlar ve Türkçe'den başka dil ve yazı kullanamazlar.
Aday adayları, önseçimlerde oy kullanacak partili üyelere veya yakınlarına maddi çıkar sağlama amacı güdemezler; önseçimlerde oy kullanacakları etkilemek maksadıyla meşru ve hukuka uygun olmayan davranışlarda bulunamazlar…”
Tasarlanan bu değişiklikler hayata geçtiğinde:
1. Hiç af çıkartmadıkları yalanına rağmen, esasa müteallik yasa “paket ve torba” biçim düzenlemelerle “denetimli serbestlik”, “tutuksuz yargılama” ve sair nam ve kapsamlar altında hapisten çıkan 117 bin civarında suçlu,
2. Yukarda arz ve ifade edilen 2820     Sayılı Siyasi Partiler Kanunu 11/b fıkrasının iptali ile yüz binlerce insanlık düşmanı, alçak, namussuz, şerefsiz-soysuz, karaktersiz mahlûk, hırsız -yolsuz, anarşist, terörist, katil, ırz düşmanı, bebek katili cani ve hain serbestçe siyasi partilere üye olabilecek.; Canları isterse parti kurabilecek ve her düzeyde seçme-seçilme hakkına sahip hale gelecek, getirilecek;
3. Azat edilme altyapısı ilmek-ilmek dokunan bebek katili, düzenlemeyi müteakip bir şekilde tahliye edilecek; Serbest kaldığında dilediği partiye üye olabilecek, başkan seçilecek ve seçilmesi halinde bakan ve baş bakan bile olabilecektir!..     
4. Siyaset iyice “iyi insan, iyi, onurlu, sorumlu, namuslu ve dürüst vatandaşların hakkı, işi ve görevi” olmaktan çıkacak; Bütünüyle pislik, hırsız-yolsuz, despot, demokrasi, adalet ve hukuk düşmanı, yalancı-talancı, soyguncu-vurguncu lânetli domuzlarının eline kalacak;
            KİRLİ ELLER VE MENFUR EMELLER
           
Bu değişiklik istemi ile öteden beri plânlanan ve kerameti kendinden menkul torba ve paketlerle Meclise dikte edilen müstakbel hedef belli olmuştur. Bu menfur süreçle başta bebek katili olmak üzere, bilumum hırsız, yolsuz, soysuz, katil, hain, terör-tedhiş unsuru hain, cani ve bölücü unsurlar meclise taşınmak istenmektedir. Bizim gaflet, dalâlet ve hıyanet ile malûl muhalefet, ya hâlâ, bu vahim ihanete uyanamamış, ya da işin kârlı “işbirlikçiliğine” yatmış olsa gerektir!...
            ŞURASI BİLİNMELİDİR Kİ!..
            Yıllar boyunca insan hakları, adalet, hukuk ve DEMOKRASİ diye haykıran, daha da doğrusu, tam bir mürailik, iki yüzlülük ve çifte standart kurgusuyla inleyen “dâhili ve harici bedhahlar”.; ABD + BOP + BİP ve AB hapları ile uyutulup gaflet tuzağına düşürülen, harici dayatma darbeleriyle narkozladıkları Türk Milleti’nin hıyanet ve dalâlet uykusundan dehşetle uyandığını yakında görecek ve “malum, melhus ve menfur tahrikleri ile” tüm vatandaşların “oynanan oyuna” uyanmasına vesile olacaklardır.. 
            NETİCE OLARAK:
            Haydi; İyi, namuslu, dürüst, demokrat, onurlu ve sorumlu İnsan’lar kazansın.
            Din tüccarı, misyon taciri kötüler kahrolsun, adaletsiz ve ahlâksızlar mahvolsun, tövbekâr olmayan, ıslah-ı nefs etmeyen, milletle hesaplaşmayan, insanlarla helâllaşmayan, müzmin suçlular cemiyetten dışlansın!..
            Sonuçta: TC yurttaşları, ya Milli Birlik, Milli Devlet, Ayrılmaz-bölünmez Bütünlük;
            Tek Dil, Tek Bayrak, Tek Millet, Tek Başkent, Tek Vatan emel ve idealine saygı duysunlar..
            Ya da, canlarının istediği yere, defolup gitsinler!..
            YANİ; Ya saygı duyun, sahiplenin; Ya da terk edin...

1 Şubat 2014 Cumartesi

EBED MÜDDET DEVLET; ADALET, HUKUK VE DEMOKRASİ

EBED MÜDDET DEVLET;
ADALET, HUKUK VE DEMOKRASİ
Mustafa Nevruz SINACI
Adalet ahlâkının hâkim ve hukukun üstün olduğu medeni ve muasır ülkelerde siyaset; sadece müesses nizamı idame, kurum, kural ve ilkelerine sadık olarak, devlet ve milleti idare sanatıdır. Yegâne tanım ve anlatım budur. Zira kurucu unsur (milli mücadele kahramanları) devleti ebed-müddet yaşayacak biçimde ilkeli, onurlu ve ilmî temeller üzerine inşa etmiş;
Savaş görmüş, ıstırap ve zulmün her türlüsünü bizzat nefslerinde yaşamış, acının her türlüsünü iliklerine kadar tatmış insanlar olarak (Aziz Atalarımız, Şehit-Gazî Ceddimiz) Ülke ve milleti birlik, beraberlik, karşılıklı uyum (ahenk/tesanüd), anlayış, barış içinde, en iyi, ileri, çağdaş ve modern esaslarla yönetilip, huzur, özgürlük, güvenlik, refah, zenginlik ve mutluluk düzeyini yükseltecek norm ve kurumlar üzerine teşkil etmişlerdir.
Dolayısıyla sonra gelenlere düşen görev:
Rejimi, “doğru, dürüst, saydam ve adaletle” sürdürmek; İnsan hakları, adalet ahlâkı ve hukukun üstünlüğünü, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığını mutlak surette korumak; Ayrıca, Millet İradesinin Devlet İdaresinde, “Hâkimiyet Kayıtsız ve Şartsız Milletindir” düsturu doğrultusunda devamını sağlayacak tedbirleri almaktır. Bu nedenle, bazı devletlerde seçim zamanlarında “iyi olan kazansın” denilir. Bu söylem kanaat önderleri tarafından açıklanıp yorumlandığında ortaya, (daha kapsamlı olmak koşuluyla) şöyle bir talep/tanımlama çıkar: “İyi, doğru-dürüst, namuslu, onurlu-sorumlu ve demokrat olan kazansın”!..
Küresel Adalet ve Evrensel Barış’ın temel şartı budur.
Bu temel kriter, başta “kuvvetler ayrılığı” umdesinin beher birey muhatapları olmak üzere; Seçimle gelen veya atanmış olan ve fakat millet adına, devleti idare makamında iştigal eden herkes için geçerlidir. Geçerlilik, erklerin karşılıklı ilişki, irtibat ve teatilerinde, bu kural ve “hayati kaideyi” her şeye rağmen gözetmelerine bağlıdır.
Evrensel gerçek ve siyasette uyulması zorunlu kaide odur ki;
Kifayetsiz muhterisler; Mağrur ve mütehakkimler; Denetim, takip, kontrol ve teftişten kaçanlar; Hesap vermekten kaçınanlar; Sadık/samimi, iyi, dürüst görünüp, gerçekte üçkâğıtçı, sahtekâr, riyakâr, yalancı-talancı, din tüccarı ve misyon taciri olanlar; Amansız hak gaspçısı, halk düşmanı ve şahsiyetsiz-haysiyetsiz ihanet yatkını, emanet hainleri olup; Bu ve benzeri güruhtan devlet memuru, millet temsilcisi ve emanet erbabı çıkmaz.
Emanete hıyanet kriptoların, dönme ve devşirmelerin karakteridir.       
Şu halde: Devlet cihazında yedi gün 24 saat denetim, daimi teftiş, dikkat-takip, sürekli kontrol ve ilkeli koordinasyon şarttır. Demokrasi, hak, adalet ve hukukun gereği budur. Bunu ifa ve icra etmekle: Birinci derecede ana muhalefet, tarafsız ve bağımsız Yargı ve aynı şekilde “tarafsız ve bağımsız” TBMM memur ve mesuldür. Tamamı millet adına hareket eder, millete hesap vermeye mecburdurlar. Sadece ve ancak bu şekilde: “Hâkimiyet, kayıtsız ve şartsız Türk Milletinindir” emir, “kurucu unsur tarafından emanet/vasiyet” ilke hayat bulabilir.
Fakat 17 Aralık tarihinden itibaren ülkemizde (yargı, yasama ve yürütme arasında) yaşanan utanç verici olaylar açıkça göstermiştir ki; Türkiye’de kuvvetler ayrılığı ilkesi artık yoktur. Bunun yerine kaim (De’fakto) koyu diktatörlük rejimi ikame edilmiş olmakla; Cari erkler meşruiyetini yitirmiştir. Acilen Türk idare ve siyaset sisteminin demokratikleşmesi ve “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinidir” düsturunun fiilen hayat bulması elzemdir.   
Zira bu büyük, köklü ve şerefli milletin tarihinde insanlık dışılık, yolsuzluk, hak gaspı, rüşvet, iltimas ve hırsızlık yoktur.  Dolayısıyla, benzer iddialar karşısında yargıya dur demek, Polisin elini tutmak ve adaletin yolunu kesmeye yeltenmek yanlış. Doğrusu halk adına hareket eden ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin en önemli unsuru sıfatıyla “tarafsız ve bağımsız” hüküm ve hikmet sahibi Yargıya, Savcıya inanmak, itimat etmek, saygılı olmak ve güvenmek esastır.
Adalet Mülk’ün Temeli; Mülk Devlet ve "mutlak malik" adaletle, eşit haklarla yönetilen millettir.
AKP’nin suçluluk sendromu'nun; "Ebed-Müddet Devlet" ilkesi, ideal ve ülküsünü zedelemesine asla izin verilmemelidir!.. 

GÜNCEL "DEMOKRAT PARTİ" YE ATFEN!...

‘DEMOKRAT PARTİ’
ŞİMDİ RUHLANMALIDIR
Mustafa Nevruz SINACI
Önce makale başlığı ile ilgili bir açıklama… Afyon, Eskişehir ve İzmir Türk Dünyası Eğitim-Bilim Şûraları ile Kültür Şenliklerinde, bilhassa Azerbaycanlı kardeşlerimiz; Türkiye ruhtan düşmüş, acele tekrar ruhlandırılmalıdır, diye endişeyle haykırdılar..
Burada ruhtan düşme: Tarihi, milli, ilmi, kültürel, tüm asli unsur ve yaşamsal değerleri yitirmiş olmak anlamına gelmektedir. Tıpkı, Atatürk’ün Cumhuriyet, Demokrasi, özgür bilim, insan hakları, adalet ahlâkı, hukuk, hükümranlık ve bağımsızlık şuuru, sevdası gibi…
TC RUHTAN DÜŞTÜ
Bu anlam ve bağlamda Türk Dünyası kaygılanmakta haklıdır. Çünkü gerçekte Türkiye Cumhuriyeti yarım asır önce ruhtan düşürülmüştür. 53 yıldır da Türk ruhu, milli-manevi, ilmî değerleri, mâşeri vicdan ve şuuru paspas edilip çiğnenmektedir. Bu rezillik, ihanet, alçaklık ve küstahlığa, başta ana muhalefet partileri CHP ve MHP olmak üzere; ‘Siyasi Parti’ vasfını haiz 78 organizasyon doğrudan muhatap, ‘sorumlu teşekkül’ onursuz ve sorumsuz biçimde seyirci olmakta, kayıtsız kalmakta ve nihayet, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin dâhi yok edilmesine karşı (görünürde ve parti örgütleri) şaşkınlık ve çaresizlik içinde kıvranmaktadırlar…,
Alında bunların çaresi, çözümü, tedbiri yok değil, elbette mevcut. Ama bu istikamette muhalefet isteksiz, belki yetersiz-yeteneksiz yahut bedhahlarla gizli iştirak ve işbirliği halinde bile olabilirler. Özellikle 17 Aralık operasyonundan itibaren, ülkenin ve milletin üstüne kâbus gibi çöken ve euro-dolar vurgunu ile çöreklenen kriz, bu kaygı ve korkuları teyit etmektedir.
FETRET DEVRİNİ KAPATAN ASR-I SAADET
7 Ocak 1946, bu yüksekliğin, ideal insanlık davası, milli/manevi kültür ve ilmi şuurun Demokrat Parti adıyla ruhlandığı, doğduğu, dirildiği ve hayat bulduğu; Halk Partisi tarafından memlekette estirilen terör-tedhiş ve mezalimin sonlandırıldığı; Fetret Devrini temelden sarsan kutlu bir tarihtir. “Tarihi ve kadim Demokrat Parti” Türkiye’de cumhuriyet, adalet, hukuk ve demokrasinin öznesi; Siyasette fazilet mücadelesi ve devlet idaresinde millet iradesinin hâkim kılınmasının; Yani, “Egemenlik kayıtsız ve şartsız Türk Milletinindir” düsturunun yegâne teminatıdır. İşte, 46 Ruhu, Demokrat Parti dava, manâ ve misyonu bu anlama gelir. 
DEVLET BAŞA, KUZGUN LEŞE!..            
Şimdi gelelim (dönem itibarıyla) esas meseleye:           
Demokrat Parti’nin 11. Olağan Genel Kurulu, önümüzdeki Pazar (2 Şubat 2014) günü, saat: 10.00’da “Çetin Emeç-Balgat, Ahmet Taner Kışlalı Kapalı Spor Salonunda” yapılacak.
Öncelikle şunu ifade etmek lâzım ki; Halen “DP” adı altında politika yapmaya çalışan kurumun, mevcut haliyle tarihi-asli ve kadim Demokrat Parti’yi temsil/ilzam ve tedai ettirdiği, ettirebildiği kesinlikle söylenemez. Fakat bunun suçlusu mevcut yönetim değil; 8 Mayıs 2005 tarihli “Demokrat Parti 11. Olağanüstü Kongre” ile Erkan Mumcu sahipliğindeki ANAP’a iştirak ve iltihak kararı alınmasından sonra tezgâhlanan kirli oyun, hile-desise, derin kurnazlık ve hain pazarlıklardır.
Meselâ Mehmet Ağar döneminde DYP’nin DP adını edinmesi meşru, yasal, ahlâki ve hukuki değildi. Akabinde ANAP’ın büyük kongresini toplayan E. Mumcu bütün ısrar, telkin, tembih ve hatırlatmalarıma, hukuki hakkı olmasına rağmen ANAP’ın adını DP’ye iblâğ kararı alamamıştır. Bunun nedeni ya bir büyük pazarlık, dayatma yada manipülasyon yahut M. Ağar korkusu olabilirdi. Sonuç: Demokrat Parti uzun bir süre akim, ANAP uhdesinde enterne, esas itibarıyla sinelerde mahfuz ve fiilen mahkûm ortalık boş, millet ve devler sahipsiz kaldı.
Nihayet DYP’nin ANAP ile birleşmesi ve DP adını alması sorunu bir derece çözdü.
Ancak bu, DP’nin tarihi, doğal, kadim ve 46 ruhu ile mündemiç gerçek şahsiyetinin hayat bulmasına vesile olmadı. Zaten üst üste gelen katılım, intikal ve değişikliklerle adeta darbelenmiş, örselenmiş, küstürülmüş, moral olarak çökmüş, tefessüh etmiş teşkilât, varılan noktayı kabullenemedi. Özellikle Süleyman Soylu (!)ve Namık K. Zeybek zamanında teşkilât siyasetten ikrah etti, tabana vurdu. Demokrat Parti kaynağından neş’et Merkez Sağ’ın mazbut seçmeni, illet-nefret ettiği ve asla içine sindiremediği, kabullenemediği AKP’ye iltica zorunda ve durumunda kaldı. Buna rağmen geniş halk kitleleri, temelde gelenek ve gerçek, hak, adalet, hukuk ve dürüstlük sevdalısı sessiz-sözsüz yığınlar; Yalan-talan, haksızlık-hırsızlık, yolsuzluk karşısında ezilen, üzülen, eziyet ve zulme maruz kalan kesimler DP’den asla ümidi kesmedi…
Her daim herkesin ve her kesimin gözü ve gönlü DP’de idi;
Çünkü Demokrat Parti davası, 46 ruh ve misyonu:     
22 Mayıs 1950 – 22 Mayıs 2014 tarihleri arası 64 yıllık Hükümetlerden, tamı tamına 33 yılı ‘tek başına iktidar’ ve 13 yılı da iştirak, ittifak ve koalisyonlar biçiminde olmak üzere 47 yıllık hükümferma bir sentez, özne ve bileşkedir. Henüz bu ruh ve misyonunun rekoruna kimse erişemedi. Erişmesi de imkânsızdır.
Bakınız şu tabloya:
Menderes Hükümetleri 22 Mayıs 1950- 27 Mayıs 1960          = 10 yıl 005 gün
Demirel Hükümetleri                27 Ekim 1965 - 16 Mart 1971            = 10 yıl 314 gün
Özal Hükümetleri                     13 Aralık 1983 - 09 Kasım 1989        =   5 yıl 345 gün
Akbulut Hükümeti                    09 Kasım 1989 - 23 Haziran 1991      =   1 yıl 232 gün
Yılmaz Hükümetleri                  23 Haziran 1991 - 20 Kasım 1991      =   2 yıl 101 gün
Çiller Hükümetleri                    25 Haziran 1993 - 12 Mart 1996        =   2 yıl 273 gün
Tek başına, müstakilen ve münferiden iktidar süresi                  :   33 YIL 175 GÜN
İktidar ortağı, iştirak ve ittifaklar biçiminde koalisyonlar                        :   13 YIL 190 GÜN
TOPLAM HÜKÜMET ETME SÜRESİ                                        :   47 YIL
NETİCE OLARAK BU KONGRE’DE:
1. Tarihi ve kadim Demokrat Parti’nin aslına rücu etmek, şahsiyet, haysiyet, bilgi, birikim, deha, basiret ve beka’sı ile bütünleşmek;
2. 46 Ruhu ile ruhlanmak, Milli birlik, hürriyet, adalet ve bağımsızlığa adanmak; 
3. Orijinal Demokrat Parti’nin güncel versiyonunu kabul etmek ve yürürlüğe koymak;
4. Yeter!.. Söz Milletindir… Anlamına gelen “Başparmağı Açık Sağ El” i parti amblemi olarak kabul ve tescil ederek, büyük bir ayıptan kurtulmak…
Millet için bir ümit, ümitten de öteye HAK; Devlet uğruna görev ve Kongre Delegeleri namına mutlak bir sorumluluk, kaçılmaz, kaçınılmaz tarihi bir VAZİFEDİR.   
            Böyle olursa eğer; “TÜRKİYE’YE BÜYÜK ÇAĞRI” hayat bulabilir, gerçek olabilir.
            Aksi takdirde bir HAM HAYAL ve ÜTOPYA olarak kalmaya mahkûmdur.
            BİLİNE!...