demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2015 Salı

EMANETE HIYANET ETMEYİN!..

EMANETE HIYANET ETMEYİN!..
Mustafa Nevruz SINACI
            Önce “EMANET”in ne demek olduğunu ve ne anlama geldiğini çok iyi bilmek gerek. 
            Çünkü emanet’in önem, anlam ve değerini idrak edemeyenler (ya da, ne demek olduğunu, ne ifade ettiğini bilmeyenler), çok kolaylıkla bedhah (gizli düşman) olabilir. Menfur ve melânet hainler tarafından sağlanacak, çok basit çıkarlar (makam-mevki) v.s. menfaatler karşılığında, paralize işbirlikçilere dönüşüp, gaflet, dalâlet ve ihanet ehlinin kirli emellerine alet olabilirler.  
            TÜRK VATANDAŞI’NIN EMANETİ
Mustafa Kemal ATA-TÜRK açısından baktığımız taktirde: Mutlak fazilet, hak, adalet, özgürlük/güvenlik, demokrasi, lâiklik, ebed-müddet devlet ve tam bağımsızlık anlamına gelen Cumhuriyet; Milli birlik/bütünlük, keder, kıvanç ve kaderde beraberlik.; Sarsılmaz, bölünmez, parçalanmaz Devlet/Bayrak/Toprak;  Milli, ilmi, maddi-manevi, sanat ve kültür değerlerimiz; Haksızlık, yolsuzluk, sömürü ve zulme karşı direnç, daimi zindelik ve icabında milli refleks.; Dönme, devşirme, hain, vatanı bölmeye çalışan zalim ve Milli birliğimizi bozmaya kalkışan fesat odakları ile nifak tohumlarına karşı hassasiyet; Milli irade simsarı din ve dil tüccarlarına, Türkiye’yi yok etmeye adanmış etki ajanı ihanet şebekeleri ile menfur teröristlere yârdım ve yataklık edenlere karşı hadlerini bildirmek; Adaleti ahlâkı ve hukuku hâkim, siyaseti kaliteli, nezih ve temiz tutmak Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına emanettir.
Günümüzde, emaneti yegâne koruma, millet ve devleti kollama aracı olan ve “Namus, Şeref” anlamını haiz Oy’larımızı, bu ideal, ilke ve değerlere uygun adaylara, Milli Refleks ve partilere kullanmaya özen göstermeliyiz. Bu basiret (öngörü), feraset beka ve idrakten (bilinç) aciz, beyinleri dumura uğramış zavallı, cahil ve menfaatperest güruh, Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti için en büyük tehlikedir. Çünkü:        
Türk milleti, tarih, kültür ve medeniyetinin varisi; Türkiye Cumhuriyetine yurttaşlık bağı ile bağlı her vatandaş “emaneti korumakla” görevli, yaşatılmasına memur ve mükelleftir.  Vakti zamanı gelince şimşek olup düşmanın başına çökmek, hançer olup yüreğini deşmek ve her ne pahasına olursa olsun “devleti ve milleti” korumak emanettir. Büyük Türk milleti asla imansız, vatansız ve topraksız olmaz, olamaz!. Türk milletinden hırsız, anarşist-terörist, arsız, yolsuz, namussuz, din tüccarı, mason-misyoner ve siyaset simsarı çıkmaz.    
EMANET, ADALET, DALÂLET VE MİLLİ MUHAFAZA
Gelenek ve gerçek bağlamında Milli emanetler ve manevi mukaddeslerin muhafaza ve payidarı; “İnsan hakları, adalet, demokrasi, eşitlik ve hukukun vazgeçilmez unsuru” kitle partilerine ait bir görevdir. Başta kadim “medeni siyaset” olmak üzere, Şûra geleneği ve Milli Meclis terekkübünde (oluşum ve içeriğinde) mutlaka milletin hür iradesinin temsili şart olup; Türk demokrasisinde vasıta, vesayet, cunta/sulta, güdüm ve tasallut yoktur. Şu hale nazaran:  
Önemlidir!.. 
Lütfen hafızanıza not edin. 
Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcılığı (YCBS), Siyasi Partiler Bürosu kayıtlarına göre 2015 yılı Mart ayı itibarıyla Türkiye’de 97 faal siyasi (!) parti var. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) bunlardan 31’inin 7 Haziran 2015 Pazar günü ifa, icra edilecek “25. dönem parlamenter belirleme” sürecine katılma hak ve niteliklerine sahip bulunduğunu bildirdi. Seçim işleri kurumunun 07 Nisan 2015 tarih ve 630 sayılı kararı uyarı, sadece 20 partinin bu hakkı kullanabildiği ve seçimlere katılabildiği görüldü!..
            Üstelik her ne kadar başkaca seçenekleri olsa bile “İnsan hakları, adalet, saydamlık, eşitlik ve hukuk” ilkeleri gereği, yargı gözetiminde, resmi ve yasal “ÖN SEÇİM” yapmaları ve parti adaylarını, hiç ağızlarından düşürmedikleri “DEMOKRASİ, EŞİTLİK VE HUKUK” hükümleri doğrultusunda uygulamaları (geleneksel olarak) beklenirken; CHP’nin % 85’lik.; Fakat sonradan görüldüğü ve anlaşıldığı üzere göstermelik ön seçiminden başka hiçbir parti eşitlik, etik ve hukuk ilkelerine riayet etmedi. Bu büyük bir ayıp, yüz karası. Hattâ utançtır!..
            BU BİR İNSANLIK SUÇUDUR!..
            Kayıt ve söylem bazında (güya), Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik ve lâik bir hukuk devletidir. Mademki öyledir, o halde insan hakları, ‘olmazsa olmaz eşitlik ilkesi’ adalet-hukuk ve demokrasi gereği bütün adayları bizzat ve doğrudan “2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu” gereği parti üyeleri ve/veya delegeler belirlemeliydi. Olmadı. Şu hale nazaran: 20 parti ve bu kombinasyon (organizasyon) içinde bir takım kirli ittifaklarca halkın önüne sürülerek, usulen yapılacak bir seçimle millete dayatılan parlâmenter adayları meşru, hukuki ve etik değildir.
            Çünkü bu listeler parti üyeleri ve halkın hür iradesine değil; Kendini millet adına ve millete rağmen karar vermeye ehil, vekil, vasi ve yetkili gören bir takım kifayetsiz muhteris, hırs ve ihtirası yeteneğine galip gelmiş güdümlü unsurlarca atanan aktör, figüran, kukla, uşak, oyuncu ve palyaçolardan millete vekil olmaz. Kaldı ki, hukuken asil’in (müvekkilin) vekili şahsen, asaleten ve doğrudan ataması (tevkil etmesi) şarttır. Bu işlem Noter huzurunda yapılır. Dolayısıyla Millet tarafından vekil tayin ve tensip edilecek bütün “aday”ların, doğrudan millet tarafından, seçim kanunlarının öngördüğü usul ve esaslar çerçevesinde ve Hâkim teminatı çerçevesinde belirlenmesi şarttır. Lâkin böyle olmadı.
Öyleyse önerilen adaylar yok hükmünde ve öngörülen seçim meşruiyetten yoksundur.  
            İkincisi: Mezkür 20 partiden 13’ü tam liste vererek 85 seçim çevresinde; Diğerleri ise sırasıyla: 75., 73., 56., 58., 56., 55 ve sonuncusu da 43 seçim bölgesinde aday gösterebildiler. Ayrıca Türkiye genelinde 166 kişi bağımsız milletvekili adayı oldu. (ysk.14.04.2015/630)
            DAHASI VAR!...
            Bahse konu adayların belirlenmesinden tutun; Bir takım seçime girme hakkı olan veya bu hakka sahip bulunmayan sözde partiler ve bunların sahipleri arasında cereyan eden iğrenç pazarlıklar ve aşağılık ilişkilere ne demeli? Hepimizin ve herkesin gözü önünde cereyan eden yasalara aykırı “ittifak, iltihak, emanet, hıyanet ve ortak liste” pazarlıkları ne kadar iğrenç, insanlık dışı ve utanç verici idi!.. Sonuçta, kanunlarda açıkça yer alan “ittifak, dolaylı, hileli iştirak ve aleni ittifak” yasağı, adeta bir “meydan okuma” tarzında delinerek bir takım kirli /şaibeli ilişkiler oluşturuldu...
Bunun neresi seçim, hukuk, ahlâk, adalet, eşitlik ve demokrasi Allah aşkına!..
            DUYGUSAL SÖMÜRÜ VE DİN TÜCCARLIĞI
            Millet adına devleti yönetmeye talip olanların din, iman, cemaat, tarikat, etnik kök, ana dil, ırk ve mezhep ayrımcılığı yapması; Büyük bir felâket, art niyet, tuzak, kumpas ve nitelikli sahtekârlık alâmetidir. Bu gibi eylem ve söylemler ya güdüm, emanet, vesayet, dikta-cunta ya da mütegallibe emrinde siyasi manipülâsyon işaretidir. Dolayısıyla namuslu, dürüst, demokrat ve mütevazı olmayan; Aşırı iddialı, vurucu-kırıcı, hırs ve ihtiraslı gruplar kesinlikle milli/ilmi,  iyi niyetli ve “hizmet üretme yönünden” samimi değildirler.       
            OYSA: Özüne inildiği, orijinal ve objektif kaynaklar bulunduğunda görülen odur ki; İstisnasız bütün vahiyler (ilâhi sayfa, buyruk ve kitaplar) adalet, ahlâk ve hukuk’u düzenlemiş ve fakat insanların idaresine dair açık, net ve biçimsel (doktriner) hükümler getirmemiştir.
İsra Suresi 16. Ayet de, her şeye egemen RAB (mealen) “Biz, bir memleketi (zulüm, isyan, azgınlık ve taşkınlıklarından dolayı) helâk etmek istediğimiz zaman, onun (yolsuzluk, haram ve hırsızlık ürünü refahtan şımarmış (kendini yeterli görüp Allah’a ihtiyaç duymayan) elebaşı’larına (idareci, siyasetçi ve önderlerine) emrederiz, onlar da fâsıklığa saparlar/dinî, ahlâki/insani kuralları çiğnerler. Artık o (ülke)nin üzerine azap sözü hak olur. Derken biz de onu yerle bir ederiz. [bk. 6/123; 11/116-117; 23/63-64; 34/33-35]
Hırs, heves ve ihtirası yeteneğinden büyük, şaşkın primitif (manyak) türler, kifayetsiz muhterisler ile dinden, imandan bihaber, insani yöndense mutasyona uğramış siyasi mevtalar, örtülü velâyet ve vesayet sahibi mütegallibe tarafından İslâm ülkelerine idareci sıfatıyla tayin ve tertip ediliyor. İşte bu kabul edilemez hakikat yüzünden Müslüman Devletler; En küçük bir insani, ilmî, vicdani, akli ve mantıki değeri haiz olmayan, tefessüh etmiş vahşi batı önünde malul ve mazlum pozisyonunda durmaktalar. Daha açık bir anlatımla: 
            Şu anda, başta ülkemiz olmak üzere, bütün İslâm coğrafyasında bu neviden bir güruh idareye egemen olmakta. Dolayısıyla Müslümanların öz vatanları yaşam alanlarında hâkim olan anarşi, terör, tedhiş, hırsızlık, yolsuzluk, savaş, cinayet, fesat, ifrat ve tefrikanın sebebi: “Emanet’in ehline verilmemiş olmasıdır.” Peki, “emanet” nedir? Bu anlamda Emanet Devlet, devlet hâkimiyet, hükümranlık, hürriyet ve hikmet olup; İnsanların adalet, hukuk, hakkaniyet, barış, zenginlik ve esenlik içinde yaşamalarını teminle memur ve mükellef olan bir halk’a ve Hak’a hizmet kurumudur. Hüküm ve hikmet adına icra-i faaliyet gösteren hükümet, idaresine memur ve idamesinden (sürdürülebilir sistemler teşkil etmekten) mesul olduğu toplum adına; Tam bir dürüstlük, saydamlık, adalet ve eşitlikle faaliyet göstermeye mecburdur.
            İslâmî referans ve kaynaklı Cumhuriyet, Demokrasi ve Lâiklik, hakkıyla ve lâyıkıyla (namuslu, dürüst ve demokratça) uygulandığı takdirde, bu neticeye doğal olarak ve mutlaka varılır. Aksi takdirde ülke bunalım, buhran, kaos/kriz, anarşi ve başıbozukluktan kurtulamaz.
            Milletin ve ülkenin durumu iki temel göstergenin beklenir sonucudur. Buna göre: Eğer bir devlette huzur, adalet, hukuk ve istikrar yoksa: Ya top yekûn insanlar bozulmuş, insani ve ilmî değerler tefessüh etmiş ya da yönetimi ele geçiren ‘mütegallibe’ başta Cumhuriyet olmak üzere, demokrasi ve lâikliği askıya almış demektir. Böyle bir durumda halk kendi yöneticileri “seçmiyor, seçemiyor ve/veya seçtirilmiyor” demektir!...                
            İşte bu nedenle: Önümüzdeki seçimler çok önemlidir. Tarihi fırsattır. Çünkü insanlar seçimde, partileri değil, kendi geleceklerini seçer/belirler. Kişi sevdiği/seçtiği ile beraberdir. Herkesin istikbali, istiklâl (özgürlük, mutluluk, zenginlik) ve güvencesi, oy verip desteklediği zihniyetlerle belirlenecektir. Daha açık bir anlatımla: geleceğimiz, kendi elimiz ve kararımızla şekillenecektir. Kullanacağımız Oy’la sadece kendimiz ve yakın çevremizin değil, 80 milyonu mücavir milletimizin, hatta bütün İslâm âlemi, Türk dünyası ve insanlık camiasında mezalime maruz, ezilen, üzülen ve sömürülen milyarlarca masumun/mazlumun kaderini etkileyebilecek bir tasarrufta bulunduğumuzun, farkında/idrakinde olmalıyız.
Dahası; Oy verdiğimiz parti/kişilerin bütün iyilik, kötülük ve bunların yan etkilerine ortak olunmaktadır. Unutmayın, bu seçimler, birkaç parti arasında değil, iki zihniyet arasında yapılacaktır. Sonunda, 1-Ya, İYİLER, namuslu-dürüst ve demokrat olanlar; 2- Ya da kötüler, hırsız, yolsuz, dönme-devşirme, din tüccarı, misyon taciri ve işbirlikçiler kazanacaktır.
            Bakınız!.. Hüküm ve hikmet’in hakiki sahibi ne diyor ve bize ne öneriyor?..
İsra Suresi 80. Âyet: “De ki: ‘Yâ Rabbi! (bir amaçla gireceğim yere) beni doğruluk (ve hoşnutluk) üzere dâhil et. (Çıkacağım yerden de) beni doğruluk (ve hoşnutluk) çıkışıyla çıkar. Bana tarafından yardım edici bir kuvvet (iktidar) ver.” Yani: “Halkı idare etmeye talip olanlar, eğer iyi niyetli, Rab’in emirlerine sadık ve samimi müminler iseler, bu takdirde, seçilmek için asla hırs ve ihtiras göstermez; Tam bir iyilik, ilim, insanlık ve doğrulukla/dürüstlükle hareket ederler” anlamınadır. Bunun işareti, aynı surenin (İsra) 81.Âyet’inde şöyle açıklanır. “De ki: “Hak geldi, batıl zail (yok) oldu.” Çünkü batıl, daima yok olmaya mahkûmdur. [bk. 34/49]
            - Bütünüyle yalan, iftira ve furyadan ibaret sözde Ermeni soykırımını tanıma gafletine düşen veya bilinçle Türk ve İslâm düşmanlığına, haçlı hainliğine soyunan AP parlamentosuna tabi, domuzların emir erliği, emanetçilik, hıyanetçilik ve köpekliğini yapan;
            - Bir yandan taşnak ve pontusçular, diğer taraftan asala artıklarına şirin/hoş görünmeye çalışan dönme-devşirme, etki ajanı; Bir taşla birden fazla kuş vurmaya, halk’a rağmen (sözde) halk için, suya sabuna dokunmadan siyaset simsarlığı hevesli kriptolar;
            - Yahut dünyanın en büyük mafyası (harici bedhah) BABALIK tarafından maniple; Sevk ve idare edilen emperyalist unsurların uşaklığını yapan dâhili bedhahlar; 
            - Veya “Türksüz yeni Türkiye sözleşmesi” icat eden gaflet ve dalâlet ehline;
            Memleketi, milleti, idare ve iradeyi kaptırma riski hâsıl olur.
NETİCE OLARAK
Kendi ellerimiz, akıl, ilim, idrak, istek/rıza ve irademizle; Bize, “gelecek nesiller adına emanet” olan OY hakkımızı lehine kullandığımız parti, kişi veya grup; Hükümeti ele aldığında adalet (eşit işe eşit ücret, seyyanen zam) Herkes için hak, gecikmeyen adalet.; Yönetimde saydamlık, dürüstlük, bütün vatandaşlar için eşit hak, mutlak güvenlik ve istikrar getirirse ne mutlu. Aksi taktirde, emanete hıyanet/vatana ve millete ihanet edilmiştir!.
OY Emanettir OYUN’a Gelmeyin;
        Ve de, Emanete Hıyanet Etmeyin!..

3 Ocak 2015 Cumartesi

DEMOKRASİ PRANGALARI VE DERİN DOMUZ BAĞLARI

DEMOKRASİ PRANGALARI VE DERİN DOMUZ BAĞLARI
Mustafa Nevruz SINACI
            Eğer işler yolunda gider, her hangi bir mani çıkmazsa, 2015 yılında, sözde millet adına ve illâ millete rağmen “vekil atama ve cebren seçmene onaylatma” tatbikatı yapılacak!. Millet iradesinin, devlet idaresinde temsil edilmediği; Az gelişmiş veya güdümlü azınlığın nitelikli çoğunluğa tahakküm ettiği ülkelerde görülen bu utanç, Cumhuriyet, demokrasi, insan hakları, hukuk ve ahlâkın ilga edildiği 27 Mayıs 1960’dan beri, ne yazık ki bizde de var.
            Şöyle ki:
            Konuya iyimser bir yaklaşımla bakacak olursak; 1963-1980 dönemi “güdümlü delege” hâkimiyeti vardı. 1983’den sonra bu, apaçık lider nam parti sahibi sulta ve cuntasına dönüştü. Şimdi, hepsini mumla aratan bir despotluk/diktatörlük var. Yani Türkiye 55 yıldır Demokrasi; Varlığı buna bağlı ilim, özgür bilim, Adalet ahlâkı, kuvvetler ayrılığı, Hukuk, gerçek anlamda Lâiklik ve özellikle, fazilet bağlamında Cumhuriyet idaresinden mahrumdur.
            Daha da açıkçası ve tam olarak işin aslı; 1980 öncesi nadiren varlığına rastlansa bile, 1983’den sonra “Millet Vekili” anlam ve bağlamında, halis ve hakiki, yani gerçek bir Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyesi’nin olmayışıdır. Bu nedenle, demokrasinin olmadığı yıllara ait ve raci olmak üzere Gâzî TBMM’nin adı “Parlamento”; Büyük bir aymazlık, pişkinlik, küstahlık ve utanmazlıkla adına “seçilmiş” denilen atanmışlara da “parlamenter” denilmektedir.
            Kendi ifadelerine göre parlamenterler, Lider’in (parti sahibinin) istek ve buyruklarını yerine getiren; Buna karşın, vatandaşa verilen asgari ücretin devasa katlarını alıp, dahası türlü çeşitli iş takipleri, emsalsiz imtiyaz, ayrıcalık ve dokunulmazlıklar sayesinde çok konforlu bir hayat sürerek bu “kula kulluk etmeye” katlanan kimseler olduklarını söylerler.
            Bu “kul’a kulluk” nedeniyle, elbet memlekette demokrasi olmaz. Çünkü Demokrasi, her şeyden önce hürriyet, hakkaniyet, adalet ve eşitliktir. Bakınız etrafa “demokrasi” var mı acaba? Elbette yok!.. Eğer, parlâmento denilen yer Türkiye Büyük Millet Meclisi vasfını haiz bulunsa ve içinde bir tane dahi “Millet Vekili” olsa idi; Yıllardır, kesintisiz biçimde hükmünü sürdüren seçim ve siyasi partiler mevzuatında Baraj; Seçimlere katılabilmek için asgari örgüt şartı; Üyeyi yok sayan, önseçimi öteleyen, seçmen iradesini dışlayıp hiçe sayan, adına merkez yoklaması denilen resen atama keyfiyeti; “Aidat ve Bağış yükümü ile” millete bağlı ve üye’ye muhtaç olan, kitle partisi kavramı, katılımcılık, uzlaşma, demokrasi kültürü ve paylaşımcılığı ortadan kaldıran, insanlık ve rıza dışı hazine yardımı; Siyasi partilerde sahiplik, başıbozukluk, denetimsizlik, dikta, sulta ve cunta olur mu idi?...    
            Üstüne üstlük, siyasi partiler ve seçim mevzuatı, tam anlamıyla antidemokratik, keyfi yönetim yanlısı, “temsilde adalet & siyasette istikrar” palavrasını kurnazca maskeleyen, geniş halk kitleleri ile “devletin gerçek sahibi halkı” öteleyen, örseleyen, dışlayan, hiçe sayan bu ve benzeri demokrasi düşmanlıkları, yasa boşlukları, sözde usulen ve tefhimen seçilmiş (ve fakat gerçekte atanmış) kimseler için olağanüstü imkânlar, ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyazlar ihdas etmek mümkün olabilir mi idi?..
            Parlamento da gerçek Millet Vekili bulunmadığı için; Doğal olarak ülkemizde kitle partisi, medeni siyaset boyutunda devletçilik, objektif ve reel anlamda iktisadi, siyasi, sosyal, bilimsel ve kültürel rekabet ortamı yok. Buna göre ülkemizde devlet, öncelikle “Denetleyici, Düzenleyici ve Destekleyici” olamamakta; Sadece ve yalnızca hâkim olan unsurun çıkarlarını gözeten, koruyan ve geliştiren (ele geçirildiğinde, istenildiği biçimde kullanılabilen) bir cihaz mesabesine düşürülmüş bulunmaktadır. Ki, millet iradesinin “demokratik, adil ve ahlâki” bir biçimde, devlette temsil edilmeyişinin doğal ve beklenir sonucu budur.  
            Bu şartlar altında muhalefet yoktur, olamaz; İktidar dışında kalan menfaat şebekeleri ‘muhalefet’ olarak adlandırılır. Dolayısıyla demokrasinin önündeki en güçlü engel, en girift domuz bağı, sahte/sanal ve güdümlü muhalefettir. Bu nedenle ülke 2015’de demokratikleşme, anayasayı iyileştirme, sanal Kürt sorununu ilga, yıllardır aleyhinde kurulan menfur tuzakları imha ve hükümetin dini kullanmaya başlamasıyla baş gösteren, “de Facto Siyasal İslamcılık” sorunu ile hesaplaşarak; Gerçek demokrasi, Adalet ve Hukuku hayata geçirmek zorundadır.
            ***
            YORUM_ELEŞTİRİ VE KATKILAR:
[OzgurGundem] Mustafa Nevruz SINACI: DEMOKRASİ PRANGALARI VE DERİN DOMUZ BAĞLARI‏
ÖZGÜR GÜNDEM GRUP & 04.01.2015
Kime: milliyetcitepki@yahoogroups.com
Katılıyorum, günümüz Türkiyesinde bize demokrasi olarak sunulan şey dört dörtlük bir mizansen. O derece iyi kurgulanmış bir mizansen ki, muhalefet partileri dahi mizansenin bir parçası.
Evet, ülkede genel ve yerel seçimler yapılıyor. Halk sandığa gidiyor ve birilerine oy veriyor. Ancak, yapılan tercihler her zaman ehven-i şer etrafında gerçekleşiyor.
Hatırlayın, yaşadığımız son cumhurbaşkanlığı seçimi. Hatırlayınız, herkes iktidarın alternatifinin olmadığını söylüyor. Hatırlayınız, ülkede parti genel merkezlerinden itibaren bütün siyasiler, müsteşar ve üstü bütün atanmışlar, korgeneral ve üstü bütün askerler New York’a gidiyor. Partiler kuruluyor, partiler kapanıyor, yüksek mahkeme bazen partiler aleyhine, bazen de lehine kararlar alıyor. Transferler oluyor, Bolu/Abant ya da başka otellerin solonlarında toplantılar yapılıyor. Hemen her zaman Amerikan Elçisi bu siyasi oluşumların içinde, bir yerlerinde. Zaman zaman da Alman sözde sivil toplum örgütleri devreye giriyor. Ülkenin yabancılar tarafından, tamamının da sermayesi ödenerek ele geçirilmiş medya, sanayii devleri zaman zaman birilerine yüklü bağışlar yapıyorlar, bazen de öbürküne. Halkçı olduğu söylenen, bilinen adaylar seçim çalışmaların portakal sandığı üstünden, liberal olduğu söylenenler ise milyar dolarlık kampanyalarla yapıyor. Bazıları medya, yargı, iktidar, yerel ve küresel güçler tarafından marjinal, sapkın, aykırı gösteriliyor, bazıları ise sütten çıkmış ak kaşık.
Evet, siyasetin her aşamasında adaylar tespit ediliyor. Ancak, biliyoruz ki adaylar her zaman liderin listesinde olanlar arasından çıkıyor. Bazı insanlar aday olmanın çok uzağından bile geçemezken, bazıları hiçbir değerleri ve faziletleri olmadığı halde listenin başında yer tutuyor. Parti kadrolarında bir gün bile çalışmamış prensler taaa Amerikalardan geliyor ve en tepeye yerleşiyor. Parti tabanlarında çalışanlar ise maraba gibi hiçbir zaman bulunduğu seviyeden bir adım ileri gidemiyor. Siyasi kariyer diye bir kavram yok.
Sistem siyasetin her seviyesinde alt kadroda yer alanlara suç işletme, suçu dosyamak, zaman zaman politik şantajlarda kullanmak üzerine kurulmuş bir zincir şeklinde çalışıyor. Adeta hırsızların kabiliyetlerine göre sıralandıkları bir hiyerarşik yapı var.
Peki halk bu mizansenin neresinde? Evet, kabul etmek lazım dört beş senede bir önüne koyulan sandık ve her zaman ehven-i şer adaylarla bu iş bir kandırmacadan ibaret. Halkın adayların tespitinde hiçbir etkisi yoktur.
Adayların demokratik olmayan usullerle belirlendiği seçimlerin demokratik olduğunu iddia etmek insanların zekasıyla alay etmektir. Ve Türk siyaseti tam olarak böyledir. Türk demokrasisi dejenere olmuştur, yabancı güçlerin eline düşmüştür. Ülkenin göz göre göre etnik bölünmeye gitmesi, rejimin giderek Sünni şeriatına dönüşmesi de işte bu yüzdendir. Halkın siyasi sistemin gidişatına etki etme imkanı kalmamıştır. Ne muhalefetin, ne iktidarın kısacası tüm sistemin kişi, kadro olarak seçenek yaratma kabiliyeti yoktur. Bu gerçek bir krizdir, üstelik bir rejim krizi olmanın ötesinde ulusal ve milli bir krizdir. Bu krizin çözümsüzlüğü Türk halkına iç savaş, işgal, yabancı müdahale, kan ve gözyaşı olarak dönecektir.
Ülkemiz siyasi sistemi size pantolon olmadı gömlek verelim diyerek, gerçekte hiç ihtiyacınız olmayan şeyleri satmaktadır. Siz de bir şeyler aldım diyerek sevine sevine eve dönmektesiniz.
Saygılar. 
Oraj POYRAZ

L2fSIJNoA0xfSNxA

20 Temmuz 2013 Cumartesi

İhanetin kod adı: yeni anayasa & Demokrasi, adalet ve hukuk ışığında toplantı gösteri yürüyüş hakkı

İHANETİN KOD ADI:
YENİ ANAYASA
Mustafa Nevruz SINACI
Varlığı, ağırlığı ve kullanılış biçimi tartışmalı, muvazaalı ve hattâ şaibeli ‘yeni anayasa komisyonu’ 12 Temmuz 2013 tarihi itibarıyla 48 madde üzerinde anlaşma sağlamış!..
Kendi Milli Anayasa’sı olmadığı ve buna (çok sağlam ve köklü gelenekleri nedeniyle) lüzum görmediği halde, bütün müstemlekelerine “anayasa” dayatan İngiltere’nin idare biçimi ile “niçin bir anayasası olmadığı” konusunda hiçbir ilmi, fikri ve Milli tarih bilgisi olmayan birileri; “Tamam. Madem ki 48 madde üzerinde mutabakat sağlanmış, öyleyse hemen bunları genel kurula indirip oylayalım, sonrası kolay” diyor..
Açıkça ortaya çıktı ki; Bu “yeni anayasa sevdasına müptelâ” kesimin, Osmanlı Devleti ve Japonya ile Suudi Arabistan’ın da bir anayasası olmadığından bihaberler. Üstelik anayasası olmayan ülkelerden Japonya adalet ve dürüstlüğün, İngiltere ise Krallıkla idare olunmasına rağmen, adeta bir Demokrasi mabedi… Münhasıran kendi yurttaşları ile sınırlı olmak şartıyla, insan hakları, adalet ahlâkı ve demokrasinin en mükemmel yaşandığı ülke..
Kaldı ki, Osmanlı’nın da bir anayasası yoktu ve fakat; Emniyet, adalet ve huzur iklimi yönünden henüz dünyada bir eşi ve benzeri yok. Üstelik, başta Amerika ve İsrail olmak üzere, birinci sınıf dünya devletlerinin idolü Osmanlı!..
Bunu parlâmenter nam, mevcut yönetici takımı yahut; İnsan hakları, evrensel hukuk ve demokrasi söylemleriyle aba yaratıp, (başta ABD-AB olmak üzere kalleş emperyalistler gibi) arkasında halka sopa gösteren vesayet, sulta ve cunta erbabı bilemiyor mu?..  
Ucunda hıyanet görünen bu gaflet ve dalalet furyası ne?..
Nerede bu milletin, memleketin “medeni, muasır ve adil” milliyetçileri?..      
Ne kadar garip, acayip, utanç verici ve garabet bir durum…
Buna mukabil; Asli görevleri ve varlık nedenleri olduğu halde “muhalefet yapmaktan aciz”, dışarıdan bakıldığı zaman hükümetle iştirak ve işbirliği halinde görünen CHP, MHP ve eşkıya gurubu.; Hukuk dışı teklifi şiddetle reddetmek, men ve karşı koymak yerine, “elbette olabilir, tabii mümkündür, hele bir bakalım, düşünelim, değerlendirelim” pozisyonuna geçip, ahlâksız teklif ve iğrenç pazarlık moduna geçtiler…
Yahu, hangi çağda görülmüş parça pindik anayasa imali? Önce 48 maddesine onay verelim, sonra fırsat buldukça, mutabakat sağlandıkça devam ederiz. Adalet ahlâkı, hukuk usulü ve anayasa tekniğine taban tabana zıt bu süreci teklif ve telâffuz edebilmek için külliyen cahil, bilimden bihaber akıl fukarası veya ihanet şebekelerine ihale edilmiş olmak gerek..  
Cumhuriyet, Adalet, Hukuk ve Demokrasi için yüz karası bu..
Ayrıca, beherinin “Cumhuriyet, Demokrasi, Lâiklik, Adalet ve Hukuk” kelimelerinden ne anladıkları konusunda çok derin şüpheler uyandıran bu yaklaşım tam bir rezillik. Öncelikle ve başta “Demokrasi” olmak üzere; Adalet ve Hukuk’un bunlar için hiçbir şey ifade etmediği, ya da, vaktiyle lânetli birilerinin: “Yasa masa, tüzük büzük, hukuk guguk” dediği türden din tüccarı, siyaset simsarı veya misyon taciri, vesayet güdümlü oldukları kesin!...
Özellikle: Cumhuriyet, Demokrasi ve Lâikliğin, mutlak surette ve behemahal adalet ile mündemiç olduğu ve binlerde yıldır süzülüp gelen; Özgün/norm kural ve bilimsel disiplinlerle kaim bulunduğu idrak edilemiyor. Herkesin ve her kesimin kendine göre bir Cumhuriyet, hak, adalet, hukuk, demokrasi ve lâiklik görüşü var. Bu sizce normal mi? Elbette hayır…
Demokrasi İslâm’da “mutlak hakkaniyet, eşitlik ve adalet” tanımı ile nınırlıdır.
Demokraside keyfiyet, berduşluk, Zerdüşlük yoktur.
Yıllarca denenmiş ve sonuçta doğruluğu kanıtlanarak yerleşmiş kurallar vardır.
Ya “demokrasi, adalet ve hukukun kurallarına uyulur” veya defolup gidilir..  
Zaten şahsiyet ve haysiyet sahiplerinden böyle bir yaklaşım beklenemez…
Dolayısıyla: Her ne şekilde olursa olsun, millet adına karar vermekle memur, yasama ile mükellef kimseler, (yani güncel deyimle Milletvekilleri) “hak ve yetkileri sınırlı, milli ve millet menfaatini korumakla görevli” bireyler yurttaşlar namına hukuki vekil hükmünde olup;. "Hâkimler ve Savcılar" gibi olmak ve cari hukukun akaidi, icabında yorumu muvacehesinde "vicdanlarına uyarak" hareket etmek, kesinlikle ve asla “hiçbir baskı altında kalmadan” telkin ve tavsiyeye uymadan, eğer varsa, hür iradeleri ile karar vermek zorunda ve durumundadırlar.
Bunun istinadı "hukuki, ahlâki ve adil" olmaktır.
İşte "Millet Vekili” budur.
Her ne kadar vekil seçmek milletin doğrudan hakkı ise de bu: İnsani değerler, inanç ve ahlâk şuurunun, namuslu-dürüst, onurlu ve sorumlu bir demokrat kişilikle yerleştiği; Siyasetin hiçbir menfaat beklenmeden, ‘süfli meslek olarak’ yapılmadığı, ileri demokrasilerde görülen bir yüksek kültür durumudur. Tıpkı Atalarımızın Medeni Siyaset dedikleri “devlet idaresinde, Rabbin rızası için Millet iradesini temsil etmek” gibi…
Şu hale nazaran: Mevcutta kimsenin farkında olmadığı, bilmediği ve idrak edemediği bir bilimsel disiplin olan "demokrasi kurumu, adalet ahlâkı ve hukuk devleti", yani umur-u devlet dâhilinde hareket etmek, bütün görevli, yetkili ve sorumluların boynuna asılı vebaldir. Bu vebalin uymayı, itaat ve sadakati zorunlu kıldığı DEMOKRASİ ise: Devletin hakiki sahibi olan halkın yaşamı, birbirleri ve devlet ile ilişkileri konusunda "doğru, onurlu, sorumlu, adil ve dürüst (norm) kuralların her daim yürürlükte kalması, değişmez, değiştirilemez ve her şeye rağmen geçerli, uygulanır olması halidir.
Bunun herkesçe kabulü, tasdiki ve bilinmesi zorunludur.
Adalet ahlâkı ve bunun cihazı hukuk olmadıkça hüküm meşru olmaz.
Adaletsiz hükümetler faziletsizdir. Hüküm hikmet iletir. Hikmet sahipleri eğer İslâm iseler mutlaka Hazreti Ömer; Mecusi yahut Zerüşt iseler Nûşirevan, Hıristiyan iseler Necaşi gibi olmak ve lâkin “din ve insanlık düşmanı olmadıkça” evrensel hukuku icra ve adaleti ifa etmek zorundadırlar. İlim (bilim)’in bütün şubeleri bir disiplin (kural ve formüller) bütünüdür. Adalet ve Demokrasi de böyle bir disiplindir. 48 maddelik anayasa taslağının (diğer bütün aykırılıklara rağmen) Meclise sunulması bir hukuk cinayeti, cehalet ve skandal olacaktır…    
NETİCE OLARAK:
Zaten bu parlamentonun anayasa yapma hakkı yok. Dönem itibarıyla “taşıma sulu kafalardan oluşan” bireysel özgürlük, bağımsızlık ve tarafsızlık öğesinden, özellik, millet adına özne ve “gerçeği haykıracak ve savunacak kadar” bile medeni cesaretten yoksun bu taife anayasa yapabilecek MİLLİ YETKİ ve yetenekten yoksundur.
Hele şu 48 maddeye ibret için bir bakın.
Tamamı anayasa, kanun ve hukuk tekniğinden uzak… Lâstikli lâflar ve inadına edebi kavramlarla süslenmiş, sünger misali her yana ve her yöne çekilebilecek şeamet kelimeler.. Bu inşaat, ya mutlak bir çöküş için hazırlanmış veya en küçük bir zelzelede milletin tepesine çökecek biçimde hazırlanmış.
Olur, mümkündür olabilir diyenlerin Allah belâsını versin…
Rab, kahhar ismiyle, milli birlik, beraberlik ve bütünlüğümüzü bozmayı, ülkemizi bölmeyi ve âlemin gâvuruna, Ermeni’sine, Rum’una peşkeş çekmeyi düşünenleri kahreylesin.
Başka ne denilebilir?...    
 DEMOKRASİ, ADALET VE HUKUK IŞIĞINDA TOPLANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞÜ HAKKI (!)
Mustafa Nevruz SINACI
Yeni, Sivil Anayasa” konulu makalemde geniş mantık, evrensel hukuk, reel içtihat ve hukuk-u düvel emsalleri itibarıyla anlatmaya, açıklamaya çalıştığım: Demokrasi, Adalet ahlâkı ve hukuk kavramları, bir toplum olarak insanca yaşamanın, toplumsal sözleşmelerin, hak, hürriyet, görev, yetki ve sorumluluklarının temel unsuru olup;
Demokrasi: “Devletin hakiki sahibi olan halkın yaşamı, birbirleri ve devlet ile ilişkileri konusunda "doğru, onurlu, sorumlu, adil ve dürüst (norm) kuralların her daim yürürlükte kalması, değişmez, değiştirilemez ve her şeye rağmen geçerli, uygulanır olması halidir.”
Buna göre:
1. Demokrasi adalet ve barışı temin eden ve teminat altına alan kurallar bütünüdür.
2. Demokrasi kesinlikle ve asla keyfiliğe yer vermeyen kuralsızlık değildir.
3. Demokrasi İslâmi ve İnsani, Evrensel bir kurumdur. Kuralları sabit ve standarttır.
4. Demokrasinin öznesi olan “fikir, düşünce, söz söyleme” hürriyeti, yaşama hakkı ile eş değeri haizdir ve birinin hak ve hürriyeti “ancak, sadece ve nihayet” bir diğerinin / ötekinin hak ve hürriyetinin başladığı yere kadardır. Kişiler bir araya geldikçe bu hürriyetlerin kapsamı genişleyebilir. Ancak sınır: Başkalarının (kurum veya şahıs) hak ve hürriyetlerinin başladığı yere kadardır. Bu sınır aşılamaz ve asla aşındırılamaz.
Demokrasinin teminatı adalet ve hukuk; Adalet ve Hukuk’un istinadı ise mutlak hak, karşılıklı saygı, kanunlarda ve kanunlar karşısında eşitlik ve yaşam boyutunda dürüstlüktür. Şu hale nazaran: Demokrasi adı altında sergilenen disiplinsizlik, kontrolsüzlük, takipsizlik, insan (hayvan, canlı-cansız varlık) hakları, adalet ve hukuka saygısızlık pek iğrenç bir vahşet, utanç verici dalâlet, bilime hıyanet, koyu taassup, cehalet ve vahşettir.
Dolayısıyla kurumlar ve bireyler, öncelikle hak, görev ve sorumlulukları en onurlu ve adil biçimde tanımlanmış ve sınırlanmış olmak koşuluyla: “karşılıklı saygı” ilkesine uygun bir yaşam sürmeye mecburdurlar. Özel, yerel, bölgesel, yasal ve kurumsal sorunu olan hukukun içinde çözüm aramaya ve bütün sorunları “adalet, hukuk ve ahlâk kuralları içinde” çözmeye mecburdur. Kamusal alan ve toplumsal hakların korunması ve/veya geliştirilmesi yönünden gerekli ve zorunlu olması halinde: Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı; Başta AB+ABD ülkeleri olmak üzere, dünyada uygulanan "ortak hukuk" usul ve prosedür şöyledir:
1. Bireysel eylem ve gösteri yürüyüşü: Barışçıl olmak "genel ahlâk, kamu düzeni ve yerleşik hukuka aykırı" öğeler içermemek koşuluyla, kişisel güvenlik nedeniyle mülki amire ihbar / bildirim dışında; İzin dâhil her hangi bir kurala tabii değildir.  
2. Kitlesel Eylem, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri: Belirli sayıda ve sorumlu bir "Organizasyon komitesi" tarafından hazırlanmak, düzenlenmek, ifa, icra ve idare edilmek;
Önceden Mülki İdareye "etkinliğin ihbarı" amacıyla bildirilmek; Bu bildirimde yer, güzergâh, tarih ve saat / süre gibi bilgileri açıklamak kayıt ve şartıyla....
3. Kitlesel Gösteri ve yürüyüş sırasında: Kamu, kişisel ve özel mülkiyete kesinlikle zarar vermemek; Her hangi bir nedenle veya kazara, zarar, hasar, yahut tahrip vaki olur ise mutlak surette bedel ödemeyi veya tazmini peşinen vaat ve taahhüt etmek, (Burada idarenin mutlak görevi: Vaki zarar ve hasar bedellerini kesinlikle "sorumlu ve/veya suçlulardan temin, tahsil ve tazmin etmektir. Aksine bir tasarruf, insan hakları, adalet ve hukuka aykırı olup; İdarenin zaaf, görevi ihmal ve suiistimalini kanıtladığı için ağır suçtur. Ayrıca:
Önceden bildirilen yer, tarih ve saat şartına mutlaka uymak., Mesai bitiminde gösteriyi mutlaka sonlandırmak., Başkaca bireylerin hak ve özgürlüklerini kısıtlayacak, trafik akışını durduracak ve günlük hayatın olağan seyrini engelleyip kısıtlayacak teşebbüs, kalkışma ve inisiyatiflerden kesinlikle ve mutlaka kaçınmak., Kamu düzeni, güvenlik ve huzuru bozacak, günlük yaşamın olağan akışını aksatarak emniyeti suiistimal edecek teşebbüsler kesinlikle ve mutlaka dünyanın bütün ülkelerinde yasaktır. Bu iş “demokrasilerde” böyle olur. Biline!...

12 Haziran 2013 Çarşamba

53 Yıllık Demokratik Hak (!) Paranoyası & Yeni Versiyon: Gezi Parkı Eylemleri!..

53 yıllık demokratik hak (!) paranoyası
Mustafa Nevruz SINACI
Bu makale ilk defa 06 Şubat 2009 tarihinde ‘Davos’ta Son Tango’ adıyla yayınlandı. O günden bu yana gidişatta değişen bir şey yok. Dolayısıyla sonraki yazının açılım ve takdimi mahiyetinde olmak üzere ve “tekrar” dikkatle okumanız ricasıyla bilgilerinize sunuyorum:  
“Ülkemizde 27 Mayıs'tan bu güne ısrarla sürdürülen bir kirli oyun var. Zaten, o büyük kırılma 11 Kasım 1938 şeametinden sonra gelen 2. karşıdevrim ve meş'um sapma Türkiye'yi çökertmek içindi. Bu gün akredite medyanın adını utanmadan, tam bir kasıtla  “Ergenekon” koyduğu Ümraniye davasına esas cürüm ve caniyane emellerin tahakkuk mebdei ve milâdı da aynı tarihe rastlar. (bu nedenle, bahusus soruşturmanın geriye uzanmasını ve 27 Mayıs'ı içine alan tam bir hesaplaşma ve yüzleşme 'temiz eller operasyonu' olmasını istemekteyiz.) 
Demokrat Parti tarafından (Halk Partisinin şiddetli muhalefetine rağmen) kanlı Kıbrıs olaylarını önlemek ve Milli davayı koordine etmek için kurulan G. Kurmay Özel Harp Dairesi ile 1960'a kadar bu dairenin iştigal ettiği kritik konu olan TMT'yi suçlamak, büyük haksızlık, yalan ve iftiradır. Nitekim 27 Mayıs’ta önce kendi G. Kurmay Başkanının başını yediği, Türk Ordusunda tarihinin (25.000 civarında her rütbeden) en büyük tasfiyesini gerçekleştirdiği ve TSK'nın Atatürkçü unsurlardan bütünüyle ayıklandığı da asla unutulmamalı..
Dolayısıyla, 'Encümeni Daniş', 12 Mart, 12 Eylül ve sürecin bekraund'u olan 28 Şubat soygun - vurgunları da bu bağlamda büyüteç altına konulmak, araştırılmak-soruşturulmak ve muhakeme edilmek zorundadır. Aksi taktirde gladyo bypas edilecek, sadece ahtapotun 1 kolu kesilerek, menfur beyin ve hain gövdenin hükmünü sürdürmesine göz yumulacaktır!.. 
Yani, milli birlik komitesi bu örgüt'ün günümüze uzanan temeli, İnönü'de bir numarası idi. (Bak: Encümeni Daniş) Sonra bunun yerini A.Atila Sözer tarafından ad ve eylem bazında bütün ayrıntılarıyla açıklanan 'karayılan' örgütü (gladyo) aldı. Bu kitap ilk baskısının yapıldığı dönemde yolsuzluklardan sorumlu Devlet Bakanı Orhan Kilercioğlu'na verildi. Akabinde yok oldu. Şimdi piyasada var. (Karayılan Doktrini-devrimci güçler, A.Atila Sözer, Saycom-kırmızı kurdele) 
Dahası İnönü'nün Lozan'dan itibaren üstlenerek yürüttüğü gerçek misyonu da Anayurt Gazetesi yazarı H. H. Memiş'in 'Diken' isimli kitabından öğrenebilirsiniz. (Diken, Hükümet Sistemleri, Akasya Kitap, Mayıs-2007, Ankara) Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nun AB-D sürecine ilişkin değerlendirmeleri ve Yılmaz Dikbaş'ın bu süreçte oynanan oyunlara dair kitaplarına bir göz atarsanız sanırım 'oynanan oyun' bütün boyutlarıyla ortaya çıkacaktır.
MESELA!... 16 Şubat 1999 tarihinde terör örgütü başı Öcalan'ın, Kenya`nın Başkenti Nairobi`den tesellüm edilerek Türkiye`ye getirilmesi, 56. hükümet başı B.Ecevit'in 'kahraman' ilân edilerek, akabinde 18 Nisan 1999 erken Seçime gidilmiş olmasını nasıl yorumlarsınız?.. Derken, hükümeti kurma görevinin 9. Cumhurbaşkanı Demirel tarafından DSP Genel Başkanı 'milli kahraman' Bülent Ecevit'e verilmesi!, Böylece Bülent Ecevit, başbakanlıktan istifa ettiği 1979 yılından 20 yıl sonra 5. kez Başbakanlık görevini tekrar üstlenmiş oldu. B. Ecevit, DSP, MHP ve ANAP ile 28 Mayıs 1999 günü (Mesut Yılmaz'ın 'Milliyetçi Sol' olarak tanımladığı) üçlü (17.) koalisyon hükümetini kurdu. Bu arada, MHP 21 yıl sonra hükümet ortağı oldu. 22 yıl aradan sonra ilk kez bağımsız adaylar (!?) (millet) vekili seçildi. Bunlar hep bir tesadüften mi ibaret acaba? Yoksa oyunun bir parçası mı? Gelelim günün Davos meselesine!..
DEMEK Kİ RECEP, İSRAİL’LE AYNI SAFTA 
3 Şubat 2009 günü gruplarda ve genel kurulda mesele çözüldü, suçlu moderatör!..
Zaten farklı bir durum olsaydı, Gazze'de soykırım yapan İsrail pilotlarının Konya'da (Bolu da telaffuz edilmekte?) eğitimine son verilir, yılan hikâyesine dönen 2000 yılı 'M60 tank modernizasyonu' yolsuzluğunun üstüne gidilir ve milletin kanını emen 37 temel sektör Yahudi şirketinin lisansları askıya alınırdı!. Bunların hiçbirisi olmadı. Üstelik 200 nokta atışı ile İsrail ateşkesi bozarak Hamas'ı suçladı. Ortada doğru dürüst bir ateşkes de kalmadı...
Peki, şimdi sırada ne var?
Cevap: 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri!...  (şimdi, tam da 2014 yerel/mahalli seçimlerin arefesinde...) Yani, AKP'nin parlatılması ve Recep Tayip Erdoğan'a "milli kahraman" rolü”. 
            Netice: Yine bir devri sabık (sun-i ve sanal kahraman) yaratma paranoyası uç vermiş olabilir!..
            Bu durumda; Acilen ve derhal, Chp ve Mhp'ye SEÇSİS'i (ysk'nın hileli ve şaibeli seçim/sonuç kayıt,  takip ve işletim sistemi programını) bütün sonuçları ile RED ederek, uygulamadan derhal kaldırılmasını sağlamak düşer. Bunu yapmaz, yapmak istemez ve/veya "yapamayız, gücümüz yetmez" diyerek kaçınırlarsa; Biliniz ki!. Her iki politik-ACI tertip ve teşekkülü'de Akp'nin yandaşı, yoldaşı ve her konuda AB-D'nin anlaşmalı "işbirlikçisi" dirler...   
Yeni Versiyon: 
Gezi Parkı eylemleri !..
Mustafa Nevruz SINACI
Önce; hükümetin, bütün kurum ve kuruluşları ile kamunun sahibi ve TC Tapusunun asaleten maliki; Sevgili ve değerli halkımızı aydınlatmak amacıyla bir girizgâh, (ön açıklama) yapalım:  Nedir bu kıyametin odağı ve şeametin kaynağı gezi parkı?
Mezkür park, İstanbul’un Beyoğlu İlçesi, Taksim Meydanı'nın kuzeydoğusunda yer almakta; Burada 1806 yılında Halil Paşa Topçu Kışlası yapıldı. 31 Mart 1909 kalkışmasının mihrakı ve karargâhı oldu, lânetlendi. 1922’de Stad’a çevrildi. Milli Takımın ilk futbol maçı, Romanya ile bu statta 26 Ekim 1923’ de oynandı. Maç 2-2 berabere sonuçlandı. Şehircilik uzmanı Henri Prost’un imar planı uyarı, mimari ve tarihi açıdan önemine rağmen kışla, 1940’da Vali Lütfi Kırdar’ca istimlâk edilerek yıkıldı ve İstanbul’un Cumhuriyet döneminde yapılan ilk park oldu. Günün son derece sınırlı imkânlarına rağmen çok güzel tanzim edildi; ağaçlar, yeşillik ve çiçeklerle bezendi. Mermer parmaklıklı merdivenler, Boğaziçi'ne bakan oturma mekânları, sağlam, zarif banklar, bakımlı çim sahaları, Gezi Parkı’nı cazibe merkezi haline getirdi. 1944'te dönemin Cumhurbaşkanı İnönü'nün at üzerindeki heykelinin kaidesi inşa edildi. Ancak heykel hiçbir zaman dikilemedi. 1950'de DP iktidara geldikten sonra da, atlı heykel uzun süre bir depoda bekletildi. Sonunda kaide söküldü. Heykel buraya değil, Maçka'daki Taşlık Parkı'na dikildi.
Buna rağmen Park, uzun bir süre "İnönü Gezisi" olarak adlandırıldı.
Kışlanın yıkılmasından sonra, çevre otellerine tahsis edilen alanlar; peşkeşler ve yerel düzenlemeler ile park alanı küçüldükçe küçüldü. Buna rağmen şehir merkezinde önemli bir dinlenme yeri olmasına rağmen müteakip düzenlemelerle değişti. 38.000 m² alana sahip Park, 1991 - 92 arasında revize edildi. Dikdörtgen planlı parkın ortasına fıskiyeli büyük bir havuz inşa edildi. Park altı Cumhuriyet Caddesi tarafına, kot farkından yararlanılarak dükkân, kafe ve bir sanat galerisinin bulunduğu kapalı mekânlar inşa edilerek 1967'de bugünkü halini aldı...
İşte, parkın öz geçmişine dair bütün hikâye bundan ibaret... Şimdi günümüze gelelim:
28 Mayıs 2013 günü, Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında Parkın bir duvarının yıkılmaya başlanması ve bazı ağaçların taşınması üzerine; Gezi Parkı’na gelen çevre sakinleri tarafından protesto gösterileri başladı. Buna mukabil Polis eyleme müdahale etti. Ardından bu parkta başlayan eylemler, iktidara karşı ülke çapında protesto gösterilerine dönüştü.
            PEKİ MESELE NEDİR?..
            1. Mesele: Başta, 2011’den bu yana yargı ve eylem bazında süren; Ankara 100. Yıl Birlik Parkını rant alanına dönüştürme girişimi olmak üzere; AOÇ yağması, okul binaları ve bahçelerinin satışı; 2B yağması; Dünyanın en güzel, en temiz sahillerinin imar ve inşa yasağı hiçe sayılarak adeta peşkeş çekilmesi; Çoğunluğu yabancılar tarafından kurulan turistik tesis ve sanayi işletmelerinin kimyasal atık, pislik ve mikrop lâğımlarının denize akıtılmasına göz yumulması; Ekim alanlarının iskâna açılması, düz ovalara sanayi siteleri, fabrika kurulması; Konya-Ereğli’nin, yeşil bir cennetten, korkunç bir kum cehennemine dönüştürülmesi gibi çok büyük suçların müsebbibidir AKP... Ayrıca, Hes ve mümasil rant odaklı spekülâtif projelerle yaratılan çevre felâketleri saymakla bitmez. Dahası, ısmarlama enflâsyon, başıboş piyasalar, gasp bankacılığı, fahiş fiyat, kamu zararına, gereksiz ve keyfi özelleştirmeler ile arada yapılan “torba/paket” yasa düzenlemeleri ile insan hakları, eşitlik ve adalet hilâfına hukuk devletinde yaratılan büyük tahribatlardır. Üstelik, muhalefetin yokluğunda bu, tam bir felâkettir!...
            2. Mesele: Haksızlığa uğrayan kişi, kurum ve kitleler için “hak aramak”: Anayasa ve kanunların gösterdiği yolda; Hukukun içinde kalmak ve başka insanlar ile kamusal alana asla zarar vermemek kaydı şartıyla meşru bir hak; Hatayı telâfi, hakkı iade, zararı tazmin ise kamu adına hükümetin zorunlu görevidir. Şu kadar ki: Terör-tedhiş, hasar-zarar ve saldırı suçtur. Bu anlamda, suç işleyenlerin mutlaka tevkifi; Zarar-ziyan ve hasarınsa suçlularca tazmini esastır. 
            3. Mesele: Hak eylemi, grev, protesto ve gösterilerde emniyet, huzur, disiplin, düzen ve intizamı sağlamak; Beklenir taşkınlıklara karşı tedbir alarak, muhtemel provokatörleri tek tek ayıklayıp güvenliği sağlamak hükümetin görevidir. Oysa hükümet bunu başaramamıştır...
            ÖNERİ, TENKİT, YORUM VE KATKILAR:
             PEKİ!.. MESELE NEDİR?.. 
           Mesele: TC de inanılmaz bir sekilde kucuk bir azınlığın zengin olması ve Ortadogu prenslikleri gibi, Yuce Islam dinini,halkı uyutma politikası haline getirme planıdır. Istanbul da 1+1 daireyi 270.000 TL ye alan bir tanıdığım ile konuşuyorum.Daire bittiği anda değeri 450.000 TL, diyor.2500 TL ye kiraya veririm diyor. Bir tanıdığının 200.000 USD ye aldığı dairenin 2 milyon ettiğinden bahsediyor. Ne oldu böyle? Burası Kaliforniya Silikon Vadisimi? Istanbul da uretimmi arttı? Istanbula AVM ler yapıldıkça, Rezidanslar inşa edildikçe, Anadoludan, bellki Ortadogudan parası olanlar daire alıyor, isyeri alıyor. Belki para aklanıyor. 15 Milyonuk bir sehirden bahsediyoruz. Asgari ucret, 1000TL olsun. Bir aile de herkes calıssın, gelir 4000 TL olsa, 1+1 bir rezidans daireyi almak için 20 sene yemeden icmeden  tasarruf yapmaları gerekir. Bir yanda ,zenginler, bir yanda  emek yogun calısan insanlar ve  buyuk  rantlar. Bu is böyle gitmez. Toplumda sosyal patlamalar olur. Her mahallede onlarca  Milyoner ortaya çıkıyor. Normal halk bunalmış. Kredi kartları, taksitler, bir yanda iyi yasam istekleri cıkıs yolu az. 
Gurbuz GÜVENDAĞ, gurbuz1943@yahoo.com