1 Şubat 2014 Cumartesi

GÜNCEL "DEMOKRAT PARTİ" YE ATFEN!...

‘DEMOKRAT PARTİ’
ŞİMDİ RUHLANMALIDIR
Mustafa Nevruz SINACI
Önce makale başlığı ile ilgili bir açıklama… Afyon, Eskişehir ve İzmir Türk Dünyası Eğitim-Bilim Şûraları ile Kültür Şenliklerinde, bilhassa Azerbaycanlı kardeşlerimiz; Türkiye ruhtan düşmüş, acele tekrar ruhlandırılmalıdır, diye endişeyle haykırdılar..
Burada ruhtan düşme: Tarihi, milli, ilmi, kültürel, tüm asli unsur ve yaşamsal değerleri yitirmiş olmak anlamına gelmektedir. Tıpkı, Atatürk’ün Cumhuriyet, Demokrasi, özgür bilim, insan hakları, adalet ahlâkı, hukuk, hükümranlık ve bağımsızlık şuuru, sevdası gibi…
TC RUHTAN DÜŞTÜ
Bu anlam ve bağlamda Türk Dünyası kaygılanmakta haklıdır. Çünkü gerçekte Türkiye Cumhuriyeti yarım asır önce ruhtan düşürülmüştür. 53 yıldır da Türk ruhu, milli-manevi, ilmî değerleri, mâşeri vicdan ve şuuru paspas edilip çiğnenmektedir. Bu rezillik, ihanet, alçaklık ve küstahlığa, başta ana muhalefet partileri CHP ve MHP olmak üzere; ‘Siyasi Parti’ vasfını haiz 78 organizasyon doğrudan muhatap, ‘sorumlu teşekkül’ onursuz ve sorumsuz biçimde seyirci olmakta, kayıtsız kalmakta ve nihayet, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin dâhi yok edilmesine karşı (görünürde ve parti örgütleri) şaşkınlık ve çaresizlik içinde kıvranmaktadırlar…,
Alında bunların çaresi, çözümü, tedbiri yok değil, elbette mevcut. Ama bu istikamette muhalefet isteksiz, belki yetersiz-yeteneksiz yahut bedhahlarla gizli iştirak ve işbirliği halinde bile olabilirler. Özellikle 17 Aralık operasyonundan itibaren, ülkenin ve milletin üstüne kâbus gibi çöken ve euro-dolar vurgunu ile çöreklenen kriz, bu kaygı ve korkuları teyit etmektedir.
FETRET DEVRİNİ KAPATAN ASR-I SAADET
7 Ocak 1946, bu yüksekliğin, ideal insanlık davası, milli/manevi kültür ve ilmi şuurun Demokrat Parti adıyla ruhlandığı, doğduğu, dirildiği ve hayat bulduğu; Halk Partisi tarafından memlekette estirilen terör-tedhiş ve mezalimin sonlandırıldığı; Fetret Devrini temelden sarsan kutlu bir tarihtir. “Tarihi ve kadim Demokrat Parti” Türkiye’de cumhuriyet, adalet, hukuk ve demokrasinin öznesi; Siyasette fazilet mücadelesi ve devlet idaresinde millet iradesinin hâkim kılınmasının; Yani, “Egemenlik kayıtsız ve şartsız Türk Milletinindir” düsturunun yegâne teminatıdır. İşte, 46 Ruhu, Demokrat Parti dava, manâ ve misyonu bu anlama gelir. 
DEVLET BAŞA, KUZGUN LEŞE!..            
Şimdi gelelim (dönem itibarıyla) esas meseleye:           
Demokrat Parti’nin 11. Olağan Genel Kurulu, önümüzdeki Pazar (2 Şubat 2014) günü, saat: 10.00’da “Çetin Emeç-Balgat, Ahmet Taner Kışlalı Kapalı Spor Salonunda” yapılacak.
Öncelikle şunu ifade etmek lâzım ki; Halen “DP” adı altında politika yapmaya çalışan kurumun, mevcut haliyle tarihi-asli ve kadim Demokrat Parti’yi temsil/ilzam ve tedai ettirdiği, ettirebildiği kesinlikle söylenemez. Fakat bunun suçlusu mevcut yönetim değil; 8 Mayıs 2005 tarihli “Demokrat Parti 11. Olağanüstü Kongre” ile Erkan Mumcu sahipliğindeki ANAP’a iştirak ve iltihak kararı alınmasından sonra tezgâhlanan kirli oyun, hile-desise, derin kurnazlık ve hain pazarlıklardır.
Meselâ Mehmet Ağar döneminde DYP’nin DP adını edinmesi meşru, yasal, ahlâki ve hukuki değildi. Akabinde ANAP’ın büyük kongresini toplayan E. Mumcu bütün ısrar, telkin, tembih ve hatırlatmalarıma, hukuki hakkı olmasına rağmen ANAP’ın adını DP’ye iblâğ kararı alamamıştır. Bunun nedeni ya bir büyük pazarlık, dayatma yada manipülasyon yahut M. Ağar korkusu olabilirdi. Sonuç: Demokrat Parti uzun bir süre akim, ANAP uhdesinde enterne, esas itibarıyla sinelerde mahfuz ve fiilen mahkûm ortalık boş, millet ve devler sahipsiz kaldı.
Nihayet DYP’nin ANAP ile birleşmesi ve DP adını alması sorunu bir derece çözdü.
Ancak bu, DP’nin tarihi, doğal, kadim ve 46 ruhu ile mündemiç gerçek şahsiyetinin hayat bulmasına vesile olmadı. Zaten üst üste gelen katılım, intikal ve değişikliklerle adeta darbelenmiş, örselenmiş, küstürülmüş, moral olarak çökmüş, tefessüh etmiş teşkilât, varılan noktayı kabullenemedi. Özellikle Süleyman Soylu (!)ve Namık K. Zeybek zamanında teşkilât siyasetten ikrah etti, tabana vurdu. Demokrat Parti kaynağından neş’et Merkez Sağ’ın mazbut seçmeni, illet-nefret ettiği ve asla içine sindiremediği, kabullenemediği AKP’ye iltica zorunda ve durumunda kaldı. Buna rağmen geniş halk kitleleri, temelde gelenek ve gerçek, hak, adalet, hukuk ve dürüstlük sevdalısı sessiz-sözsüz yığınlar; Yalan-talan, haksızlık-hırsızlık, yolsuzluk karşısında ezilen, üzülen, eziyet ve zulme maruz kalan kesimler DP’den asla ümidi kesmedi…
Her daim herkesin ve her kesimin gözü ve gönlü DP’de idi;
Çünkü Demokrat Parti davası, 46 ruh ve misyonu:     
22 Mayıs 1950 – 22 Mayıs 2014 tarihleri arası 64 yıllık Hükümetlerden, tamı tamına 33 yılı ‘tek başına iktidar’ ve 13 yılı da iştirak, ittifak ve koalisyonlar biçiminde olmak üzere 47 yıllık hükümferma bir sentez, özne ve bileşkedir. Henüz bu ruh ve misyonunun rekoruna kimse erişemedi. Erişmesi de imkânsızdır.
Bakınız şu tabloya:
Menderes Hükümetleri 22 Mayıs 1950- 27 Mayıs 1960          = 10 yıl 005 gün
Demirel Hükümetleri                27 Ekim 1965 - 16 Mart 1971            = 10 yıl 314 gün
Özal Hükümetleri                     13 Aralık 1983 - 09 Kasım 1989        =   5 yıl 345 gün
Akbulut Hükümeti                    09 Kasım 1989 - 23 Haziran 1991      =   1 yıl 232 gün
Yılmaz Hükümetleri                  23 Haziran 1991 - 20 Kasım 1991      =   2 yıl 101 gün
Çiller Hükümetleri                    25 Haziran 1993 - 12 Mart 1996        =   2 yıl 273 gün
Tek başına, müstakilen ve münferiden iktidar süresi                  :   33 YIL 175 GÜN
İktidar ortağı, iştirak ve ittifaklar biçiminde koalisyonlar                        :   13 YIL 190 GÜN
TOPLAM HÜKÜMET ETME SÜRESİ                                        :   47 YIL
NETİCE OLARAK BU KONGRE’DE:
1. Tarihi ve kadim Demokrat Parti’nin aslına rücu etmek, şahsiyet, haysiyet, bilgi, birikim, deha, basiret ve beka’sı ile bütünleşmek;
2. 46 Ruhu ile ruhlanmak, Milli birlik, hürriyet, adalet ve bağımsızlığa adanmak; 
3. Orijinal Demokrat Parti’nin güncel versiyonunu kabul etmek ve yürürlüğe koymak;
4. Yeter!.. Söz Milletindir… Anlamına gelen “Başparmağı Açık Sağ El” i parti amblemi olarak kabul ve tescil ederek, büyük bir ayıptan kurtulmak…
Millet için bir ümit, ümitten de öteye HAK; Devlet uğruna görev ve Kongre Delegeleri namına mutlak bir sorumluluk, kaçılmaz, kaçınılmaz tarihi bir VAZİFEDİR.   
            Böyle olursa eğer; “TÜRKİYE’YE BÜYÜK ÇAĞRI” hayat bulabilir, gerçek olabilir.
            Aksi takdirde bir HAM HAYAL ve ÜTOPYA olarak kalmaya mahkûmdur.
            BİLİNE!...

14 Ocak 2014 Salı

ÖNSEÇİM YAPMAYAN PARTİLER (VE ADAYLARINA) OY VERMEK, GAFLET VE HIYANETTİR!...

Önseçim yapmayan partiye oy vermek gaflet, dalâlet ve hıyanettir!..    
Mustafa Nevruz SINACI
            Eğer bir hafta önce İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildirimini veren “Partiya Demokrata Kürdistane Turkiya, PDK-T/Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi”ni saymazsanız; Ocak 2014 ayı itibarıyla Türkiye’de kurulu 78 siyasi parti var. Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı, 02 Ocak 2014 günü bunlardan 25 adedinin, 30 Mart 2014 tarihli yerel seçimlere fiilen katılma ve aday gösterme hakkının bulunduğunu, kalan 53 partininse böyle bir haklarının olmadığını açıkladı.
            Şimdi ortada iki mesele var.
Birinci mesele: Başta İçişleri Bakanı, Hükümet ve AKP olmak üzere bilâhare (ycbs) Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcılığı, Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı, Anayasa Mahkemesi ile ülkede mevcut bilumum Hâkim / Yargıç, Cumhuriyet Savcısı, Ana muhalefet, topyekun Muhalefet ve memleketin tüm siyaset kurumları ile onurlu ve sorumlu kişilerinin sınavıdır...     
Halihazır T.C. Anayasası, 298, 2820, 2839 ve 2972 Sayılı Kanunlar ve ilgili mevzuata bütünüyle aykırı olarak (siyasi parti namıyla) de’Facto anarşist-terörist, bölücü-ırkçı örgüt ve radikal organizasyonların varlığına rağmen, bir de bu aleni olana izin verilirse; Yukarda sayılı kişi ve kurumların tamamı gayrimeşru, yok hükmünde, hıyanet ve gafletle malûl demektir.   
İkinci mesele çok enteresan ve Türkiye’de bir ilk!..
Türk siyaset tarihinin kara lekesi, politikACI’ların elemli yüzkarası, tam bir aymazlık, pişkinlik ve halk dalkavukluğu. Apaçık bir hak-adalet, hukuk ve demokrasi gaspı, ikiyüzlülük, çifte standart ve nihayet insanlık ayıbı! TBMM’nin kürsü yüzünde yazılı: “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” emir, ikaz ve hatırlatmasına rağmen, adeta kinayeten insanları: Anayasa ve kanunların verdiği yetkiyi kullanmaktan alıkoyan;. Seçmenin bilgi-katkı, öneri ve iradesine başvurulmadan, “idarenin muhatabı insan, devlet idaresinde millet idaresini tayinle mükellef seçmene rağmen” parti sahipleri tarafından resen hazırlanmış “keyfi bir aday listesini” kerhen tasdik ve adeta bir noter gibi onaylama mecburiyetinde bırakan ilkel, insanlık, hukuk ve ahlâk dışı, antidemokratik ve despotik uygulamalar...
25 Parti ve sadece “BİR ÖNSEÇİM”    
ADALET ÖLMÜŞ!..
Evet, 30 Mart 2014 Mahalli İdare Seçimlerinde sadece bir yerde; Saadet Partisi Bingöl İli, Merkez İlçe’de; “mahalli teşkilât, partili üyeler ve halkın isteği üzerine” Yargı denetimi ve Seçim Kurulu gözetiminde ÖNSEÇİM yapılıyor. Başka yok!.. Oysa “Önseçim”, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru kitle partilerinin vatandaş sıfatıyla insana ve yasaya verdiği değer, partiye kayıtlı üyelerin hak ve hukuklarına riayet, adalet, hukuk ve demokrasiye karşı olan saygı ve sadakatlerinin göstergesidir.   
Şu hale nazaran: Her ne kadar 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu ve mütedair mevzuat zorunlu hallerde ve önseçimim imkânsız olduğu durumlarda “başkaca yoklama usullerine izin vermiş ise de” bu istisnai bur durumdur. Asla “bütün seçim bölgelerini kapsayabilir” anlamına gelmez. Bir şekilde “merkez yoklaması” olarak algılanabilecek “temayül yoklaması” ve diğer usul ve esaslar dâhilinde yapılan uygulamalar hukuki, ahlâki, insani ve tümüyle yasal değildir.    
"ÖN SEÇİM" yapmayan parti ve adaylara kesinlikle oy vermemek gerekir...
Bu nedenle sevgili halkımız ve eğerli seçmenlerin; Bizzat taraf olmadıkları, üye veya delege sıfatıyla şahsen katılarak hür iradeleriyle taraf olmadıkları.; 
Yargı Denetimi ve Seçim Kurullarının yasal gözetimi altında belirlenmemiş; ÖNSEÇİM yapılmadan tayinle gelmiş ya da “adaylık sıfatını satın almış” cebren dayatma, dallama, sallama adaylara kesinlikle itibar etmemeleri ve asla oy vermemeleri insani ve vicdani bir vazifedir.
Aksi takdirde:
Seçimlerin ahlâki ve hukuki nedeni, toplumsal sözleşmenin mutlak gereği olan “Millet iradesinin devlet idaresinde temsili ve egemenlik hakkının halk tarafından kullanılması” imkânı ortadan kalkacak. 
Ayrıca: 2820 Sayılı Kanunun 93. Maddesinde, millet adına amir “siyasi partilerin, bütün parti içi çalışma, seçim ve faaliyetleri demokrasi esaslarına uygun olmak zorundadır” hükmü askıda kalacaktır. Unutmayınız ki!...
Demokrasi olmazsa ilim olmaz, adalet kaybolur gider, devlet infisah eder biter, hak batıla iblâğ olur!...   
*yorum, eleştiri ve katkılar...
Seçim‏
dr.aydemir​@web.de 
(dr.aydemir@web.de)
15.01.2014
Kime: Mustafa Nevruz
HOP HOP
Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olamaz!
Gerek fırka başkanlarını, gerekse milletvekili adaylarını, doğrudan doğruya, her fırkada, tüm fırka üyelerinin, seçmeli olarak belirleyebilme zorunluluğu ve olanağı yoktur.
Dar bölgeli çift kademeli seçim düzeni şarttır. Halk kime oy verirse versin, tüm fırkalarda siyonistlerin belirlediği yönetimler iş başına gelmektedir.
Bu seçim düzeninde, halka ölümlerden ölüm beğenin denmektedir.
Delegeler pazarında dönen dolapları kişisel olarak gördüm.
Belediye Başkanlığı için tüm fırkalarda, fırka üyeleri ön seçim yapmalıdır.
Türk Milletine, bu zamana kadar olduğu gibi, Kırkharamilerin belirlediği uşaklarına oy verme zorunluluğu dayatılamaz. Pensilvanyadan izin alarak meydanlarda halkın karşısına milliyetci, atatürkcü ve dindar kisveleriyle çıkan yolsuzların yolu aynı yoldur. Bunların bu ihanet yolları onları Türk Halk Mahkemelerine çıkaracaktır. Şimdiki Seçim ve Fırkalar yasasına göre yapılacak bir seçim üç kağıtcılıkdır, ahlaksızlıktır, halka düşmanlıktır.
YSK Başkanlığını işgal eden işbirlikci açıklamak zorundadır:
2007 seçimleri sabahı ABD Büyükelçisi onu neden ziyaret etmişti?
Derhal seçim ve fırkalar yasası değiştirilmelidir.
Garamanın goyunu sonra çıkar oyunu.
Biline!....,
Dr. İsmet Aydemir

4 Ocak 2014 Cumartesi

Adaletin Mutfağında Bir Fazilet Abidesi; Millet Memuru Şeref Aydoğan

ADALETİN MUTFAĞINDA 
BİR FAZİLET ABİDESİ
Mustafa Nevruz SINACI
            Bu gün siyaset yapmayacak ve siyasetten konuşmayacağız...
Ama dönem itibarıyla, siyasi partilerin ve siyasetin hayat bulduğu; Sevk, idare, idame, kontrol ve koordine edildiği adalet, hukuk ve hakikat mutfağına şöyle bir bakacağız.
Şeref Aydoğan & Millet Memuru
Hani, merhum İsmet İnönü’ye bir söylem izafe olunur; “Kafasında kırk tilki dolaşır, lâkin hiçbirinin kuyruğu bile, mümkün değil bir diğerine değmezdi…” Demem o ki, bu hafta hayırlısıyla “merhaba” dediğimiz 2014 yılı itibarıyla Türkiye Cumhuriyetinde irili ufaklı tam 78 siyasi parti mevcut. Bunlardan ez az 60 – 65 tanesi usulen, şeklen, muvazaa (tartışmalı, bir başka partinin yedeği, müstakbel ikamesi, stepnesi) cihetiyle ve bilhassa günü gelince (seçim arifelerinde) pazarlık masasına konulmak için vardır. Bir kısmı da, yasal boşluk, ayrıcalık, imtiyaz ve istisnalardan yararlanarak “dokunulmaz tüzel kişilikler üzerinden çıkar sağlamak amaçlıdır. Bazıları da radikal uç ve unsurların at oynattığı, (görünürde ve resmiyette herhangi bir kötü sicili olmayan) De’Facto menfaat örgütlerinin cirit attığı yerlerdir.
Biz, muhtemelen bunların arasında yer alan iyi, namuslu, dürüst, tarafsız, bağımsız, onurlu ve sorumlu; Hukukun üstünlüğüne sahip ve bütün unsurlarıyla saygılı gerçek demokrat kitle partilerini tenzih ederiz. Zira unutulmamalıdır ki “Siyasi Partiler İnsan Hakları, Adalet ahlâkı, Hukuk ve Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır.”
İşte bu nedenle ülkemizde 50 yılı mücavir bir süredir adalet yok. Hukuk tartışmalı, “kalkınma-gelişme, ilerleme, özgürlük, güvenlik, bilim, toplumsal mutluluk, şerefli, helâl ve dürüst zenginliğin teminatı demokrasi, külliyen yok hükmündedir.” Kimin sayesinde? Elbette mevcut ve mer-i siyasi parti nam teşekküllerin bir kısmının!.. Şimdi sözün özüne gelelim:
Devlette her sektörün idare, idame, takip, kontrol, kanun ve kurallara göre koordine edildiği bir sorumlu daire vardır. Elbette, bu siyasi partilerin de, takip, kontrol ve koordine edildikleri bir devlet ünitesi var. Kendi özel yasası ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu gereği, Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcılığı bünyesinde kurulu “Siyasi Partiler Bürosu”…
Ama yukarıda “mutlak surette namuslu, dürüst, demokrat, adalet ve hukuka hakkıyla vakıf, sahip ve saygılı” olanları istisna ederek tanımlayıp, kısaca durumlarını açıkladığımız; Nevi-i şahsına münhasır Türkiye Cumhuriyeti partilerini hukuki yönden takip, kontrol, idare ve istikrarla (yol kazası, faaliyet arızası, sahtekârlık, yalancılık, idareyi kandırma olmadan ve birbirlerine karşı saygılı, mesafeli konumda) faaliyet göstermelerini sağlamak, gerçekten de dünyanın en zor, en çileli, belâlı, yorucu ve meşakkatli işidir!..
Peki, yozlaşmış bir yapıda bu nasıl mümkün olmakta?.     
Cevap: “adaletin mutfağı”, yani “Siyasi Partiler Bürosu” sayesinde
İfa ve icra ettiği görev, taşıdığı sorumluluk, hayati varlık ve ağırlık bakımından; En az bağlı bulunduğu kurum olan “Yüksek Mahkeme” kadar önemli bir ünite. Yıllar önce basiret, feraset ve beka sahibi nadirden bir “umur-u devlet” eşhasınca keşfedilmiş bir “fazilet abidesi” etrafında ve Atatürk’ün “millet memuru” tarifi muvacehesinde; Fedakâr, vefakâr, hak, hukuk, adalet ve sadakat ilkeleri etrafında halkalanmış, görev şuuru içinde bir grup memur…
İfrat değil, tefrit değil, abartma hiç değil!.. Ben bu daireyi yıllardır bilirim.
Bu görevi özveriyle 30 yıldır yürütmekte olan, sevgili ve değerli Müdürümüz Şeref Aydoğan’ın kurmuş olduğu düzen (sistem) sadece ben değil, her hangi bir siyasi partili olup da, kendisini tanımayan, bilmeyen, takdir etmeyen kimse yoktur. Şeref Aydoğan ve değerli mesai arkadaşları Türk Siyaset hayatının “idame ve idare” makamında çok saygın bir yere sahip olmakla; Burada, izninizle Şeref Aydoğan’ı biraz tanıtmak istiyorum:     
            ŞEREF AYDOĞAN: 
            1949 Yozgat-Çayıralan, İnönü köyü doğumlu. İlkokulu kendi köyünde, Ortaokul ve Liseyi Ankara’da bitirdi. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Matematik bölümünü memuriyette tamamladı. Hem çalıştı, hem okudu. Bu arada evlendi, aile geçindirdi. Vatani görevini Yedek Subay olarak Ağrı-Patnos’ta yaptı. Evli ve üç çocuk babasıdır...
            İyi ki varsın Şeref Aydoğan, keşke bütün devlet memurları da senin gibi olsa…

30 Aralık 2013 Pazartesi

100 MİLYAR EURO PİŞKİNLİĞİ

100 MİLYAR EURO PİŞKİNLİĞİ
Mustafa Nevruz SINACI
Yukarıda yazılı miktar, dünya devletlerinden neredeyse yarısının resmi ve yasal yıllık bütçelerinden çok daha fazla! Öyle ki, kamu/millet yararı için namuslu/dürüst, demokrat, iffetli ve şerefli kadrolar tarafından harcansa eğer; Ülkemiz iki kat daha zengin, % 75 daha ucuz; Bu paralelde, daha mutlu, daha müreffeh, özgür, bağımsız, huzurlu ve güçlü kılınabilir…
Yazılı/sesli/görsel/sosyal medyada, 17 Aralık resmi operasyonu sonucu; Sanıklar tarafından alınan rüşvet, komisyon, yolsuzluk, hırsızlık bedeli olarak telâffuz edilen rakam bu. Henüz dünyada benzeri görülmemiş, akıllara ziyan muazzam bir miktar!. İğrenç haram, Yüce Dinimizin kutsal ifadesiyle ‘ölmüş kardeşlerin çiğ eti’ mesabesinde kirli ve muhtemelen kanlı, lâğım çukurundan intikal, cerahat kokulu dolarlar, eurolar, liralar acaba “ne karşılığı” edinildi?
Hükümet üyesi üç bakan oğlunun, kendisine devletin, milletin namusu ile tüyü bitmemiş yetimin hakkı emanet edilen bir banka genel müdürü, sözde iş adamı kisvesinde nevzuhur kişilerin “yolsuzluk iddiasıyla” tutuklanmaları; Bazı saf ve sabit kafalı (iğfal edilmiş) beyinlerce, AKP ile Cemaat arasındaki amansız savaş, rekabet ve yarışın ürünü sanılmakta!..
Bu çok yanlış, asılsız, anlamsız ve mesnetsiz bir tasavvur tarzıdır.
Üstelik böylesine geçersiz, dayanaksız ve kabili imkânsız saçma-sapan iddiaya, kimi ünlü yazarların da katıldığını, katılmakla kalmayıp şuursuzca inandığını hayret, üzüntü, dehşetle ve taaccüple gör­mekteyiz. Olayın genel anlatımı, kamuoyuna sunum ve yorumunda da, aynı yanlış tema’nın ağırlıkla işlenmesi, dillendirilmesi ve “rüşvet, yolsuzluk, gasp-irtikap ve suiistimal” vakıasının; Hükümete karşı düzenlenmiş bir komplo gibi deklere edilmesi tam bir facia ve cehalet; Bilerek ve isteyerek pisliğe bulaşmış, üstelik de suçüstü yakalanmış kimseler için hükümete leke sürmek hıyanet, gaflet ve dâlalettir.
Kaldı ki fiili ve hukuki kuvvetler ayrılığı, devletin devamlılığı, adalet ahlâkı ve umur-u devlet sorumluluğu/yükümlülüğü dairesinde tüm Cumhuriyet Savcıları ile Adalet cihazının bilumum teşkilâtı: Sadece ve yalnızca Anayasa, kanunlar ve “faziletle mündemiç vicdanları ile kaim” tarafsız ve bağımsız bir erktir. Buna yasama ve yürütme erkleri mukabildir. Kuvvetlerin hiç birisi, bir diğerini şamil olmayıp; Polis, sadece adalet ve faziletin emrindedir.  
Dolayısıyla: Devlette devamlılık, sağlamlık, insan hakları, eşitlik, hak, adalet, evrensel hukuk dâhilinde sürdürülebilirlik bu şekilde kabil ve mümkün olabilir. Ayrıca, milli gelenekler, ilmi gerekler, adet, örf, din, inanç ve kültür formasyonunun gerekli kıldığı ahlâk tüzesi de siyaset, hükümet ve kurumlarca korunmak, mutlaka uygulanmak zorunda ve durumunda olunan değerlerdir.  
Şu hale nazaran:    
RTE ve hükümeti ile Cemaat arasında mevcudiyeti iddia olunan ihtilâf, malum ve güncel medyadan görüp öğrendiğimiz binlerce belge, ihbar, görsel materyal ve suçüstü tutanakları ile sabit.; Türk Milletinin alçakça ve kalleşçe maruz kaldığı soygun-vurgun, menfur yalan-talan furyasının iğrenç suçluları ile suç örgütünün mazur görülme, örtbas edilme, yok sayılma nedeni olamaz.
Eğer babaları bakan, koltukları kalın olmasaydı bu eşhas devasa soygun ve uluslar arası bir vurgun aktörü olamazlardı. Bu nedenle: Başta aile babası,  diğer yardım-yataklık unsurları, uzantı ve bağlantıları, herkim olursa olsunlar derdest edilmek, tutuklanmak, sorgulanmak ve yargılanmak zorundadır.    
Bu rezilliğe devlet sırrının deşifresi, hükümete komplo, açılıma çengel, iftira ve tefrika damgası vurmaya kalkmak adalet, hukuk ve gerçeğe ihanettir.  

4 Aralık 2013 Çarşamba

YSK; ADALET VE HUKUK SENDROMU, Yayın Tarihi: 30 Kasım 2013 - Cuma

BU BİR HUKUK CİNAYETİ!..
Mustafa Nevruz SINACI
Yüksek Seçim Kurulu’nun, 30 Mart 2014’te yapılacak yerel seçimler öncesinde aday olacak bakanların, diğer kamu görevlileri gibi, yasal süre içinde “mevcut görevlerinden” istifa etmelerine gerek olmadığına dair karar vermesi, başta adalet ve hukuk çevreleri olmak üzere; Namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu demokrat siyasi muhataplar nezdinde büyük tartışmalara neden oldu. Bahusus karara göre: “Yerel seçimlerde aday olabilmek için kamu görevlileri, siyasi parti il, ilçe ve belde yöneticileri, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensupları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, sendikalar, kamu bankaları, üst birlikler ve bunların üst kuruluşlarının, katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alanların…” 01 Aralık 2013 Pazar günü saat 17'00'ye kadar görevlerinden ayrılma isteğinde bulunmaları gerekiyor. (YSK, 04 Ekim 2013)
Yüksek (!) Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven önceki gün yaptıkları toplantı ardından, ‘Aday olacak bakanların durumunu tartıştık. Tüm üyelerin katıldığı toplantımızda oy birliği ile bakanlıktan istifa etmelerine gerek olmadığı yönünde ilke kararına varıldı’ dedi. Şerefli hukuk çevrelerini istismar, rencide ve alenen taraf tutarak, görevi suiistimal anlamı taşıyan bu karar, bütün yönleri ile haksız, hukuksuz, demokrasi-adalet, eşitlik; dürüst, onurlu ve sorumlu siyasi rekabet ilkelerine aykırı, sakat ve yok hükmünde bir garabettir. Garabetten de öte tam bir hukuki, ahlâki ve insani cinayettir. Zira bu güne kadar, sadece ‘Yerel Seçim’lere mahsus olmak üzere, Bakanlık, Mecliste Divan, Zorunlu Kurul ve Komisyon görevi olmayanlara tanınan bu hak ve imkânın, bu defa açık, net ve sarahaten kamu görevlisi;, Memur hükmünde olan bakanlara sağlanmak istenmesi çok büyük bir ayıp, aykırılık, ayrıcalık ve hukuk yönünden utanç verici bir yüzkarasıdır.
AMMA VE LÂKİN!...
            Dolayısıyla seçimlere az bir süre kala YSK’nın aldığı bu ilke kararın büyük tartışma ve tepkilere yol açması haklıdır, doğrudur ve yerindedir. Akp Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şentop’un, “Kanuna göre milletvekillerinin aday olmaları için istifa etmelerine gerek olmadığını;, Bakanlarla ilgili ayrı bir hüküm bulunmadığını ve kabinede milletvekili olmayan bakan bulunmadığını, bakanları da milletvekili statüsünde değerlendirmek gerektiğini, onların da adaylık için istifa etmelerine gerek olmadığını” beyan eden açıklamaları, adeta YSK’na bir işaret, partiden bir emir ve hükümetten talimat niteliğinde bir algı yaratmış olabilir!.. 
            Nitekim YSK, sonuçta bu yönde bir kararı aldı. İlgili bunu “olması gereken bir karar” olarak değerlendirdi. Ancak, MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, “YSK’nın bu kararı çok yanlış. Milletvekili, görevini yaparken icrai güç kullanmıyor. Bakanlar kamu erkini (devlet imkân, kaynak, potansiyel ve vasıtalarının sonuna kadar)  kullanmaktadırlar. Demokrasiye bakın... Bunu ben, Başbakan’ın muhtemelen bir Cumhurbaşkanlığa gidişte istifa etmemesini sağlayacak bir adım olarak değerlendiriyorum. Yanlış bir karar, siyasi amaç, geleceğe matuf bir sinsi plân ve hedefi bulunmaktadır” demesi çok yerinde, doğru ve anlamlıdır. Kutlarım.
"Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir"
y a z ı y o r
ESSAH MI Kİ
Mezkür hukuk, ahlâk, adalet ve insanlık dışı karara en büyük tepki, CHP Grup Başkan Vekili Engin Altan’dan geldi. YSK kararının, CHP’ye göre, hem yadırgatıcı hem de oldukça düşündürücü olduğunu savunan Altay, YSK kararlarına karşı itiraz mercii olmadığını özenle hatırlatarak, şöyle devam etti: “Bu karar; Türkiye’de yargının ne noktaya geldiğinin açık delili ve göstergesidir. Bakanlar ve Bakanlıklar kamu hizmeti verirler. Bu nedenle bakan, memur ve müstahdemler ile aynı statüye tabii olanların tamamı, aday olduklarında; Görevlerinden istifa etmeye mecburdurlar. Eğer bir oda başkanı, kulüp başkanı, devlet memuru, öğretmen, bir okul müdürü, vali, vali yardımcısı istifa ederek seçime giriyorsa; Bakanların da şüphesiz ve mutlak istifa etmeleri gerekir. Belki AKP iç bünyesinde bunu değerlendirip bakanları istifa ettirebilir, ama YSK’nın bu kararı bir hukuk garabetidir.” (30 Kasım 2013 - Milliyet)
            Netice Olarak: 
            Siyaseti denetleyen, demokrasi, adalet ve hukukun teminatı olan YSK, YCBS ve Anayasa Mahkemesi hak’ın tevzii ve hukukun tarafsız/objektif uygulamasında asla ve kesinlikle tavizkâr ve muhataplardan taraf olmamak zorunda ve durumundadırlar. 
            Biline!.. (Ankara, 30 Kasım 2013 - Cuma)   

27 Kasım 2013 Çarşamba

ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLMASIN!..

ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLMASIN!..
Mustafa Nevruz SINACI
Eğitim, öğretim ve terbiyenin amacı sadece bilim değil, aynı zamanda; Doğru, dürüst, onurlu, soylu ve sorumlu, “iyi insan ve iyi vatandaş” yetiştirmektir. Zira ahlâken düşük, süfli ve sorumsuz, potansiyel suçlu, hırsız, yolsuz, hain ve mücrimler cahiller arasından çıkar. Bu olağan ve doğaldır. Fakat okumuşlar arasından bu nevi alt, aşağılık ve süfli varlıkların zuhuru halinde, bahis konusu ülkenin maarif (Ârif yetiştirme) sistemi çökmüş, çürümüş ya da yabancı düşmanların eline geçmiş demektir.       
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Kurucu Unsurun öncüsü Atatürk’ün, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fen’dir…” vecizesi bu hakikati tespit ve tescil eder. Malum mürşit, irşât’tan mülhem olup; “doğrusal yönde, adalet ahlâkı ile kaim ve fazilet üzre” demektir.    
Şu hale nazaran:
1. Öğretmen: İnsanlara ilmi (bilimi) ve ilmi yaşamayı öğreten, eğiten;
2. Öğrenci: İnsanca ve ilmi yaşamayı (ilimle amel etmeyi) öğrenen, öğrendiği asil ve yüksek bilgiyi eğitimle pekiştirmek suretiyle; Öncelikle insanlık âlemi, ülkesi, aile çevresi ve milleti için hayırlı, yararlı, özgür bilimi hayata geçiren, gelişmeye katkıda bulunan ve yaşam boyutunun mükemmelleşmesi için kendini adayan İnsan’dır!.. (Hırsız, yolsuz, yalancı, talancı, üçkâğıtçı, dolandırıcı, sahtekâr, anarşist, terörist, hain, zalim, ahlâksız, namussuz vs., olacak kadar cahil, aptal, akılsız, onursuz, umursuz ve beyinsiz değil.)   
Bu hakikat ışığında: “Öğretmenler Günü”
Çok garip ve ironik bir ülke Türkiye…
14 Mayıs’ı “Demokrasi Bayramı” edip, kutlamak isteriz, “memlekette demokrasiden eser kalmadığı için olsa gerek!.” kutlattırmazlar. Ama Cumhuriyetten eser kalmadığı halde, “Cumhuriyet Bayramı”; Buna mümasil Adalet, Gazetecilik, İnsan Hakları, Kadın Hakları ve Hukuk gibi gün, hafta ve bayramlar inadına kutlanır da kutlanır.. Öğretmenler günü de öyle!     
Malum, “Öğretmenler Günü” bizde bir nevi “Öğretmenler Bayramı” gibi idrak edilir. Ama önem, anlam ve “Ülkemizdeki eğitim-öğretim, adalet ahlâkı, bilim ve yaşam boyutuna dair acil sorunlara alternatif çözüm üretme” gibi; Olması gereken formatla örtüşecek biçimde kutlanmaz. Ya ne olur? Duygusal merasimlerle yıllardır yapıla gelen ritüeller tekrarlanır!..
Her ne hikmetse, 11 Kasım 1938’den 1950’ye ve 27 Mayıs 1960’dan günümüze kadar hep böyle! Hem de sadece Maarif (Yüksek ahlâk sahibi, şahsiyetli-haysiyetli, namuslu-dürüst, onurlu ve sorumlu Hazreti İnsan, Ariflerin, âlimlerin yetiştirilmesi gereken yetkili, görevli ve sorumlu kurum) teşkilâtında değil; Ordu, iktisat, siyaset, sanayi, ticaret, medeni yaşam ve dahi parlamento dâhil olmak üzere durum her yerde ve her sektörde maalesef aynı!.
İnsan yetiştirmede içine düştüğümüz müthiş kaos, inadına atalet ve zafiyet; Sürekli terakki, ilerleme, yükselme yerine, müzmin bir gerilik, gericilik, yozluk, yobazlık ve her nevi tüccarlık ve sisarlığı üretir hale gelmiş durumdayız ne yazık!.. .  
Eğitim ve öğretim (bilim ve din) tüccarlığı öğretmen sınıfında…
Bunların tamamı; Asli, îlmî ve insani görevini yapmayan İmam ve Öğretmen sınıfının suçudur. Dolayısıyla, objektif düşünemeyen, ideoloji bataklığına saplanıp kalan, özgür bilimin sesi, soluğu, sevimli, saygıdeğer yüzü olmaktansa; İğrenç siyaset simsarları, yalancı ve talancı “yenidünya düzencileri”, demokrasi yalancısı ve BOP/BİP talancılarının öttürüğü olmak gibi menfur rollere yatan, kiralık beden ve satılık beyinler nam sözde aydınlar!..  
Günümüzde Kanaat Önderleri, Akil İnsanlar ve Aksakallılar da pek farklı değil.  
Hattâ haram aylarda savaşa izin veren, lânetli mut’a nikâhını kutsayan, tefessüh etmiş fetret ahlâksızlığına ruhsat çıkaran ve dahi “şeytana kul, gâvura köle olmuş” idareci ve politik ACI’lara tasavvufi makamlar peşkeş çeken sahte meşayih-i mürşidan bile var…   
İşte bu yüzdendir ki ATA-TÜRK bütün eğitim-öğretim teşebbüsleri ile her derece ve düzey yabancı okulları kapatmış; Mason locaları ile menfur türevlerini faaliyetten men ve ilga etmiş; (genel ders disiplini hariç) Yabancı dille eğitim veren tek bir okul dahi bırakmamıştır.   
Şimdi bakın şu kepazeliğe:
Bazı tüccar öğretmenlerimizce başlatılan dershanecilik sektörü, önce (devlet yardımı ve bakanlık katkısıyla ayakta durabilen) özel okullara; sonra da bir kısmı hile, desise ürünü Vakıf üniversiteleri silsilesi yoluyla, devlet koruması altında; halkın, geleceğinin garantisi “istikbal” olarak bellediği evlâtlarını, güya eğitiyormuş, yetiştiriyormuş gibi gözüken peyke, asalak kuruluşlara dönüştü. Devlet korumasında dedik; İzin, ruhsat, lisansı hükümetler verir, para desteği sağlar, kontenjan suiistimalleri yapar ve sözde denetlerler. Fakat hiçbir zaman narh konulmaz. Eğitim ve öğretim kalitesi sorgulanmaz.. Bakanlığın aradığı ve baktığı şekil şartlarıdır. İzni verenle, alan arasında her zaman bir şekilde konsensüs vardır.
Her daim ütülen, örselenen, istikbali karartılan halktır.
60 sene milli (!) eğitimin içinde koltuk işgal eden ecnebi bu bozuk düzenin kontrolörü; Fulbright bursları ile yetiştirilenler bu zincirin gelecek halkalarıdır. Ne dedi, Senatör Fulbright “Bu burslar ve programda yetiştirdiğimiz adamlar, gemilerden, deniz altılarımızdan daha çok işe yarar.” Yani, Gâvur ne zaman eğitim işine girdi, maarif sistemimiz arif yetiştiremez oldu.  
Japonya 1960’da uyandı ve kendisine 1945’de dayatılan eğitim modelini terk etti. Bütün okumuşlarını “Japon Maneviyat Eğitimi” kursuna aldı. Eğitti, sertifika verdi ve tekrar eski görevlerine atadı. Böylece bugünkü Japonya derecesine yükseldi; kurtuldu.
Güney Kore ile Almanya’da öyle. Bizim okullarımız “meşguliyetle tedavi” faslında!..
Çocuklarımızın deli dolu çağları ve neredeyse bütün zamanlarında okullarda tutularak disipline edilmesini sağlıyor da, buna mukabil; ‘ne öğretiyoruz, ne öğreniyorlar’ diye kimse sorgulamıyor. Oysa mutlaka ve daima eğitim/öğretim, terbiye sistemi özenle takip edilmeli ve sorgulanmalıdır. Aksi takdirde devletin başına kadar gelen, parlamentosuna giren, sözde halka vekil olan hırsız, yolsuz, anarşist-terörist, gaspçı, irtikapçı, kaçakçı, organize şer örgütleri ile çıkar gruplarına yardımcı, yatakçı, yaltakçı kesilen; Akıl, iman, iz’an, ilim, irfan fukaralarına ne demeli? Üç buçuk eşkıya ile baş etmeyen silâhlı kuvvet mensuplarını kim yetiştirdi acaba?
Meselâ: 11 Kasım 1938 günü, ATA-TÜRK’ü hafızalardan silmek için “karşı devrim” yapan; 80 Kuruş olarak devraldıkları Amerikan Dolarına, Türk Lirasının paspas yaparak 2.5 milyon kat değer kazandıran; Ortada hiçbir neden olmaksızın ve Türkiye 10 yılda 100 yıllık kalkınma ve gelişmeyi başarmış iken, nahak yere 27 Mayıs kalkışmasıyla ortalığı kan revan eden; Akabinde her biri çok büyük soygun ve vurgunlara ortam hazırlayan periyodik darbeler; Peş peşe yaratılan kriz, kaos, bunalım ve buhranlarla milleti taciz edip devleti soyanları…
Medeni bir devlette ADALET, EĞİTİM VE SAĞLIK ücretsiz olmak zorunda iken; Kutsal İnsan hayatı, Adalet ahlâkı, Cumhuriyet, Bilim ve Demokrasi için olmazsa olmaz bu şartı hiçe sayarak; Bu unsurları bile “çıkar aracı” haline getirenleri kimler yetiştirdi acaba?..        
Mensup olduğumuz sözde İslâm âleminde de durum vahim.
Tablo bu:
            İslam Konferansı Örgütü'ne (OIC) üye 57 ülkede 500 Üniversite var. Üniversite başına 3 milyon kişi düşüyor. Kalite sorunu başka mesele! Oysa sadece ABD'de 5 bin 758 Üniversite var. 2004 yılında hazırlanan “Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi”ne Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerden ilk 500’e giren tek bir üniversite bile yoktu.
Acaba!.. Niçin?.. Neden?.. 
Cevap: Kalitesiz ve ezberci eğitim...
UNDP verilere göre Hıristiyan dünyasında okuma-yazma bilenlerin oranı % 89’dur. Bunların %98’i en az ilkokul; Her 100 kişiden 40’ı üniversite mezunu. Hıristiyan çoğunluğa sahip 15 ülkedeki okuma-yazma oranı ise %100. Yani bu 15 ülkede okuma-yazması olmayan tek kişiye rastlamak mümkün değildir!. 
Müslüman ülkelerde durum bunun tam zıddı: 100 kişiden sadece 40’ı okuma-yazma bilir. Herkesin okuryazar olduğu bir tek Müslüman ülke bile yok! Bunların da %50’si ilkokul, sadece %2’si üniversite mezunudur. ABD’de bilim insanı sayısı 4.000, Japonya’da 5.000, 57 İslâm ülkesinde ise 230 kişidir. (Akademisyenlerin hepsi ‘bilim insanı’ demek değildir. Bilim insanı, pozitif bilimlerle aktif olarak uğraşan kişi demektir.) Şu halde her 1 milyon Müslüman kişiye bir bilim insanı düşmektedir. Böyle bir fotoğrafta öğretmenler günü’mü kutlanır!...

13 Kasım 2013 Çarşamba

MİLLİ DAVA KIBRIS ve bir belâ daha Ban Ki Mun

KKTC’nin Başına Ban Ki-Mun Belâsı
Mustafa Nevruz SINACI
Kefere korkusu yahut AB’den menfaat beklentisi yüzünden, daha hükümete sahip olur olmaz; Rab’in lânetlediği ve faillerinin en ağır surette cezalandırılmasını emrettiği zinayı, tam bir mürailikle serbest bırakanların, başörtüsünden medet umdukları ve parlamentoya türbanla girmeyi zafer çığlıkları ile kutladıkları bir garabet yaşıyoruz.
Bu utanç yetmezmiş gibi; Sahil ve sınırlarının kahir ekseriyeti gâvura peşkeş çekilmiş; Ekseri mahalleri fuhuş, kaçakçılık, yolsuzluk-soysuzluk, terör-tedhiş, uyuşturucu bataklığına dönüşmüş; İslâm ülkesi olmasına rağmen resmi izinli ve ruhsatlı domuz çiftlikleri, mezbaha ve haram haneleri ile maruf hale gelen bir memlekette öğrenci evleri cazgırlığı yapılabiliyor!.
Hayret ki ne hayret!.. 
Henüz Güvenpark polis işgaline son veremeyen, milli hudutları korumak yerine, başbakanlık/bakanlık çevrelerinde güvenlik kordonu ve barikatlar oluşturan, buna mukabil cadde ve sokaklarda araç parkı rezilliğini önlemekte aciz kalan.; Demokrasiyi geliştirmek ve halka hizmet etmekle memur ve mükellef iken, asli görevini unutup, tali iş ve meşveretle “seçim sath-ı maili ve ekonomisi” yaratmaya çalışan bir icra ile malul olduk…         
Bunun yanı sıra, şerefli ve şanlı “Türk Ordusu/Peygamber Ocağı” vasfını; (mezkür hükümetin halâ sorgulayıp, yargılamaya yanaşmadığı) menfur 27 Mayıs günü filen yitirmiş bir teşekkül’ün; Mütalâa ve müzakereye açık, şaibeli davaları müteakip çok garip istifalarla sarsıldığını hayretle müşahede ile; Kasım 2013 celbinde “En büyük asker (!) bizim asker” nidaları ile inleyen gar ve otogar peronlarını; Aleni saflık ve masum yalancılıkla rol kesen gafilleri utançla temaşa vaziyeti alırken şaşırıp kalıyoruz…
27 Mayıs’ı yapan, Atatürk’ün Anayasasını çöpe atan, Cumhuriyet, adalet, hukuk ve demokrasiyi rafa kaldıran; Demokrasiyi geliştirip, adalet ve hukuku pekiştirmek yerine, Her on yılda bir darbe yapmaktan utanmayan; 1963’den itibaren 3.5 baldırı çıplakla başlatılan terör, tedhiş ve anarşiyle, ta hükümete ortak oluncaya, parlamentoya girinceye kadar hal ve baş etmeyen, hakkından gelmeyen; İsrail’le iştirak-işbirliği, tank-tahkimat-tamirat, ticaretle malul eli silâhlı topluluğa Türk Ordusu denilemez!..   
Bütün bu hicaplar yetmezmiş gibi bir de, Başbakanlık sandalyesinde oturan kişinin; İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt ile düzenlediği ortak basın toplantısında; “Annan planı artık adeta rafa kaldırıldı, buzdolabına kondu. Şimdi artık bir Ban Ki-mun planı herhalde oluşacak. O zaman bu planı oluşturalım, adımı da artık atalım ve neticeye kavuşturalım. Oyalama devam etmesin. Güney Kıbrıs kararlıysa Kuzey Kıbrıs’a da aynı şekilde gerekli telkinleri yapabiliriz. Yunanistan da bu telkinleri yapmış olsun. BM Genel Sekreteri’nin riyasetinde bu işi neticelendirelim,” diyebilmesinin büyük şoku ve şaşkınlığı içindeyiz.
Meğer Başbakan: BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun’a "Şu anda ve önümüzdeki dönem yapılmakta olan görüşmelere G20 zirvesinde St. Petesburg'da başlamak istiyorum.”da demiş..
Bir yanda bunlar telâffuz olunurken, diğer taraftan; Akritasçı-Eokacı Anastasiadis’in görüşmelere başlamak için Maraş’ın Rumlara devredilmesi talebiyle ortaya çıkması, ne büyük bir utanmazlık, yüzsüzlük, cüretkârlık, şımarıklık, alçaklık, şerefsizlik ve soysuzluktur! Buna Türkiye Cumhuriyeti hükümeti’nin dışişleri bakanı nasıl seyirci kalabilir? Dahası, Kıbrıs Rum diyasporasının ana karası Yunanistan’ın, irili-ufaklı ONBİR Türk-Ege adasını gasp-irtikap ve işgal etmesine rağmen mütehammil olunup, nasıl seyirci kalınabilir?
Türkiye AB Bakanı ve Baş müzakereci Egemen Bağış; Kıbrıs sorununun (?) çözümü için Annan Planı benzeri bir “Ban Ki-Mun” planının ortaya çıkmasının söz konusu olduğunu belirterek: “Kıbrıs meselesi çözülürse şimdi çok kısa bir süre içerisinde 12 faslı açıp rahatlıkla 10 faslı kapatabilecek noktaya gelmiş oluruz. Çok az bir çalışmayla, bazı kanunları geçirerek o rakamı daha da artırabilecek noktadayız.Şu anda fasıl kapanamıyor, çünkü Kıbrıs meselesi çözülmedikçe fasıl kapatmama olamaz şeklinde alınmış bir AB kararı var..” diyor!..
Görülüyor ki; AKP’ye göre halâ bir Kıbrıs sorunu var sanılıyor. Neymiş o? KKTC.
Meseleyi 54 yıllık AB domuzluğu düzleminde gözlediğimizde, çok açık, net biçimde: AB kalleşliği, TC düşmanlığı ve dâhili-harici bedhah işbirlikçiliği görülür. Bu hainliğin faili malum tarafı: Türk, Türkiye ve KKTC düşmanı, dönme-devşirme, sabe ve kriptolardır biline!   
***
KIBRIS YİNE KIBRIS
Metin HASIRCI
metin@nizamajans.com
Muhterem Mustafa Nevruz Sinacı Beyefendi, Milli davaları omuzlamaya her zaman amade bir vatan evladı olarak, dikkatimizi çeken bir mail aracılığıyla feryadı basmış. AB’ye girme delisi olmuş zihniyet sahiplerine ikaz mahiyetinde bir şeyler demeye çalışırken, sevgili kardeşim Ekrem Şama’nın sitemizdeki son yazısında buyurduğu gibi, Muhterem Erbakan Hoca’mız sağ olsaydı, Sayın Tayyib’e; sen deli misin? Sen deli misin?, sorusunu cevap alma arzusuyla yöneltirdi demesi geldi. Sayın Tayyip, AB’ye iştirake bu kadar delicesine girme çalışmalarını desteklerken, meşhur 1853/1854 Kırım Savaşını ve avakıbini, Osmanlı devletinin yanında yer alan İngiltere ve Fransa’nın yardımlarının elbette ki savaşı kazanmamızda hisseleri olduğu vakıadır. 
Fransız medeniyetinin sosyal kültür anlayışını, Osmanlı medeniyeti anlayışının içine monte etmek istemeye kendilerini bezl edenlerin, aradan çok geçmeden, 23 sene sonra Osmanlı devletini, 1877’de Moskof önünde bir başına bırakıp, İslam dolayısıyla Osmanlı devletinin büyük bozgununu keyifle seyrettiklerini, hele bunlardan İngiltere’nin, Rusya ile aramıza girerek sulhun sağlanması hususunda yardımları karşılığında, Kıbrıs’ı bahşiş olarak talep ettiğini siz bilirsiniz de, danışmanlarınızdan hatırlatan olmaması sizin için çok büyük talihsizliktir. 
Sayın Mustafa Nevruz Sinacı demekteki feryadında: 
“…Başbakanlık sandalyesinde oturan kişinin; İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt ile düzenlediği ortak basın toplantısında; “Annan planı artık adeta rafa kaldırıldı, buzdolabına kondu. Şimdi artık bir Ban Ki-mun planı herhalde oluşacak. O zaman bu planı oluşturalım, adımı da artık atalım ve neticeye kavuşturalım. Oyalama devam etmesin. Güney Kıbrıs kararlıysa, Kuzey Kıbrıs’a da aynı şekilde gerekli telkinleri yapabiliriz. Yunanistan da bu telkinleri yapmış olsun. BM Genel Sekreteri’nin riyasetinde bu işi neticelendirelim,” diyebilmesinin büyük şoku ve şaşkınlığı içindeyiz.
Ey bakın milli görüşçülere ikide birde, bunlar sizin içinizden çıktı diye, akıllarınca çıktıkları yapıya suç sıçratmak niyeti taşıyanların, milli görüş lideri merhum Hoca’mız Kıbrıs meselesi diye bir meselemiz yoktur. Şanlı ordumuz ve devletimiz Kıbrıs devletinin her zaman yanındadır, sözlerini hatırlatmak isteriz. Yani ben milli görüşçüyüm diyen hiçbir şahıs, Hocamızın bu tespitine iştirakten başka düşünce taşıması, palyoçuluk etmeğe savuşmaktır, böylelerinin de milli örüşçüler için hiçbir kıy met-i harbiyesi yoktur. Öte yandan Sayın Sinacı aşağıda şu ifadelere yer veriyor mail’inde: 
“..Meğer Başbakan: BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun’a "Şu anda ve önümüzdeki dönem yapılmakta olan görüşmelere G20 zirve sinde St. Petesburg’da başlamak istiyorum.” da demiş.. ( Böylece de Sayın Sinacı, Sayın Tayyib’in aculculuğuna dikkat çekmiş ki, bu husus, böyle olmasını isteyen mahfiller bulunduğu hükmünü çıkarabilmemiz lazım geldiği gibi bu mahfillerin milli menfaatlerimizin karşısında kimseler olduğunu sanırım işaret ediyor.)
Bir başka açıdan Sayın Sinacı, aşağıya aldığım mail’inin paragrafında, hamd olsun, Yunanistan‘ın irili ufaklı onbir adamızın gaspına dair de hatırlatmalarda bulunmaktadır. Fakir, Metin Hasırcı olarak, bir evlâd-ı fatihan torunu oluşum, ataları Bosna’yı, Yanya’yı kaybetmiş bir Müslüman olarak, çakıl taşını bile düşmana vermeme anlayışı taşıyan biriyim, 2011 genel seçimleri esnasında Namık Kemal Zeybek Bey’in ifşaatıyla haberdar olduğumuz bu adaların sirkati hasebiy le bir nebze olsun, Akit’i ve Milli Gazeteyi harekâta geçirmeye muvaffak olduysak da, bu hususta devamlılık sayılabilecek bir hassasiyet yakala yamadık.
Sayın Mustafa Nevruz Sinacı diyor ki:
“.. diğer taraftan; Akritasçı-Eoka’cı Anastasiadis’in görüşmelere başlamak için Maraş’ın Rumlara devredilmesi talebiyle ortaya çıkması, ne büyük bir utanmazlık, yüzsüzlük, cüretkârlık, şımarıklık, alçaklık, şerefsizlik ve soysuzluktur! Buna Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin dışişleri bakanı nasıl seyirci kalabilir? Dahası, Kıbrıs Rum diyasporasının anakarası Yunanistan’ın, irili-ufaklı ONBİR Türk-Ege adasını gasp-irtikap ve işgal etmesine rağmen mütehammil olunup, nasıl seyirci kalınabilir? 
Aslında Sayın Mustafa Nevruz Sınacı’nın bu seyirci kalınışı sorusunu TBMM’de dile getiren kişiler oldu. MHP milletvekili bir zat sordu. Ne vakit Sayın Hariciye nazırı, bu soru genel kurmaya sorulmalıdır demek suretiyle karşıladı. Buna karşılık işin peşine düşen olmadı. Misal olarak söylüyo rum, Milli Gazetede Kıbrıs’daki mücadeleyi en yakından takip etmiş hem de Prof. bir yazar zaman zaman değil, her zaman sağ olsun Kıbrıs ile alakalı mühim yazılar ile hizmete gayret içindedir. Ne var ki, bu milli bir meseledir diyerek kalem oynatan gazetedeki kalem sahipleri bu meseleye biz de bir destek verelim deseler daha güzel olmaz mı? Bir de aşağıdaki AB ilişkileri bakanının beyanına göz atalım: 
Türkiye AB Bakanı ve Baş müzakereci Egemen Bağış; Kıbrıs sorununun (?) çözümü için Annan Planı benzeri bir “Ban Ki-Mun” planının ortaya çıkmasının söz konusu olduğunu belirterek: “Kıbrıs meselesi çözülürse şimdi çok kısa bir süre içerisinde 12 faslı açıp rahatlıkla 10 faslı kapatabilecek noktaya gelmiş oluruz. Çok az bir çalışmayla, bazı kanunları geçirerek o rakamı daha da artırabilecek noktadayız. Şu anda fasıl kapanamıyor, çünkü Kıbrıs meselesi çözülmedikçe fasıl kapatmama olamaz şeklinde alınmış bir AB kararı var..” diyor!..
Sayın Bağış, bilmelisiniz ki, 1571 Kıbrıs fethi elli bin şehide mal olmuştur. 1974 ise 498 şehitle istirdat edilebilmiştir. Üst komuta heyetinden hayatta hiç kimse kalmamış bulunmaktadır. Allah korusun, bu AB’ye girme hastalığı, hasbel kader o komutanlar, Kıbrıs’ı niye istirdat etmişler ? Onları bulup cezalandırın deseler, fasılları açıp kapamak uğruna cevabınız acaba ne olurdu? Fiemanillah. 
12 Kasım 2013, MİLLİ GAZETE,